25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 225-230)

İki günden beri gündüzleri bir yere saklanıp, geceleri yol alıyorlardı. Çamlı kayalıkların başına gelmişler, orada mola vermişlerdi. Deli Durdunun bir tuzağa düşüreceğinden korkuyorlardı.
Cabbar:
"O bunu bir türlü kaldıramaz. Bize bir kötülük yapıncaya kadar gözüne uyku girmez. Onun yüreğinden ne geçerse bilirim. Dört yıl beraber gezdim. Çok yaşamaz. O bu günlerde yer kurşunu ya... Peşimizi de bırakmaz. Yoksa ölür. Bize bir şey yapamazsa çatlar ölür. Şimdi mutlak peşimizdedir. Keski bunu yapmasaydık," dedi, "keski..."
Memed:
"Korkuyor musun Cabbar?" diye sordu.
Cabbar:
"Yok amma," dedi.
Memed:
"Amması ne?"
Cabbar:
"Yani... Yani peşimizi bırakmaz da..."
Memed:
"Geleceği varsa..."
Cabbar:
"Öyle insanca gelmez ki," dedi. "Bir yerde, hiç umulmadık "ir yerde pusu kurar. Pususuna düşeriz. Yoksa, erkekçesine karşı karşıya gelse... Allah ya ona verir, ya bize..."
227
Recep Çavuş dalmış, batan güne, güneşin bir tarafını kır-mızılaştırdığı çam ağacının tepesine bakıyordu. Gün batıyordu. Başını usul usul indirdi. Yüzünü, boynundaki yaraya sarılı alacalı bezi, batan gün yaldızlıyordu.
"Ya bize verir," dedi.
Yeniden çam ağacının tepesine daldı.
Cabbar.
"Bana gücendin mi Memed kardaş?" diye sordu.
Memed:
"Yok," dedi, "neden güceneyim kardaş? Belki dediklerinde haklısın. Bana da öyle geliyor ki peşimizi bırakmaz." Cabbar: "Demek istedim ki tetik bulunalım. Nolur nolmaz..."
Memed:
"Haklısın," dedi, "Nolur nolmaz." Recep Çavuş:
"Beni dinleyin çocuklar," dedi. "Ben, bu dağların nesini severim biliyor musunuz?" Memed, gülümsedi: "Yok," dedi. Recep Çavuş: "Gün batarken ağaçlarını. Gün batarken hani ağaçlara pare
pare ışık düşer. İşte onu."
Memed:
"Anladım," dedi.
Gün battı. Karanlık kavuştu. Ay yarımdı. Çok kalmıyor, hemen batıyordu. Ay, ağaçların gölgesini usuldan yere düşürdü. Gölgeler biribirlerine karışıyordu. Seçilmiyorlardı.
Cabbar:
"Yürüyelim mi?" diye sordu.
Memed:
"Yürüyelim," dedi, ayağa kalktı.
Recep Çavuş:
"Durun hele çocuklar, azıcık beni bekleyin," diyerek bir kayanın dibine doğru gitti. Orada biraz eğlendikten sonra döndü
geldi.
"Karanlık kavuşunca, kayanın dibinde bir hoş, bir yeşillik
228
gördüm. Yeşil bir kıvılcım... Yeşil yalım. Vardım baktım ki yo-sunmuş..."
Cabbar güldü. Memed de işin farkına vardı güldü:
"Bre Recep Çavuş, karanlıkta yosunu yeşil yalım gördün öyle mi?"
Recep Çavuş gayet ciddi:
"Şaştım bu işe. Bakın işte şurada."
Memed:
"Tamam mı yeşil yalıma baktığın?" diye sordu. "Öyleyse yürüyelim."
Recep Çavuş:
"Daha da bakmak isterdim ama, işimiz var."
"İşimiz var," dedi.
Kayalıklardan inmeye başladılar. İki gündür hep kayalıklarda yürüyorlardı. Yürüyorlar değil, sürünüyorlardı. Sabahtan beri de azıkları bitmişti. Acıkmışlardı. Ayaklarında ayakkabı kalmamış, zımpara taşı gibi kayalar, onları yemişti. Ayaklarında yalnız ayakkabılarının yüzü kalmıştı. Ellerinin içi soyulmuş, kızıl ete kesmişti. Kan da akıyordu.
Recep Çavuş:
"Gene başladık," dedi. "Gene başladık sürünmeye. Ne korkuyorsunuz böyle o deli namussuzdan? Ne korkuyorsunuz be? İnelim aşağı. Pusu mu kuracak, ne halt kanştıracaksa karıştırsın."
Memed:
"Geçer bre Çavuş," dedi. "Köye varırsak yakı yaptırırım ellerine."
Cabbar:
"Kocakarılardan beter oldun sen."
Recep Çavuş kızdı:
"Bir daha böyle konuşursan Cabbar," dedi. "Seni oraya çivilerim alimallah. Anladın mı?"
Memed:
"Cabbar sus!" diye gözdağı verdi.
Cabbar kahkahayla gülüyordu.
Recep Çavuş onun gülmesine de kızdı.
Dişlerini sıkarak:
229
"Herif adam değil ki," dedi, "****** dölü."
Memed:
"Şimdi şimdi düze ineriz aslan Recep Çavuş," diye onu yatıştırmaya çalıştı.
Recep Çavuş:
"Şu ****** dölüne söyle de gülmesini kessin. Alimallah çivilerim."
Bunun üstüne Cabbar Recep Çavuşun yanma yaklaştı, elini hızla tuttu, öptü.
"Barıştık işte. Daha ne istiyorsun?" diye güldü.
Recep Çavuş yumuşamadı:
"Ben ****** dölleriyle barışmam," dedi.
Memed, lafı değiştirmek için:
"Çavuşum, tüfeğin dolu mu?" diye sordu.
Çavuş:
"Dolu!" diye sertçe karşılık verdi.
Memed:
"Çok iyi."
Recep Çavuş:
"Beşini de o Abdi gavurunun başına boşaltacağım. Parça parça, darmadağın olsun kafası... Zulmeder mi fakir fıkaraya?"
Memed:
"Beraber sıkacağız," dedi. "Benim yüreğim soğumaz elim-len öldürmezsem onu."
Müthiş kin duyarak düşünüyordu. Bir adam öldürmek!.. Bir adamı tamamen ortadan kaldırıp yok etmek... Bu, kendisinin elindeydi şimdi ha! Ormandaki attığı kurşunlar geliyordu gözünün önüne. Velinin can verişi geliyordu. Toprakta, çamurun içinde debelenişi... O, adam öldürmek demek değildi. Tabancayı ateşlerken dünyadan bir insanı ayırıyorum dememişti. Yakayı kurtarmak böyle daha kolay mümkün olmuştu. Şimdi bir adam öldürecek. Bir cana kıyacak... Öfkesi, aşkı, sevgisi olan bir şeyi ortadan kaldıracaktı. Buna, kendinde hak görmüyor gibi bir duyguya kapılmıştı. Düşünmeyi, hem de enine boyuna, derinliğine düşünmeyi öğrenmişti. Kasabadaki Hasan Çavuş... Belki de aşkı öğretmiştir düşünmeyi. Kim bilir! Abdiyi öldürmezse ne olurdu? Bir an, belli belirsiz, hayal meyal bu dü-
230
«ünceden korktu. Savmaya çalıştı. O savmak istedikçe, Allahın belası düşünce geliyor, sırnaşıyordu. "Hele köye bir varalım da-
Recep Çavuş, var gücüyle bağırdı:
"Yetişin, düşüyorum."
Vardılar gördüler ki Çavuş, bir ayağını bulunduğu kayadan ötekine atmak istemiş, ayağı yetişemeyince, geriye de çeke-memiş... Elleriyle bir ağacın köküne yapışıp, orada asılıp kalmıştı. Çektiler.
Recep Çavuş bezgin bezgin:
"Allahaşkma söyle Memed, daha ne kadar var düzlüğe?"
Memed:
"Ha indik, ha ineceğiz."
Ay, tam karşı dağın ardına iniyordu ki, düzlüğe vardılar.
Recep Çavuş:
"Hah işte şöyle!" dedi. "Bir kayadan düşüp parçalanmadan geldik. Pusu mu kuracak, kursun deli deyyus. Şurada bir iyice dinlenelim. Avuçlarımın içi bir sızlıyor ki..."
Ötekilerin de avuçlarının içi, dizleri, ayakları sızlıyordu. Her parçaları bir kaya başında kalmış gibiydi.
Konuşmadılar. Memed, gene derin bir düşünceye dalmıştı. Diyordu ki, kendi kendine, "Abdi ölümü hak etmiştir". İneklerini çekip götürüşleri geliyordu gözünün önüne... Çakırdiken-likte, bıçak gibi ayazda, ayaklarını, bacaklarını dikenler yiye yiye çift sürüşü geliyordu. Ayazda, dikenlerin yırttığı yerler ateş düşmüş gibi cayır cayır yanar, adamın yüreğine işler. Zehir gibi acı, kahırlı çocukluğu toptan geliyordu aklına... "Abdi ölümü hak etmiştir. Hele varalım köye."
Cabbar dürttü:
"Heeeyyy Memed! Gene ne daldın?"
Memed:
"Hiç," dedi, utanarak.
Cabbar:
"Kalkın yola düşelim. Sabaha kalırsak hiçbir şey yapamayız."
Memed:
"Hakkın var," dedi.
231
Kalktılar. Bir çeyrek kadar yürüyünce çakırdikenliğe düştüler.
Recep Çavuş:
"Vay anam vay!" dedi. "Kayalığın gözünü seveyim. Bu dikenler adamın bacağını köpek gibi dalıyor." Memed, sesi bozularak:
"Bu çakırdikenlik, o çakırdikenlik işte. Benim çift sürdüğüm yer."
Recep Çavuş durmadan: "Vay anam vay!" diyordu: "Vay anam vay!" Cabbar:
"Bre Memed," dedi, "bu kadar çakırdikenini saban söke-mez ki... Dikenlik değil, ormanlık..." "Vay anam vay!" Memed: "Ormanlık." Cabbar:
"Kayalıklardan sonra da böyle bir diken ormanına düşerse insan... Talih dediğin de..."
"Vay anam vay! İnce Memedin de talihi böyle olur. Vay anam vay!"
Durup soluk alıyorlar, bacaklarından sızan kanı elleriyle yüklüyorlardı.
Memed küfrediyordu. Çocukluğunda ettiği küfürleri yinelemekten tat duyuyordu. Bu küfürlerin çoğunu Dursundan öğrenmişti. Dursun şimdi nerelerdeydi acaba? "Vay anam vay!"
Çakırdikenleri hışırdıyordu. Bastıkça, ağır, koygun bir ses çıkarıyorlardı. Gecenin ıssızlığında ses ta uzaklardan duyuluyordu.
"Vay anam vay!" Cabbar:
"Diken neyse ne ya," dedi, "şu topraktaki ufacık taşlar da ayrı bir bela." ^ *"
Memed:
"İşte çift sürdüğüm yerlere geldik. Tam buralar/' "Vay anam vay!"
232
Uzaktan, güneyden bir horoz sesi geldi. Horoz, uzun uzun, arkasını kesmeden ötüyordu. Sonra, bir dereye düştüler. Ayaklarının altından taş yuvarlanıyordu. Burdaki çakırdikeni daha beterdi.
"Vay anam vay!"
Dereyi çıkınca, karşılarına, karanlığa yapıştırılmış daha koyu bir karanlık gibi ulu çınarın karartısı çıktı. Çmara doğru yürüdüler. Çınarın arkasını dönünce, top gibi bir su gürültüsü patladı.
"Vay anam vay!"
Memed:
"Köye geldik," dedi. "Suya inip elimizi yüzümüzü yıkayalım. Ben size yarın birer tane çarık yaparım ki..."
Suya inip, ayakkabılarını çıkardılar. Ayaklarını suya soktular.
"Vay anam vay!"
Cabbar:
"Recep Çavuş," dedi, "yeter gayri baba! Çakırdikenlikten çıktık."
Recep Çavuş:
"Ben böyle dikenliğe hiçbir yerde rastlamadım. Vay anam vay!"
Memed:
"Buraya göz derler işte..."
Bir zamanlar Süleymanm evine kaçtığında, anasının gelip, haftalarca bu suyun gözüne baktığını, ölüsünün bu kayanın dibinden çıkmasını beklediğini anımsadı. Anası aklına düştü. Kendi kendine belki binbirinci kez sordu:
"Anamı nettiler ola?"
"Ha? Cabbar, anamı nettiler ola?"
Cabbar:
"Hiçbir şey yapamazlar," dedi.
Recep Çavuş:
"Vay anam vay!" diyordu. "Buralar neresi böyle?"
Memed:
"Buraya gözün gürültüsü derler. Aşağıda değirmen vardır. Kulaksız İsmailin değirmeni..."
233
"Bak kardaş! Köye girmeden oraya gidip, bir haber alalım. Daha iyi olur."
"Vay anam vay!"
Cabbar, Recep Çavuşa:
"Allah billah aşkına yeter Çavuş!" dedi.
Memed:
"Belki daha iyi olur. İsterseniz gidelim Kulaksızın değirmenine..."
Cabbar:
"Böyle daha iyi. Bence, hiçbir yere, hiçbir köye elini kolunu sallaya sallaya girmemeli."
Recep Çavuş:
"Bakın, bu doğru işte," diye söylendi. "Bu soytarı, köpoğlu Cabbarda iş var. Eşkıyalıkta, dağı taşı, kurdu karıncayı kendine her zaman düşman bileceksin. Her taşın ardında bir pusu var gibi davranacaksın. Sen daha yenisin ya, pişkinsin oğlum Memed. Düşünmek, tecrübenin yerini tutar. Sen, her şeyi inceden inceye düşün."
Ayağa kalktılar. Uzakta, bir kıvılcım gibi yanıp sönen bir ışık göründü.
Memed:
"Bir ışık dilimi görünüyor ya orada, işte Kulaksız İsmailin değirmeni o."
Değirmene yaklaşırlarken, ötede bir sürü köpeğin havlaması duyuldu. Cabbar:
"Köy orası, köpeklerin ürdüğü yer olacak," dedi. Memed: "Orası..." Değirmenin kapısına gelip durdular. Kulaksız İsmail ayak

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 225-230) 

seslerini duyunca:
"Kim o?" diye dışarıya seslendi.
Memed:
"İnce Memed," dedi. "İbrahimin oğlu İnce Memed."*
İçerden uzun zaman ses gelmedi. Sonra:
"Ne arıyormuş burada İnce Memed?" dedi. "Yalan. Onu Deli Durdu vurmuş diye duyduk. Daha dün duyduk."
234
Un kokusu geceye yayılıyordu. Öyle geliyordu ki onlara, bir un ambarının içine düşecekler biraz sonra.
Değirmenin abarasmda akan suyun güçlü düşüşü patlıyor, gecenin karanlığına yayılıyordu.
Memed:
"Ölmedik. Benim, İsmail emmi," dedi. "Sesimden bilemedin mi?"
İsmail:
"Bildim, bildim. Geliyorum. Şimdi kapıyı açarım."
Geldi, gürültüyle kapıyı açtı. Kapı açılınca yüzlerine turuncu, sallanan bir yalımın ışığı vurdu. İsmail, Memede baktı baktı da:
"Bre İnce Memed," dedi, "öldüremedin şu gavur dinliyi de, kurtaramadın şu köyleri elinden."
İnce Memed gülümsedi.
İçeri girdiler. Ocakta yalımlar biribirlerine dolanıp, toprağa kadar yatıyorlardı. Un, içerde kara keskin koktu. İsmailin uzun kırış kırış boynu, sivri, uzun yüzü, sakalı, kulaklarına inen eski, yağlı şapkası safi una kesmişti.
Gelenlerin ellerini ayaklarını görünce korkuyla sordu:
"Nolmuş size böyle?"
Memed, gülümseyerek:
"Deli Durduyla çatıştık da, iki gün kayalıklarda yürüdük."
İsmail, sırtını yandaki duvara verip:
"Düneyin bir atlı geçmiş köyün içinden, Deli Durduyla çarpışmaya gidiyormuş. Deli Durdunun seni vurduğunu söylemiş. Bütün köy sana yandı Memedim. Bilirsin köylü seni çok sever."
Sonra Memedin arkasını tapıkladı. Kulaklarını okşadı.
"Bre Memed," dedi, "vallahi gözlerime inanamıyorum. Bu ne kadar cephane sende? Nasıl götürüyorsun bu kadar fişeği? Seni böyle fişekler içinde görmek tuhafıma gidiyor. Şimdi, hep aklıma Sarıcadüzde, çakırdikenliğin içinde düşe düşe çift sürüşün geliyor. Şimdiki gibi gözümün önünde. İnanamıyorum."
Memed:
"Oldu işte," dedi.
İsmail:
235
"Şimdi açsınız. Kalkayım da size gömme yapayım."
Ayağa kalktı, gözlerini ateşe dikti öyle durdu. Kendi kendine bir iki gülümsedi.
"Ateş de iyi yanıyor/' dedi.
Beli bükülmüştü İsmailin. Memed, buna şaştı. İsmaili şimdikinden genç biliyordu. Kendi çocukluğundaki gibi.
Memed, korka korka:
"Anamdan," dedi, "Hatçeden ne haber? Abdi evde mi ola?"
İsmail olduğu yerde durdu kaldı. Ne gitti, ne bir karşılık verdi. Ne de oturdu. Bu soruyu zaten bekliyordu. Memed, ha sordu, ha soracaktı. Ödü kopuyordu. Olan oldu. Şaşkın şaşkın düşünür, dört bir yana bakınırken Memed soruyu yineledi:
"Anamdan...?"
İsmail, kekeleyerek:
"İyiler iyiler," dedi çabuk çabuk. "Durun geleyim de o gavur dinliyi anlatayım size. Unutturuyordunuz az daha. Ayaklarınıza, ellerinize tuzlu su yapalım da..."
Memedin içine kurt düşmüştü. Bu da böyle konuşunca... "İyiler iyiler," diye geçiştirmesi hayra alamet değildi.
Elinde büyücek bir leğen suyla gelen İsmail:
"Ellerinizi, ayaklarınızı içine sokun. Taş yemiş. Taş yeniği de beter ağrır. İyi gelir tuzlu su."
Memed:
"Yakında gördün mü anamı?" diye yeniden sordu.
İsmail:
"İyiler dedik ya, iyiler canım... Durun size gavur dinliyi anlatayım. Gavur dinli senin eşkıyalara karıştığını duyunca... eteklerini ateş aldı. Her gece evini beş altı, on nöbetçiye bekletiyordu. Sonra da ortalıktan yitti gitti. Yüzünü görseniz korkardınız. Korku adamı böyle edermiş zaar! Şimdi senin öldüğünü duymuş, belki köye gelmiştir. Diyorlar ki, onun milleti senin ölümünü duyunca bayram yapmış. Yaparlar ya Memedim. Onlar seni iyi tanırlar."
Memedin içine bir ateş düştü. Yerinde duramaz oldu. Bir an önce köye varmak için, içi kalaklıyordu.
"Haydi kalkın arkadaşlar, sabah olmadan köye girelim."
236
dılar.
lar.
Cabbarla Recep Çavuş, Memedin ne demek istediğini anla-r.
Hiçbir şey söylemeden, ayakkabılarını giyip ayağa kalktı-
İsmail:
"Gömmeniz ocakta kaldı. Biraz daha bekleyemez misiniz?" diye sordu mahzun mahzun. "O tuzlu su iyi gelir. Bir de gittiğiniz yerde yaptırın."
Memed önde, ötekiler arkada değirmenden çıktılar.
Beş on adım sonra, hemencecik, gene çakırdikenliğe düştüler.
Recep Çavuş gene bir, "vay anam vay!" çekti.
Gökte yıldızlar ıslak ıslak parlıyorlardı.
Recep Çavuş, doğuya dönüp işedikten sonra:
"Kuyrukyıldızı daha doğmamış," dedi. "Benim yıldız. Daha sabaha epey var."
Ötekiler susuyorlardı. Şimdi ayaklan, elleri daha az acıyordu. Önlerinden bir tilki kaçtı. Köye yakın olmasalardı, Recep Çavuş onu oracığa deviriverirdi. Ne çare ki... Koca kuyruğunu dikenlerin üstünden sürükleyerek gitti. Yıldız ışığında tüyleri donuk donuktu.
Cabbar: "Memed kardaş?" dedi.
Memed:
"Köye biraz sonra gireceğiz. Köy, şu aşağıda işte..."
Köyün ilk evine yaklaşırlarken, birkaç kocaman köpek onları karşıladı. Memed, köpeklere yaklaşıp, "kuçu kuçu!" diye çağırdı. Köpekler Memedi tanıdılar. Ayaklarına yatıp, yaltaklanmaya başladılar.
Köyün ortasından geçip, doğru Memedlerin evine gittiler. Köy ıpıssızdı. Memed köyü, bu saatte böyle hiç görmemişti. Alışamadı. Gözleri ev aralarında insanları, tavukları, çifte gidenleri, ne olursa olsun canlı bir yaratık arıyordu.
Kapıyı usuldan tıkırdattı. Kulağını verdi. Ses şada yok. Birkaç kere daha tıkırdatıp bekledi. Gene ses yok. Edemedi, küçücük pencereye vardı. Usuldan, "ana, ana, ana!" diye seslendi. Gene ses soluk yok. Kulağını pencerenin tahtasına dayadı. Can kulağıyla dinledi. İçerden, ağaçları yiyen kurtların çıkardığı çı-
237
tırtılardan başka ses gelmiyordu. Şüphesi daha da büyüdü Ama içindeki son umut ışığı da sönmemişti.
Arkasına döndü:
"Evde yok," dedi kahırlı kahırlı...
Düşündü. Köyde anası en çok kimi severdi? Durmuş Alileri severdi.
Durmuş Ali şimdi yetmiş beşinde vardır. Son zamanlarda azıcık beli büküldü. Büküldü ama, ellisinde gibi sapasağlamdır.
"İşte şurada, Durmuş Ali Emminin evi."
Durmuş Alilerin evi önünde kocaman bir köpek karartısı yatıyordu. Köpek, ayak seslerini duyunca başını kaldırdı. Sonra ağır ağır ön ayaklarının üstüne geri koydu.
Memed, yorgun yorgun omuzunu kapıya dayayıp:
"Durmuş Ali Emmi! Hey Durmuş Ali Emmi!" dedi.
İçerden telaşlı sesler gelmeye başladı.
Durmuş Alinin çok kalın, yaşlı sesi, sesler arasından seçiliyordu.
"Allalem bu Memed. Tıpatıp Memedin sesi. Allalem bu Memed!" diyordu.
Recep Çavuş Memedin kulağına eğilip:
"Sesini bildiler ha!" dedi. "Vay anam vay!"
Bu sırada kapı açıldı. Elinde bir çıralık tutarak, doncak, gömlekcek Durmuş Ali kapıda göründü. Sütbeyaz sakalı ta göbeğine iniyordu. Öylesine iri görünüyordu ki sanki eve sığmayacak, dışarı taşıverecekti.
Gülümseyerek:
"Bre Memed," dedi, "biz de evvelsi gün bir yörükten senin acı haberini aldıktı. Seni gördüğüme çok sevindim." İçeriye seslendi. "Kızlar Memed gelmiş. Kalkın da ateş yakın. Döşek serin."
Yere atılan döşeklerin çıkardığı ses duyuldu. Durmuş Ali kocaman ak sakalıyla kapının önünden çekildi: "İçeriye buyurun." İçeri girdiler.
Cabbar somurtuyordu. Dokunsan ağlayacak. Durmuş Ali, elindeki çıralığı ocaklığın pervazına koydu, oturdu.
"Eee İnce Memedim, nasılsın bakalım? Daha daha nasılsın?
238
gütün köy yas tuttu, senin vurulduğunu duyunca. Hatçe duy-ınuşsa kahrından ölmüştür. Hatçeden hiçbir haber alıyor mu-sıin? Fıkara anan da... Ananı sen varmışsın gibi kaldırdım. Kendi elimlen koydum mezarına."
Başını kaldırdı Memedin yüzüne baktı. Memedin yüzü ınoranyordu.
Durmuş Ali telaşlandı:
"Memedim," dedi, "ne oluyor sana? Duymadın mıydı bunları yoksa?"
Cabbarın gözleri dolu dolu oldu. Recep Çavuş yerinden kıpırdanıp, tüfeğindeki kurşunları çıkardı, geri doldurdu.
Memed kendini hiç bozmadan sordu:
"Hatçeye ne oldu?"
Durmuş Ali dövünüyor:
"Vay benim akılsız başım! Bunu sana nasıl söyledim. Duymadığını ne bilirdim bunca ay! Vay benim akılsız başım!"
Durmuş Alinin karısı, Memed geldi geleli ocaklığın başına büzülmüş, gözlerini de ateşe dikmiş hiç kıpırdamadan öylece duruyordu. Memede "hoş geldin!" bile dememişti. Hışımla konuştu:
"Her zaman böyle yaparsın zaten. Çocuk bir yemek yesey-di de öyle söyleseydin. Kıyamet mi kopardı?"
Durmuş Ali:
"Ben ne bilirdim ben!" dedi. "Bunca ay geçti üstünden. Duymadığını ne bilirdim!"
Sesi, ağlar gibi bir hal aldı:
"Kusuruma kalma yavrum, kocalık..."
Durmuş Alinin oğulları, torunları, gelinleri, evde kim varsa ocak başında oturanların etrafına halka olmuşlar, başı mor fesli, göğsü çaprazlama fişekli, kalçasının üstü hançerli, tabancalı, bombalı, göğsü dürbünlü Memede bakıyorlardı. Gözlerinde bir Şaşkınlık, bir inanmazlık, azıcık da alay okunuyordu. Onlara Memed eşkıyacılık oynuyormuş gibi geliyordu, şu kocaman adamların yanında.
Memed: "Hatçeye noldu?" diye üsteledi.
Durmuş Ali karşılık vermedi. Boynunu bükmüş, gözlerini ocağın yalımlarına dikmişti.
239
Memed:
"Teyze," dedi, Durmuş Alinin avurdu avurduna geçmiş, başörtüsünün altından yarısı kınalı ak saçları görünen karısına. "Teyze, sen söyle. Hatçeye noldu?"
Kadın, acıyarak Memedin gözlerinin içine baktı:
"Ben ne deyim ki sana Memedim, yavrum!" dedi. "Ben ne deyim ki sana! Hatçeye mi?"
Yüzü bir kızarıyor, bir bozarıyor, sararıyordu.
Memed:
"Nasıl olsa birisi söyleyecek. Hatçeye noldu?"
Kadın, Durmuş Aliye doğru öldürecekmiş gibi başını çevirdi, bir bakış fırlattı:
"Aaaah ne deyim ki sana," dedi. "Aaah ne deyim ki... Kim bilir çocukcağız kaç gündür yol yürüyor. Bir yemek yeseydi de öyle verseydin haberi..."
Oturduğu yerden kalktı, Memedin yanına geldi, sertçe oturdu. Elini dizine vurdu:
"Bak kardaşım, sana hepiciğini bir bir anlatayım. Abdi yaralanmış. Keski yağlı kurşun yüreciğine gireydi de çıkmayaydı. Ayıkmca toplamış yalancı şahitleri. Bir tek Topal Ali dinsizi, sizin izinizi süren kara dinli demiş ki, ben ıspatçılık edemem yalan yere. Topal böyle deyince keçi sakallı da onu köyden kovdu. O da çoluğunu çocuğunu almış, evini barkını yüklemiş, başını almış gitmiş başka yere."
Şahitlerin kimler olduğunu, Hatçenin kasabadaki mahpu-sanede tek başına bir odada yattığını uzun uzun, bir bir söyledi. Sonra, Hatçeyi yakında salacaklarını duyduğunu da ekledi.
Memedin gözlerinin içine o iğne ucu gibi parıltı geldi gene oturdu. Cabbar bu parıltıyı fark etmişti. Memedin gözlerine bu parıltı gelince yüzü değişiyor, yüz etleri geriliyor, avına atılmaya hazırlanmış bir kaplana benziyordu. Ağır ağır ayağa kalktı:
"Gelin arkadaşlar," dedi. "Şu Abdi Ağayla hesabımızı görelim."
Durmuş Alinin karısına döndü. Elini tuttu:
"Söyle," dedi, "teyze, anamı da onlar öldürdü öyle rai?"
Kadının gözleri yaşla doldu. Konuşmadı.
240
'¦ Memed:
"Öyle mi?" diye yineledi.
Kadın sustu.
"Yürüyün arkadaşlar," dedi.
Memed önde, Cabbarla Recep Çavuş arkada karanlığa daldılar. Memed, tüfeğini yokladı. Kurşunlan tamamladı.
"Tüfeklerinizi yoklayın. Kurşunları tamam değilse, doldurun. Bombaları da hazırlayın."
Recep Çavuş kadının anlattıklarına çok içerlemişti. Anlatırken, Memede bakıp bakıp başını bir o yana bir bu yana döndürüyordu.
Koşarcasına yürümekte olan Memedi kolundan tuttu, durdurdu:
"Bana bak," dedi, "çoluk çocuk, hiç kimseyi bırakmayacağız. Hepsini doğrayacağız."
Memed:
"Sen daha iyi bilirsin bu işleri Çavuş," dedi, kolunu elinden kurtardı, yürüdü.
Abdi Ağanın kapısına ne zaman, nasıl vardılar, kimse farkında olmadı.
Memed, Çavuşa:
"Sen çağır," dedi. "Misafir geldi de. Çok gerekli bir haber getirdi de."
Çavuş kapıyı üç defa hızlı hızlı çaldı. İçerden bir kadın sesi geldi:
"Kim o?"
Çavuş:
"Aç kapıyı bacı! Misafirim. Selamı var. Bir haber getirdim. Hemen geri döneceğim."
Kadın, söylene söylene geldi kapıyı açtı.
"Dur kardaş şurada da çıralığı yakayım."
Recep Çavuşu kapının iç kısmında bırakıp içeri girdi. Bir kibrit çaktı. İçerisi ışıdı. Bu sırada üçü birden ışığa doğru yürüdüler. Kadın ışıkta üç kişi görünce afalladı. Azıcık bakışlarını Şaşkın şaşkın Memedin üstünde durdurdu. Sonra birden bir Çığlık attı. Recep Çavuş kadını hemen tuttu. Eliyle ağzını kapadı.
241
Memed:
"Abdi Ağa evde mi?" diye hışımla sordu.
Kadın:
"Yok," dedi. "O gayri eve gelmiyor tırnağına kurban olduğum Memedim. Abdi Ağa olmaz olsun."
Bu sırada evdekilerin hepsi de uyanmış titreyerek eşkıyalara bakıyorlardı. Abdi Ağanın iki karısı, iki oğlu, misafir bulunan başka köyden kadınlar...
Memed, Çavuşa emir verdi:
"Önüne düşsünler de evi ara. Abdiyi gördüğün yerde kafasına sık!"
Çavuş:
"Beş kurşunun beşini de kafasına boşaltırım. Parça parça
ederim."
Kadını tüfeğinin dipçiğiyle dürttü:
"Bir ışık yak da düş önüme."
Kadın, hiç ses çıkarmadan bir çıralık daha yaktı. Çavuşun önüne düştü.
Memed, ortada dimdik, bir hışım gibi duruyordu. Küçücük gövdesi büyümüş, dev kesilmişti. Korkunçlaşmıştı. Evdeki kadınlar ağlaşıyorlardı. İki çocuk rüzgardaki dal gibi titreşiyordu.
Ne kadar geçti belli değil. Çavuş geldi. Umutsuz umutsuz:
"Her köşe bucağı aradım, yok," dedi.
Kadın:
"Bir ay önce Çukurovaya gitti. Senin geleceğini biliyor, gözlerine uyku girmiyordu," dedi. "Başını aldı da gitti."
Memed:
"Çavuş," dedi.
Çavuş:
"Buyur," dedi.
Memed, çocuklan gösterdi.
"Bunların ikisini de dışarı çıkarın. Gerekeni yapın."
İki kadın birden Memedin ayaklarına atıldı:
"Kurbanlar olduğum Memedim, benim sabilerimin ne günahı var? Yoluna öldüğüm Memedim. O gavur dinliyi bul da onu da öldür. Benim yavrularımın ne günahı var?"
242
Çavuş çocukları tutmuş sürüklüyordu. Çocuklar direniyorlar, çırpmıyorlardı. Cabbar, birini bileğinden tutup yere fırlatı-verdi. Çocuk, var gücüyle bağırdı.
Kadının birinden hiç ses çıkmıyordu. Memedin ayaklarının dibine uzanmış, kurumuş kalmıştı.
Öteki kadın boyuna yalvarıyordu:
"Memedim, Memedim, benim çocuklarım mı etti sana? Ne suçu var onların?"
Çavuş elindeki çocuğu bütün gücüyle yere atıp ayağının altına aldı. Tüfeği çocuğun kafasına dayadı. Memede döndü:
"Yani dışarda olması şart mı? Söyle ne duruyorsun, çökü-yüm mü?"
Yerde kuruyup kalmış kadın, bir şahin hızıyla çocuğun birini kapıya kadar sürüklemiş bulunan Cabbarm üstüne atıldı, ellerine sarıldı. Cabbar bir eliyle belindeki hançerini çıkardı, kadına sapladı. Kadın, "Yandım/.' diyerek yere düştü.
Çocuğa, Çavuşun tüfeği dayandığını gören kadın:
"Memedim, Memedim kıyma yavruma. Hakkın var ama Memedim yavrumun ne suçu var?"
Memedin yüzü saniyeden saniyeye değişiyordu. Gözlerindeki o iğne ucu gibi ışık söndü. Baktı ki, Çavuş tetiğe basıyor. Olan olacak. Söylemeye vakit yok. Çocuğun kafasına dayalı namlıya ayağıyla vurdu. Bir anda Çavuş tetiğe çökmüştü. Kurşun duvara saplandı.
Cabbara da:
"Koyver çocuğu," dedi.
Kadın, Memedin bir elini bırakıp birini, bir elini bırakıp öbürünü öpüyordu.
"Git Memedim. Git de o gavur dinliyi bul da öldür. Yerden göğe kadar hakkın var yavru. Arkasından bir damla gözyaşı dökersem bana da Zeynep demesinler. Bul da öldür. Hakkın var yavru."
Memed, hiç ağzını açmadı. Ağır ağır, her bir yanı çürümüş, ulmuş gibi dışarıya çıktı.
Recep Çavuş kızmıştı. Ana avrat küfrediyor. Memedi kolundan tuttu. Öyle sıkıyordu ki, kıracaktı sanki:
"Sen bu yürekle," dedi, "ne eşkıya olabilirsin, ne de inti-
243
i
kam alabilirsin. Abdi seni adamlarına bir derede sıkıştırttırır öldürtür. Zaten şimdiden Deli Durdu gibi bir düşmanın var arkanda." Cabbar:
"Bana bak Recep Çavuş," dedi, "gevezelenme. Deli Durdu gibi düşmanımız varsa, Saçıkaralı aşireti gibi de koca bir aşiret dostumuz var şimdiden. Abdi yerine bu sabi çocukları mı öl-dürmeliydik!"
Recep Çavuş sustu.
Bağırtıyı, çağırtıyı duyan komşular don gömlek Abdi Ağanın evine birikmişlerdi. Kulaktan kulağa, "Memed ölmemiş, Memed ölmemiş," sözü dolaşıyordu. "Memed ölmemiş."
"Memed ölür mü hiç, Abdi dinsizini yemeden." "Memed öldürmedi çocukları." "Memedde deniz kadar merhamet var." Kapıya birikmiş kalabalığı yararak avlunun dışına çıktılar. Koskocaman kalabalık öylesine sessizdi ki gecede, soluk alışları bile duyuluyordu.
Memed, ilk kez konuştu. Sesi kırgındı. "Köylü haberlendi," dedi. "Rahat vermezler. Köyü dışarı çıkalım." Cabbar:
"Çıkalım," dedi. Recep Çavuş:
"Benim yaram azdı. Çok ağrıyor. Köyün dışma çıkalım da ne yapalım? Acımızdan da öldük." Memed:
"Sonra geri geliriz."
Köyün dışına doğru yürüdüler. Arkalarında bir gürültü patırtı, hayhuy kaldı. Köyün içini köpek havlamaları doldurmuştu. Her bir taraftan telaşlı bir köpek sesi geliyor, uzun uzun havlıyordu.
Recep Çavuş, derin bir nefes alarak:
"Oturalım," dedi. "Ben yoruldum. Ben öldüm. Yaram da hiç durmuyor." >
Cabbar:
244
"Sen de bre Çavuş," dedi, "sen de ne yaralanırsın, böyle hallerin var da."
Çavuş kızdı, ayağa kalktı:
"Ulan itin eniği," diye gürledi. "Ulan itin eniği. Bana bir daha ağzını açarsan kurşunu yersin. Sana bu kadar söylüyorum-"
Cabbar kahkaha ile güldü.
Memed:
"Yapma Cabbar," dedi. "Başımıza bir iş açarsın."
Çavuş:
"Bu ****** dölünün yüzünden, elimden bir kaza çıkacak. Alimallah çıkacak."
Memed:
"Aldırma bre Recep Çavuş," dedi. "Şaka ediyor o."
Recep Çavuş:
"Etmesin. Ben can derdine düşmüşüm.
Memed:
"Cabbar gayri şaka etme," dedi.
Cabbar vardı, Recep Çavuşun ellerine sarıldı öptü.
"Kusura kalma. Bir daha şaka yok."
Recep Çavuş:
"Şeytan tüyü var bu ********te," diye güldü.
Cabbar:
"Tövbeler olsun şaka yok."
Toprağa oturdular. Köyün içindeki gürültünün bitmesini, herkesin evlerine dağılmasını beklediler. Bu arada hiçbiri de konuşmadı. Üçü de ayrı ayrı şeyler düşünüyorlardı.
Gürültü gittikçe hafifliyor, köpek havlamaları yer yer kesiliyordu.
Cabbarın bu sessizlikten canı sıkılmıştı. Kendini tutamadı:
"Recep Çavuş..." diye başladı.
Recep Çavuş:
"Ne diyorsun?"
Cabbar:
"Recep Çavuş," dedi, "Memed önüne geçmese o sabi çocuğu öldürecek miydin?"
Çavuş:
245
"Öldürme değil, canını bile alacaktım. Ne var yani?"
Cabbar:
"Hiç sordum da..."
Recep Çavuş dişlerini sıkarak:
"Cabbar," dedi, "sizin köyün ******su mutlak senin anandı. Pezevengi de baban."
Memed:
"Cabbar sus artık," dedi.
Cabbar:
"Sustum işte."
Köydeki bütün sesler kesilmiş, köy gene o eski ıssızlığına, karanlığına gömülmüştü.
Memed:
"Kalkın," dedi, "sabah olmadan bizim Durmuş Ali Emminin evine varalım."
Recep Çavuş:
"Gözünü seveyim Memed," dedi. "Çabuk varalım."
Kalktılar.
Köy, gene o ilk girdikleri zamanki gibi ıpıssızdı.
Durmuş Ali, ayak seslerini uzaktan işitip kapıyı açmıştı. Kapıda bekliyordu.
"Ben de uyumadım," dedi. "Sizi epeydir bekliyorum."
Recep Çavuş:
"Geldik işte kardaş."
Durmuş Ali:
"Size tavuk kestirip pişirttim. Açsınız herhalde."
Recep Çavuş:
"Sorar mısın bre kardaş!"
Recep Çavuşun bütün fişeklikleri, kemerleri, tüfeğinin kayışı gümüş savatlıydı. Gümüşler usta kuyumcu elinden çıkmıştı. Recep Çavuşun sarkık bıyıkları kırmızıydı. Kınalardı bıyıklarını.
Oturur oturmaz, utangaç bir kız Memede gizli gizli gülerek sofrayı getirdi. Ortaya pilav geldi. Pilav sıcak sıcak tütüyordu. Bir sahanda da kızartılmış tavuk getirdiler.
"İşte bu pilav yaramın acısını alır. Bana böyle tüten, yağı burcu burcu kokan pilavlar gerek."
246
Cabbar:
"Bre Çavuş," dedi, "sen eşkıya değil, kalem efendisi olma-lıymışsın."
Çavuş bütün hiddetiyle:
"Kes!" diye bağırdı.
Memed Cabbar a:
"Dokunma Çavuşa," dedi.
Cabbar:
"Bir şey demedim ki," diye karşılık verdi.
Durmuş Ali, çoktandır Memede bir şeyler söylemeye hazırlanıyor, söyleyemiyordu. Ya araya laf giriyor, ya da o vazgeçiyordu. Memed bunu sezdi:
"Durmuş Ali Emmi," dedi, "ne diyeceksen de bre! Sabahtan beri ne yutkunup duruyorsun?"
Durmuş Ali:
"Ne yutkunayım bre oğluna," dedi. "Senin iyi bir adam olacağın daha çocukluğundan belliydi zaten. Şu sabi çocukları öldürmediğine iyi ettin."
Recep Çavuş Durmuş Alinin bu sözlerine delicesine öfkelendi:
"Koca! Koca!" dedi, "senin aklın ermez böyle işlere. İnsanın yüreğindeki öç alma duygusu nedir sen hiç bilir misin? Başından geçti mi senin hiç?"
Durmuş Ali boynunu bükerek:
"Yok," dedi.
Recep Çavuş:
"Ben olsam o Memedin yerinde, onun evinde canlı yaratık koymam. Keserim. Evini de yerle bir ederim. Anladın mı koca?"
Durmuş Ali Memede bakarak:
"Anladım," dedi.
Yemek boyunca, Memed, başını önüne eğmiş düşünceli düşünceli susmuştu.
"Durmuş Ali Emmi," dedi, "ziyade olsun. Yemeğini yedik."
Cabbar:
"Ziyade olsun."
Recep Çavuş: "Ziyade olsun. Canım yerine geldi."
247
Cabbar konuşmaya hazırlanıyordu. Memed suskundu:
"Durmuş Ali Emmi, sana bir soracağım var."
Durmuş Ali:
"Sor yavrum."
Memed:
"Topal Ali hangi köye taşındı ola? Biliyor musun?"
Durmuş Ali:
"Diyorlar ki Çağşak köyüne gitmiş. Çağşak buraya iki günlük yol."
Memed:
"Topalın orada olup olmadığını nasıl öğreniriz?"
Durmuş Ali:
"Kör Alinin bacısı orada, kocada. Daha iki gün önce geldi oradan. Gider ona sorarım."
Memed, Receple Cabbara döndü:
"Topal Aliyi mutlaka bulmalıyız. Eğer Çağşak köyünde ise, oraya kadar gideriz."
Cabbar:
"Olur," dedi.
Çavuş:
"Ya benim yaram?" diye sordu. "Azdıkça azıyor."
Memed:
"Sen gelme Çavuşum. İstersen burada kal. Burada sana Durmuş Ali Emmi bakar."
"Bakarım kardaş," dedi. "İyi de saklarım."
Çavuş, yıldırıma uğramış gibi irkildi:
"Ben mi? Ben sizden ayrılamam. Anladınız mı? Ölürüm gene ayrılamam. Ayrılamam ama, size de bir teklifim var. Adam gönderelim de o buraya gelsin."
Durmuş Alinin yaşlı karısı da ötelerde oturuyordu. Söze karıştı:
"O yezid değil mi?" dedi, "Memedimi izleyip de başına bunca işleri açan, o yezid değil mi? Adam gönderirseniz kaçar. Başını alır yitirir. Dağlara düşer. O gavur gelir mi hiç?"
Durmuş Ali:
"Sen Topalı mı istiyorsun oğul?" diye Memedin gözlerinin içine bakarak sordu.
248
Memed:
"Topalı," dedi.
Durmuş Ali:
"Siz iki gün şu bizim ahırlıkta yatar mısınız?"
Memed, hiç düşünmeden:
"Bir hafta da yatarız."
Durmuş Ali:
"Şimdi ben, Kör Aliyi bindiririm ata. Seni Durmuş Ali istiyor diye, onunla haber gönderirim. Bir iz var izleyecek der, Kör AH. Diyorlar ki, Topal Ali iz sürmekten vazgeçmiş, yemin etmiş senin işten sonra. Benim için gelir Topal Ali. İzi sürmese de gelir. Sen ona bir kötülük etmezsin ya, Memed?"
Durmuş Alinin karısı gene atıldı:
"Etsin. Alsın hançerin altına Memedim onu, kıyık kıyık kıysın. Memedimin başına bu işleri hep o gavur çıkarmadı mı? Ormanın içinde, o olmasa kim bulabilirdi Memedimi? Memedim!" dedi, "Durmuş Ali adam göndersin getirsin onu. Sen şu kapının önünde parça parça et onu. Ben de köylüyü hep toplarım. Görsünler!"
Durmuş Ali:
"Deli deli söylenme avrat," dedi. "Topal Ali onu Memede kötülük olsun diye yapmadı. İz sürerken o hiçbir şeyi düşünmez. Gözü dünyayı görmez. İyilik mi, kötülük mü yapıyor, bilmez. İz dedin miydi, aklı başından gider. Ormandan geldikten sonra görmedin mi yüzünü? Tüm kanı çekilmişti. Ölü yüzü gibiydi yüzü. Herkes ıspatçılık etti de, köyden kovulmayı, yersiz yurtsuz kalmayı göze aldı da Hatçenin üstüne ıspatçılık etmedi. Yurdunu yuvasını koydu da gitti. Memedim Topal Aliye bir şey yapma! Topal Ali kötü bir adam değil."
Kadın:
"İyi adam olsun, kötü adam olsun Topal Ali. Senin başına bu işleri getirdi ya, öldür onu Memedim. Durmuş Ali adam gönderip getirtmezse onu, sen git, onu yılanın deliğindeyse de bul çıkar. Şu yanındaki koca hançeri var ya, sok karnına!"
Durmuş Ali kızdı.
"Bana bak avrat," dedi, "Allahını dinini seversen kanşma bu işlere."
249
Kadın:
"Durmuş Ali! Aklını çelme oğlanın. Yapacağını yapsın."
Durmuş Ali:
"Yapsın," dedi. "yapacağını yapsın da, öldürsün fıkarayı. O, iz sürmek delisi. Memedin başına öyle işler geleceğini düşünmedi bile. Düşünseydi, gene iz sürerdi. İz sürme delisi. Öldürsün fıkarayı Memed de, yüreği soğuşun."
Kadın:
"Bir yüreğim soğur ki," dedi, "buz gibi olur. Onun kanlı ölüsünü bir görsem!.."
Durmuş Ali:
"Bir şey yapmazsın öyle mi Memedim? Fıkaraya bir şey yapmazsın?"
Memed, ağır, tok bir sesle:
"Ben de ona iz sürdüreceğim," dedi.
Kadın:
"İzi sürdür. Sonra da hakla o gavuru. Seni bu hallere soktu. Hatçem de mahpuslarda, onun yüzünden çürür."
Durmuş Ali Memedin kulağına eğildi:
"Onun izini mi?" diye sordu.
Memed, gözleriyle "evet," yaptı.
Durmuş Ali:
"İşte buna sevindim Memedim. Çok sevindim. Kör Aliyi gider şimdi yataktan kaldırırım, yola düşürürüm. Topal Ali, dağ demez, tepe demez koşarak gelir. Şimdi, sizin yatağınızı bizim ahıra yapsınlar, iki gün orada yatacaksınız."
Sonra Durmuş Ali:
"Avrat!" diye seslendi, "öyle deli deli, dipsiz laflar edeceğine, ahıra yatak yapın da misafirler uyusunlar. Ben Kör Aliye gidiyorum."
Kadın:
"Git," dedi, "Cehennemin z_ıbarasma."
Ufak tefek, saçları sütbeyaz olmuş, dişleri tüm düşmüş, ağzı bir torba gibi büzülmüş, koyu esmer, çakır gözlü bir kadındı. Memedin yanma yaklaştı. El ve kol işaretleriyle, çok önemli gizler söyleyecek bir tavır takınarak, "Gel! Gel! Yanıma yaklaş/' dedi. Memedin kulağına eğildi:
250
I
"inanma bu namussuzlara, güvenme bunlara. Durmuş Ali Emmine de güvenme. Bunlar hep o gavur Abdinin adamları. Belki şimdi, seni ahıra sokarlar, arkasından da gider candarma-ya haber verirler. İnanma onlara. Durmuş Ali Emmine de güvenme. Onun için ben, gider, iki gün değirmenin orda beklerim. Candarmalar gelirken size haber ulaştırırım. Dışarı çıkar kaçarsınız. Yaa Memedim sana kötülük gelmesini bir ben istemem bu köyde. Sen Dönemin bana teberiğisin. Senin baban ne iyi adamdı! Sen onun bana teberiğisin. Yatağınızı yaptırayım ahıra! Hemen yatar mısınız?"
"Uykusuzluktan öldüm Hürü Ana," dedi Memed, "öldüm. Üç günden beri..."
Hürü:
"Vay," dedi. "Benim gözüm önüme aksın. Vay!" dedi.
Kadınlara bağırdı:
"Gavurun kızları, gavurun kızları! Çocuklar uykusuzluktan oluyorlarmış da bizim haberimiz yokmuş. İneklerin eski ahırına yatak götürün. Samanların üstüne serin."
Recep Çavuş:
"Oyyy," dedi. "Oy anam!"
Memed:
"Ne oldu Çavuş?" diye sordu.
Çavuş:
"Baksana boynuma. Nasıl da şişti! Baksana! Omuzlarımın arası almıyor."
Memed:
"İlaç yaparız şimdi."
Hürü:
"Sana şimdi Hürü Anan bir ilaç yapar ki, hiçbir şeyciğin kalmaz."
Yataklar çabucak ahıra götürüldü. Misafirler de arkasından ahıra gittiler. Ahırın orta direğinde küçücük bir çıralık  seslerini duyunca:
"Kim o?" diye dışarıya seslendi.
Memed:
"İnce Memed," dedi. "İbrahimin oğlu İnce Memed."*
İçerden uzun zaman ses gelmedi. Sonra:
"Ne arıyormuş burada İnce Memed?" dedi. "Yalan. Onu Deli Durdu vurmuş diye duyduk. Daha dün duyduk."
234
Un kokusu geceye yayılıyordu. Öyle geliyordu ki onlara, bir un ambarının içine düşecekler biraz sonra.
Değirmenin abarasmda akan suyun güçlü düşüşü patlıyor, gecenin karanlığına yayılıyordu.
Memed:
"Ölmedik. Benim, İsmail emmi," dedi. "Sesimden bilemedin mi?"
İsmail:
"Bildim, bildim. Geliyorum. Şimdi kapıyı açarım."
Geldi, gürültüyle kapıyı açtı. Kapı açılınca yüzlerine turuncu, sallanan bir yalımın ışığı vurdu. İsmail, Memede baktı baktı da:
"Bre İnce Memed," dedi, "öldüremedin şu gavur dinliyi de, kurtaramadın şu köyleri elinden."
İnce Memed gülümsedi.
İçeri girdiler. Ocakta yalımlar biribirlerine dolanıp, toprağa kadar yatıyorlardı. Un, içerde kara keskin koktu. İsmailin uzun kırış kırış boynu, sivri, uzun yüzü, sakalı, kulaklarına inen eski, yağlı şapkası safi una kesmişti.
Gelenlerin ellerini ayaklarını görünce korkuyla sordu:
"Nolmuş size böyle?"
Memed, gülümseyerek:
"Deli Durduyla çatıştık da, iki gün kayalıklarda yürüdük."
İsmail, sırtını yandaki duvara verip:
"Düneyin bir atlı geçmiş köyün içinden, Deli Durduyla çarpışmaya gidiyormuş. Deli Durdunun seni vurduğunu söylemiş. Bütün köy sana yandı Memedim. Bilirsin köylü seni çok sever."
Sonra Memedin arkasını tapıkladı. Kulaklarını okşadı.
"Bre Memed," dedi, "vallahi gözlerime inanamıyorum. Bu ne kadar cephane sende? Nasıl götürüyorsun bu kadar fişeği? Seni böyle fişekler içinde görmek tuhafıma gidiyor. Şimdi, hep aklıma Sarıcadüzde, çakırdikenliğin içinde düşe düşe çift sürüşün geliyor. Şimdiki gibi gözümün önünde. İnanamıyorum."
Memed:
"Oldu işte," dedi.
İsmail:
235
"Şimdi açsınız. Kalkayım da size gömme yapayım."
Ayağa kalktı, gözlerini ateşe dikti öyle durdu. Kendi kendine bir iki gülümsedi.
"Ateş de iyi yanıyor/' dedi.
Beli bükülmüştü İsmailin. Memed, buna şaştı. İsmaili şimdikinden genç biliyordu. Kendi çocukluğundaki gibi.
Memed, korka korka:
"Anamdan," dedi, "Hatçeden ne haber? Abdi evde mi ola?"
İsmail olduğu yerde durdu kaldı. Ne gitti, ne bir karşılık verdi. Ne de oturdu. Bu soruyu zaten bekliyordu. Memed, ha sordu, ha soracaktı. Ödü kopuyordu. Olan oldu. Şaşkın şaşkın düşünür, dört bir yana bakınırken Memed soruyu yineledi:
"Anamdan...?"
İsmail, kekeleyerek:
"İyiler iyiler," dedi çabuk çabuk. "Durun geleyim de o gavur dinliyi anlatayım size. Unutturuyordunuz az daha. Ayaklarınıza, ellerinize tuzlu su yapalım da..."
Memedin içine kurt düşmüştü. Bu da böyle konuşunca... "İyiler iyiler," diye geçiştirmesi hayra alamet değildi.
Elinde büyücek bir leğen suyla gelen İsmail:
"Ellerinizi, ayaklarınızı içine sokun. Taş yemiş. Taş yeniği de beter ağrır. İyi gelir tuzlu su."
Memed:
"Yakında gördün mü anamı?" diye yeniden sordu.
İsmail:
"İyiler dedik ya, iyiler canım... Durun size gavur dinliyi anlatayım. Gavur dinli senin eşkıyalara karıştığını duyunca... eteklerini ateş aldı. Her gece evini beş altı, on nöbetçiye bekletiyordu. Sonra da ortalıktan yitti gitti. Yüzünü görseniz korkardınız. Korku adamı böyle edermiş zaar! Şimdi senin öldüğünü duymuş, belki köye gelmiştir. Diyorlar ki, onun milleti senin ölümünü duyunca bayram yapmış. Yaparlar ya Memedim. Onlar seni iyi tanırlar."
Memedin içine bir ateş düştü. Yerinde duramaz oldu. Bir an önce köye varmak için, içi kalaklıyordu.
"Haydi kalkın arkadaşlar, sabah olmadan köye girelim."
236
dılar.
lar.
Cabbarla Recep Çavuş, Memedin ne demek istediğini anla-r.
Hiçbir şey söylemeden, ayakkabılarını giyip ayağa kalktı-
İsmail:
"Gömmeniz ocakta kaldı. Biraz daha bekleyemez misiniz?" diye sordu mahzun mahzun. "O tuzlu su iyi gelir. Bir de gittiğiniz yerde yaptırın."
Memed önde, ötekiler arkada değirmenden çıktılar.
Beş on adım sonra, hemencecik, gene çakırdikenliğe düştüler.
Recep Çavuş gene bir, "vay anam vay!" çekti.
Gökte yıldızlar ıslak ıslak parlıyorlardı.
Recep Çavuş, doğuya dönüp işedikten sonra:
"Kuyrukyıldızı daha doğmamış," dedi. "Benim yıldız. Daha sabaha epey var."
Ötekiler susuyorlardı. Şimdi ayaklan, elleri daha az acıyordu. Önlerinden bir tilki kaçtı. Köye yakın olmasalardı, Recep Çavuş onu oracığa deviriverirdi. Ne çare ki... Koca kuyruğunu dikenlerin üstünden sürükleyerek gitti. Yıldız ışığında tüyleri donuk donuktu.
Cabbar: "Memed kardaş?" dedi.
Memed:
"Köye biraz sonra gireceğiz. Köy, şu aşağıda işte..."
Köyün ilk evine yaklaşırlarken, birkaç kocaman köpek onları karşıladı. Memed, köpeklere yaklaşıp, "kuçu kuçu!" diye çağırdı. Köpekler Memedi tanıdılar. Ayaklarına yatıp, yaltaklanmaya başladılar.
Köyün ortasından geçip, doğru Memedlerin evine gittiler. Köy ıpıssızdı. Memed köyü, bu saatte böyle hiç görmemişti. Alışamadı. Gözleri ev aralarında insanları, tavukları, çifte gidenleri, ne olursa olsun canlı bir yaratık arıyordu.
Kapıyı usuldan tıkırdattı. Kulağını verdi. Ses şada yok. Birkaç kere daha tıkırdatıp bekledi. Gene ses yok. Edemedi, küçücük pencereye vardı. Usuldan, "ana, ana, ana!" diye seslendi. Gene ses soluk yok. Kulağını pencerenin tahtasına dayadı. Can kulağıyla dinledi. İçerden, ağaçları yiyen kurtların çıkardığı çı-
237
tırtılardan başka ses gelmiyordu. Şüphesi daha da büyüdü Ama içindeki son umut ışığı da sönmemişti.
Arkasına döndü:
"Evde yok," dedi kahırlı kahırlı...
Düşündü. Köyde anası en çok kimi severdi? Durmuş Alileri severdi.
Durmuş Ali şimdi yetmiş beşinde vardır. Son zamanlarda azıcık beli büküldü. Büküldü ama, ellisinde gibi sapasağlamdır.
"İşte şurada, Durmuş Ali Emminin evi."
Durmuş Alilerin evi önünde kocaman bir köpek karartısı yatıyordu. Köpek, ayak seslerini duyunca başını kaldırdı. Sonra ağır ağır ön ayaklarının üstüne geri koydu.
Memed, yorgun yorgun omuzunu kapıya dayayıp:
"Durmuş Ali Emmi! Hey Durmuş Ali Emmi!" dedi.
İçerden telaşlı sesler gelmeye başladı.
Durmuş Alinin çok kalın, yaşlı sesi, sesler arasından seçiliyordu.
"Allalem bu Memed. Tıpatıp Memedin sesi. Allalem bu Memed!" diyordu.
Recep Çavuş Memedin kulağına eğilip:
"Sesini bildiler ha!" dedi. "Vay anam vay!"
Bu sırada kapı açıldı. Elinde bir çıralık tutarak, doncak, gömlekcek Durmuş Ali kapıda göründü. Sütbeyaz sakalı ta göbeğine iniyordu. Öylesine iri görünüyordu ki sanki eve sığmayacak, dışarı taşıverecekti.
Gülümseyerek:
"Bre Memed," dedi, "biz de evvelsi gün bir yörükten senin acı haberini aldıktı. Seni gördüğüme çok sevindim." İçeriye seslendi. "Kızlar Memed gelmiş. Kalkın da ateş yakın. Döşek serin."
Yere atılan döşeklerin çıkardığı ses duyuldu. Durmuş Ali kocaman ak sakalıyla kapının önünden çekildi: "İçeriye buyurun." İçeri girdiler.
Cabbar somurtuyordu. Dokunsan ağlayacak. Durmuş Ali, elindeki çıralığı ocaklığın pervazına koydu, oturdu.
"Eee İnce Memedim, nasılsın bakalım? Daha daha nasılsın?
238
gütün köy yas tuttu, senin vurulduğunu duyunca. Hatçe duy-ınuşsa kahrından ölmüştür. Hatçeden hiçbir haber alıyor mu-sıin? Fıkara anan da... Ananı sen varmışsın gibi kaldırdım. Kendi elimlen koydum mezarına."
Başını kaldırdı Memedin yüzüne baktı. Memedin yüzü ınoranyordu.
Durmuş Ali telaşlandı:
"Memedim," dedi, "ne oluyor sana? Duymadın mıydı bunları yoksa?"
Cabbarın gözleri dolu dolu oldu. Recep Çavuş yerinden kıpırdanıp, tüfeğindeki kurşunları çıkardı, geri doldurdu.
Memed kendini hiç bozmadan sordu:
"Hatçeye ne oldu?"
Durmuş Ali dövünüyor:
"Vay benim akılsız başım! Bunu sana nasıl söyledim. Duymadığını ne bilirdim bunca ay! Vay benim akılsız başım!"
Durmuş Alinin karısı, Memed geldi geleli ocaklığın başına büzülmüş, gözlerini de ateşe dikmiş hiç kıpırdamadan öylece duruyordu. Memede "hoş geldin!" bile dememişti. Hışımla konuştu:
"Her zaman böyle yaparsın zaten. Çocuk bir yemek yesey-di de öyle söyleseydin. Kıyamet mi kopardı?"
Durmuş Ali:
"Ben ne bilirdim ben!" dedi. "Bunca ay geçti üstünden. Duymadığını ne bilirdim!"
Sesi, ağlar gibi bir hal aldı:
"Kusuruma kalma yavrum, kocalık..."
Durmuş Alinin oğulları, torunları, gelinleri, evde kim varsa ocak başında oturanların etrafına halka olmuşlar, başı mor fesli, göğsü çaprazlama fişekli, kalçasının üstü hançerli, tabancalı, bombalı, göğsü dürbünlü Memede bakıyorlardı. Gözlerinde bir Şaşkınlık, bir inanmazlık, azıcık da alay okunuyordu. Onlara Memed eşkıyacılık oynuyormuş gibi geliyordu, şu kocaman adamların yanında.
Memed: "Hatçeye noldu?" diye üsteledi.
Durmuş Ali karşılık vermedi. Boynunu bükmüş, gözlerini ocağın yalımlarına dikmişti.
239
Memed:
"Teyze," dedi, Durmuş Alinin avurdu avurduna geçmiş, başörtüsünün altından yarısı kınalı ak saçları görünen karısına. "Teyze, sen söyle. Hatçeye noldu?"
Kadın, acıyarak Memedin gözlerinin içine baktı:
"Ben ne deyim ki sana Memedim, yavrum!" dedi. "Ben ne deyim ki sana! Hatçeye mi?"
Yüzü bir kızarıyor, bir bozarıyor, sararıyordu.
Memed:
"Nasıl olsa birisi söyleyecek. Hatçeye noldu?"
Kadın, Durmuş Aliye doğru öldürecekmiş gibi başını çevirdi, bir bakış fırlattı:
"Aaaah ne deyim ki sana," dedi. "Aaah ne deyim ki... Kim bilir çocukcağız kaç gündür yol y&

37
0
0
Yorum Yaz