25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 200-225)

Cabbar:
"Çıkarın," dedi.
Hasan:
"Vur beni Ağam," dedi.
Ali:
"Benim nişanlım tam altı yıldır bekler. Nolursun beni vu-ruver."
Hasan:
"Tam altı yıl," dedi.
Cabbar, Hasanın koltuğunun altına elini soktu, bir çıkın çıkardı. Çıkın su gibi tere batmıştı. Çıkını açtı. Çıkının içinden balmumuyla yapılmış bir muşamba çıktı. Muşambanın içinde kağıt paralar vardı.
Cabbar:
"Bak hele, ne de çok para! Nasıl da saklamış!"
Hasan:
"Daya tüfeğini sık ağzıma. Vur beni. Çoluk çocuğuma böyle eli boş gidemem."
Ali:
"Tam altı yıldır," dedi. "Hiç mümkünü yok. Beni vuracaksınız. Gidemem."
Hasan:
"Tam dört yıl, Çukurovanın zehir gibi suyunu içtim. Sıtması karnımda."
Ali:
"Elinizi ayağınızı öpüyüm öldürün beni."
Hasan:
"Öldürün."
Memedin gözleri yaşla dolmuştu.
"Bana bakın," dedi sevgiyle. "Paranıza kimse dokunmaz sizin. Cabbar ver şunun parasını. Al paranı."
Hasan, inanmadı. Korktu. Titreyen elini uzattı. Aldı. Ne diyeceğini bilemedi. Ancak:
"Allah uzun ömür versin size," diyebildi. Sonra da ağlamaya başladı.
Ali:
"Uzun ömür," dedi.
202
Memed:
"Bakın size ne deyim. Çanaklının düzünden geçmeyeceksiniz. Orayı Deli Durdunun çetesi tutmuştur şimdi. Donunuza kadar soyar. Uğurlar ola. Sen de inşallah nişanlına kavuşursun kar-daş," dedi. Sesi karıncalandı. Konuşacaktı daha. Konuşamadı.
Hasan, çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ağlaması bir türlü dinmiyordu. Giderken:
"Sağ olun," dedi. "Sağ olun kardaşlar. Berhudar olun. Allah sizi bu dağlardan kurtarıp sevdiklerinize kavuştursun."
Gidiyor gidiyor geriye dönüp bir dua ediyor, yeniden gidiyordu.
Ali de:
"Kavuştursun," diyordu. ¦
Kayboldular.
Hasanın ağlaması daha durmamıştı.
Ali:
"Yeter bre Hasan," dedi. "Ne bu ağıt?"
Hasan:
"Şu dünyada ne kadar da iyi insanlar var. Şu bir lokma eşkıya çocuğa baksana. O olmasaydı, paramızı alırdı, o dev gibi herif."
Ali:
"Yok," dedi. "Almazlardı."
"Çanaklının düzünden gitmezsek bizim köye ancak iki gün sonra varabiliriz."
Ali:
"Ne yapalım?" diye sordu.
Hasan:
"Çanaklının düzünü tüm bana verseler, yolumuz iki gün değil, iki ay uzasa gene oradan geçmem."
Ali:
"Gel öyleyse oturup bir iyice yornuk alalım. Bir daha da yoldan gitmeyelim. Kıyıdan kıyıdan."
Oturdular.
Memed, gidenlerin arkasından:
"Paralarını aldıktan sonra onları öldürseydik sevinirlerdi," dedi.
203
Cabbar:
"O uzun boylusu vurun diye nasıl yalvanyordu!"
Memed:
"Kim bilir nasıl, ne umutlarla çalıştılar!"
Cabbar:
"Nişanlısı tam altı yıldır onu bekliyormuş."
Memed:
"Çanaklıdan gitselerdi, Deli Durdu onları mutlaka soyardı."
Cabbar:
"Bu Delinin yaşaması haram amma..." dedi.
Gidip eski yerlerine oturdular. Bu işe hiç karışmayan Çavuşun sarılı boynu bir tarafa eğrilmişti.
Çavuş, gerindi gerindi:
"Ben bir tuhaf oldum çocuklar," dedi. "Yüreğimde bir soğukluk, bir titreme var. Ölürsem..." dedi, sonra pişman olmuş-j çasına sustu.
Memed:
"Bu kadar yaradan insana bir şey olmaz," dedi.
Cabbar:
"Başını koy da azıcık uyu," diye salık verdi.
Çavuş, uyumak için gözlerini yumdu.
Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Memed, Cabbara büyük bir sır verirmiş gibi sokuldu:
"Seninle biz kardaşız gayrı Cabbar," dedi. "Öyle değil mi kardaş?"
Cabbar buna sevindi: "Ona ne şüphe kardaş," dedi.
Memed:
"Meraktan çatlayacağım. Yüreğim ateş almış yanıyor kardaş."
Cabbar:
"Söyle kardaş da çaresini birlikte arayalım."
Memed:
"Aylar oldu, ben bu işi işleyeli. Duyduk ki Abdi Ağayı yaralamışım. Ölmemiş. Hatçenin hali ne oldu? Ya anamın hali ne oldu? Çatlayacağım. Şu Delinin ardından soygundan soyguna, çarpışmadan çarpışmaya... Bir türlü bir yolunu bulup da öğrenemedim..."
204
Cabbar:
"Köye gider öğreniriz kardaş" dedi. "Ne merak ediyorsun bunu."
Memed:
"O gavur ölmemiş. Hatçeye mutlak bir kötülük etmiştir. İçimde bir şey var... anlaşılmaz... bir acı... bir yara... yüreğim, durma Memed git, diyor."
Cabbar:
"Şu Çavuşun yarası bir hal olsun, hemen gideriz..."
Memed:
"Yüreğim, durma! diyor, Cabbar kardaş," dedi. "Durma!"
205
İndirdiler Heletenin düzüne Kellesi yokkine bakam yüzüne Benden selam söylen Nukrak kızına Neneyle neneyle Iraz neneyle Çık dağlar başına bana eleyle.
Nukrağı dersen de Ofunun dağı Derde derman derler kartalın yağı Ayağına düştüm Besninin beyi Neneyle neneyle Iraz neneyle Çık dağın başına ordan eleyle.
Kucağında dokuz aylık yavrusuyla Iraz yirmisinde dul kaldı. Kocasını çok severdi.
Ölüsü başında:
"Hüseyinin üstüne," dedi, "erkek bana haram olsun."
Dediğini de tuttu. Evlenmedi.
Kocası öldükten birkaç gün sonra, çocuğunu bir akraba kadına emanet ederek, sabanın arkasına geçti. Kocasının bıraktığı yerden tarlayı sürmeye başladı. Bir ay içinde tarlayı sürdü, ekti bitirdi.
Yaz gelince de hasadını yaptı tek başına. Güçlü kuvvetli,
gençti. Tınmadı.
Çocuğu kucağına alıyor, onunla oynaşa oynaşa köyü dolanıyordu:
206
"Benim bebek büyümez mi emmileri bakmayınca? Benim Rızam büyümez mi?" diyordu.
Amcalara nispet olsun.
Amcanın büyüğü Irazla evlenmek istiyordu.
Iraz:
"Evlenmem," diyordu. "Hüseyinimin yatağına başka erkek sokmam. Kıyametedek yaşasam gene evlenmem."
"Iraz," diyorlardı, "bu da onun kardaşı. Yabancısı sayılmaz. Çocuğunun emmisi. Ona babası gibi de bakar..."
Iraz Nuh diyordu da...
Bunun üstüne Iraza kin bağlayan amca, Hüseyinden kalan tarlayı onun elinden aldı. Oysa tarlada hiçbir hakkı yoktu. Babaları öldüğünde, üç kardeş kalan tarlaları eşit olarak paylaşmışlardı. Bu parça da Irazın kocası Hüseyine düşmüştü. Ne çare, Iraz genç kadın. Hükümet yolu, karakol kapısı bilmez. Ne yaparlarsa yanlarına kalır.
Iraz tarlasızdı ama, gene de dayandı:
"Benim bebek büyümez mi emmileri gavurluk yapınca? Benim Rızam büyümez mi? Büyümez mi tarlası olmayınca?"
Yazın ırgatlık, kışın zenginlerin evinde hizmetçilik etti. Gününü gün etti. Çocuğu nur topu gibiydi. Dilinde, bir ağıt, bir ninni, acı bir türkü gibi;
"Benim öksüz büyümez mi?" Büyüdü.
Neden yoksulluk içindeler? Neden tarlasızlar? Bunun sebebini her gün anasından, köylülerden duya duya büyüdü. İçine yanık bir türkü yerleşti kaldı. Bir ananın acısını, gücünü, yürekliliğini döktüğü bir türkü... "Benim yavrum büyümez mi?"
Rıza yirmi birine bastı. Fidan gibi. Dal gibi. Sakarköyün içinde onun gibi ata binen, cirit oynayan, nişan atan, halay çeken yok. Ama, ana da, oğul da rahat değiller... Yüreklerinde onulmaz dertleri var. Kendi tarlan olsun da, sen git el kapılarında yanaşmalık et, yarıcılık et.
Sakarköyün toprakları çok verimli... Öteki köylere bakarak geniş de. Büyük bir düzlük. Bu düzlüğün tam orta yerinde bir nokta gibi, Adaca denilen kocaman kaya parçası var. Cümle
207
düzlük ekilip yeşerince, tarlalar yeşile kesince, Adaca kayası bembeyaz, yeşilliğin ortasında parlar.
Adacanın dibindeki tarlalardan bir tanesi, en büyüklerinden birisi Rızanın babasının tarlasıdır. Yıllardır amcası sürer. İşte o tarla... Rıza bereketli, yağlı bir toprağı hayal eder. Hayal eder, yüreğindeki hınç büyür, taşar... Nereye gitse, nerede çift sürse, gözleri Adaca kayasının dibindedir. Adaca kayasının dibi bir aşk gibi.
Anası her zaman, her Allahm günü:
"Aaah oğul" der, "Adacanın tarlası... Baban bizi bu tarlayla gül gibi geçindirirdi. Gözleri kör olası..."
Rıza boynunu büker, dalar giderdi. Burnunda yağlı ışıl ışıl bir toprağın kokusu... Toprağın özlemi içini yakardı... Anası:
"O senin gavur emmin," der, "o senin gavur emmin!.. Burnundan fitil fitil gelecek."
Son günlerde Rızaya bir hal oldu. Hiç böyle değildi. Sabahları çok erkenden uyanıyor, düşüyor yollara... Ver elini Adaca... Adacanın dibindeki tarlaya varıyor. Bir taşın üstüne oturuyor, dalıyor hayallere... Ekinler göcek olmuş. Toprakta böcekler. Gün doğarken toprak buğulanır. Buğulu toprağa özlem, özlemlerin en yamanıdır. Rıza elini yumuşacık toprağa daldırıyor. Toprak sıcacıktır. Parmaklarının arasından altın bir toprak akıyor yere. Rıza, "Bu toprak benim," diyor. Bütün etinde bir ür-perme, bir tat... "Bu toprak benim ha," diyor. "Benim amma yirmi yıldır el ekiyor, el biçiyor..."
Kalkıyor. Yorgun, karar vermiş evine dönüyor. Anası soruyor:
"Şafaktan beri neredeydin?" Karşılık vermiyor. Yüzü karanlık.
Bu böyle, tam tamına iki ay sürdü. Ekinler dize çıktı, san, yeşil, koyu, karanlık bir yeşile döndü. Rıza bir gün:
"Ana," dedi, "bu tarla bizim." Ana:
"Bizim ya yavru," dedi. "Kimin olacak?" ı
Rıza:
208
"Ben," dedi, "hükümete başvuracağım." Ana:
"Ben de," dedi, "ben de bu günü bekliyordum."
Rıza:
"Yaşlılara sordum. Dedemden kalan tarlayı babam sağlığında amcalarımla paylaşmış. Paylaşmasa bile bizimki bizim. Dedemden bana kalacakmış."
Ana:
"Ya yavru," dedi, "bizimki bizim."
Bu bir miras davası olduğu için mahkeme o kadar uzun sürmedi. Adacanın dibindeki, yağlı, yumuşacık toprak Rızaya geçti. Yılların mihnetinin altında ezilmiş genç Rıza, bir sevgiliye, bir anaya babaya kavuşur gibi tarlasına kavuştu. Tarla kendisine teslim edildiğinde mevsim yazdı. Toprak sıcacık, kavruluyordu. Ekinler biçilmiş, firezler pırıl pırıl yanıyordu.
Rıza, yazyeri çıkarmak için bir çift öküz buldu. Pulluğu arkasına taktı öküzlerin. Toprak, pulluğun ağzında ufalanıyordu. Bütün derdi hemencecik tarlayı sürüp bitirmek, kendisinin olan tarlayı şöyle sürülmüş, tohumunu almaya, bire otuz, bire kırk vermeye hazır görmekti.
Yazyeri çıkarılırken çift iki kere koşulur. Biri şafaktan iki saat önce, öteki ikindin, garbi yeli çıktıktan sonra. Şafaktan önce koşulan çift gün kızıncaya kadar sürdürülür. Gün iyice kızdıktan sonra, artık çift sürülmez. Öküzler sineklenirler. Gitmezler. Bu arada ikindine kadar, bir ağaç gölgesinde dinlenilir. İkindiüstü, Akdenizin üstünde yelken bulutları yükselirken yeniden çift koşulur. Bu, ay ışığı varsa gece yarısına kadar devam eder. Yoksa, ortalık kararıncaya kadar sürer.
Ay ışığı vardı. Rıza, gün kızıncaya kadar, sonra gece yarısından ikindine kadar durmadan sürüyordu. Sıcak demiyor, yorgunluk demiyordu. Bazan kendisini alamıyor, sabaha kadar sürüyordu. Sürülmüş yumuşak toprak, ay ışığında daha güzel görünüyordu. Gece... Sessizlik... Pulluğun toprağı yararken çıkardığı ses daha iyi duyuluyor.
Iraz, fidan gibi bir oğlan büyütmekten, hayırsız amcalardan tarlasını koparıp almaktan dolayı konurluydu. Köyün içinde, bu günler, bir sevinç kasırgası halinde dolanıyordu.
209
"Rıza..." dediler miydi: "O, tarlasını sürüyor," diyordu.
Ayın on dördü. Ay, yusyuvarlak. Cümle tarlaları, daha çok Rızanın sürülmekte olan toprağını yaldızlıyor. Serince de bir yel esiyor. Rızanın öküzleri, ayaklan toprağa gömülerek, ağır ağır arkalarındaki pulluğu çekiyorlar. Ay ışığına, kalaylanmış gibi parlayan toprağa rağmen, ağır bir uyku dört bir yandan bastırıyor.
Rıza yorgun. Öküzleri bırakıp, bir toprak tümseğini başına yastık yapıp uyuyor. Koca ovada sürülmüş, ovaya kara bir el işi kağıdı gibi yapışmışçasma duran tarlanın ortasında kıvrılmış bir leke gibi...
Sabahleyin, akraba çocuklarından on bir yaşındaki Durmuş çocuk, her günkü gibi Rızaya gene azığını getirir. Gün iyice kızarmıştır. Ortalık çatır çatır eder. Çocuk, ağaçların dibinde, her günkü gibi Rızayı araştırır. Rıza, onun geldiğini görünce, ayağa kalkıp gülerek ona doğru gelecektir. Azığı elinden almadan, iki koltuğu altından tutup havaya kaldıracaktır. Çocuk şaşkın. Ağaçların dibini bir bir tarar. Yok. Sonra, tarlanın ortasına kıvrılıp yatmış Rızayı görür. Öküzler de ortada yok. Kıvrılıp yatmış Rızanın yanma geldiğinde ürker. Elinden azık düşer. Çocuk döner, bağıra bağıra kaçmaya başlar.
Köye girdiğinde soluk soluğaydı, çocuk. Yıkılacak gibi. Bağırıyordu. Bağırıyordu ama, sesi bir ıslık gibi çıkıyordu. Geldi, evlerinin önünde kendini yere attı. Kadınlar başına biriktiler. Korkmuş diye dilini çektiler. Soğuk su içirdiler. Başına su döktüler. Çocuk azıcık kendine gelince:
"Rıza Ağam kan içinde yatıyordu. Yere birçok kan göllen-mişti ki..." dedi. "Ağzından da kan gelmişti. Böyle görünce onu, koşa koşa geldim işte."
Kadınlar, işi anladılar. Başlarını önlerine eğip sustular. Bir anda bütün köy haberi işitti. Iraz da duydu. Iraz, saçlarını yolarak, çığrışarak önde, köylüler arkasında tarlaya geldiler. Rızanın başı tümsekten düşmüş, yana sarkmıştı. "¦ • Iraz: "Öksüz yavrum, gün görmemişim," diye oğlunun, üstüne
atıldı.
210
Rıza, dizlerini göğsüne doğru çekmiş, kıvrılmıştı. Önünde-jd çukura kan göllenmiş. Kan donmuş. Kanın üstünde böcekler, sinekler... Ortalığa keskin, tüten, kan kokusu gibi köpüklenen bir güneş de çökmüştü. Güneş buğulanıyordu. Ölünün üstünde bir sürü sinek, şimşek yeşili... Parlayıp kayıyorlar... Kan kö-pürmemiş, ker*** gibi donmuştu. Ama, bu sıcakta köpürmüş gibi duruyordu. Yahut da öyle geliyordu insana.
"Öksüz yavrum! Gün görmemişim."
Kadınlar, çocuklar, erkekler ölünün yöresine halka olmuşlardı. Kadınların çoğu ağlıyordu.
"Babayiğidim, sana kim kıydı?"
Iraz kendinden geçmiş. Dövünüyor, çırpınıyor. Yürek koymuyor insanda.
İki kadın varıp Irazı ölünün üstünden almak istediler. Yapışmıştı. Ayıramadılar.
"Beni de diri diri," diyordu, "beni de Rızamla beraber gömün."
O gün, Iraz akşama kadar oğlunun ölüsü üstünde kaldı.
Olayı kasabaya haber verdiler. Candarmalar, savcı, doktor geldi. Candarmalar, gözleri kan çanağına dönmüş, ağlaya ağlaya morarmış kadını sürükleyerek ölünün üstünden kaldırdılar. Kadın toprağa kapandı, ölü gibi kıpırtısız kaldı... Bir daha da uzun zaman sesi sadası çıkmadı.
Gerekince, toprakta yatan, toprağa yapışıp kalmış kadını Savcının karşısına getirdiler.
Savcı:
"Hatun senin oğlunu kim öldürdü acaba?" diye sordu. "Kimden şüphe ediyorsun?"
Kadının yüzü gerildi. Sonra boş gözlerle pel pel Savcının yüzüne baktı.
Savcı yineledi:
"Senin oğlunu kim öldürdü? Şüphen kime?" Iraz:
"O gavurlar," dedi. "O gavurlar... O gavurlardan başka öldürecek? Emmisi oğlu öldürdü. Tarlanın yüzünden." Savcı, tarla meselesini iyice araştırıp zapta geçti. Kalabalık tarladan ayrıldı.
211
Üstünde yeşil sinekleriyle ölü, öküzleri kaçmış, bomboş öküz bekleyen boyunduruğuyla pulluk, ağlamaktan gözlerinde yaş kalmamış ana orada umarsız, ovanın mahzunluğunda kaldılar. Kara, yağlı toprak, sapsarı ovanın ortasına yapıştırılmış bir el işi gibi kara kara ışıldıyordu.
Katil olarak, amcasının oğlu Aliyi yakalayıp karakola götürdüler. Ali verdiği ifadede, o gün köyde olmadığını, Öküzlü köyünde düğünde bulunduğunu şahitleriyle ispat etti. Öküzlü köyü Sakarköye dört saattir. Iraz ve bütün köylüler biliyorlardı ki Rızayı vuran Alidir. Tarla yüzündendir.
Köylü de şaştı. Iraz da şaştı. İki gün sonra Ali elini kolunu sallaya sallaya köye geldi. Iraz, onu mutlak asacaklar diyordu. Öyle sanıp teselli buluyordu. Oğlunu vuranın köyde elini kolunu sallaya sallaya gezdiğini duyunca, kendinden geçti, deliye döndü. Evdeki baltayı alıp, doğru Alilerin evine koştu. Oğlunu vuranı mutlak vuracaktı. Aliler, Irazm baltalı, kendilerine doğru geldiğini görünce kapıları kapatıp, arkadan sürmelediler. Iraz, kapıyı kapalı bulunca, başladı kapıyı baltalamaya... Ali içerde değildi. İçerde olsa kapıyı kapamazdı. Ana, baba, iki kız ve bir küçük çocuk vardı içerde. Kapı kırıldı kırılacaktı. Kapıyı kırıp içerdekileri baltadan geçirmek için Iraz var kuvvetiyle kapıya sallıyordu baltayı. Köylüler gürültüye gelmişler, evin dört bir yanma yığılmışlardı. Iraza yaklaşamıyorlardı. Daha doğrusu, yaklaşmak içlerinden gelmiyordu. Oğlunun öcünü eliyle alsın...
Bazı bazı bir erkek:
"Etme anam, etme bacım, içerdekilerin ne suçu var? Ali yok evde," diyordu. "Vazgeç." İçerden baba da:
"Ali yok içerde. Vazgeç Iraz," diye bağırıyordu. Nasıl oldu, nasıl olmadı, Ali kalabalığın arasından fırlayıp arkasından Irazı yakaladı. Elindeki baltayı kaptı. Halsiz kadını var gücüyle bir tarafa fırlattı. Kadını çiğnemeye başladı. Köylüler vardılar Irazı onun ayağının altından aldılar.
Aynı günün gecesi, Iraz, Alilerin evine ateş verdi. Köylüler evi söndürmeye çalışırken Ali atma atladığı gibi karakolun yolunu tuttu. O gün sabahleyin olan biteni ve gece de Irazm evle-
212
rini yaktığını şikayet etti. Evin halen yanmakta olduğunu da ekledi sözlerine.
Candarmalarla birlikte Ali, köye girdiğinde sabah oluyordu. Bunu gören köylüler Alinin başına biriktiler:
"Etme Ali," dediler, "fıkaranm fidan gibi oğlu girmiş, yüreği yangılı. Ne yaptığını bilmiyor fıkara. Bir de sen tuz biber ekme yarasına. Mahpuslarda çürütme fıkarayı. Evini köylü söndürdü..."
Ali dinlemedi. Candarmalar, Irazı önlerine kattılar, aldılar karakola götürdüler.
Iraz ifadesinde:
"Kapıları da kırdım. Her bir şeyi de yaptım," dedi. "Eğer içeri girebilseydim, teker teker hepsini baltadan geçirirdim. Olmadı. Oğlumu, biricik öksüzümü öldürenlerin hepsini öldür-sem, çok mu? Evi de ben yaktım. Hepsi içerde çatır çatır yan-sınlar diye de gece verdim ateşi; Namussuz köylü durur mu? Haber verdiler. Evi söndürdüler. Rızama karşılık çok mu görüyorsunuz? Benim öksüzüm bir memlekete değerdi. Ben onu nasıl büyüttüm biliyor musunuz? Çok mu görüyorsunuz?"
Savcıda da, mahkemede de aynı ifadeyi verdi. Tutuklayıp hapisaneye götürdüler, o gene ifadesinden şaşmadı. Boyuna söyleniyordu:
"Benim oğlum bir köyü, bir memleketi değerdi. Çok mu? Benim oğlum... Çok mu?"
Hapisanenin tek odalı kadınlar koğuşuna getirdiler soktular. İşte bunu hiç beklemiyordu. Bir çınar gibi oğluna karşılık, bir ev yakmış. Bu haksızlık ona oğlunun ölümünden de ağır geldi. Başını kaldırıp da hiçbir yere bakmıyordu. Bastığı yeri görmüyordu. Gözleri hiçbir şeyi seçemiyordu. Kör gibi, el yordamıyla dolanır gibi geziyordu ortalıkta. Yalnız mıydı bu odada, başka birisi var mıydı, farkında değildi. Bir köşeye, "kuyu dibine düşmüş taş gibi" oturmuştu. Sessiz.
Sütbeyaz başörtü bağlardı. Yüzü yanık esmerdi. Ela gözleri kocamandı. Işıl ışıl yanardı. Çekik kaşları yüzüne başka bir güzellik verirdi. Çenesi incecik, yüzü genişti. Geniş alnına küçücük bir kara perçem düşer, kıvrılırdı. Şimdi perişan. Yüzü çeki-'ip kapkara kesilmiş. Gözlerinin akı kandan görünmüyor. Göz-
213
leri ağlamaktan o derece kanlanmış. Çenesi kurumuş gibi. Dudakları kansız. Susuzluktan, yarılmış gibi. Yalnız, gene başörtüsü sütbeyaz. Lekesiz. Durup durup:
"Benim dal gibi oğlum," diyor. "Bir ülkeyi değerdi. Çok mu? Bir köyü taşıyla toprağıyla yaksam, kül etsem çok mu?"
Hatçe, bu yeni gelen kadına bir şey soramıyor. Gelişine çok sevindi. Şu yapayalnız koğuşta bir can yoldaşı... İçten içe sevindi ama, sonra kadına acıdı. Kim bilir ne gelmiştir fıkaranm başına? Can yoldaşı man yoldaşı istemezdi. Burası felaket yeridir. Kimsenin gelişine sevinmemeli.
Bir şeyler sormak istiyor kadına, dili varıp da bir türlü soramıyor. Böyle durgun, böyle ölüm dirim kavgası yapan, can çekişen insanlara kolay kolay bir şey sorulamaz. İnsan ne soracağını şaşırır. Hatçe de soramadı. Kadına baktı kaldı.
Akşam oldu. Hatçe dışarda, maltızına bulgur çorbası vurdu pişirdi. Soğan, acı yağ kokan çorbayı içeri aldı.
Çorba hafif hafif buğulanıyordu. Çorba soğuduktan sonra, korka korka Iraza yanaştı:
"Teyze," dedi, "açsın herhalde. Azıcık çorba koydum. İç." Irazm gözleri bomboştu. Kör gibi bakıyordu. Duymuyor gibiydi de.
"Teyze," diye gene korka korka yineledi. "Teyze, içsene şu çorbadan azıcık. Çok değil, azıcık. Çok açsın herhalde şimdi."
Iraz, oralı bile olmuyordu. Gözleri bomboştu. Taşlaşmış. Gözlerini kırpmıyor bile. Körlerden daha beter bir hali var. Kör gözlerde, gene bir görebilme telaşı, isteği, çabası sezilir. Bunda o da yok. Sağır kulaklarda bir çırpınma, bir gerilme, duymaya doğru bir koşma vardır. Bunda yok. Hatçe, usuldan dürttü: "Teyze!"
Kadının boşluktaki gözleri ağır ağır geldi, Hatçenin üstüne dikildi kaldı. Hatçe şaşırdı. Kıvrandı. Gözlerin altından kaçmaya çalıştı. Bir şeyler söylemek istedi. Dili diline dolaştı, beceremedi. Sahanı orada, kadının önünde bırakıp kendisini dışarı attı. Soluğu tutulmuştu. *
Gardiyan gelip, kapıyı kapayıncaya kadar dışarda kaldı-
214
İçeri girmeye, Irazın haline bakmaya korkuyordu. Daha doğrusu yüreği götürmüyordu. Kapı üstüne kapanınca, hemencecik, titreye korka, Irazdan yana bakamayarak yatağını açtı girdi. Yatağında bir zaman büzüldü kaldı. Karanlık kavuştu. Kalkıp lambayı yakmadı. Her gün karanlık kavuşur kavuşmaz yakardı. Bugün bir türlü yakmaya eli varmıyordu. Yakınca o ölüm dirim kavgasında çırpınan yüzü görecekti. Karanlıktan da korkuyordu. Ama, karanlık ışıktan daha iyiydi. Karanlık, hiç olmazsa, aralarına bir duvar gibi geriliyordu.
O gece Hatçenin gözlerine hiç uyku girmedi. İlk ışık pencerenin tahta aralıklarından içeri sızarken kalktı. Iraz, olduğu köşede duvara hafif bir gölge gibi yapışmıştı. Kıpırdamıyordu. Yalnızca beyaz başörtüsü belli oluyor, kirli duvarda sütbeyaz bir pencere gibi kalıyordu.
Öğle oldu, Iraz gene aynı durumda. Akşam oldu gene öyle. O gece de Hatçe, birincisi gibi korkulu, yarı uyur, yarı uyanık bir gece geçirdi.
Sabahleyin gene ışıklar sızarken gözleri şiş şiş uyanırken Irazm yanına vardı. Her şeye karar vermiş bir hali vardı.
"Teyze!" dedi. "Kurban olayım teyze! Etme!"
Kadının ellerine sarıldı:
"Etme nolur!"
Kadın, kocaman kocaman açılmış gözlerini onun üstüne çevirdi. Gözler solmuş, bütün ışığını yitirmişti. Gözlerin hiç akı kalmamış, tüm karaya kesmişti.
Hatçe dayandı:
"Derdini bana söyle, teyze," dedi. "Kurbanların olurum teyze. Dertsiz insan buraya düşer mi? Dertsiz insanın burada ne işi var? Öyle mi teyze?"
"Ne diyorsun kızım?" diye inledi Iraz.
Hatçe, Irazın ağzını açıp bir laf etmesine sevindi. Üstünden büyük bir yük kalkmış gibiydi.
"Neden böylesin teyze?" dedi. "Geldin geleli ağzını açmadın. Bir lokma ekmek de yemedin."
Iraz:
"Benim oğlum memleketi değerdi. Köyün yakışığıydı benim oğlum. Çok mu?" dedi, sustu.
215
Hatçe:
"Seni görünce ben derdimi unuttum," dedi. "Derdin ne teyze? Söyle de açıl."
Iraz:
"Oğlumu öldürenlerin evini yaksam, kapılarını kırsam, çok mu? Hepsini birem birem öldürsem çok mu? Kıyık kıyık kıy-sam..."
Hatçe:
"Vay teyzeciğim vay!" dedi. "Gözleri kör olasıcalar."
Iraz:
"Köyün yakışığıydı," diye inledi. "Hepsini öldürsem çok muydu?"
Hatçe:
"Vay ana, vay!" dedi.
"Bir de beni getirdiler buraya attılar. Oğlumu vuran elini kolunu sallaya sallaya gezer köyde. Ben ölmeyim de kimler ölsün!"
Hatçe:
"Hatun teyzem," dedi, "sen acından öldün. Geldin geleli ağzına bir lokma koymadın. Ben gidip de bir çorba yapayım."
Bugün çorbaya bolca yağ da koymaya karar verdi. Geldiğinden bir ay sonra, bazı zengin mahpusların çamaşırlarını yıkamaya başlamıştı. O sebepten birikmiş birkaç kuruşu vardı. Çarşıdan, mahpuslara bir kız çocuğu, yiyecek öteberi alırdı. Kızı çağırdı, eline bir elli kuruşluk verdi. "Git yağ al gel, buna," dedi. Sevinçten uçuyordu. Ne olursa olsun kadın konuşmuştu. Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir. İşte buna seviniyordu.
Hatçe, ne kadar hoş türkü biliyorsa hepsi teker teker içinden geçiyordu. Maltıza kömür doldurdu, yellemeye başladı. Kömür çabucak kırmızı köze kesti. Bir taraftan yelliyor, bir taraftan üfürüyordu. Küçücük kalaylı tenceresine suyu doldurdu, maltıza vurdu. Çorba hemencecik pişti. Bu kadar çabuk pişmesine çorbanın, Hatçe de şaştı.
Hatçe çorba lafını edince, Iraz, içinde bir eziklik, bir açlık duymuştu. Yüreği kazınıyordu. Barsakları, midesi biribirine
216
yapışmış gibi... Oğlu vurulduğu günden beri ağzına bir lokma koymamıştı. Dışardan burnuna erimiş yağ, kızarmış soğan kokusu geldi. Kızgın yağın çorbaya dökülürken çıkardığı cızırtıyı işitti-
Hatçe çorba dolu sahanı getirdi, Irazm önüne koydu.
"Teyze," dedi, "nolursun?"
Eline de bir tahta kaşık tutuşturdu. Irazm kaşığı unutmuş bir hali vardı. Kaşık eline yakışmıyor gibiydi. Düşecekmiş gibi duruyordu elinde.
Hatçe, çorbayı içmeyeceğinden korkarak:
"Haydi teyze," dedi. "Haydi haydi nolursun!"
Iraz çorbayı içip bitirdikten sonra Hatçe:
"Teyze," dedi, "ibrikte su var. Yüzünü yu! Kendine gelir-
Iraz, Hatçenin dediğini yaptı. Gitti yüzünü yıkadı.
"Eksik olma güzel kızım,", dedi. "İnşallah muradına erer-
sın
sın.
Hatçe:
"Keski," dedi, "ah bre hatun teyzem, keski. Ah keski." Başından geçenleri oturdu, Iraza bir bir anlattı: "Yaa," diyordu, "hatun teyzem, işte böyle oldu. Dünyada hiçbir şey istemem Memedimden bir haber alsam. Tam dokuz ay oldu buraya düşeli. Ne gelen var, ne giden... Anam olacak anam, karnından düştüğüm anam bile bir kere geldi. Yaaa hatun teyzeciğim, ilk günler bu delikte aç açına yattım. Sonra mahpusların çamaşırlarını yudum da... Yaaa hatun teyzem... Bir haber alsam... Ölü mü diri mi, bir haber alsam. İsterlerse assınlar beni. Umurumda değil. Memedimden bir haber gelsin..." Irazm durgunluğu, sersemliği gün geçtikçe azalıyordu. Sonraları mahkumlardan öğrendi ki, "Kapıyı ben baltayla kırdım. İçerdekilerin hepsini öldürecektim, o *** gelmeseydi. Evi de içerdekileri de yakmak için yaktım," dememeliydi mahkemede. On tane de oğul öldürülebilir, ispat edilmezse, yani gören, bilen olmazsa olayı, kanun katili tutamazdı. Iraz ilk günlerde bu haksızlığı bir türlü anlayamıyordu. Sonra gitgide kavradı. Bundan sonraki mahkemelerde verdiği bütün ifadelerde her şeyi inkar ediyordu.
217
"Aaaah!" diyordu, "dışarda olsaydım, oğlumu Alinin öldürdüğünü hükümete gösterirdim. Aaah!" diyordu.
Hatçe, onu teselli etmeye çalışıyordu.
"Çıkarsın inşallah Iraz hatun teyzem. Çıkarsın da oğlunu öldüreni hükümete teslim edersin. Ya benim halim! Ya şu genç yaşım! Çürüyeceğim. Üstüme ıspatçılık eden edene."
Aradan günler geçti... Irazla Hatçe, ana-kız gibi oldular. Belki de ana-kızdan daha ileri. İçtikleri su ayrı gitmiyordu. Şimdi ikisinin de derdi bir tek dert olmuştu. Hatçe, Rızanın boyunu boşunu, kara gözlerini, kalem gibi parmaklarını, halay çekişini, çocukluğunu, çocuklukta neler yaptığını, Irazm onu ne kahırlara katlanarak büyüttüğünü, tarla meselesini, son cinayeti en ince noktasına kadar, yaşamış, görmüş gibi biliyordu. Iraz da öyle. O da Memede ait ne varsa... Evcik yaptıkları günden beri hepsini biliyordu.
Son günlerde ikisinin derdi de, sevinci de birleşti. Bir tek düşünceleri vardı. O da Memed.
Irazla Hatçe, bütün gün, akşamlara, gece yarılarına dek çorap örüyorlar. Gözlerini kör edercesine. Ördükleri çoraplar kasabada şöhret yapmıştı. "Nişanlısını öldüren kızla, oğlu vurulan kadının çorabı..." Çoraplarda nakışların en acısı uçuşuyordu. Hatçeyle Iraz, örnek filan almıyorlar, nakış üstüne nakış yaratıyorlardı. Ağı gibi acı renkler, acı nakışlar. Kasaba, kasaba oldu olalı nakısın bu kadar etkileyenini, acısını, güzelini görmemiştir. Kasaba bunu böyle kabullenmiş. Böyle söylüyor.
Mahpusaneye ilk giren insan şaşırmıştır. Dünyadan apayrı düşmüş gibi olur. Sanki başka bir dünyadadır. Uçsuz bucaksız bir ormanda kaybolmuştur. Ondan da beter. Topraktan, evden barktan, dosttan, sevgiliden, her şeyden bütün bağlarını kopar-mışçasına uzaktır. Bir derin, ıpıssız boşlukta döner. Sonra başka bir hali daha vardır yeni mahpusun, taşı toprağı, duvarı, o azıcık görünen gökyüzünü, kapıyı, demir parmaklıklı pencereleri bile düşman sayar kendisine. Hele bir de parası yoksa, bir köşede boynu bükük kalakalır.
Hatçeyle Irazın böyle gece gündüz gözlerini kör edercesine çorap örmeleri boşuna değildir. Kazandıkları paranın kuruşuna
218
bile dokunmuyorlardı. Yemiyorlardı. Birkaç aydır bütün yiyecekleri, hapisanenin verdiği tek tayındı.
Memed, er geç nasıl olsa gelecekti. Belki yarın, belki de bir ay sonra. Mutlak tutup getireceklerdi. Ona para gerekti. Bir köşede boynu bükük kalmasın diyedir, bu kadar göz nuru...
Iraz:
"Kızım," diyordu, "bizim gibi sıkıntı çekmeyecek Memedi-miz. Burada biz varız."
Hatçe övünerek:
"Biz varız ya teyze," diyordu. "Biz varız."
Iraz:
"Memedimizin burada parası da var. Daha da kazanırız o gelinceye kadar. Geldiği gün paranın hepsini eline veririz. Ona buna mahcup düşmez. Eline bakmaz elalemin."
Geceleri yorgun, gözleri acıyarak yataklarına giriyorlar, uzun uzun konuşuyorlar, dertleşiyorlardı. Memed için türlü ihtimaller üstünde duruyorlardı. Akla hayale sığmaz. Neler icat etmiyorlardı! En sonunda Hatçe anasına kızıyor:
"Şu anam da," diye başlıyordu. "Şu benim anam da ana mı? Ben ondan en istedim sanki? Anam, dedim, kulun kölen olurum anam, Memedimden bir haber. Senden başka hiçbir şeycik istemem, dedim. Gitti de bir daha gelmedi."
Iraz:
"Kim bilir," dedi, "nolmuştur fıkara anana? Neler gelmiştir onun da başına?"
Iraz, anayı her zaman böyle savunurdu.
Her geceki gibi, gene gece yarısı yataklarına girdiler. Yatakları nemden ıslak ıslaktı. Gece böcekleri ötüyordu. Karanlığa çabucak alışsın diye de usul usul gözlerini ovuşturdular.
Hatçe:
"Iraz teyze," dedi.
Iraz:
"Ne?" diye sordu.
Her gece böyle başlarlardı.
Hatçe:
"Islak," dedi.
Iraz:
219
"Nedelim ya kızım?" diye karşılık verdi.
Hatçe:
"Benim anam da ana mı?" dedi.
Iraz:
"Kim bilir, neler gelmiştir fikaranın başına?" diye gene her zamanki sözünü söyledi.
Hatçe, anasının üstünde durmadan başka konuya atladı.
"Çukurovada, Yüreğir toprağında bir gözcük evimiz olacaktı," dedi. "Memed yanaşmalık edecek, sonra da küçücük bir tarla alacaktık. Memed, böyle söylerdi, işte."
Iraz:
"Yaşınız genç. Gene olur," dedi.
Hatçe:
"Beni kebapçıya götürecekti kasabada."
Iraz:
"Gene götürür."
Konuşma bu minval üzere uzar, en sonunda Hatçe, dalar giderdi. Kendisinin hapiste, Memedin de kaçak olduğunu unuturdu. Iraz da unuturdu. Gene unuttular:
"Yüreğir toprağı," diye sayıkladı. "Yüreğir toprağı sıcaktır. Güneşlidir. Bir ekin olur, kaplan sökemez. Bizim tarlamız otuz dönüm."
Iraz:
"Yaaa kızım otuz dönüm."
Hatçe:
"Yarısına buğday, yarısına arpa ektik."
Iraz:
"Buğdayın ortasına da iki evlek soğan..."
Hatçe:
"Evimizin içini yeşil toprakla sıvadım."
Iraz:
"Yeşil toprak... Kırmızısı da var."
Hatçe:
"Bir ineğimiz var. Koca gözlü, kırmızı bir inek... Bir de buzağısı..."
Iraz burada susar, karşılık vermezdi. Gene sustu. >
Hatçe sözünü sürdürdü:
220
"Benim evim senin evin. Memed senin oğlun, ben de kızınım-"
"Kızımsm..."
Hatçe:
"Evimizin önündeki salkım söğüdün dalları sarkar. Yere ulaşır."
Iraz:
"Dört bir yanma çit çekeriz. Ortasına bahçe... Çiçeklik..."
Hatçe, derin bir uykudan silkinircesine kendine gelir:
"Memedi ne zaman tutup getirirler ola?" diye Iraza sorardı. Gene sordu:
"Hı? Ne diyorsun teyze?"
Iraz:
"Yarın değilse, bir ay sonra..."
Hatçe:
"Biz varız, değil mi teyze?" dedi.
Iraz:
"Biz varız," dedi konurlu. "Paramız da var."
Böylece uykuya dalarlardı. Gene daldılar.
Cuma günüydü. Cuma günü kasabanın pazan kurulur. Hat-çenin her Cuma günü gözleri yollarda kalırdı. Anası gelecekse Cuma günü gelirdi. Hatçe bugün de çok erkenden, daha gün doğmadan uyanmış, "Bari bugün gelse," demişti. Her Cuma böyle derdi.
Kuşluğa doğruydu ki, omuzu heybeli, uzun boylu bir kadın korka sine hapisaneye doğru geliyordu.
Hatçe:
"Iraz teyze," diye bir çığlık kopardı.
Iraz içerden:
"Ne var kızım?" diye heyecanla koştu.
Hatçe:
"Anam!" dedi.
Iraz yola doğru baktı. Yan yana durdular. Yorgun, ayakları yalın, kara yazmasının ucunu dişleri arasına almış, topallayarak gelen kadına baktılar. Kadının başı önündeydi. Mahpusa-nenin kapısına gelince durdu. İncecik, derisi, kemiğine yapışmış, sinirden tir tir titreyen gardiyan, kadına bağırarak sordu:
221
"Ne istiyorsun karı?" Kadın:
"Kızım var içerde, onu görmeye geldim," dedi. Hatçe: "Ana," dedi.
Kadın usul usul başını kaldırdı, gardiyana baktı. "Efendi kardaş işte kızım bu," dedi. Gardiyan: "Görüşebilirsiniz."
Heybesini duvarın dibine indirdi. Kendi de belini duvara verdi oturdu.
"Ooof," dedi, "kemiklerim sızlıyor."
Hatçe, öylecene durmuş anasına bakıyordu. Kadının ayakları parça parça yırtılmış, tırtıkları arasına toz dolmuştu. Saçları tozdan aklaşmış, boynundan aşağı bir çamurlu ter yürümüştü. Kaşları kirpikleri tozdan gözükmüyordu. Yırtık, kirli fistanı bacaklarına dolanmıştı. Bu hali görünce, Hatçenin anasına olan kızgınlığı geçti. İçine bir acıma doldu. Gözleri yaşardı. Boğazı gıcıklandı. Bir türlü anasının yanma varamı-yordu.
Anası, öylesine durup, kendine yaş dolu gözlerle bakan kızını gördü. Onun da boğazı gıcıklandı. Ne diyeceklerini düşünüp de kendisini tutmasa boşanacaktı.
"Gelsene kadersizim, gelsene anaym yanma, gelsene gün görmemiş kızım," dedi.
Kendisini artık tutamayıp usul usul içine akıta akıta ağlamaya başladı. Hatçe vardı, onun elini öptü. Yanı başına da oturdu. Iraz da geldi bu sırada yanlarına: "Hoş geldin bacı," dedi. Hatçe, anasına Irazı tanıttı: "İşte bu Iraz teyze," dedi. "Beraber yatarız." Ana:
"Nolmuş bu bacıma da?" diye merakla sordu. Hatçe:
"Rızasını vurmuşlar," dedi. Ana: "Vay!" dedi, "vay! Gözleri kör olasıcalar. Vay bacım."
222
Bir sürecik üçü de sustu. Sonra, ana başını yerden kaldırıp konuştu:
"Kızım," dedi, "sırma saçlı da, kara gözlü kızım, kusuruna kalma anayın. O gavur Abdisi benim başıma neler getirmedi!.. Arzuhal vermişim diye hükümete, neler getirmedi başıma!.. Onun elinden çektiğimi bir ben bilirim. Benim bir daha kasabaya inmemi yasak etti. Yaa gül kızım... Yoksa gül kızımı dört duvar arasında, elin kasabasında yalnız başına kor muydum! İki güne bir gelirdim sırma saçlı kızımın yanma."
Nedense, konuşmayı birdenbire kirp dedi kesti. Geldiğinden beri de ilk kez yüzü işiyordu. Kadınların başını kendine doğru çekip, usuldan usuldan konuşmaya başladı.
"Dur güzel kızım, az daha unutuyordum. Sana havadisim var. Memed, eşkıya olmuş! Eşkıya!"
Ana, Memed lafını edince, Hatçenin yüzü kül kesildi. Yüreği, göğsünün içine sığmayacakmış gibi, parçalanırcasma atmaya başladı.
"Memed, onları vurunca gitmiş Deli Durdunun çetesine karışmış. Elaleme etmediklerini koymuyorlarmış. Yoldan da kimseyi geçirmiyorlarmış. Bütün yollan bağlamışlar. Önlerine geleni öldürüyorlar, donlarına kadar, anadan doğma soyuyor-larmış..."
Hatçe kızgınlıkla:
"Memed, böyle işler yapmaz. Memed, adam öldürmez," dedi.
Ana:
"Ben ne bileyim kızım," dedi, "hep böyle söylüyorlar. Deli Durdudan sonra Memedin adı söyleniyor. Ünü sardı dört bir yanı. İnce Memed diyorlar da bir daha demiyorlar. Ben ne bileyim kızım? Ben de elin yalancısıyım. Abdi gavuru Memedi böyle duyunca, bir ay kadar evinin yöresine her gece dört beş tane nöbetçi koydu. Köylüler diyor ki, dışarda beş tane silahlı nöbetçi beklerden, içerde gene korkuyor, sabahlara dek gözleri-ne uyku girmiyormuş. Evin içinde dolanıp duruyormuş. Sonra, evine Asım Çavuş gelmiş, İnce Memedi takip ettiğini söylemiş. Bu dağlar, İnce Memed gibi bir eşkıya daha görmedi, demiş. O °lrnasaydı, ben Deli Durdu çetesini darmadağın ederdim, de-
223
miş. Bunun üstüne, Abdi Ağa başını aldı, köyden gitti. Kimi diyor ki kasabada oturuyor, kimi diyor ki aşağı Çukurova köylüklerine inmiş. Kimi de Ankaraya, büyük hükümete kaçmış diyor. Yani Abdi Ağa Memedden kendisini saklıyor. Ben de Abdi Ağa köyde yokken gül kızıma gideyim, dedim. Yaa gül kızım işte böyle..."
Bunları anlatırken yüzü rahat, gülümser gibiydi. Bitirince, yüzü yemyeşil, ölü yeşiline kesti. Boğulur gibi bir hal aldı.
Memedin eşkıya oluşuna Iraz da, Hatçe de sevinmişti. Göz göze geldiler. Gözleri konuştu.
Anasının yeşil, boğulacakmış gibi olan yüzünü görünce korktular.
Hatçe kekeleyerek:
"Ana, ana ne var?" diyebildi ancak.
Ana;
"Sorma kızım," dedi. "Sana kötü bir haber vereceğim. İnşallah yalan. Gelirken duydum. Dilim varmıyor demeye kızım. Dilim varmıyor. Sabahleyin kızım, sabahleyin duydum ki, dün sabahleyin kızım. Duydum ki, bir yörük ağası yüzünden Deli Durduyla Memed dövüşmüşler. Deli Durdu iki arkadaşıyla birlikte Memedi de vurmuş. Öyle duydum, kızım. Memed, yörük ağasını kayırmış. Deli Durdu da onu vurmuş. Bir atlı geçmiş köyün içinden, atlı bir yörükmüş. Üstü başı cephane doluymuş. İki tane tüfeği varmış. Yörük ağasına yardıma gittiğini söylemiş. Kan tere, köpüğe batmışmış altındaki at. Köylüler öyle söylediler. O söylemiş Memedin vurulduğunu..."
Hatçe, ilk önce dondu kaldı. Sonra Irazın ellerine yapışıp kendisini onun kucağına attı:
"Bu da mı geliciydi başıma teyze?" diye bastı çığlığı. Sonra birden sustu.
Ana:
"Ben gidiyorum," dedi. "Allahaısmarladık kızım. Sana doğru bir haber ulaştırırım yarın bir gün. Heybede yağ var. Yumurta, ekmek var. Gelecek Cuma gene gelirim. O gavur köye gene gelmemişse. Heybeye sahip ol. Yitmesin. Sağlıcakla kaim," dedi, yola düştü.
224
Yolda yürürken:
"Dememeliydim bunu ona. Dememeliydim," dedi kendi kendine.
Hatçe durup durup yeniden hıçkırmaya başlıyordu: "Ah," diyordu, "gavur Deli Durdu nasıl kıydın Memedi-me? Adam arkadaşına kıyar mı hiç? Nasıl kıydın?.." Iraz, teselli ediyordu:
"Eşkıya olan eşkıyanın her gün ölüm haberi gelir, inanma. Buna alışacaksın."
Hatçe dinlemiyordu onun söylediklerini:
"Ben yaşamam," diyordu, "Ben yaşamam Memedimin ardına."
Iraz kızdı:
"Bre kız," dedi, "ne biliyorsun öldürüldüğünü oğlanın. Diri adama ağlanmaz. Ben çocukluğumda, yok yok, gençliğimde olacak. Koca Ahmedin ölüm haberini belki yirmi kez duydum. Daha sağmış Koca Ahmet."
Hatçe:
"Aaah! Teyzem bu öyle değil ki," diyordu. "Bu yeni eşkıya daha. Ben yaşamam gayri. Ben ölürüm."
Iraz:
"Eşek kız" dedi "eşkıyalar bazı bazı öldü haberini, kendileri mahsustan çıkarırlar. Bak, onun eşkıya olduğunu duyunca keçi sakallı köyden kaçmış. Belki bu haberi keçi sakallı için çıkardı o. Kendisini öldü çıkaracak. Keçi sakallı köye gelince onu öldürecek. Belki bir düzen."
Hatçe:
"O böyle şeyler yapmaz teyzem" dedi. "Ben bundan sonra yaşamam. Ölürüm teyzem," dedi.
Sonra sıtmaya tutulmuş gibi titremeye, yanmaya başladı. Iraz onu kucağına aldı, getirdi yatağına yatırdı.
"Dur hele," diyordu, "dur hele akılsız kızım, gün doğmadan neler doğar! Dur hele! Böyle her şeye inanma..."
İkinci gün, yataktan ölü gibi kalktı Hatçe. Alnına kara bir yazmayı çeke çeke bağlamıştı. Yüzü mum rengini almıştı. Donuk, sapsarı.
Bu haberden sonra, Hatçe iflah olmadı. Gün günü daha sa-
225
rardı, daha zayıfladı. Uyku uyuyamıyor, yatağın içinde sabahlara kadar, başım dizlerinin üstüne koyup oturuyordu.
Onunla beraber, Iraz da uyumuyordu.
Konuşmuyorlardı geceleri. Fakat Iraz, ikide birde:
"Göreceksin deli kızım," diyordu. "Göreceksin. Memedin yakında iyi haberi gelecek."
Hatçe oralı bile olmuyordu.
 

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 200-225) 

297
0
0
Yorum Yaz