25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 176-200)

"Bu çadır kimin?" diye sorunca, karşılarında oturan ak sakallı, yaşlı, kırmızı yüzlü, gülen, tatlı gözlü adam:
"Benim" dedi. "Bana Kerimoğlu derler."
Cabbar:
"Duyardım. Demek Kerimoğlu sensin?"
Kerimoğlu, kendine güvenmiş, alışkanlıkla:
"Benim," dedi.
Cabbar:
"Ağa, seni çok duyardım. İlk olaraktan görüyorum. Saçıka-ralı aşiretinin ağası Kerimoğlu değil mi?"
Kerimoğlu:
"Öyle," dedi.
İçerisi taze, yeni kaynatılmış sıcak, buğulu süt kokuyordu.
Ağa, Cabbara baktı. Cabbar da Ağaya baktı. Ağa, karısına
döndü:
"Bu delikanlılar şimdi açlar herhalde. Çabuk olsana karı!"
diye onu uyardı. Karı:
"Süt kaynıyor," dedi. "Kaynasın bitsin, hemen..." Memed gülümsedi. Cabbara:
"Burnum..." dedi. Cabbar:
"Burnuna noldu?" diye sordu. Memed: "Burnum dışardaki süt kokusunu almıştı. Doğru çıktı."
Cabbar:
"Benim de," dedi. "Açken bütün burunlar bizimki gibidir."
Kerimoğlu, kırmızı yüzü biraz daha kızararak, mahcup mahcup:
"Oğullar, herhalde çarpışmadan geliyorsunuz?"
Cabbar:
"Asım Çavuş bizi kıstırmıştı. Kurtulduk çok şükür."
Memed:
"Korkak adammış. Yoksa hepimizi teker teker keklik gibi avlardı." >
Cabbar:
176
"Sekitmezdi. Boşuna kurşun yaktı."
Kadın sofrayı getirdi ortaya attı. Kerimoğlu gülümseyerek açtı. Memed ilk kez kendisini bir yere, bir şeye yabancı sandı. Daha doğrusu kendisine, kendi içine bir yabancılıktı bu. Gözü tüfeğine gitti. Sonra kılık kıyafetini gözünün önüne getirdi. Bütün göğsü boydan boya çaprazlama fişeklik... Yan tarafında kocaman bir kama ve bombalar. Başında kirlenmiş, porsumuş bir mor fes. Üstelik de Deli Durdunun eskisi... İçinden: "Demek eşkıya oldum ha?" geçti. "Bundan böyle ömrüm eşkıyalıkta geçecek ha!.."
Sofraya önce süt geldi. Buğulanıyordu. Mavi mavi. Üstü de usul usul kırışarak kaymak bağlıyordu. Arkasından pekmez, sonra da kavurma geldi. İkisinin de birden ağzı sulandı. Çocuklar gibi gülüşerek biribirlerine bakıştılar. Kerimoğlu işi çaktı. Onun da yaşlı yüzü güldü. Sütbeyaz dişleri de ışıldadı.
"Buyurun canım," dedi./'Buyurun hay yiğen. Ne teklif te-kellüf bekliyorsunuz."
İkisi iki yerden kaşıkları kaptılar. Süte saldırdılar önce. İlk hücumda sofradaki cümle ekmekler bitti. Sofraya yeniden ekmekler geldi. Süt bitti, yeniden süt geldi.
Yemeği o hızla yiyip bitirdikten sonra:
"Ziyade olsun Ağa," dediler. Ağa, usul usul daha yemeğe devam ediyordu.
"Sağ olun yavrular," dedi. "Gençlik böyle işte hay yiğen-ler," dedi.
Sonra, Ağa da elinin tersiyle bıyıklarını silerek sofradan çekildi.
"Eee," dedi, "sizler cıgara içmez misiniz? Birer cıgara da yakalım."
Cabbar, "İkimiz de içmeyiz," karşılığını verdi.
Kerimoğlu, cıgarasını ağzına götürdü, çakmak çaktı. Ortaya hoş, bayıltıcı bir kav kokusu yayıldı. Somurarak cıgarayı yaktıktan sonra:
"Size bir şey deyim de gücünüze gitmesin," dedi. "Aklınıza da bir şey gelmesin."
Memed:
"Söyle Ağam" dedi. "Aklımıza ne gelecek."
177
Kerimoğlu kızardı, bozardı:
"Demem o ki," diye kekeledi, "bu dağlarda ananız yok, eviniz yok. Çarpışmadan da çıkmışsınız. Üstünüz başınız kan içinde. Belki yaranız da var. Çamaşırlarınızı soyunun. Hemen çocuklar yur. Siz de bu arada benim çamaşırları giyersiniz. Aklınıza Kerimoğlu bizi soyacak da yakalatacak gelmesin. Keri-moğlunun evinde kimseye kötülük gelmez. Kerimoğlu ölmeden misafirine kimse dokunamaz. Bunu da böylece bilesiniz."
Cabbar:
"Biz Kerimoğlunu biliriz, bre Ağa," dedi, "şu aklına gelen
şeye bak!"
Memed:
"Şu aklına gelene..."
Kerimoğlu:
"Öyle deme hay yiğen. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Her kötülüğü yapar, her iyiliği de yaptığı gibi. Öyle deme hay yiğen!"
Kara gözlü, sürmeli, al yanaklı bir gelin her birinin önüne sabun kokan bir kat çamaşır getirdi koydu.
Kerimoğlu:
"Ben dışarı çıkayım da siz soyunun," dedi. Dışarıya çıktı.
O çıktıktan sonra Memed:
"Bre Cabbar," dedi, "ne iyi insanlar var şu yeryüzünde."
Cabbar:
"Ne de zalim, ne de melun insanlar var şu yeryüzünde
Memed." Memed: "Bak şu Kerimoğluna," dedi. "Bak şundaki misafirperverli-
ğe..."
Kerimoğu dışardan seslendi:
"Soyundunuz mu uşaklar? Geleyim mi?"
Memed:
"Soyunduk," diye cevap verdi.
İçeri giren Kerimoğlu Memede:
"Sana bir bakayım, bakayım yaran nasıl?" ~" *"
Memed:
"Bakmaya hacet yok," dedi. "Başımı kurşun sıyırdı. Küçücük bir sıyrık..."
178
Kerimoğlu Cabbara da sordu: "Sende bir şey yok mu?"
Cabbar:
"Çok şükür yok," dedi.
Kerimoğlu dışarı gitti. Bir zaman sonra elinde bir çanak, birtakım bezlerle geldi. Yakıyı eliyle yapmıştı. Memedin yarasını sarmaya başladı:
"İki gün içinde hiçbir şeyin kalmaz. Gençliğimizde biz de yaralandık yavru," dedi. "Hepsi gelip geçiyor."
Başı, usta bir cerrahtan daha ustaca sardı.
Memed minnetle:
"Eline sağlık Ağa," dedi.
Kerimoğlu:
"Yaran hafif ya, havakmış. Şişmiş. Yakı hemen geçirir. Korkma!"
Kerimoğlunun tuhaf, çocuk gibi bir hali vardı. Bir şey, bir soru soracağı zaman yüzü kıpkırmızı kesiliyor, utanıyordu. Gülümsüyor, kızarıyor, bozarıyor, en sonunda ezilip büzülerek soruyordu. Gene öyle oldu. Memede:
"Yavru," dedi. "Sormak ayıp olmasın, sahiden sen eşkıya mısın? Sahiden... Yoksa..."
Cabbar güldü:
"Ağa," dedi, "bizim İnce Memed, eşkıyacıhk oynuyor."
Memed de gülümsedi:
"Yakıştıramadm bana eşkıyalığı öyle mi Ağa?"
Kerimoğlu:
"Kusuruma kalma yavru, seni hor görmek için söylemedim. Çok gençsin. On altısında ancak görünüyorsun. Onun için sordum. Kusura kalma..."
Memed, gururla:
"On sekiz," dedi.
Kerimoğlu:
"Meraklandım bu işe. Allahaşkına alınma. Neden eşkıya Çıktın bu yaşta?" diye sorunca, Cabbar:
"Ağasının eşeğini hırsızlayıp satmış, sonra ağası döver diye korkmuş, geldi bize karıştı. Ne yapalım, kabul ettik. İçimizde bir tane de eşek hırsızı bulunsun. Ne olur, ne olmaz..."
179
Ağa, Cabbarın alay ettiğini anladı, mahzunlaştı. Sorduğundan pişman olduğu yüzünden anlaşılıyordu. Susmuş konuşmuyordu.
Cabbar, Kerimoğlunun bu şakadan üzüldüğünü görünce:
"Ağa, sen Değirmenoluklu Abdi Ağa adında birini duyar mısın?"
Kerimoğlu:
"İyi bilirim onu," dedi. "Geçende duydum ki vurulmuş. Ama, ölmemiş. Yiğeni ölmüş."
Cabbar:
"İşte onu vuran bu!" dedi.
Kerimoğlu uzun uzun, tepeden tırnağa kadar Memedi süzdü:
"Acayip," dedi. "Hiç adam vuracak çocuğa benzemiyor bu
İnce Memed. Acayip!"
Memed:
"Ağam," dedi Kerimoğluna, "bu yakıdan azıcık daha yapar mısın bize? Yaralı arkadaşlarımız var. Onlara da götüre-
yim..."
"Yapılmış merhem var," dedi Kerimoğlu. "Şifalı merhem. Ondan veririm sana. Yakı da yaparım şimdi."
Memed:
"Kötü gün görme."
Kerimoğlu, büyücek bir bezin içine merhem koydu. Biraz da yakı yaptı. Getirdi Memede verdi.
Onlar yola düşerken:
"Şaştım sana İnce Memed," dedi Kerimoğlu. "Sen hiç eşkıya olacak adama benzemiyorsun. Ama ne yaparsın. Zor gelmiştir herif... İnsanoğlu bu, kimin içinde ne var bilinmez."
İkisi birden:
"Sağlıcakla kal," dediler Kerimoğluna.
Kerimoğlu gülen sütbeyaz dişleriyle:
"Uğurola," dedi. "Bazı bazı gene uğrayın. Sohbet ederiz."
İkisinin de iki elinde kocaman ikişer torba vardı. Torbalar ağırdı. Kerimoğlu bu torbaları ekmek, peynir, tereyağıyla doldurmuştu. >
Cabbar:
180
"Ne iyi adam."
Memed:
"Ne iyi..."
Memed birden anımsayınca yüzü değişti:
"Yahu Cabbar," dedi. "Çamaşırlarını geri vermedik adamın."
Cabbar:
"Aldırma," dedi. "Çalmadık ya, unuttuk..."
Memed:
"Olmaz," dedi. "Geriye dönüp verelim."
Cabbar gülerek:
"Kerimoğlunun hakkı var. Hiç eşkıyaya benzemiyorsun."
Memed:
"Ne yapayım," dedi. "Herkes eşkıya doğmaz ki..."
Cabbar:
"Öyleyse geri dönüp verelim çamaşırları."
"Dönelim," dedi Memed.
Koşa koşa geri döndüler. Kerimoğlu onları şaşkınlıkla çadırın kapısında karşıladı.
"Ne o?" dedi. "Neden geri döndünüz?"
Memed:
"Senin çamaşırlarını üstümüzde unuttuk gidiyorduk. Onları geriye getirdik!"
Kerimoğlu:
"Ben de bir şey var diye korktum," dedi. "Çamaşırlar benim size hediyem olsun. Çıkarmayın üstünüzden."
Memed:
"Olur mu ya?"
Kerimoğlu:
"Olur olur," dedi. "Çıkarırsanız gücenirim."
Kayalığa geldiklerinde karanlık kavuşuyordu. Uzakta, kayalığın yücesinde bir top ışık kıvılcımlanıyordu.
Cabbar:
"Memed kardaş," dedi. "Belki şu top ışıktadır bizimkiler..."
Memed: "Bizimkiler mi?" diye sordu.
Cabbar:
"Tabii bizimkiler. Kim yakar o kadar büyük ateşi. Durdu,
181
Asım Çavuşa inat olsun diye, mahsustan bu kadar büyük yak-tırmıştır ateşi."
Memed:
"Benim kıpırdayacak halim kalmadı Cabbar," dedi. "Şu haber ıslığını çalsana!"
Cabbar iki parmağını ağzına sokup, güçlü, uzun bir ay ıslığı çekti.
Memed:
"Bre Cabbar," dedi, "senin de ıslığını bir günlük yoldan dinle. Alimallah duyulur."
Biraz sonra ateş tarafından bir tüfek sesi geldi. Bunu bir
yaylım ateşi izledi.
Memed:
"Bir şey mi var?" diye sordu.
Cabbar: 

"Deli Durdu Ağa bayram ediyor," dedi. "Keyfi yerinde olursa boyuna kurşun yakar."
Islıklarına karşıcı olarak kimse gelmedi. Memed de Cabbar da buna içerlediler.
Ateşin yanına vardıklarında kan ter içinde kaldıklarını, bittiklerini hissettiler. Onları bu sefer Durduyla birlikte bütün arkadaşları ayağa kalkarak karşıladılar. Durdu, onlara yaklaşınca tabancasını çekti:
"Şerefe" dedi, birkaç el boşalttı. Sonra: "Acımızdan ölüyorduk hepimiz de, az daha yetişmeseydiniz. Bakın Recep Çavuşa daha inliyor. Yaradan değil. Açlıktan. Alimallah açlıktan..."
Ateş bir harman yeri kadar büyüktü. Kocaman, insan boyu yalımlar biribirlerine sarılarak, eğilip bükülüyorlardı. Odunların çıtırtısı ortalığı tutuyordu. Odunlar, yanarlarken bir hoş koku çıkarırlar. Su yanarmış gibi bir hoş koku... Yaş odunun yanması bir beter iş. Yalımların ortasında odun döner durur. Uzun zaman böylece dayanır. Sonra, ortadan ikiye ayrılarak yalımların içinde yiter gider.
Memed, ilk iş olarak Recep Çavuşun başına varıp: "Nasıl oldu Çavuş?" diye sordu. >
Çavuş inleyerek:
182
"Yaram azdı," dedi. "Havaktı. Ben bu yaradan kurtula-mam gayri- Ölürüm. Ben öldüm gayri..."
Memed, ondan sonra da Horalinin yanına vardı.
"Sen nasıl oldun Horali kardaş?" diye sordu.
Horali ağzını açar açmaz bir küfür sağnağıdır başladı yağmaya:
"Anasını avradını... Darıdan ufağını... Kurşununu, eşkıyasını... Köyünü, ağacını, taşını toprağını, kayasını, yarasını... Abdi Ağanın da avradım... Yaranın da avradını... Hişt duydun mu sen Abdi Ağa ölmemiş be. Vay koca ******** vay! Üzülme be o koca pezevengin işini görürüz. Aldırma. Yiğeninin de avradını. O ölmüş işte..."
Memed:
"Kardaş," dedi, "sizler için yakı getirdim. Merhem de getirdim. Kerimoğlu verdi. Kendi eliyle yapmış. Eski adam. İki güne kalmaz iyi eder yaraları...",.
Horali:
"Merhemin de avradını..." dedi.
Memed:
"Öyle deme Horali kardaş," dedi, "belki bir faydası olur."
Horali:
"İnşallah."
Recep Çavuş:
"Senin Kerimoğlu da çok atmış," dedi, doğrularak: "Bir ayda iyi etsin yaralarımı ben razıyım."
Memed ikisinin de yarasını açıp ilaçladıktan sonra ocağın yanına oturdu.
"Ooof," dedi, "bir yorulmuşum ki..."
Durdu:
"Bak Memed," dedi, "Cabbar ne diyor senin için? Diyor ki, Memed Kerimoğlunun çadırının içini görünce ağzı ayrık kaldı."
Memed:
"Öyle oldu," dedi. "Böyle bir çadır içi hiç görmemiştim. Cennet köşkü gibi bir yer..." Cabbar: "O, Kerimoğludur o! Ona Kerimoğlu demişler. Adıyla sa-
183
nıyla Kerimoğlu... Onun çadırının içi öyle olmayacak da, kimin çadırının içi olacak!"
Durdu:
"Sen onu bilir miydin eskiden?"
Cabbar:
"Duyardım," dedi. "Çok, çok paralı bir adammış. Gözü-müzlen de gördük. Milyonların üstünde yatıyormuş."
Memed:
"Şu dünyada ne kadar iyi insan var," dedi. "Her şeyimizi düşündü. Yaramı sardı. Karnımızı doyurdu. Çamaşırlarımızı yıkattı. Birer kat da çamaşır hediye etti."
Cabbar:
"Çok büyük bir Ağadır o."
Durdu:
"Bu kadar ünlü, bu kadar zengin bir Ağa da biz niye duymadık şimdiyedek onun adını?" Cabbar: "Bu," dedi, "yörüklerin Ağası. Bunlar konar göçerler."
Memed:
"Konarlar mı, göçerler mi, ne ne yaparlarsa yapsınlar, adamlar iyi adamlar. Çadırının direği som sedef işlemeliydi."
Durdu şaşkınlıkla:
"Çadırının direği som sedef işleme miydi? Vay anasını! Demek zengin herifçioğlu? Vay anasını! Demek çadırının direği som sedef işleme?"
Memed:
"Ne dersin!" dedi. "O kadar büyük bir çadır ki, on mu, on beş mi direği var. Bir gelin bize yemek getirdi. Boynunda belki elli tane beşi biryerde vardı. Hem zengin, hem de iyi adam. Hoş adam. Yüzü de güleç."
Cabbar:
"Abdi Ağayı vuranın sen olduğunu öğrenince nasıl da afalladı. Gözlerini dikmiş, sana yiyecekmiş gibi bakıyordu. Değil mi Memed?" Memed:
"Bakıyordu ya," dedi. "Amma da bakıyordu." >
Durdu, gözlerini yalımlara dikmişti. Konuşmuyor, soru
184
sormuyordu artık. Derin düşüncelere dalmıştı. Yüzünü öylesine bir düşünce almıştı ki... Durdunun adetiydi. Durdu bir şeye karar vermeden önce, gözlerini nereye olursa olsun, bir insana, bir ağaca, bir buluta, çiçeğe, kuşa, tüfeğe, ateşe diker, saatlarca kımıldamadan öylece dururdu.
O susunca ötekiler de sustular.
Yanındakilere çok sert bir çıkış yaptı:
"Siz gidin yatın. Bu gece nöbeti Horali, ben, Recep Çavuş bekleyeceğiz."
Bu anında Durduya ses çıkarılamazdı. Çeker vururdu. Babası olsa vururdu. Onlar da hiç ses çıkarmadan gittiler, kayanın dibine kıvrıldılar.
Bazı insanlar vardır, sırf doğuştan hoşturlar. Recep Çavuş da onlardandır. Bunlar, yalnız insanlar kendilerini sevsinler diye doğmuşlardır. Sevilmelerine karşılık öteki insanlardan fazla bir yanlan mı vardır? Hayır! R,ecep Çavuş konuşkan mıdır? Hayır. Çok neşeli mi? O da yok. Güler mi, oynar mı? Çok fazla iyilik mi yapar başkalarına? O da yok. Bu, bir sırdır: Üç yıldır Deli Durdu çetesinde. Ondan önce, iki aydan fazla bir çetede kalmamıştı. Millet şaşıyordu Recep Çavuşun Deli Durdu çetesinde üç yıl kalışına.
Recep Çavuş, Deli Durduya ilk rastladığında:
"Bana bak ulan Deli," demişti. "Sen de o akıllı ********-lerden olsaydın, senin de çetende ancak iki ay kalırdım. Karışmazdım çetene. O allame heriflerin işleri güçleri tuzağa düşüp, kurşun yemek. Anladın mı?"
Durdu:
"Anladım," demişti.
Bundan sonra, o gün bu gündür Recep Çavuş, bu konu üstünde konuşmamıştı. Deli Durdu ne yapmışsa hiç karşı koymamıştı. Birkaç kere, hiç sebepsiz yere yaralanmış, Durduya gene bir laf söylememişti.
Yaşamı üstüne tam tamına hiç kimse bir şey bilmiyordu. Konuşması Antep yörelerinin konuşmasını andırıyordu. Ama pek açık değildi. Antepte uzun zaman kaldığı muhakkaktı. An-tepten çok söz açardı.
Yaşamı üstüne türlü söylentiler vardı. Birisi şu: Recep Ça-
185
vuş, bir gece uykudan uyanıp, "Karı," demiş, "ver benim şu tüfeğimi. Bir de azık hazırla. Ben, gidiyorum". Kadın, tüfeği getirmiş yanma koymuş. Azığı da hazırlamış. Çavuş tüfeği bir iyice yağlamış. Fişekleri takınmış. "Karı," demiş sonunda, "şu benim eski kalpağı da ver. Ben dağa çıkıyorum. Hakkını helal et". Karı buna çok şaşmış, "Delirdin mi sen, herif?" demiş. "Gece yarısı uyurken yatağından kalk da dağa çık! Görülmüş mü bu?" Recep Çavuş, "Canım öyle istiyor avrat," demiş. "Ben gidiyorum." Başka hiçbir şey söylememiş, evden çıkmış. Bir daha da dönmemiş.
Bazıları da der ki, Recep Çavuş damadına kızmış. Sebebi de, damadın kızına küfretmesiymiş. Bir gün damadın kapısından geçerken, damadın kızma: "Senin babaym..." dediğini duymuş. Ona kızmış, dağa çıkmış. Damadı öldürmeye kıyamamış.
Bazılarının da dediğine bakılırsa, Çavuş çok zenginmiş, ama, yol parası, vergi vermekten hiç hoşlanmazmış, köye tahsildar geldiğinde hasta olur, yataklara düşermiş. Yol parası vermemek için çıkmış. Kimi de kaynanasını öldürmüş de onun için çıkmış, diyor. Herkes uydurup uydurup bir şey söylüyor. Hangisi doğru, hangisi yalan belli değil.
Suçu var mı yok mu, o da belli değil. Ama, eskiden ne için çıkmışsa çıkmış olsun Recep Çavuş, şimdi yakayı ele verirse en azından bir otuz yılı var. Adı o kadar baskına, o kadar müsademeye, o kadar yol kesmeye, adam öldürmeye karışmıştır ki...
Gün doğdu. Gün kalktı kuşluk oldu. Durdu uyanmıyordu. Oysa üstüne gün ışığı düşürmek adeti değildi. Öğle oldu, gene uyanmadı. Cabbar sezinliyordu. İçinden de, "Bunda mutlak bir iş var. Bu deli hiçbir zaman bu vakitlere kadar yatmaz. Bir baskına gidilecek. Bazı zor baskınlardan önce kalkmamak adetidir. O da, yılda, iki yılda bir. Şimdi nereye gidecek ola?" diye geçiriyordu. Merakla bekliyordu.
Recep Çavuş, bugün çok neşeliydi. Türkü söylüyordu. Yaşlı, yanık sesiyle.
Bir ara:
"Bana bakın çocuklar, uyandırın şu Deliyi," dedi. "Uyandırın da ağzımıza bir lokma bir şey koyalım." >
Memed:
186
"Ben, karışmam."
Cabbar:
"Ben de."
Güdükoğlu, vardı Durdunun başına dikildi:
"Durdu Paşam," dedi, "uyansana Durdu Paşam,"
Güdükoğlu Durduya her zaman, "Paşam" diye söylerdi. Bu da Durdunun çok hoşuna giderdi. Güdükoğlunun çetede birkaç ödevi vardı. Birisi soytarılıktı. Durduya soytarılık ederdi.
"Uyansana Paşam. Vakit öğleyi geçti Paşam."
Durdu, iri yumruklarıyla gözlerini ovuşturarak ağır ağır kalktı.
"Hemen yemek yiyelim. Sonra gideceğiz."
Cabbar:
"Yaralıları ne yapalım?" dedi. "Recep Çavuşun, Horalinin hali duman..."
Durdu, yaralılara sordu:
"Nasılsınız? Bizimle yürüyebilir misiniz?"
Recep Çavuş:
"Ben yürürüm. Ağrı o kadar kalmadı."
Horali:
"Ben de yürürüm," dedi. "Bu yaranın da anasını avradını..."
Büyük bir halka oldular, sofrayı ortaya aldılar.
Gölgeler kuzeyden doğuya dönerken, kayalıklardan aşağı indiler. Yörük çadırlarından köpek havlamaları geliyordu.
Memed:
"Şimdi nereye gidiyoruz böyle?" diye sorunca Durdu karşılık vermedi. Yalnız kızgın kızgın baktı.
Memed de üstelemedi.
Durdu, yönünü köpeklerin havladığı tarafa dönünce Me-medle Cabbar işi çaktı.
Cabbar, Memedin kulağına:
"Durdunun gözü göz değil," diye fısıldadı.
Memed:
"Gözü göz değil."
Cabbar:
187
"Ya bir iş yaparsa Kerimoğluna. Ne yaparız?" Memed:
"Ne yaparız?" diye tekrarladı. Cabbar: "Ne yaparız?"
Durdunun gidişinde bir kötülük vardı. Hem de kötülüğün dik alası. Durdunun yüzü, şimdiki gibi öyle kolay kolay karar-mazdı. Şimdiyse öyle azgın bir yüz ki... Bir sinek konsa bin parça olur.
Durdu, adımlarını yavaşlatıp Cabbara sordu: "Kaç çadır vardı, çadırının yanında Kerimoğlunun?" Cabbar:
"Üç tane," dedi.
Çadırlara geldiklerinde, onları gene kocaman çoban köpekleri karşıladı. Köpeklerin arkasından çocuklar dışarıya fırladılar. Onlardan sonra da kadınlar. Sonra da erkekler... Kerimoğlu erkeklerin önlerinde duruyor, gelen eşkıya kalabalığına gülüm-süyordu. Çadırların yanını yönünü sürülerle ak koyunlar sarmış, kara çadırlar bir sütbeyazlık ortasında kalmıştı. Koyunlar, kuzular meleşiyor. Kocaman çoban köpekleri pehlivan gibi dolanıyorlar, develer yatmışlar. Rahat. Ağızlarından köpükler dökülüyor.
Kerimoğlu:
"Hoş geldiniz misafirlerim. Safalar getirdiniz," diye muhabbetle teker teker her birinin elini sıktı. Memed, gülerek:
"Hoş bulduk," dedi. Yüzünde gülümsemesi dondu kaldı sonra. İçini bir şüphe kurdu kemirip duruyordu. Deli Durdu ne yapacaktı acaba?
Sonra, Kerimoğluna Durduyu gösterdi: "İşte çetebaşımız bu."
Kerimoğlu gün görmüş adamdır. Kaş altından Deli Durdu-ya şöyle bir baktı. Ondan bir şey anlamadığını Memede belli etti. Durduysa yüzü asık, başı dimdik, etrafına bakmadan yürüyordu.
Kerimoğlu: >
"Bunun adı ne?" dedi Memede.
188
"Deli Durdu."
Kerimoğlu hayret etti:
"O, bu mu?"
Memed:
"Odur işte."
Kerimoğlunun kırmızı yüzündeki gülüş dondu. Gözleri buğulandı.
"Donuna kadar soyarmış soyunca öyle mi?"
"Öyle."
Çadırın içine girince, Memed kadar değilse de, Durdu da şaşırdı. Duvarda nakışlı bir tüfek asılıydı. Durdu, Kerimoğluna kinli bir bakış attıktan sonra:
"Şu tüfeği getir de bir görelim Ağa," dedi. "Bir de Ağa tüfeği görelim."
Kerimoğlu, bu sözlerdeki kini fark etti. Yüreği sızladı. İçi, kendisine bir felaketin yaklaştığını söylüyordu. Bu adamın suratı surat, gözleri göz değildi.
Kerimoğlu, tüfeği getirip Durduya verirken:
"Yemeğiniz hemen mi gelsin?" diye sordu. "Yoksa akşama mı yersiniz?"
Durdunun gözleri kıvılcımlandı:
"Ben," dedi, "soymaya geldiğim adamın ne ekmeğini yer, ne de kahvesini içerim. Ekmeğini yer, kahvesini içersem soya-mam."
Hışımla ayağa kalktı. Onun arkasından ötekiler de ayağa fırladılar.
Kerimoğlu:
"Yemeğini ye de, gene soy! Kerimoğlunun evine gelen yemek yemeden ayrılmaz," dedi. Ama sesi titriyordu. Yanaklarından da hafif bir kızıllık burnuna, alnına doğru yayılıyordu. Biraz sonra, alnında boncuk boncuk ter peydahlandı.
"Bana bak Durdu Ağa," dedi. "Bu dağlar eşkıya dolu. Şimdiye dek hiçbir eşkıya Kerimoğlunun evini soyamadı. Sen so-yacaksan soy! İşte ev önünde."
Memedle Cabbar bu durum karşısında bitmiş, yok olmuşlardı. Tepelerinden kaynar sular dökülmüş gibi olmuşlardı.
Durdu:
189
"Önce paraları getir Ağa."
Recep Çavuşla Horali ayağa kalkanlarla kalkmışlar, sonra geri oturmuşlar, olanı biteni seyrediyorlar. Nedense Recep Çavuşun gözlerinin içi gülüyor.
Kerimoğlunun yerinden kıpırdamadığını gören Durdu, yavaş yavaş yaklaşıp, tüfeğinin dipçiğiyle omuzuna var gücüyle indirdi. Kerimoğlu yere düştü. Durdu elinden tuttu, kaldırdı.
Çadırın öteki bölmelerinde kadınlar, çocuklar gürültüyle
ağlıyorlardı.
"Baksana bana Ağa, senin ağalığın Saçıkaralı obasmadır, bana değil. Bu dağlarda da Deli Durdunun ağalığı söker."
Güdükoğluna emir verdi:
"Ağayla git de ne kadar parası varsa al getir. Anladın mı? Kadınların altınlarını da topla getir. Anladın mı?"
Güdükoğlu:
"Anladım Paşam."
Güdükoğlunun çetede bir de bu işi vardı. Baskına gittiklerinde, işkence yaparak paraları çıkarttırırdı. Bu işin ustasıydı. O, hangi evi aramışsa, geride bir kuruş bile bırakmamıştır. Kurutmuştur.
Güdükoğluna gün doğdu. Ağanın kolundan tuttu, çekti:
"Geeel bakalım Kerimoğlu. Paraların yerini söyle. Yoksa, Güdüğün bir kurşunu taşlı köyü boylatır sana."
Durdu:
"Kerimoğlu," diye bağırdı, "ya canını vereceksin, ya da ne
kadar paran varsa onu..."
Çadırın önüne, öteki çadırların çocukları, kadınları birikmişlerdi. Durdu, bunları böyle kapıya çokuşmuş görünce, dışarı çıktı bağırdı:
"Yallah evlerinize. Yakında size de sıra gelecek." Kerimoğlu, gözleriyle Cabban, Memedi araştırdı. Onlar arkasında duruyorlardı. Arkasına dönünce, Memedle göz göze geldiler. Memed gözlerini indirdi. Kerimoğlu, sonra da Cabbara baktı. "Bana yapacağınız bu muydu?" der gibi kırgınlık vardı gözlerinde. Göz çukurlarında birer damla yaş birikmişti. Arkasına döndü. Güdüğün önüne düştü. Öteki bölmeye geçtiğinde, koyunlar gibi biribirlerine sokulmuş, ağlaşan kadınlardan birisine işaret etti:
190
"Aç sandığı. Ne kadar para varsa, çıkar da şu adama ver. Üzerinizde de ne kadar altın, bilezik, yüzük varsa çıkarın bana verin," dedi.
Kerimoğlu, Durdunun niyetini sezmişti. Bir metelik bile bırakmayacaktı kendisinde. Onun için ne var, ne yok eliyle vermeliydi.
Güdükoğlu bir tomar kağıt para, bir torba da altını getirdi. Durdunun eline verdi. Kerimoğlu da kadınların gerdanlık, yüzük, bilezik, başlık yaptıkları altınları toplayıp getirdi.
Durdu, Güdükoğluna:
"Tamam mı? hiçbir şey kalmadı mı?" diye sordu.
Güdükoğlu:
"Kalmadı," diye kestirdi attı.
Oysa, bütün öteki baskınlarda Durdu, Güdükoğluna, "Kalmadı mı?" diye sorar, öteki, "Daha var Paşa," derdi. Sonra gider bir altın, bir kağıt lira getirirdi. Böyle böyle evi on kez, yirmi kez araştırır, kıyıda köşede ne kalmışsa teker teker çıkarırdı. En sonunda bir kalmadı işareti yapardı. Daha, bir yerlerde para kalmış mıdır, kalmamış mıdır, Güdükoğlu adamın yüzüne bakınca bilirdi. Hiç sapıtmaz, mutlak bilirdi.
Deli Durdu:
"Sen akıllı bir adamsın Kerimoğlu," dedi. "Ne var, ne yok hepsini kendi elinle verdin. Nasıl olsa senden zorla alacaktık. Senden akıllısına rastlamadım şimdiye kadar soyduğum insanlar arasında."
Kerimoğlu taş kesilmişti. Yüzü sapsarı, dudakları titriyordu.
Durdu yeniden, kesin, inatçı, buyurgan gürledi:
"Deli Durdunun bir adeti vardır. Bilir misin Kerimoğlu?" diye sordu. "Bunu başka eşkıyalar yapmaz. Zaten Kerimoğlu-nu da başka eşkıyalar soyamazlar. Ha, bilir misin?"
Kerimoğlu karşılık vermedi.
"Deli Durdunun adeti şudur ki, soyduğu adamları donuna kadar soyar. Çıkar giyitlerini Kerimoğlu," diye bağırdı.
Kerimoğlu kıpırdamadı.
"Sana diyorum. Çıkar giyitlerini."
Kerimoğlunda gene bir kıpırtı yok.
Durdu öfkelendi. Öfkesinden yerinde duramıyordu. Keri-
191
moğlunun yöresinde fır dönüyordu. Birden, şiddetle kulağının dibine bir yumruk çaktı. Göğsüne de birkaç dipçik... Kerimoğlu sallandı. Düşecekken, Durdu kolundan tuttu. Bir, bir daha. Bir, bir daha: "Çıkar!"
Kerimoğlu, acıyla konuştu:
"Etme bana bunu Durdu. Kerimoğlunun evini şimdiye kadar kimse basmadı. Yanma kalmaz bu!"
Bu sözler Durduyu çileden çıkardı. Kerimoğlunun kolunu bırakıp tekmelemeye başladı. Yere düşen Kerimoğlu: "Etme," diyordu. "Etme. Yanına kalmaz." Durdunun hiddeti daha arttı. Ayaklarının altında çiğnemeye başladı.
"Ben de biliyorum yanıma kalmayacağını. Onun için seni donuna kadar soyacağım. Hiç olmazsa, koskoca Kerimoğlunun bacağından donunu almış derler. Anladın mı?"
Öteki bölmede ağlamakta olan kadınlardan birkaçı gürültüyü duyunca, bu yana geçtiler. Bir kadın kendisini Kerimoğlunun üstüne attı. Kadının bağırtısı dört bir yanı tutuyordu. Gü-dükoğlu, bağıran kadını tuttu, Kerimoğlunun üstünden alıp bir tarafa fırlattı.
Durdu bağırıyordu:
"Çırılçıplak olmazsan, kendi elinle çırılçıplak olmazsan öldürürüm seni."
Kadınlar çığırışıyorlardı.
Kerimoğlu:
"Etme bunu bana. Etme, çoluğumun çocuğumun içinde,"
diye inliyordu.
Bir ara gözü, öyle durup kalmış, dudaklarını yiyen, zangır zangır titreyen Memede ilişti. Ona, yalvarırcasına baktı. Meme-din içinden bir şey "cızz" etti. Yandı. Cabbara döndü. Bakıştılar. O iğne ucu parıltısı geldi Memedin gözlerine gene oturdu. Cab-bar da hırsından avurtlarının içini yiyordu. Çok kızdığı zaman, kan çıkıncaya kadar avurtlarının etlerini dişleriyle çiğnerdi.
Kerimoğlu:
"Etme bunu bana Durdu Ağa," diye boyuna yineliyordu.
"Etme!"
192
Durdu:
"Soyun!" diye bağırdı. "Yoksa..."
Tüfeğin namlusunu Kerimoğlunun ağzına dayadı:
"Soyun!"
Tam bu sırada Memed, kaşla göz arası çadırdan dışarıya fırladı:
"Kıpırdama Deli Durdu. Yakarım," diye bağırdı. "Kusura kalma ya, yakarım. Bu senin yaptığını..."
Onun arkasından da Cabbarın alaylı sesi duyuldu:
"Kıpırdama Durdu Ağa! Adamı koyver de git. Yakarım. Çok arkadaşlığımız var. Ölümün bizim elimizden olmasın."
Memed:
"Ölümün bizim elimizden olmasın."
Durdu, hiç böyle bir şey beklemiyordu. Şaşkına döndü.
"Demek böyle ha?"
Tüfeğine davrandı, dışarı iki el ateş etti.
Karanlık kavuşuyordu.
"Bak Durdu Ağa," dedi Memed, "öyle kurşun atılmaz." Durdunun kulağının dibinden cıv cıv diye iki kurşun geçti.
"Bırak da adamı git. Yeter ettiğin. Zulüm derler buna düpedüz. Bırak da git!"
Durdu:
"Demek böyle İnce Memed? Demek?"
İnce Memed:
"Ölmek istemiyorsan eğer," dedi, "bırak da adamı çadırdan çık git."
Durdu, yerde yatan adama bir tekme daha attı.
"Haydi arkadaşlar gidelim," dedi.
Dışarda, bir çukura yatmış İnce Memedin karartısını gördü:
"Alacağın olsun İnce Memed. Alacağın olsun Cabbar," dedi.
Çadırdan en son Recep Çavuş çıktı:
"Yaptığınızı çok beğendim çocuklar," dedi. "Ben de sizinle kalayım mı?"
"Kal Çavuş, kal!" dediler.
Durdu:
"Demek Çavuş sen de?.." dedi.
Çavuş:
193
"Ben de Durdu Ağa," diye karşılık verdi.
Durdu:
"Senin de alacağın olsun Çavuş," dedi.
Durduyla arkadaşları elli metre açılmışlardı ki, Durdu yere
yatıp:
"Davranın arkadaşlar," dedi. "Bugün ölüm kalım günü-
müzdür."
Altı el birden Memed ve Cabbarın üstüne kurşun yağdırmaya başladı. Memedle Cabbar, Durdunun bunu böyle yapacağını iyi biliyorlardı. O sebepten bulundukları çukurdan ayrılmamışlardı.
Memed:
"Durdu Ağa, var git yoluna," dedi. "Çocukluk etme!"
Durdu:
"Ya siz," dedi, "ya ben..."
Recep Çavuş:
"Git ulan yoluna. Musallat olma çocukların başına. Sen zaten Kerimoğluna çatmakla belanı buldun. Saçıkaralı obası şimdiye haberlendi. Biraz sonra dağları pire gibi tararlar," dedi. "Var git yoluna!"
Memed:
"Var git yoluna," dedi.
Cabbar:
"Ölümün bizim elimizden olmasın. Var git yoluna..."
Karşı yanın silah sesleri kesildi.
Cabbar:
"Gidiyorlar," dedi. "Gidiyorlar Allanın belaları. Kerimoğ-
lunun parasını paylaşmaya gidiyorlar."
Recep Çavuş:
"Gitsinler," dedi. "Saçıkaralı obası burunlarından fitil fitil getirir. Az sonra dağ taş insana keser... Eğer bu adam Kerimoğ-luysa, Saçıkaralı aşireti Ağası Kerimoğluysa... Dolar Saçıkaralı obası yazıya yabana..."
Memed: "¦ *
"Şimdi varıp Kerimoğluna ne diyelim? Adamın yüzüne nasıl bakarız?" »
Cabbar:
194
"Adam bize iyilik, biz ona kötülük ettik," dedi. "Varıp da yanma ne diyelim? Beğendin mi sana yaptığımızı? Erkeklik dediğin böyle olur işte. Biz adamı böyle soydururuz mu diyelim. Vazgeç! Görünmeden ona, çeker gideriz şuna aşağı."
Memed:
"Ben ne deyim," dedi, "Ben ne deyim Kerimoğluna."
Yattıkları çukurdan doğruldu. Çadırlara doğru yöneldi. Kerimoğlunun çadırından bir gürültü, çığırtı, bir hayhuy geliyordu. Çadırın kapısını açtı. Bir iki kadın, Kerimoğlunun kanlı başını bir leğene eğmişler yıkıyorlardı. Hem yıkıyor, hem beddua ediyorlardı.
Memed:
"Kerimoğlu Ağa," diye seslendi, bütün başlar kapıya çevrildi. Memedin içinden, hiçbir şey söylemeden kaçmak geçti. Ama kaçamadı.
"Ağa," diye kekeledi. "Kusura kalma. Böyle olacağını bilmiyorduk."
Döndü, koşmaya başladı.
Arkasında, Kerimoğlu bağırıyordu:
"Akşam yemeğini yemeden gitmeyin oğlum. Gitmeyin..."
Cabbarın yanına geldi.
"Haydi kalkın," dedi. "Kalkın da gidelim. Burada daha fazla kalamayacağım. Şu adama bir yüreğim yanıyor ki... Parça parça oluyor..."
Cabbar ayağa kalktı:
"Ne gelir elden," dedi. "Oldu bir kere..."
Memed, içini çekti:
"Şu Deliyi öldürmeliydik," dedi.
Cabbar:
"Onu öldürmek kolay değil Memed," dedi. "Çok it adam. Yoksa ben... Ben onu öyle bırakır mıydım!.."
Memed:
"Kurşunu yedikten sonra ne yapabilirdi?"
Cabbar:
"Yemezdi ki kurşunu," dedi. "Onun gibi bir adamı hiç görmedim."
Recep Çavuş:
195
"Bu adamda bir şey var," dedi. "Bütün yaptıkları yanına kalıyor. Onun yaptıklarını başka bir eşkıya yapsaydı, bir günden fazla yaşayamazdı. Bir şey var bu adamda. Ayrıldığımız iyi oldu. Amma ne yürekli adam! Her dakika ölümü bekleyen bir hali var."
Memed:
"İşte o hali korkuttu beni. Onun için vuramadım onu. Yoksa..."
Cabbar:
"Her neyse... Bir hal var bu adamda..." dedi, kesti.
Ali:
"Şuracıkta, iki saat uyuyalım," dedi.
Hasan:
"Ne kaldı ki bre Ali," dedi. "Öğleye bizim köye varırız. Gece sen bizim evde kalırsın. Yarın sabah da kalkar yola düşersin. İkindine senin köyü buluruz."
Ali, çok uzun boylu, çiçek bozuğu, uzun yüzlü, incecik, üfürsen yıkılacakmış gibi bir adamdı.
"Bu gece yarısı," dedi, "bu gece yarısı in cin belli değil. Gel şuracıkta sabaha kadar uyuyalım. Sabaha bir iki saat ancak kaldı."
Hasan:
"Ben bir dakika bile duramam," dedi. "Dört yıldır evimin
yüzünü görmedim." Ali:
"Ben de görmedim ama." Hasan:
"Eeee?" diye sordu. "Yoruldum," dedi Ali. Hasan: "Bak," dedi, "bir su şırıltısı geliyor. Git yüzünü yu, geçer..."
Ali:
"Soğuk su yorgunluğa bire birdir," dedi. *" *"
Hasan:
"Bizim köyün suyu..." dedi. "Bizim köyün suyu gibi var mı? Buz gibidir. Süt gibi apak kaynar yerin altından... Eskiden,
tam üstünde bir ulu çınar vardı. Ben de gördüm gözümle... Bir gün bir yağmur yağıyordu. Kara, kapkara bir yağmur... Birden bir top yeşil ışık patladı gökyüzünde. Yeşil ışık çınarın üstüne ağdı. Vardık baktık, çınar yok yerinde... Çınar kül olmuş... Alimallah gözümle gördüm. Kül olmuş. Yurdu yuvası bellisiz şimdi çınarın..."
Ali:
"Tam üç yıl, üç koca yıl anam dinim ağladı Çukurovada," dedi. "Amma sonunda kazandım kardaş."
Ali yol boyunca, belki yüz kere, aynı cümle, aynı sözcüklerle Çukurovayı, Çukurovada binbir sıkıntı çekerek kazandığı parayı, kazandığı parayla ne yapacağını anlatmıştı. Yolda konuşacakları bitiyor, bir süre konuşmadan yürüyorlar, biraz önce anlattıklarını yeniden anlatmaya başlıyorlardı. Hasan da köyünü, çocuğunu, kül olan çınarı, Çukurovayı, Çukurovadaki ağasını durmadan durmadan yinelemişti.
Ali sözünü sürdürdü:
"Paranın iki yüzünü kayınbabaya verip kızı eve getireceğim. Ötekine de bir çift öküz alacağım. Anama da içi pamuklu bir hırka yaptıracağım. Üşür fıkaracık. Evin de üstünü açıp yeniden döşeyeceğim. Şu bizim ev yok mu, yağmurlar bir başlamaya görsün. Çok akar gavuroğlu gavur..."
"Evi, yap kardaş yap! Ev akması kötü bir şey. Dayanılmaz."
Ali:
"Öldüm Çukurovada. Yandım. Adamı kebap ediyor. Gavurun yurdu. Bir daha mı, tövbe! Sıtması karnımda. Bu kış işim İŞ!"
Hasan:
"Sıtma bende de var," dedi.
Ali:
"Çukurovanın kahrını, eve bir avratla, bir çift öküz sokayım, anama da bir kaim hırka alayım diye çektim. Yoksa dayanılır mı?"
Hasan:
"Dayanılmaz."
Sonra, lafı Alinin ağzından alıp:
196
197
"Kardaş," dedi, "yarın tam öğle vakti, eğer böyle yürüyecek olursak, bizim köyün çayırlığına yetişiriz."
Ali:
"Orada..." dedi.
Hasan:
"Orada, ötede, düzlüğün ortasında..."
Ali:
"Ulu..." dedi.
Hasan:
"Bir ağaç vardır, dalları gürler."
Ali:
"Ağacı geçince," dedi.
Hasan:
"Ağacı geçince sol yanda..."
Ali:
"Taşları biribirinin üstüne yatmış..."
Hasan:
"İçini de ot basmış bir mezarlık görünür.''
Ali:
"Mezarlığın içindeki ağacı söylemedin," diye anımsattı.
Hasan:
"Ben köyden ayrıldığım gün, kim bilir kim, mezarlığın ortasına soluk dallı, bilek kalınlığında bir ağaç dikmişti."
"Fıkara yapayalnız bir ağaç..." dedi Ali.
Hasan:
"Öyle işte," dedi.
Ali:
"Kurumamışsa eğer..."
"Kocaman..." dedi, öteki. "Ben mezarlığın yanından geçerken beni birisi görür."
Ali düzeltti:
"Birisi değil," dedi, "Körcenin oğlu Bekir görür."
Hasan:
"Bekir görür," dedi. "Çünkü Bekir, her daim gelir çeşmenin taşına oturur. Gözlerini şarıl şarıl akan suya çevirir düşünür." Ali: "Adetidir değil mi?" diye sordu.
198
"Adetidir," dedi Hasan.
Ali:
"Bekir gider haber verir eve."
Hasan:
"Anam bükülmüş beliylen..."
Ali:
"Dizlerine çöke çöke..."
"Hasan:
"Düşer yola, gelir beni karşılamaya."
Ali:
"Ya çocuk?" dedi.
Hasan:
"Gel azıcık şuraya oturalım," diye önerdi.
Oturdular. Hasan, küçücük, zayıf, kuruyup kavrulmuş bir adamdı. Kocaman dişleri dudaklarının arasından gözüküyordu. Kirpikleri bir hoş, tozlanmış gibi aktı. Mavi, pamuklu bir kumaştan şalvar giymişti. Şalvar daha yepyeniydi. Fabrika kokuyordu. Kasketi de yeniydi. Başında eğreti duruyordu. Kırmızı çiçekli mintanı ona tam yakışmıştı. Bir de ökçeleri basık Adana ayakkabısı almıştı ya, yolda giymeye kıyamıyordu. Giydiği ham gönden çarıktı. Kalın, köyden götürüp de eskitemediği çorabın üstüne giymişti. Çorap nakışlıydı.
"Amma da yorulduk," dedi. Ali:
"Yorulduk amma..." dedi. Hasan:
"Kalk," dedi. "Bu kadar dinlenmek yeter yolcu adama... Atalar ne demiş..."
Ali:
"Yolcu yolunda gerek."
Hasan:
"Köye gireriz kardaş. Benim oğlan şimdi altısındadır. Ben köyden ayrılırken yaşı ikiydi. Şimdi..."
Ali:
"Şimdi altısındadır."
Hasan:
"Beni anamla birlikte çocuk da karşılar."
199
Ali:
"Çocuk sana baba der. Ondan sonra eve geliriz."
Hasan:
"Bütün köylü bizim eve, başıma birikir. Eeee söyle bakalım Hasan efendi, ne kazandın Çukurovada? Ben, hiç derim. Çukurovada ne kazanç olacak. Gittik geldik işte, derim..."
Ali:
"Ben de ikinci sabah erkenden kalkar anayın pişirdiği çorbayı içerim. Tarhana çorbasını... Yola düşerim..."
Hasan:
"Sen yola düştükten sonra, ben de çocuğu yanıma alırım, öteki köye, ay boynuzlu kocaman bir çift öküz almaya giderim. Sonra da yalıdaki taşlı tarlanın taşını birem birem ayıklarım..."
Ali:
"Sonra da iki üç kez üst üste sürersin tarlayı. Çukurova tarlaları gibi. Un gibi eylersin. Sonra da ekersin."
Hasan:
"Sonra bir ekin olur... Her göcek kaplan pençesi gibi toprağa yapışmış..."
Ali:
"Anamın hırkası," dedi. "Gider elimle Göksünde terziye yaptırırım."
Hasan, Alinin yüzüne doğru eğildi. Nefesini duydu.
"Sen," dedi, "köyden ayrılah ne kadar oldu?"
Ali:
"Üç yıl."
Hasan:
"Varır varmaz nişanlını eve getirmek olsun, ilk işin."
Ali:
"Çok bekledi fıkaracık beni. Bu yılla altı yıl oluyor nişan ta-kalı. Varır varmaz babasının eline saydığım gibi parayı... İkinci gün..."
Hasan:
"İşte bunu iyi yaparsın kardaş," dedi. - *¦
Ali:
"Çukurovada çektiğimi bir günde unuturum," dedi.
Yokuş yukarı çıktıkları için, konuşmayı kesmişlerdi. Yoku-
200
şu çıkıp tepeyi aşınca önlerinde upuzun bir düzlük salındığmı gördüler.
Yolun kıyısında bir ses duyup durdular. Bir de mekanizma sesi geldi.
"Kıpırdamayın."
Hasan:
"Öldük," dedi.
Ali:
"Öldük."
Hasan:
"Kaçalım," dedi. "Vurursa vurur. Vurulmak soyulmaktan daha iyi. Vurulmazsak evimize yetişiriz."
Ali:
"Haydi," dedi.
Kaçmaya başladılar. Arkalarından kurşun, kaynadı. Bağırarak yere yattılar.
Kıpırdama diyen ses:
"Olduğunuz yerden kımıldamayın. Geliyoruz," diye bağırdı.
Aliyle Hasan oldukları yerden hiç kımıldamadılar. Korkudan kıpırdayacak halleri de kalmamıştı.
Memed, Cabbar, Recep Çavuş, üçü birden koşarak yatmakta olanların başuçlarına geldiler durdular.
Memed:
"Kalkın ayağa," dedi.
Ölü gibi, usul usul ayağa kalktılar.
Memed:
"Böyle nereden?" diye sordu.
Hasan:
"Çukurovadan kardaş," dedi.
Ali:
"Oradan işte," dedi.
Cabbar gülerek:
"Çok para kazandınız öyleyse. Sizler olmasanız, bizler acımızdan ölürüz. Çıkarın paraları."
Hasan:
"Beni öldürün," dedi. "Tam dört yıl..."

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 176-200)  
 

107
0
0
Yorum Yaz