25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 151-175)

Yaa kınalı kızım. Senin hiç suçun yok. O gavur yapılı İnce Memed vurdu elin oğlunu. Senin üstüne atıyorlar. O gavur yapılı İnce Memed yok mu yıktı evimi... Senin için iyi bir arzuhal yazdıracağım kınalı kızım. Gidip ağlayacağım arzuhalciye. Ben gidiyorum kınalı kızım."
Köyden getirdiği yiyecek dolu çıkını pencereden uzattı.
"Ben arzuhalciye gidip her şeyi yazdırırım. Hükümet okursa onu, senin suçun olmadığını anlar... Hükümet de insan... Onun da merhameti var. Suçsuz yere ne diye seni yatırsın!"
Anasının gelmesi, onun biraz içini açtı. Hatçe ilk olaraktır ki, farkına vardı: Yeni yapılmış bir evin pırıl pınl, kırmızı, temiz kiremitleri, onun arkasında caminin kubbesi, bir kalem gibi ince, dümdüz, sütbeyaz minaresi, beride duvarın dibinde kalın yapraklı bir de incir ağacı, ondan beride de koskocaman, tozlu bir avlu, avluda oraya buraya giden insanlar görülüyordu pencereden... Memed, her şeyi anlamış, kırmızı kiremidin güzelliğini, pırıltısını söylemişti.
Gardiyan geldi kapıyı açtı. Çok sinirli bir adamdı. Sertçe:
"Dışarıya çıkıp hava alabilirsin," dedi.
Öğle, akşam kapıyı birer kere açar, onu dışarı çıkarırdı. Şimdiye kadar dışarı da çıktığının farkında değildi. Dünyaya yeniden kavuşmanın sevincini duydu.
Hapisanenin büyük kapısıyla onun koğuşunun yan penceresi karşı karşıyaydı. Bir iki mahpus onu açılmış, dünyayla az çok ilgili görünce ona seslendiler:
"Bacı be! Aldırma bacı be! İnsan olanın başına her şey gelir. Haklamışsın herifi. Yaşşa bacı! Yaşasın kara sevda!"
Hatçe cevap vermedi. İçeri girdi. Memedi düşünmeye başladı...
Ana, arzuhalci sarhoş Deli Fahriye gitti. Deli Fahri, yıllar önce, zabıt katipliğinden rüşvetten dolayı kovulmuştu. Kovulduğu günden beri de arzuhalcilik ediyordu. Arzuhalcilikten, zabıt katipliğinden kazandığının iki üç misli kazanıyordu. "Avukattan daha dirayetlidir," diye de ünü yayılmıştı. Gece gündüz sarhoştu. Dilekçeleri sarhoş sarhoş yazardı.
Deli Fahri, başını daktilonun durduğu kirli masaya koy-
151
muş uyukluyordu. Dört bir yanını rakı kokusu sarmıştı. Ayak sesi duyunca başını kaldırdı. Bu biçim ayak sesleri, dilekçe yazdıracak insanların ayak sesleridir. Fahri, yılların verdiği alışkanlıkla, dilekçe yazdıracak kimseleri ayak seslerinden tanırdı. Masası bir kasap dükkanının saçağı altında olduğundan yanından her zaman bir sürü insan geçerdi. O, geçenlerin hiçbirisine başını kaldırıp bakmazdı. Dilekçe yazdıracak kimse, çok uzakta bile olsa, o başını hemen kaldırır gelenin gözlerinin içine bakarak:
"Anlat bakalım," derdi.
Anaya da:
"Anlat bakalım," dedi.
Kadın, kaldırımın üstüne oturdu, başını duvara dayadı:
"Kurban olduğum Fahri Efendi," diye başladı. "Başımıza geleni sorma."
Fahri Efendi, kurşunkalemini ağzına sokmuş emiyordu.
"Kurban olduğum Fahri Efendi. Benim bir tek kızım vardı. Bir tek kızcağızım, kurban olduğum Fahri Efendi... Yaa kınalı kızım Hatçe... Fahri Efendime deyim, aldılar kınalı kızımı soktular mapusaneye. Benim kınalı kızım mapusanede yatar."
Fahri efendi usul usul ağzından kalemi çekti:
"Şu senin kızın neden dolayı mapusaneye düşmüş, sen onu anlat bana," dedi.
"Kurban olduğum Fahri Efendi, sana deyim de iyi dinle.. Kızımı Abdi Ağanın yiğeni Veliye nişanladık. Kınalı kızımı. Keklik gibi kınalı kızımı. O gavur yapılı, o İnce Memed var ya. Dönenin öksüz oğlu, kız onunla sevişirmiş, biz ne bilelim. Bir gece kaçıyorlar. İzci Topal Aliyi bilirsin değil mi? Onu bilmeyen yok, o gavur bunların izini sürüyor, bir kayanın kovuğunda sevişirlerken eliyle koymuş gibi buluyor. Oğlan da çekiyor tabancasını Abdi Ağayı da, Veliyi de vuruyor. Kaçıyor gidiyor ondan sonra... Ondan son-racığıma Fahri Efendi kardaşıma söyleyim, daha oğlanı yakalaya-madılar. Oğlanın yerine de benim kınalı Hatçemi aldılar getirdiler. Keşifçiler mapusaneye soktular benim gül kızımı. O gözü kör olası öksüz Memedin yüzünden. Güya Veliyi benim kızım öldürmüş... Köylünün hepsi öyle ıspatçılık etti. Bir tek Topal Ali ıspat-çılık edemem demiş, onu da Abdi Ağa köyden sürdü... Ne bile-
152
yim Fahri Efendi kardaş, kızın Veliyi öldürdüğüne ben de inandım. Kocaman bir köy hep bir ağız olup da yalan söyleyecek değil ya, benim kızıma ne garazları var, dedim. O gavur Abdi yaptırmış onlara bunu... Abdinin dediğinden köylü çıkamaz. Vay benim akılsız başım... Tuttum da onlara inanıverdim. Ya Fahri Efendi kardaşım... Sonra, geldim kıza, kınalı kızıma sordum ki... İş başka... Kınalı kızım dedi ki, "Ben silah sıkmasını ne bilirim ana?" Ben de düşündüm ki kınalı kızım silah sıkmasını bilmez. Silahtan da korkar üstelik. Bizim evimize silah girmedi hiç. Babası silahı hiç sevmez kınalı kızımın... Hepsi yalan yere ıspatçılık ediyorlar kınalı kızımın üstüne... Garaz olmuşlar. Fahri Efendi Ağam böyle işte... Benim kınalı kızım tüfekten korkar... Tüfek görse ödü kopar... Hükümete bunu böylece yaz."
Fahri Efendi kağıdı aldı, eski, her bir yanı dökülmüş daktilosuna soktu. Gürültüyle yazmaya başladı. Hiç durmadan, tam beş sayfa yazdı:
"Bak kadınım," dedi, "okuyayım da iyi dinle. Bak gör nasıl donatmışım." Fahri Efendi, sigarasını dudağının bir o tarafına, bir bu tarafına atarak bir çırpıda dilekçeyi okudu bitirdi.
"Nasıl?" diye sordu.
Ana:
"Eline sağlık, çok iyi donattın," dedi.
Fahri:
"Kadınım," dedi, "başkasına olsa on beş liraya yazmazdım. Sen on lira ver. Arzuhali bir donattım ki taşa geçer billahi... Taşa geçer."
Ana, eli titreyerek, parayı üst üste düğüm attığı çıkınından çıkarırken:
"Eline sağlık," dedi. "İnşallah taşa bile geçer."
Fahri Efendi, kırmızı onluğu elinde evirir çevirirken dilekçeyi nereye götüreceğini, ne söyleyeceğini ona iyice anlattı. Kadın kalkıp giderken:
"Kusura kalma Fahri Efendi kardaş," dedi. "Gelecekte sana yumurta da getiririm, yağ da..."
Aldığı tarif üzere gitti, dilekçeyi vereceği yeri buldu. Karşısında kızını alıp getiren adamlardan birini görünce, önce korktu, sonra:
153
"Kurban olduğum Ağam," dedi, "benim kızımı ne diye aldın getirdin? Aldm getirdin de mahpuslara soktun? Benim kızım tüfek sıkmasını bilmez ki, adam öldürsün. Benim kızım tüfekten çok korkar... Çocukluğunda bir tüfek görse ağlaya ağlaya gelir benim yakama sarılır, saklanmaya çalışırdı. Sana bir arzuhal getirdim. Fahri Efendi bir iyice donattı. Oku da kızı koyver kardaş. Ayaklarının altını öperim. Benim kınalı kızımın hiç suçu yok. Göğnü düşmüş, o gavur yapılı İnce Memedlen kaçmış... Herkesin kızı kaçar. Koyver kızımı. Tabanlarını öpü-yüm kardaş..."
Savcı sert:
"Çok ukalalık etme! Bırak arzuhalini de git!" dedi. "Mahkeme adil kararını verecektir."
Başını evraklara eğdi, tekrar yazmaya koyuldu.
Ana, mahpushaneye geldiğinde akşam oluyordu. Hatçe sabahtan beri onu dört gözle beklemişti.
"Bir arzuhal donattırdım ki Fahri Efendiye, taşa demire geçer. Onu bir okusun hükümet, seni hemen bırakır. Suçsuz olduğunu anlar bırakır. Arzuhale, senin silahtan korktuğunu yazdırdım. Hani çocukken silah görsen kaçardın da kucağıma saklanırdın. İşte onu da yazdırdım. Bir donattı Fahri Efendi, tam yirmi liralık donattı. Amma benden on lira aldı. Varsın alsın, kınalı kızım için değil mi, malım da gitsin, canım da... Bir okusun onu hükümet..."
Hatçe:
"Keski öyle olsa," dedi. Sonra anasının gözlerinin içine bakarak, başını önüne eğdi:
"Anam," dedi, "güzel anam, bana Memedden bir haber getir, bir daha gelişinde. Ne diyorsun güzel anam? Bana bir haber getir."
Ana kızgın:
"Zıkkımın kökü diyorum," dedi.
Hatçe gözlerini yerden kaldırıp, yalvarırcasına baktı:
"Anam anam, sürmeli anam, bak delikte çürüyorum. Me-med olmazsa ben ölürüm. Sen kızını öldürmek mi istiyorsun? Ondan bir haber..." J
Ana:
154
"Zıkkım," dedi. "İnşallah onu parça parça ederler. Sana ölüm haberini getiririm inşallah..." deyince kız ağlamaya başladı.
Ana, bunun üstüne sustu. Uzun zaman kız ağladı, o bir şey söylemedi. Sonra:
"Günbatıyor kınalı kızım," dedi. "Ben gideyim gayri."
Hatçe:
"Ana..." dedi.
Kadın durdu. Gözlerine yaş dolmuştu:
"Peki," dedi, sesi karıncalanarak. "Senin gül hatırın için bir haber öğrenmeye çalışırım. Memedin anasını bir dövmüşler ki... Belki ölür fıkara. Fıkara Dönecik. Sağlıcakla kal kızım," dedi yürüdü. "Korkma, Fahri Efendi iyi donattı arzuhalini."
Verdiği dilekçeye çok güveniyordu.
155
12
Öyle bir karanlık vardı ki göz gözü görmüyordu. Orman uğulduyordu. Orman kapkara bir duvar gibi karanlığa gerilmişti. Ta uzakta, dağın doruğuna yakın yerde, ipil ipil bir ateş yanıyordu. Ağaçlara çarpa çarpa el yordamıyla yürüyorlardı. Ama çok gürültülü... Gece ıslak ıslak kokuyordu. Çam, gürgen, mantıvar, peryavşan, çobançırası, ter kokuyordu. Ekşi ter... Püren kokuyordu. Gökyüzünde de bir iki yıldız parlayıp sönüyordu.
Aylardan beri bir sürü ev basmışlar, yol kesmişler, candar-malarla çarpışmışlardı. Candarmalar öteki eşkıyaların arkalarını bırakmış, Deli Durdu çetesinin üstüne düşmüştü. Deli Durdu da candarmalarla alay ediyordu. Oynuyordu. Memed az zamanda kendini göstermiş, arkadaşlarına, Deli Durduya kendini sevdirmişti. Çeteye yardımı dokunuyordu.
Durdunun karanlıktan sesi geldi:
"Burada kalalım. Bittik. Öldük. İki günden beri durmadan kaç babam kaç, nolacak halimiz böyle! Burada!"
Sesi hınçlı, inatçıydı.
Memed yanma vardı:
"Yavaş. Usul konuş Ağam."
Durdu:
"Nolacak yani?" diye hışımla konuştu. Memed değil de başkası konuşsaydı bu biçimde, bu kadar içerlemezdi. Dün gelmiş de bugün eşkıyalık dersi veriyor. >
"Düşmanın karıncaysa da..." dedi, Memed.
156
Durdu:
"Eeee sonra?"
Memed, Durdunun alayını fark etmemiş gibi davrandı.
"Yani demem odur ki... hor bakma."
Durdu dayanamadı, içindekini dışarıya vurdu:
"Ohhooo, bre İnce Memed, Süleyman Kahya seni bize arkadaş değil, erkanıharp göndermiş. Karışma böyle işlere!"
Cabbar Memedin solunda yürüyordu. Hızlı hızlı soluk alıyordu:
"Memed doğru söylüyor Ağa," dedi. "Ormanda kalırsak kuşatırlar. Ardımızdalar. Ha bire takip ediyorlar. Keklik gibi avlarlar alimallah, bir çevirirlerse... Asım Çavuş böyle bir fırsat arıyor zaten, yavaş..."
Memed:
"Keklik gibi..."
Cabbar:
"Arkamızda az boz candarma yok. Candarmalara köylüleri, bize düşman eşkıyaları da kat Ağa... Onlarla başa çıkama-yız."
Memed:
"Baş edemeyiz. Cephanemiz bile yok."
Durdu olduğu yerde dikildi kaldı:
"Buradan bir adım ileri atmak yok."
Sesi ormanda çın çın öttü:
"İki günden beri köpek gibi kaçıyoruz. Köpek!"
İçlerinde biri vardı: Recep Çavuş. Nerden geldiği, kaç yıldır eşkıyalık yaptığı hakkında doğru dürüst hiç kimse bir şey bilmiyordu. Geçmişini ona kimse de soramazdı. Buna, soranı öldürecek kadar kızardı. Soranla bir daha ne bir yerde bulunur, ne de karşılaştığı zaman konuşurdu. Kırk yıllık düşmanmış gibi. Elliyi geçkindi. Hakkında bilinen tek şey Koca Ahmet çetesinden oluşuydu. Çete affa uğradığında herkes gitmiş hükümete teslim olmuş, o affı kabul etmemiş, bir iki yıl dağlarda tek başına gezmiş, iki yıl sonra, dağlarda yeniden eşkıyalar türe-yince onlara karışmıştı. Girip çıkmadığı çete yoktu. Bütün çeteler onu tanır, sayar, severdi. Öyle, bir çeteye mal olup kalmazdı. Bugün canı istemiş, Deli Durdu çetesine gelmiş, yarın canı ister
157
Deli Durdunun can düşmanı Yozcu çetesine gider. Kimseye, kimse hakkında dedikodu etmez, bir tek laf söylemezdi. Öbür gün de Kürt Reşo çetesine... Her çetede yeri vardı. Ona niçin geldin, niçin gidiyorsun, diyen de olmazdı. Üstelik, kimin çetesine gelirse, o çete sevinirdi. Onu uğur saymışlardı.
Eşkıyalıkta da çok ustaydı. Bir kez çarpışmaya tutuşmaya görsün, eli makinalı tüfek gibi işlerdi.
Karanlıkta, tok, alışılmamış sesi duyuldu:
"Durdu, çocuklar doğru söylüyorlar. Ormandan çıkıp kayalıkları tutalım."
Durdu:
"Recep Çavuş, Recep Çavuş," diye bağırdı, "buradan ileriye bir adım bile atılmayacak."
Cabbar:
"Durdu Ağam," dedi, "hiçbir şey gelmezse ellerinden, bizi kuşatırlar, ormana da ateş verirler..."
Durdu:
"Bir adım bile..."
Cabbar:
"Etme Ağam!"
"Durdu:
"Atılmayacak."
Cabbar:
"Perişan olacağız."
Durdu:
"Ben çete başı mıyım?"
Cabbar:
"Heyye," dedi, "sen çete başısın."
Memed:
"Heyye."
Ötekiler de öyle söylediler.
Memed:
"Ağam," dedi, "bir şey deyim de darılma."
Durdu:
"De bakalım erkanıharp," diye güldü.
Memed:
"Hiç olmazsa, sık ağaçlıklı, taşlı çukurlu bir yere varalım."
158
Durdu:
"Bir tek adım atılmayacak."
Oraya, dikildiği yere oturuverdi. Ötekiler de oturdular. Uzun zaman hiçbirisinden ses çıkmadı. Bir ikisinin elindeki cı-garanm ışığı karanlıkta yıldız gibi parlıyordu. Kimseden çıt çıkmıyordu.
Cabbar ayağa kalktı. Gerindi. Yukarı doğru yollandı. Memed de arkasından gitti.
Cabbar bir ağacın dibine su dökmeye oturdu. Memed de yanma. Bir zaman sonra, Cabbar işini bitirdi ve kalktı. Memed de arkasından.
Arkalarını dönünce hafif bir ışık gördüler, şaştılar. Oldukları yerde kalakaldılar. Durdu, çam dallarını tutuşturmuştu. Ateşin ışığında gölge gibi sallanıyordu.
Memed:
"Düpedüz ölümünü arıyor bu adam."
Cabbar:
"Asım Çavuş neysem ne ya, arkamızdaki köylüler beterin beteri. Hepsi donsuz bıraktıklarımız."
Memed:
"Ben geldim geleli, en az beş yüz kişiyi donsuz bıraktık."
Cabbar:
"Soyduğumuz elbiseleri, bari köylerin fıkaralarına dağıt-saydık. Belki köylülerin elinden kurtulurduk. Kurtulamadığımızın sebebi var, iki gündür. Dışarda hiç yardımcımız yok. Hele köylüler, Aksöğüttüler, ellerine geçsek, bizi havada yerler. Zulüm... Durdu yapmadığını bırakmadı Aksöğütte. Zulüm. Akla hayale gelmez işkenceler, hakaretler..."
Memed:
"Bana bak kardaş," dedi, "insanların üstüne çok varmama-lı. Öldürmeli, dövmeli, ama üstlerine çok varmamalı. Donsuz, Çırılçıplak, köyüne, evine girmesi bir adama ölümden zor gelir. İşte bunu yapmamalı. İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli. Ben Abdi Ağadan biliyorum. Yoksa... Korkmalı insanların bu tarafından. Aşağı görmemeli insanları..."
Dönerken ufacık bir suya düştüler. Dize kadar battılar. Su
159
yarpuz yarpuz koktu. Gece yarpuz koktu. Yıldızlar kıvılcım-landılar. Her bir yer yarpuza kesti. Küçük su, yıldızlar, uğultulu çam ağaçlan, yarpuz yeşili kokusu...
"Keski Deliyi kandırsak da buraya çeksek."
Cabbar:
"Öldürsen yarım adım artıramazsın. İnat."
Durdunun ateşi koskocaman olmuştu. Bir harman yeri kadar yer tüm yalıma kesmişti. Yalımlar göğe çıkıyordu. Kocaman kütükler çatırdayarak yanıyordu.
Durdu gülerek ateşin etrafında gidip geliyordu:
"Bakın hele şu ateşe. Bu ateşten geçilir mi? Nerde yakılır böyle ateş?"
Cabbar:
"Keski yanmasaydı."
Durdu:
"Gürül gürül."
Cabbar:
"Keski..."
Durdu:
"Kes gayrı Cabbar," diye çıkıştı.
Gece orada, ateşin yanında kaldılar. Korkudan hiçbirisini uyku tutmadı. Durdudan başka. Her birinin içinde uykuda bastırılıp, öldürülmek korkusu vardı. Böyle bir korku kimin içine girmişse onu iflah etmemiştir.
Güya üç kişiyi, Recep Çavuşu, Horaliyi, Memedi nöbete dikip, ötekiler uykuya yattılar. Bir zaman uyumaya çalıştılar. Yattıkları yerde döndüler durdular. Olmadı. Önce Cabbar kalktı. Ocağın başına bağdaş kurup oturdu. Onun arkasından ötekiler... Durdu rahat, mışıl mışıl uyuyordu. Ocağın başında, konuşmadan gözlerini ateşe dikip kaldılar.
Tan yerleri ışırken bir cayırtı başladı. Dört bir taraftan kurşun kum gibi kaynıyor. Akşamdan beri ha başladı, ha başlayacak diye bekleyip duruyorlardı. Şaşırmadılar. Ateşin başından kaçıp uzağa siperlendiler.
Memed, kulağının dibinden kurşunlar vınlayarak geçerken kendisini ancak bir ağaç köküne atabildi.
Gedikli Asım Çavuşun arka yanı açık kalmış, Memed de
160
oraya düşmüştü. Tüfeği doğrulttu. İçinden kusmak geldi. Sonra indirdi başka yana sıktı.
Kendi kendine güldü:
"Çavuş, Çavuş!" diye bağırdı. "İyi siperlenmemişsin. Yersin kurşunu."
Çavuş farkına vardı. Yanma yönüne kurşun yağıyor. Yeri yer değil. Tam bu sırada şapkasını kurşun alıp götürüyor.
"Ulan," diyor, "ulan bir düşersen elime."
Memed:
"Bana İnce Memed derler, Çavuş. Sen ancak ölümü geçirirsin eline. Çoluk çocuğun var. Çekil git Çavuş. Var git işine."
Çavuş:
"Çok yazık," diyor.
Kabzayı tutan elini bir kurşun sıyırıyor. Elinden kan sızıyor toprağa.
"Var git Çavuşum işine. Değme bize. Ölümün bizden olmasın. Çok düştün üstümüze."
Her bir tarafı kurşuna açık. Korkuyla geri çekiliyor. Düşünüyor ki şapkasını alıp götüren, elini sıyıran kurşunu sıkan adam kendisini çoktan vurabilirdi. Bu İnce Memed de kim? Deli Durdu onu böyle yakalamış olsaydı hali dumandı! İnce Memed! Böyle bir ad anımsamıyor. Çok Memed var. Ama İnce Memed?
"Ulan," diyor, "ulan, sana İnce Memedliği gösteririm." Tatlı.
Kurşun yağıyor. Şafağa kırmızı, yağlı kurşunlar yağıyor. Durdu açıklıkta dört dönüyor. Canını dişine takmış ha bire kurşun sallıyor. Sonra arada bir duruyor, Çavuşa küfrediyor.
"Çavuş, Çavuş! Deli Durduyu kaçtı sanma. Seni yüzbaşı-yın yanına donsuz göndereceğim. İğne kadar yerini göster. Donsuz."
Çavuş, candarmalar, köylüler sarmışlar dört bir yanı. Tam kafes...
Kapana kısıldıklarını anlıyor Deli Durdu. Sürüne sürüne ince Memedin yanma geliyor. Çetesi içinde en güvendiği adam Memeddir. Bulundukları yer kurşuna açık. Biraz yakına gele-bilseler, çemberi daraltsalar, hepsini teker teker vurabilecekler.
161
Durdu, belki ömründe ilk defa azıcık telaşlanıyor. Kapan zorlu bir kapan. Ötekiler de korkuyorlar Durdudan. Daraltamıyorlar. Burada, bu ormanın açıklığında, Durdunun onlarla çarpışmayı kabul etmesine şaşıyorlar. Bunda bir kurnazlık , bir hile var mutlak, diyorlar.
İşte, bu yüzdendir ki bulundukları yerde kalıyorlar. Bir türlü akıl erdiremiyorlar Durdunun kaçıp kaçıp da çarpışmayı burada, açıklıkta kabul etmesine.
"İşler kötü," dedi Durdu. Ter içinde kalmıştı. Soluyordu. "Hiçbirimiz kurtulamayacağız."
Bu sırada biri:
"Yandım anam," diye bağırdı.
Durdu:
"Bu birincisi," dedi. "Recep Çavuş gitti."
Sonra:
"Hiçbirisinden korkmam bunların. İçlerinde Dörtyollu diyorlar, bir candarma var. Bir de bizim köyden Kara Muştan var. Onlar olmasın içlerinde, yarar çıkarım. Onlar, pireyi bile sektirmezler, vururlar."
Memed arkaya baktı:
"Benim tüfeğim kızdı," dedi. "Elimi yakmaya başladı. Ne
yapmalıyım?"
Durdu:
"Çok kurşun yakmışsın Memed kardaş. Yoksa elindeki tüfek iyi tüfektir. Ateşi kes de biraz, tüfeği toprağa bele. Kızgını geçer. Sonra hiç sıkamazsın. Şişer kalır."
Memed:
"Tüh!" diye acındı. "Tüh!"
Durdu:
"Kardaş!" diye söylendi usuldan. "Çevrildik. Bana bakmayın. Benim çok tecrübem vardır. Nereden olsa yarar kurtulurum. Ölsem de vız gelir. Sizi düşünüyorum. Benim yüzümden... Deliliğim yüzünden... Sizler nasıl kurtulacaksınız? Kaygım o. Arkadaşlarını koymuş da kaçmış Deli Durdu derler."
Memed:
"Bence hiçbir çare yok," dedi. "Akşama kadar bekleyece-
giz."
162
Bu sırada Durdunun tam önüne iki kurşun saplandı. Toz çıkardı.
Memed:
"Çare yok," dedi. "Akşama kadar dayanmalıyız."
Durdu toprağa saplanan kurşunların yerini gösterip:
"Bu kurşun Kara Muştanındır. İkimizi de vurur şimdi. Bir yerimizi görmüş olacak."
Memed:
"Durdu Ağam, öldü mü ola Recep Çavuş? Bir yanına var-sak..."
Durdu:
"Dur hele," dedi. "Herif haklayacak bizi. Dur hele!"
Bu sırada önlerinden büyük bir toz bulutu kalktı. Yanlarına yönlerine ne kadar kurşun düşmüştü onlar da farkında değillerdi.
Durdu: „ ¦
"Demedim mi sana? Bu Kara Muştan namussuzunu bilirim."
Memed:
"Vay anasını!"
Durdu:
"Hemen yerimizi değiştirmezsek..."
Yuvarlana yuvarlana, büyücek bir ağacın arkasına vardılar.
"İçlerinde bu Kara Muştan olmasa..."
Memedin kafası hep Recep Çavuşla uğraşıyordu.
"Recep Çavuştan ses şada yok. Bir yanına varsak..."
Başlarına kurşun yağıyor. Kurşunlar ormanın dallarını kırıyor. Dalları buduyor.
Süründüler. Kurşun altında Recep Çavuşun yanına vardılar ki, Recep Çavuş sağ yanma yatmış, her bir tarafı kan içinde. Onları görünce acıdan dişlerini sıkarak gülümsedi. Başını zorla kaldırarak:
"Uşaklar," dedi, "başınızın çaresine bakın. En az yüz elli kişiler. Beni olduğum yerde bırakın. Kader böyle imiş..."
Yarasına baktılar. Çavuş kurşunu boynundan yemiş... Boynundan giren kurşun, kürekkemiğinin üst başından, kemiğe bir Şey yapmadan çıkmış. Kurşun, çıktığı yeri liyme liyme etmiş.
163
"Size bir sözüm var," dedi Recep Çavuş. "Şu Cabbar var ya, onu gözden ırak etmeyin. Sağlam, babayiğit çocuk. Bir orduya baş gelir. O olmasa beni sarat gibi ederlerdi. Kendi üstüne çekti ateşi, benim vurulduğumu görünce. Öyle bir ateş açtı ki ondan sonra da onlara... Şaşırdılar."
Gömleğini yırtarak yarasını sardılar. Recep Çavuş uyuklar
gibi:
"Yarın," dedi. "Yarın çemberlerini."
Memed:
"Mümkünü yok onun, Çavuş," dedi. "Yarmaya çalışırsak vuruluruz. Bizden, işte böyle korkuyorlar. Ya akşama kadar dayanacağız, ya da burada öleceğiz."
Recep Çavuş düşündü. Yüz etleri gerili. Bağırmamak için zor tutuyor kendisini.
"Bak, bunu doğru düşünüyorsun, Memedim. İçinizden bir tanesi bile kaçmaya kalkarsa hepiniz ölürsünüz. Toplayın arkadaşların hepsini, bir adım atmamaya, geriye bir adım atmamaya ant için. Anladım ki onlardan kaçmak ölmek demektir. Dayanın. Öyle sanıyorum ki üstünüze gelemezler. Gelecek olsalardı, çoktan gelirlerdi. Bir şeyden, bir tuzaktan korkuyorlar."
Memed:
"Haydi Durdu Ağam, şu işi yapalım."
Recep Çavuş:
"Zalanın oğlundan korkulur. Ödleğin birisidir. Ona göz kulak olun. Belki o kaçar..."
Durdu:
"Toplayalım arkadaşları. Horaliyle Cabbar ateşi sürdürsünler, oyalasınlar."
Arkasından da toplanma ıslığını çaldı. Arkadaşları, bu zamanda, kurşun kaynarken, bu toplanma ıslığına bir anlam veremediler.
Zalanın oğlu:
"Bu kıyamette nasıl toplantı yapılır?" diye yanındaki arkadaşa dert yandı. "Kurtuluş yok zaten. Recep Çavuş gitti."
Önce Horali geldi. Sonra da Ala Yusuf... Sonra da Güdü-koğlu. >
Durdu:
164
"O Zalanın oğlu nerede?" diye ikircikli sordu.
Horali:
"Geliyor," dedi. "Toprağa yapışmış, bir tek kurşun bile sıkmadı. Ha bire titriyordu."
Durdu:
"Acayip," dedi. "İçimizde en cesur onu bilirdim."
Tam bu sırada sürüne sürüne Zalanın oğlu da geldi. Elleri kan içinde kalmıştı.
Durdu, Horaliyle Cabbara:
"Haydiyin siz ateşi sürdürün," dedi. "Oyalayın onları. Bizim konuşacaklarımız var."
Bu, toplanmak için, bir anlık ateş kesilmesi, Asım Çavuşu iyice kuşkulandırmıştı. Deli Durduyla, bu ilk karşılaşması değildi. Ama onun ne yapacağı hiç kestirilemezdi. En delice hareket ettiği gibi, en akıllı da hareket edebilirdi. Bu, ormanın açıklığında çarpışmayı kabul eden^ya düpedüz ölmek istiyor, ya çok acemi, deli, serseri, ya da bir tuzağı var. Deli Durdu gibi iğnenin deliğinden geçen bir adam, hiç tongaya basar mı? Asım Çavuşa göre, mutlak bir tuzaktır bu! Ha çıktı, ha çıkacak! Buna karşı ne yapmalıydı? Bunu bilemiyordu işte. Çekse gitse saygınlığı beş paralık olurdu. Gitmese, mutlak bir tuzak vardı bunun içinde... Mahvolacaktı. Şapkasını alıp götüren, elini sıyıran kurşunlar da neydi ola? Bir uyarı mı? Memedin sözleri de iyice ürkütmüştü onu. Eğer isteseydi o kurşunları atan, onu çoktan öldürürdü. Çekip gitmek de elinden gelmiyordu. Hazır Deli Durduyu çembere almışken... Deli Durdu bir daha böyle çembere düşer miydi?
"Arkadaşlar," diye seslendi, "hiçbiriniz yerinizden ayrılmayın. Bakalım ne yapacak bu Deli. Çevrilmiş zaten. Avucu-muzun içinde. Bu adam, kendi isteğiyle avucumuzun içine düştü. Yoksa, çoktan Mordağın kayalıklarını tutabilirdi..."
Onbaşı yalvarıyordu:
"Bu deli pezevengi ben bilirim. Delinin biridir. Canı istemiş burada kalıvermiştir. Hiçbir tuzak düşünmemiştir. Kendisine çok güvenir. Çemberi daraltalım, bak nasıl avucumuza düşecek."
Asım Çavuş:
165
"Yıllarca eşkıyalık yapmış, Deli Durdu gibi it oğlu it bir eşkıya kolay kolay burada çarpışma kabul etmez. Hiç olmazsa ormanın kuytuluğuna çekilir. Ormanın en ağaçsız yeri... Bunda mutlak bir iş var. Tetik duralım." Onbaşı:
"Etme gediklim," dedi, "o çok güvenir kendine. Saralım şunu da bitirelim işini. Daraltalım çemberi. Bir kaşık suda boğarız."
Çavuş:
"Duralım durduğumuz yerde," diye Onbaşıya çıkıştı.
Horaliyle Cabbarm ateşi yeniden başlayınca, Çavuş bunu bir türlü anlayamadı. Ne oluyordu?
Durdu:
"Arkadaşlar," dedi, "biribirimizden ayrılmak yok. Hepimiz bir yerden ateş edeceğiz. Üstümüze gelip, tüfeği kafamıza sıksalar bile yerimizden kımıldamak yok. Söz mü?"
Hep bir ağızdan:
"Söz," dediler.
Durdu:
"Öyleyse iyi bir yer bulun. Siperlenecek iyi bir yer..."
Memed:
"Ben bulayım mı?"
"Sen bul."
Memed bu sırada:
"Yatın yatın," diye bağırdı. O hızla attı kendisini. Ötekiler de yattılar. Kulaklarının dibinden vınlayarak kurşunlar geçiyordu.
Durdu:
"Gördüler," dedi. "Rahat vermezler burada."
Uzun zaman yattıkları yerden kalkmadılar. Kurşunlar sağlı sollu pat pat diye yanlarına düşüyordu. Vızıldıyordu kurşunlar.
Zalanm oğlu daha titriyordu.
"Vay! Vay!" dedi. "Memed vurulmuş." Gözleri de fal taşı gibi açıldı.
Durdu:
"Gerçek mi?" dedi.
166
Memed, kendinden söz edildiğini sezinleyerek, onlara döndü, sordu:
"Ne var?"
Zalanın oğlu, dişleri dişlerine çarparak:
"Üstün başın kan içinde. Vurulmuşsun."
Memed:
"Hiçbir acı duymadım," dedi. Elini başına götürdü. Eline baktı. Eli kızıl kan içinde kaldı. Yüreği hızla çarpmaya başladı. Orasında burasında yarayı araştırdı bulamadı.
Durdu, sararmış yüzle Memedin yanına geldi. Yarayı aramaya başladı. Buldu:
"Başından," dedi, "azıcık çizmiş."
Memed:
"Aldırma," dedi gülümseyerek. "Siftah bir..."
Kalktı, ormana daldı. Kurşun altında hiçbir şey yokmuş gibi yürüyordu. Biraz sonra da:
"Buraya gelin," diyen sesi duyuldu.
Candarmalar göz açtırmıyorlardı. Gittiler.
Burası, yıkılmış ağaçların üst üste yığıldığı bir çukurdu.
Durdu:
"Tamam," dedi. "Ağaçlan çıkaralım."
Birden üstlerinde bir kaynaşma oldu. Yapraklar dökülmeye, dallar çatırdamaya başladı. Ağaçları çıkaramadan çukura atlayıp, karşılık verdiler edilen ateşe. Yağmur gibi kurşun yağdırıyordu iki taraf da. Belki böyle yarım saat hiç durmadan karşılıklı ateş edildi. Sonra bir ara iki taraf da ateşi nedense kesi-verdi. Durdu artık hiç korkmuyordu. Gelseler, şimdiye gelirlerdi. Çemberi daraltsalar bile akşama o kadar çok kalmamıştı. Dayanabilirdi o zamana kadar. Şu Çavuşun önünden kaçmak istemiyordu artık.
Sonra Horaliyle Cabbar da geldi çukura.
Cabbar:
"Hani Recep Çavuş?" deyince ortalık karıştı.
Memed:
"Biribirinize hiç kızmayın. Ben gider alır getiririm onu."
Ortalık yatıştı.
Emekliye sürüne çukurdan çıktı. Yorgundu. Yorgunluktan
167
soluk alacak halde değildi. Vardı bir kütüğün dibine uzandı. Bu sırada karşı tarafın ateşi yeniden başladı. Kütüğün altından bir türlü çıkamıyordu. Nereden geliyor, nereden atılıyorsa, kurşunlar o kütüğü boyuna dövüp duruyordu. Bir atlama yaptı. Bir tarafı müthiş acıdı. Kendi kendine, "Kurşun yedim," dedi. Kalktı. Sağını solunu yokladı. Ağrıyan yeri yokladı. Yara yoktu.
Recep Çavuşun yanına vardığında her bir yanı kana batmış, eli ayağı da parçalanmıştı.
Recep Çavuş onu görünce:
"Ulan," dedi, "bu ne hal? Kan içinde yüzüyorsun."
Memed gülümsedi. Yüzü gözü öylesine kan içindeydi ki, gülümsemesi belli olmadı.
"Haydi gidelim, Recep Çavuş. Senin için geldim."
Recep Çavuş:
"Gidin yavrum," dedi, "siz kendiniz kurtulun da ben kalayım. Herifler dört bir yanı kuşatmışlar. Bir deli itin yüzünden bu hallere düştük işte. Hiçbiriniz kurtulamayacaksınız bu çemberden. Nereye baksan oradan kurşun geliyor. Asım Çavuş akıllanmış gayri. Bırakın beni de ben kalayım burada. Bana bak, oğlum Memed, sen iyi bir çocuksun, eğer bu çemberden kurtulursan gezme bu deliyle. Benim şaştığım, vakit öğleyi geçti, bunlar daha neden çemberi daraltmıyorlar? Nemiz var, nemiz yok öğrendiler?"
Memed:
"Korkuyorlar," dedi.
Recep:
"Çok tuhaf."
Memed:
"Tek korktukları bizim onlara tuzak kurduğumuzdur. Öyle sanıyorlar. Bilmiyorlar ki Deli Durdu zıpırlığından kaldı ormanın açıklığında. Bunu hiç akılları almıyor. Bilmiyorlar ki Durdu, ateşinden vazgeçemedi. Haydi Çavuş kalk gidelim. Ölürsek de beraber, kalırsak da..."
Recep Çavuş:
"Memedim," dedi, "bundan bir kurtulabilsem..."
Memed: >
"Yaran hafif Çavuş. Kurtulursun."
168
Çavuş yürüyecek halde değildi. Ağır, kocaman Çavuşu Memed sırtına aldı. Biraz götürdükten sonra, yere bırakıverdi.
Çavuş Memedin gücünün yetmediğini anladı:
"Yavrum, böyle olmayacak. Sırtına alma beni. Gel de sana dayanayım. Böyle daha iyi..."
Memed:
"Olur," dedi.
Geçtikleri yerlerde büyük büyük kan pıhtıları bırakıyorlardı. Kurşuna tutuldular bu ara da... Toprağa yapışırcasına yattılar. Herhal görülmüşlerdi. Kurşunlar hep sağlı sollu toprağa saplanıyordu.
Recep Çavuş:
"İşi azıttılar. Yenice akıllan başlarına geldi tereslerin."
Binbir bela içinde çukura geldiklerinde, iki kişiyi daha vurulmuş gördüler. Zalanın oğluyla Horali yaralanmıştı. Zalanın oğlu hala durmadan titriyordu. Ağlıyor, bağırıyor, çağırıyor, tir tir titriyordu.
Kuşatmanın daraldığını fark ettiler. Karşı tarafın atışları da daha korkutucu olmaya başladı. Durdunun köylüsü Kara Muştan da bu sırada boyuna bağırıyordu:
"Deli Durdu," diyordu. "Aksöğüt köyü senin yiğitliğini biraz sonra görecek. Mustafa Dayını sen iyi bilirin... Mağrur olma oğlum..."
Deli Durdu kızıyordu. Kızıyor, karşılık vermiyordu. Uzun zaman ateşi böyle sürdürdü.
Kara Muştan:
"Oğlum Deli Durdu," diyordu, "dilin boğazına mı aktı?"
En sonunda Durdu dayanamadı, ayağa kalktı:
"Kara Muştan Dayı," dedi, "ben seni iyi bilirim. Sen de beni iyi bilirsin. Eğer karıyın donunu senin başına şapka yapmazsam bana da Deli Durdu demesinler. Bu Deli Durduluk bana haram olsun!.."
Tam bu sırada Memed, ayakta dikilmiş duran Durduyu kendine doğru hızla çekti. Durdu o hızla Memedin üstüne yuvarlandı. Bir an, saniyenin yarısı kadar bir an daha ayakta kalsaydı Durdu, beş tane kurşunu birden yemişti. Çünkü karşı ta-
169
raftan Kara Muştanla birlikte dört kişi ona nişan almıştı. Tüfeğin beşi de birden patladı ama, Durdu yerinde yoktu. Recep Çavuş:
"Ulan Deli deyyus," dedi, "soytarılığı bir daha yaparsan ilk kurşunu benden yersin. Hep senin yüzünden zaten." Deli Durdu Recep Çavuşun bu sözlerine güldü: "Kurşun sıkacak halin var da neden başkalarına sıkmazsın?.."
Recep Çavuş Memedi göstererek:
"Şu bir karış çocuğa dua oku," dedi. "O olmasaydı halimiz dumandı."
Memed içinde müthiş bir acı duydu. Durduya şöyle bir baktı. Durdu da ona dostça baktı.
Memedin ellerinde, yüzünde, saçlarında kurumuş kanı görünce kendi kendine gülümsedi. Onun geldiği günü anımsadı. Nasıl da büzülmüştü Süleymanın arkasına... Süleymanın arkasına gizlenmiş, orada küçücük kalmıştı. Durdunun gözleri ışıklı bir sevgiyle doldu. "İnsanoğlu," dedi kendi kendine, "neleri yok ki... İşte bir avuç çocuk, dün eşkıya oldu, bugün elli yıllık eşkıyadan daha tecrübeli, daha usta..." Önlerinden bir ses: "Teslim olun," diye bağırdı. Durdu:
"Al sana Kara Muştan," dedi. "Bu da senin olsun..." Kara Muştan bir dana gibi böğürerek yere düştü. Durdu, Recep Çavuşa:
"Bunda da mı haksızım, Çavuş?" diye sordu. Recep Çavuş:
"Eline sağlık. Allahınızı severseniz, siz burada ölmeye karar mı verdiniz?" Durdu:
"Verdik. Yemin de ettik. Bu çukurdan çıkmayacağız. Sen öyle söylemedin miydi?" Recep Çavuş:
"Makinalıyla başladılar. Tarıyorlar. Artık kurtuluş umudu kalmadı. Ya ölüm, ya teslim." >
Memed, hayretle, korkuyla sordu:
170
"Ya ölüm, ya teslim mi?"
Kafasında o pirinç parıltısı bir yalımlandı, yayıldı, geçti git-
ti.
Recep Çavuş:
"Başka bir yol biliyorsan sen söyle İnce Memed."
Memed:
"Sen bilmezsen Çavuş, ben ne bilirim."
Çavuş düşündü kaldı. Yarası sıcaklığını yitirmiş, acımaya başlamıştı. Düşünmeye bile fırsat vermiyordu. Çavuş başı önde, ha bire yüzünü buruşturup, dudaklarını geviyor. Ha bire geviyordu.
Sonra Çavuş başını kaldırdı. Herkesin üstünde teker teker başını gezdirdi. "Bir teklifim var," dedi. "Başarılırsa kurtuluruz. Diyeceğim yapılırsa, Asım Çavuş buralarda bir dakika durmaz, doğru yüzbaşının yanma gider."
"Neymiş o?" dediler.
Recep Çavuş:
"Üç tane bomba..." dedi. "İçinizde o makinalıya üç tane bomba savuracak yiğit var mı?"
Cabbar tüfeğini doldururken, arkasına dönüp ona karşılık verdi:
"Bunda hepimiz babayiğidiz. Nasıl olsa hepimizi temizleyecek Asım Çavuş. Öyle olmasın da böyle olsun..."
Memed:
"Hiç umut kalmadı mı?"
Çavuş:
"Tek umut söylediğimdir."
Memed:
"Ben varım."
Gözlerine o iğne ucu kadar küçük, çelik pırıltı geldi, yerleşti. Kafasından da gene o pirinç parıltısı şimşek gibi parladı geçti. İçi mutlulukla, acıyla bir an karmakarışık oldu.
Durdu:
"Bak hele babayiğide!.."
Çukurdan doğruldu.
"Bana iki bomba daha verin," dedi.
Cabbardan aldı. Atladı. Bütün gücüyle koşuyordu. Kulak-
171
larmın dibinde kurşunlar vm vın ötüyordu. Kendisini bir taşın ardına attı. Arkadakiler buna şaştılar. Vuruldu sandılar. Bu hızla giden Deli Durdu nasıl olur da kendisini vurulmadan yere atar? Taşın altından sarı çiğdemler çıkmıştı. Sarı, taze. Taş, büyücek, yuvarlak bir taş. Taşı bir yokladı. Yuvarlak taş yerinden oynuyor. Taşı başına siper etti, yuvarlanmaya başladı. Beyaz taşa kurşunlar gelip değiyor. Bağrışmalar. Baktı ki taşla kurtuluş yok. Elli metre ötede bir ağacın çukuru. Oraya atlamak için ayağa kalktı. Kendini bir külçe gibi çukura fırlattı. Çukurun içi toprak, çürümüş yaprak kokuyor. Bir çiçek vardır mor, adını şimdi anımsamıyor İşte o da kokuyor. Kayalıklarda vardır o çiçek. Her yerde bulunmaz. Bir dağın tepesinde bir bulut parçası dolanıp durur. Pırıltılar çökmüş kenarlarına. Sırmalamış.
Makinalmm takırtısını yanı başında duyunca ayıktı. Önünde bir tümsek var. Tümseğin arkasında bir tümsek daha var. O tümsek berikinden az daha yüksekçe. Makinalıyı iki tümseğin arasına sıkıştırmış olsalar gerek. Öteden dolanıp, aradaki tümseğe çıkmak gerek. Tümsek, üstelik de sık ağaçlıklı.
Ayağa kalkıverdi, yürüdü. Kollarını sallaya sallaya, rahat, uzun bir yolda yürüyormuş gibi yürüdü. Görenler küçük dillerini yuttular.
Göz açıp kapayıncaya kadar bombaları ateşledi, makinalı-ya savurdu. Bir, bir daha. Bir daha... Büyük gürültülerle yer sarsıldı. Ortalık duman içinde kaldı.
Koşarak arkadaşlarının yanma geldi. Gün batıyordu.
Konuşmadı. Kimseye de bakmadı. Gözleri bir noktaya dikilmişti. Sert gözler. Yüzü kavrulmuştu. Kurşunlar seyrekleşti. Arada bir, tek tek düşüyor.
Ayağa kalktı gerildi:
"Asım Çavuş, Asım Çavuş, sağlıcakla kal, o dırdırını tamir et de geri gel. Burada beklerim."
O yandan ses şada çıkmadı.
Durdu Recep Çavuşa sordu:
"Sen bu yanları iyi bilirsin Çavuş. Köy möy yok mu bu yanlarda?"
Çavuş: >
"Yok."
172
Durdu:
"Kayalığa kadar yürüyecek miyiz? Yürüyeceksek hal perişan."
Recep Çavuş:
"Durmak yok kayalıklara kadar. Ben bile bu yaram, bu ihtiyarlığımla yürüyorum da... Durmak yok."
Şafağa karşı kayalıklara vardıklarında hiçbirisinde insanlık hali kalmamıştı. Horali yol boyunca kime, neye olduğu belirsiz sövüp durmuştu. Daha da sövüp duruyor. Recep Çavuş dayanamamış, bütün gücüyle dişlerini sıkmasına karşın inlemeye başlamıştı.
Durdu çok durgun, yaralı, bitkin kayalıklara oturdu. Ağır ağır bir cigara sardı. Yaktı. Birkaç duman çektikten sonra Memede döndü:
"Dünyada ne isterdim biliyor musun kardaş?"
Memed:
"Yok," dedi.
Durdu:
"Şu vurduğum Kara Mustafa var ya, onun kellesini kesip bir sırığa geçirmeyi, götürüp bizim köyün orta yerine dikmeyi isterdim. Ne işi var bu adamın benim takibimde? Söylesene Memed kardaş, ne işi var?"
Cabbar:
"Siz ne yaparsanız yapın," diye seslendi uzaktan. "Ben acımdan öldüm."
Durdu:
"Bir çare bulsan bu işe... Sana babayiğitsin derim."
Cabbar:
"Susun da dinleyin," dedi. "Çok uzaklardan köpek sesleri geliyor. Buralarda köy falan yok. Bu köpek sesleri nedir dersiniz?"
Recep Çavuş inleye inleye:
"Ulan Cabbar," dedi, "ben çok eşek adam gördüm ya, senden daha eşeğini görmedim."
"O da nedenmiş Çavuş?"
Çavuş:
"Görmedim işte," dedi.
173
Cabbar:
"Ulan eşek, yani bilemedin mi bu köpek seslerinin nereden
geldiğini?" Cabbar: "Ne bileyim bre Çavuş, onları ben doğurmadım ki..."
Çavuş:
"Ulan eşek," dedi, "o köpek sesleri yörük çadırlarından geliyor. Bu yakınlarda yörükler çadır kurmuşlar, köpekler de onların. Anladın mı şimdi?"
Cabbar:
"Anladım."
Recep Çavuş:
"İyi ki anladın."
Cabbar:
"Öyleyse ben İnce Memedle çadırlara gidip ekmek isteyeceğim. Gelir misin İnce?"
Durdu:
"Siz bilirsiniz," dedi. "Biz burada ateş yakar ısınırız, sizi
bekleriz."
Memed:
"Gidelim Cabbar," dedi. "Gidelim ama, şu halimize baksana, bizi gören çingene sanır. Yahut da leş parçalamış köpek sanırlar..."
Cabbar:
"Aldırma bre kardaş. Yüzümüzü bir yıkadık mı olur biter.
Kayadan düze kadar, konuşmadan indiler. Biribirlerinin yüzüne nedense bakamıyorlardı. O da başını ona doğru döndürmeye korkuyordu, o da... Sanki bir suç işlemişlerdi. Kötü
bir suç.
Cabbar en sonunda elini uzattı. Memedin sırça parmağını tuttu. Memed, ağır başını kaldırdı. Baktı. Cabbar da Memedin gözlerinin içine baktı. Bir zaman oldukları yerde durarak biribirlerinin gözlerinin içine baktılar.
Memed:
"Cabbar," dedi, "bu adam iyi bir adam değil, biz bunun peşine düşüyoruz ya." l
Cabbar:
174
"Anca beraber, kanca beraber dedik bir kere. Gözümüz yanında açıldı."
Gün epeyi yükselmişti ki çadırlara yaklaştılar. Çadırlardan beş altı tane kocaman köpek üzerlerine doğru koştu.
Cabbar bağırdı:
"Köpekleri tutun!"
Çadırlardan birkaç tane çocuk çıkıp, geri geri içeri kaçtılar. Analarına:
"Eşkıyalar! Eşkıyalar geliyor," dediler.
Bunun üstüne dışarıya kadınlar, onların arkasından da erkekler çıktı.
Memed, büyücek bir çadırın önüne birikmiş yörüklere:
"Selamünaleyküm," diye selam verdi.
Yörükler, bu küçücük eşkıyaya şaşkınlıkla baktılar. Ona karşılık Cabbar iri, güçlü kuvvetli, gösterişli bir adamdı.
Sakallı bir yörük:
"Buyurun içeri Ağalar," dedi.
Çadırın içine, kapıdan başlarını eğerek girdiler. İçeri girer girmez Memed afalladı kaldı. Çadırın içinin güzelliği onu vurdu. Ömründe ilk olarak böyle bir çadır içi görüyordu. Yörüğün "merhaba"sını bile duymadı. Gözü çadırın içinde. Çadırın arka tarafında nakışlı çuvallar... Çuvallarda nakışlar, renkler uçuşuyor. Baş döndürücü bir hızla uçuşuyorlar... Renklerin cümbüşü veryansın ediyor. Nerden bu kadar çok ışık doluyor çadırın içine? Işıklar, renkler biribirine karışmış oynaşıyor. Memedin gözüne bir çuval takıldı. Uzun zaman gözünü çuvaldan alamadı. Çuvalın üstünde muhabbet kuşları vardı. Küçük küçük... Belki bin tane. Gaga gagaya vermiş kuşlar... Yeşil, mavi, kırmızı, mor kuşlar. Gözleri yaşla doldu. Kuşlar renk renk uçuşuyor.
Çadırın orta direği oyma... Direğe uçan geyikler oymuşlar. Tüyleri yıldır yıldır eden geyikler... Som sedeften.
Cabbar:
"Ne daldın bre uyansana?" diye Memedi dürttü.
Memed, gülümseyerek kendine geldi.
"Şimdiye kadar hiç böyle bir çadır içi görmediydim. Cennet gibi bir yer. Ne kadar da güzel!"
Cabbar:
 

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 151-175) 

617
0
0
Yorum Yaz