YARA / FİKRİ UZUN
13/1/2008 · Kategori: oyku
YARA / FİKRİ UZUN
13 Ocak 2008 , Pazar | Etiketler : Öykü
YARA
Temmuz ayının, sıcak kokan sıcağında, Nizamın kâmil, hiç durup dinlenmeden öğleye kadar ekin biçti.
Köse’nin Enver’den aldığı “çift öküz” marka tırpanı güneşte bıraktı, ahladın (yabani armut) dibine gölgesine oturdu. Ahlatın, dalları genç, gövdesi yaşlı, gölgesinde “bir ev kişi” barınabiliyordu.
Yoğurt tasına güvlek ten (ağaç su kabı) su koydu, kaşıkla karıştırdı.
Yoğurt parçaları suyun içinde yüzmeğe başladı. Kestiği çöreğin en kabuklu yanını, suyla cıvılttığı (sulandırdığı) yoğurdun içine doğradı.
“Ürün (süt ve süt ürünleri) olmadı mıydı, köyde durmayacaksın. Başını alıp gidecek, karnını başka yerlerde doyuracaksın. Köy yerinde ürün oldu mu, başka katık, aranmaz.” dedi. Az yumuşayan çöreği, kaşıkla ağzına aldı, daha önce boğazından geçmeyen çöreğin hem katılığı değişti, hem de kokusu.
“Aslında köycülük zor. Bak topal bayramın oğluna, okudu başını kurtardı. Demirci Eminin oğlu Hafız dükkân açtı. Maşa kürek yapıp satıyor. Kefelide mıh kessen o da iş değil. Ha şehirde yaşamışsın, ha köyde? Edince bir mesleğin olacak Küçük Usta dükkân açmış, tüfek tamir ediyormuş. Yağmuru yok yağışı yok. Başı kuru yerde. Mesleğin olacak. Şehre gitsen ne yapacaksın amelelikten başka. El kahrı çekmek kolay mı? Şu Topal Şükrü niye inmez şehre bilmem. ‘on parmağında on hüner.’ O’nun yerinde olsam bir gün durmam. Bir dükkân açarım, oturduğum yerden para keserim.
Hacı Sakalların Osman Bey, bozulan tabancasını Ankara’da yaptıramamış, Topal Şükrü yaptı. Böyle marifetli adamın rençperlikle işi ne? Ekeceksin, biçeceksin, yağmur yağmazsa biçecek sap ta bulamazsın. Hadi buldun kalafatlı arabayla harmana çek, yığın yap, saç sür savur çuvalla ambara koy, yeniden çıkart. Olukta yıka kurut. Değirmene götür öğüt. Un et. Undan ekmek.
Kısaca anlatması bile yorucu. Neresinden baksan zor köycülük zor” dedi, kendi kendine.
Çevresine baktı, her tarlada insanlar; kadın erkek, yaşlı genç, karıncalar gibi çalışıyorlardı.
Kimi ekin biçiyor, kimi deste yapıyor, kimi de tırmık çekiyordu.
Yanı başındaki tarlada Bayram güneşin altında, destelerin üstüne oturmuş, eşi de tırmık çekiyordu.
Nizamın Kâmil. Tasın dibini sıyırdı, ağzını sildi; “Allah olmayana da versin.” deyip kalktı.
Güneş altına bıraktığı tırpana baktı elleriyle. Tırpan kızmış, el yakıyordu. Dövmenin tam zamanıydı. “Bu işte tırpanın keskin olacak. Kesmez ise iş üremez, insanı da yorar” dedi.
Tepesi, azıcık yuvarlak ucu sivri örsü yere çaktı, iki yanı ince çekici eline aldı, tırpanın sapını sınıra, ağzını örse koydu, çekicin ince yanıyla, tırpanın ağzını çekiçle dövmeğe başladı.
“Hızlı vurmayacaksın, çatlatmayacaksın, Çatlarsa ekin sapı çatlağa takılır, tırpan sağmaz. (kaymaz) kolaylık olsun derken daha zorlaşır,”dedi kendi kendine.
Kel İsmail’in oğlu Rıfat traktör almıştı. Yumuk Hüseyin’in oğlu, deste yüklü kalafatlı arabasıyla kazancık kayaya yukarı çıkıyordu. ‘Öküzleri sağlıklı ve diriydi’ aklınca.
Rıfat, traktörle yetiştiği Yumuk Hüseyin’in oğluna kornayla selam verdi, yoldan çimenliğe çıkıp onu solladı çekti gitti..
“Ne iyi şey, şu direkdor,” dedi içinden, Yumuk Seyinin oğlu. “Daha şimdi Kavakların dibindeydi. Yetişti de geçti bile beni. Ne kadar erken çıkarsan çık, dakkasında (dakikasında, kısa sürede) yetişiyor…“Bi âlem (aklıl sır ermeyen, gizemli anlamında) bu gâvur…”dedi.
Bitişikteki tarlada ekin biçen Mıdık; tırpanı hiç dövmüyor, Alman malı eğeyi tırpanın yüzüne, aşağı yukarı sürterek zağlıyordu.
Eğe herkeste yoktu. “Beş parmağında beş hüner” i olan ahbabı topal şükrü, demiri iyi eğelemez olunca armağan etmişti o eğeyi Mıdığa.
Mıdık “kuşak çözmeye” (büyük çiş) gittiğinde, yanı başlarında oynayan takma adı “Apuk” olan Abdullah, eğeyi eline aldı, tırpanın ucundan tutup sırt üstü dikti, sapına bastı, babası gibi “zağlamaya” başladı. Bir iki kez eğeyi aşağı yukarı çekti: “İşş” dedi.
Tırpan, işaret parmağını kemiğe dayanıncaya kadar kesmişti. Önce acımayan parmağı sızlamaya başlayınca, Apuk ta ağlamaya başladı.
Parmağından kan akıyordu.
Apuğun ağlamasını duyan, bitişik tarladaki Nizamın Kâmil geldi önce. Sonra da, kuşak çözmeğe giden babası Mıdık.
Ne olduğunu ikisi de sormadı. Nedenini, sormadan bildiler. Nizamın Kâmil, Apuğun elini eline aldı, parmağından tutup baktı. Parmağını tırpan iyice kesmiş, neredeyse kemik görünüyordu.
Yapacak bir şey yoktu. “İşe” dediler.
Apuk, yaralı parmağına işedi.
Omcular Camisinin ahşap, yeşil boyalı minaresinin deliğinden ikindi ezanını okudu Koca Mustafa’nın Hafız. Nizamın kâmil, sesinden tanıdı. Camiye gidip, namazını cemaatle kılmak geçti içinden, camiye yetişemezdi.
Aptesinin bozulup-bozulmadığına inanamadı. Öğle namazından önce aldığı aptesinden bu yana işememişti de, yellenip yellenmediğini anımsayamadı.
“Başına iş alma oğlum Kâmil.” dedi, kendi kendine. Ilıca’ya gidip yeniden abdest aldı.
Bir iki kadın, eteklerini dizlerine kadar toplamış, giysilikteki “giysi taşında “giysi tepiyorlardı. Olukta abdest alırken, gözleri kaysa da onlara bakmadı.
Bedeninin açıkta kalan bölümlerinde kuru yer kalmamasına özen gösterdi.
Yine de kuru yer kalıp kalmadığından kuşkuluydu.
“Kulakları çınlayası Teke Hoca: ‘Abdest alırken kuru yer kalmayacak. Kalırsa namaz kabul değil’ derdi”.dedi. “Ya kaldıysa?” kuşkusunu da üstünden atamadı.
Elleri ayakları yüzü, boynunda bağlı destimalıyla (mendil) silmeğe gerek kalmadan kurudu.
Hava oldukça sıcaktı.
“Bu dünya boş” dedi, içinden. “Önemli olan öteki dünya. Bal akan ırmaklar, Huri kızları, Cennet Bahçeleri.
“Şu insanlara bak. Ölmeyecek gibi çalışıyorlar. Aç ta durulmuyor.”dedi. Ses çıkartmadan kendi kendine içinden konuşan Nizamın Kâmil, tepenin başındaki tarlaya gelmişti. Vakit kaybetmeden tarlanın verimsiz ekilmeyen uzantısında ki otları kurumuş çimenliğe namaza durdu.
Karşısında, camisinin minaresinden ezan okunan Omcular Köyü, çevresinde ekin tarlaları ve tarlalarda çalışanlar takıldı gözüne.
Hem namaz surelerini okuyor, hem de, “önüne bak.” diyordu, kendi kendine. Namazda, başını yere koyduğu yerden başka yere bakmanın yasak olduğunu biliyordu. Önüne baktı, rükûya eğildi, ettehiyatuya oturdu, selâm vermeden, alnının yere geldiği yerin az ilersinde ki “bokböceklerini” gördü. Renkleri; değişik tonda, siyahla yeşil arasındaydı.
İki bokböceği, hayvan bokunu yuvarlaklaştırmış, biri ön ayaklarıyla çekiyor, öteki arka ayaklarıyla itiyor, yardımlaşarak ilerliyor kim bilir nereye götürüp ne yapıyorlardı?
Nizam’ın Kâmil, bokböceklerinin eski Mısır’da; yaşamın, ölümsüzlüğün ve yeniden var oluşun simgesi olduğunu, mumyalama sanatının da bu düşünceden doğduğunu, Hiyeroglif yazılarındaki simgesinin “ölümsüzlük” anlamına geldiğini bilmiyor, dışkı topunu yardımlaşarak yuvarlamalarına ve ne yaptıklarına şaşıyordu.
Diğer Öyküleri:
• YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
• YARA / FİKRİ UZUN
• İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
• VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

