YAĞ TASI / FİKRİ UZUN

13/1/2008 · Kategori: oyku

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN

13 Ocak 2008 , Pazar | Etiketler : Öykü

YAĞ TASI

 

 

 

Reis, “On parmağında on hüner” Topal Şükrü’ye tırpan kırığından yaptırdığı belinde kın içinde taşıdığı kemik saplı keskin bıçağıyla somunu (fırında pişirilmiş çörek) eşit kalınlıkta dilimledi.

Kabuğunu ayırıp, tarhana çorbasına doğradı. İçini de anasının önüne uzattı. Oğlu yanı başında, kızı da beşikte sarılı karşısındaydı. Babası, yarı sofradan, yarı ocaktan yana dönmüş, kahvesini yudumluyordu. Ocaktaki közü maşayla tutup, dudakları arasındaki sigarasını yaktı. Avurdunu içine geçirerek derin-derin birkaç nefes çekti.

“Hey gidi gençlik” dedi, içinden. “Gözüm almıyor. Gücüm olsa durur muydum? Goca Gırana gider, iki gürgen yıkar, doğrar, satışa hazırlardım.”

Babasının içinden geçenleri okumuş gibi, ağzını silip sofradan kalktı Reis. Merdivenleri inip, avlu kapısının arkasındaki duvardan baltayı aldı, köselenin başına oturdu. Reisin olduğu sofraya oturamayan, bakır güğümlerine pınardan su doldurup gelen eşi Huriye’ye;

“Çevir” dedi adını anmadan. Huriye köseleyi çevirdi. Daha önceki deneyimlerinden nasıl çevireceğini biliyordu. Laf işitmemek için özen gösterdi.

Reis baltayı zağladı, (iyice keskinleştirdi) ayağa kalktı, koltuğunun altına aldı, eşiyle konuşmadan ve nereye gittiğini söylemeden sekercesine yürüyerek, Koca Kıran’a gitti. Yolda, baltasının yüzünü kara çıkarmayacağını, ne büyüklük ve kalınlıkta ağaç keseceğini düşündü.

Koca kıran da her tür orman ağacı vardı.

“Allah ne nimetler veriyor, vereceğine. Şehirliye de verseydi bu odunu, kime satardık?” dedi kendi kendine. Meşe kesecekti bu gün. Öylede yaptı. Bilek kalınlığında olmalıydı. Hem kesime iyi gelir, hem de alan iştahlı alırdı, bu kalınlıktaki meşe odununu. Fazla kalın olursa yarmak ister, ince olursa, dayanıksız olur, satışa gelmezdi.

Dibinden kesmedi seçtiği meşeleri. Önce işe yaramayacağına inandığı uç dallarını uçurup, bir soba boyu meşeyi kimi zaman bir vuruşta, kimi zaman da aynı yere iki vuruşta, gövdesi kalmayasıya kesti.

Akşama kadar hep aynı işi yaptı. Aklında kalan kestiklerini ve gözle görebildiklerine baktı, yaklaşık olarak değerlendirdi. “Bir araba gelir” dedi.

Gittiği yoldan gittiği adımlarla balta koltuğunun altında köye geldi.

Babası, Rahmanoğlu “Rafık”, (Refik) kapının önünde, bir gün önce, iki kişinin karşılıklı çektiği odun testeresiyle doğradıkları çam kütüklerini yarıyordu. İkisi de dargın değillerdi de pekte konuşmazlardı.

Babası, hoş olmayan bir olay nedeniyle oğluna kırgındı.

Reis, babasına söylemeden saygısızlık ta etmeden yanından geçip gitti.

Baltasını avluya,  kimsenin ulaşamayacağı bir yere astı, eve çıktı.

Eşi Huriye, kocasının yoğurt ekmeğini sevdiğini biliyordu. Ekmekleri bitmişti. Fırın yakmaktan, ya da başka ekmek etmekten, yoğurt ekmeği etmek daha kolaydı.

Reis, ev kapısından girip, eşinin yoğurt ekmeyi yaptığını görünce; içinden suçluluk duygusuna kapıldı. “Çok hatırını yıktım, çok azarladım. Bak benim hatırıma yoğurt ekmeği yapmış.” Dedi.

Eşi ile araları hiç iyi değil, hiçbir konuda anlaşamazlardı. Suya gider geç gelir. Fırın yakar, çörekler çiğ çıkar. Odun keser sobaya sığmaz. Çoğalt çoğaltabildiğin kadar.

“Ekmeği selede mi yağlarsın, sac da mı yağlayıvereyim?” dedi eşi. İp yine koptu. Reis yanıt vermedi. Verse horozu kavağa çıkartmalıydı.

“Ulan garı, otuz beş yıldır kedi köpek gibi olsak ta evliyiz. Hiç sen benim sacda yağlanmış ekmek yediğimi gördün mü?” dedi içinden. Belli etmeden, “yerde yağlarım” dedi.

Yağ kutusunu yanına aldı, sacdan yeni inen yoğurtlu ekmeğin üstüne, ilk başta yapılan serme (yufka) ekmekten böldüğü parça ile iki yanından akasıya sürdü. Yoğurt ekmeğini yağlama konusunda: “cörül-cörül olacak” derdi.

Cörül-cörül olan ekmekten bir bölüm kopartıp dürdü dürümün yarısını ısırdı. Gevmeğe başladı. O da ne? Sanki soğan dörde bölünüp yoğurdun içine atılmıştı.

Kalan ekmek parçasını yemeden kalktı, bir tas yoğurt koydu. İki baş soğanın kabuğunu soyup, kendi yöntemiyle mercimek büyüklüğünde doğradı, tastaki yoğurdun içine döktü. Tuz ve acı kırmızıbiber kattı, eşinin yanına koydu.

İri soğanlı yoğurt ekmeğini hiç sevmezdi. Eşi bunu kaç yıldır öğrenmeliydi. Bilerek yapmış ta olamazdı. Öyle biriydi işte. Fazla kafa yormadı, eşine hiçbir şey de demedi.

Huriye kadın yaslayacın üstünde oklava ile yufkayı açtı. Reisin yaptığı yoğurdu yufkanın yarısına koydu. Öteki yarısını, yoğurtlu yarısının üstüne kapattı, parmak uçlarıyla çift katlı yufkanın kıyılarına bastırdı. “Punto” yaptı. D şeklini alan içi yoğurtlu çift kat yufkayı bisleyeçle alıp, altında odun yanan, sacayağın üstündeki saca koydu.

Reis, bütün aşamaları izliyordu. İzlemese de, başka bakacak yer yoktu.

Ekmek pişerken kabardı, küçük bir delik açıp havasını attı, ardından azıcık yoğurt aktı. Bilseler, deneyimli olsalar da ikisi de ekmeğin içindeki yoğurdu akacak sandılar. Yoğurt akmadı.

Huriye kadın, ekmeği bisleyeçle evirdi, çevirdi pişirdi.

Eline yağ tavasının içindeki yağlayacı aldı, birden bıraktı. Yağlanmamış ekmeği seleye koydu, yarım kalan ikinci yufkayı açmaya başladı.

Reis, yoğurt ekmeğini, “kafasına göre” yağladı, böldü kıvırdı, iştahla doyasıya yedi. Sofradan eksik edişlmesi eksiklik sayılan ayran tasının yarısını içti. Ellerinin yağını, belindeki kemere sildi.

Her iki eşin ikisii de mutluydu.

Babasının geldiğini, merdiven basaklarının sırayla gıcırdamasından bildi. Her basağın gıcırdama sesi başkaydı. Yarıyı geçmiş, iki üç basak kalmıştı.

Yanan sigarasının başını iki parmağıyla ezdi, ceketinin iç cebine attı. Babası içeri girdi, o dışarı çıktı.

Kapının önüne indi, çevredeki yongaları toplayıp ateş yaktı, üstüne kuru odun attı.. Daha önce kestiği meşe dallarının şehirde satılacak odun olmayan bölümlerini ayırmış, halka-zelve yapmayı tasarlamıştı.

“Odun olmaz” deyip ayırdığı meşe uçlarını ateşin yanına getirdi. Yere, kuralına bilimine uygun çiviler çaktı. Yaş meşe dallarını ateşte ısıtıp, yere çaktığı çiviler arasında büktü, gerdirdi kurumaya bıraktı. Kimileri zelve, kimileri halka olacaktı.

Yarınki iş için gerekli olan arabayı inceledi, bir eksiği yoktu. Kömüşler (manda) damdaydı. (ahır)

Dama girdi, mandalar katıklı samanlarını yiyorlardı. Karınları kabarık, aç değillerdi. Onları sevdi taradı.

Hava kararmış, akşam olmuştu. Köylünün çoğu, önemli bir işi yoksa akşamdan yatar, boşuna ışık yakmazdı. Çıktı, odasına yattı.

Uyandığında şafak sökmüş, hava ışımıştı. Dama indi, kömüşlerle konuştu. Samanı katığı çuvala koyup:”Ben odunları yığıncaya kadar dağda yiyeceksiniz” dedi. Kömüşler konuşmayı bilmese de bir anlaşma oldu. Yularlarını çözdü kapının önüne çekti. Yularlarını bırakıp, boyunduruğu almaya gitti. Kömüşler olduğu yerden bir yere kımıldamadı. Reis boyunduruğun yarım u şeklindeki zelve uçlarını dışarı çevirip, bir başını kömüşün birisinin boynuna taktı. Öteki ucunu tuttu, boştaki kömüşe: “Gel oğlum” dedi. Kömüş geldi, boyunduruğun altına girdi. Reis, zelveleri içeri çevirdi,  U şeklini alan zelveleri uç uca getirip kertiklerinden bağladı. Kağnı arabasının okunu boyunduruğun ortasındaki halkaya geçirip hayvan derisinden yapılma kayışla sardı. Kayışın ince ucunu, delikli ucundan geçirdi, boyundurukta bağlı çiviyi ucuna taktı.

Arabayı koştu.

Saman çuvalını arabanın önüne sardı. Baltayı yerine astı. Kendisi de saman çuvalının üstüne oturdu, üvendireyi boyunduruğun ortasına vurdu: “Hadi olum” dedi. Bu, mandaların ikisine birden: “Yürüyelim” demekti.

Kocakıran’a gidişte belirli bir yol yok, çam çalı aralarından, çimenliklerden gidiliyor, usturuplu (bilimli) gidilmez ise yol uzadıkça uzuyordu.

Reis, ucu nodullu üvendireyi, sağa gidilecekse soldaki kömüşe, sola gidilecekse sağdaki kömüşe dürtüyor her ikisini de oturduğu yerden yönetiyordu.

Kocakıran’a geldiler. Reis; arabayı iki ağacın arasındaki çimenliğe durdurdu. Arabanın okunu boyunduruktan çözdü yere bıraktı. Araba, ileri geri de gidemeyecekti.

Kömüşleri de boyunduruğu ile birlikte bir ağaca bağladı, katıklı saman çuvallarını önlerine ayrı-ayrı koydu. Bağlamasa, “hayvan bu”, çekip gidebilirdi.

Bir gün önceden kestiği odunları arabaya yığmaya başladı ve yığdı. Urganla iyice sardı. Yığdığı odunlara baktı: “Yedi sekiz yük gelir” dedi.

Oturdu dinlendi. Boşluğa baktı, hiç düşünmedi. Kömüşler samanını yemiş, yatmış, geviş getiriyordu. Rahatlarını bozmak istemedi. Yün kuşağının arasında taşıdığı kapağı tren lokomotifi kabartmalı cep saatine baktı, daha akşama epeyce vardı.

Ellerini başına yastık yapıp, sırt üstü yattı. Gözleri çam dallarına, kozalaklarına ilişti. Bir ara “yüreği geçti”.

Kalktı, arabanın okunu kaldırdı, altına önünde bağlı gezen kazığı dayadı. Kömüşleri, üvendire ile yönlendirerek arabanın kolunun iki yanına geri-geri yanaştırdı. Kolu boyunduruğa bağladı, çivileri, zelveleri, bağlı olan ipleri gözden geçirdi, kömüşlerin önüne geçti, üvendireyi boyunduruğun ortasına vurdu,”Hadi oğlum” dedi.

Kömüşler yere var güçleri ile basıp, arabayı çektiler.

Kimi zaman iniş indi, kimi zaman düzlükte gittiler. Yokuşlarda daha fazla çaba göstermek gerekirdi. Üçü de biliyordu. Reis; bağırıp çağırarak kömüşlere “gaz” verdi, kömüşler de yere sağlam basıp ileri yüklenerek yokuşları da çıktılar.

Köye geldi arabayı kapının önüne çektiler. Reis, fırın yakıldığını kokusundan bildi.

Arabayı boşalttı. Odunları katar yaptı. (üst üste yığdı)  Kömüşleri dama bağladı, afurlarına (saman oluğu) saman koydu, katık kattı, kendisi de eve çıktı.

Babası ocak başına oturmuş, kahve pişiriyordu.

Huriye kadın, önce suyu, sonra yoğurdu koyduğu tası ve yeni fırından çıkmış somunu önündeki tablaya koydu. Reis yoğurdu karıştırdı, “ne kadar karıştırırsan karıştır. Bu yoğurt parçaları suyun içinde yüzer. Önce tasa yoğurdu koyup çırpacaksın, sonra su katacaksın. Kaç kere söyledim sana” dedi. Huriye kadın hiç yanıt vermedi, alnından esmedi. Başına gelecekleri biliyordu. “Huysuzluk işte. Bir kere de mahna (bahane) bulma. ‘İyi olmuş’ de. Ağzın mı eğrilecek?” dedi, içinden.

Bayrama iki gün kalmıştı. Reis, hatır yıkmak istemedi.

Fırından yeni çıkmış sıcak çörek, yavan bile yenebilirdi. Hele ki çiy  değildi.

Çöreği yedi, yoğurtlu suyu içti, gitti odasına yattı.

Rahmanoğlu Refik, kahvesini içmiş, attığı afyon patlamıştı. Biten sigarasının,  kalan közünü parmak uçlarıyla çıkardı, ocağa attı. Takımı belindeki yün örme kuşağının arasına koydu.

Arap harfleri ile yazılmış kitapları, Kuranı kerimi okuduğu gibi, saz da çalardı. Arkasındaki duvarda asılı sazını aldı, akort makort yapmadan bir iki tınlattı: “Çadırımın üstüne şıp dedi damladı Allah canımı almadı-almadı” türküsünü hem çaldı, hem söyledi,

Her saz çaldığına rastlayışımda hep aynı parçayı çalardı. Beklide sazla çalmasını bildiği tek parça o idi.

O da yattı. Yatmayan kimse kalmadı.

Gecenin sessizliğinde köpek sesinden başka ses yoktu.

Reis erkenden uyandı, şafak sökmüştü. Akşamdan yiyeceklerini önlerine verdiği eşekleri ahırdan çıkarttı, avludaki direklere ayrı-ayrı bağladı.

O gün iki eşekle gidecekti. Babasının afyonu, sigarası bitmiş, kadınlar cember (başörtüsü) ısmarlamış, akşama gözleme yapmak için yağ, çocuklara da halka şekeri alacaktı.

Herkes iki eşek besleyemezdi. Arpası samanı besleyenini zorlardı.

Anası babası, evde kalmış topal kız kardeşi ve iki de çocuğu vardı. Çocukların biri oğlan, biri kız, biri büyük birisi küçüktü. Küçük olan kız,  beşikte yatıyordu. Her şehre gidişinde çocukları için halkalı şeker alır, büyüklere birer tane verir kalanını iki kardeş arasında pay ederdi.

Büyük olanı kütür-kütür çiğneyip yer, küçük olanı yiyemez, onun payı da ipe dizilip beşiğe takılırdı. Günün büyük bölümünü beşikte geçiren kız, ellerini çarparak şekerlerle oynardı.

O şekerleri de yine, kızın büyüğü olan oğlan yerdi. Eşeklere odun yüklerken, hep onları düşündü. Bu gün arife, yarın bayramdı. Bayramda olsun yeni başörtüsü örtmek kadınların da hakkıydı.

Kâğıda sarılı afyon sakızını eline verdiğinde; babasının her zaman esirgediği gülümsemesi, sevinmesi gözünün önüne geliyor, onu sevindireceği için mutlu oluyordu.

Düşünmeğe gerek yok, eli alışkındı. Eşeğin birisinin yüklemesi bitmişti bile.

İkinci eşeği de birincisini yüklediği gibi yüklemeğe başladı. Şiltenin altına çatal çomağı dikti. Üstüne odunları yığmaya başladı. Birbirine tam yapıştırmaz ise, birkaç odun artırabilirdi de yapmadı. “Günah” dedi, bir sobalık odun benim için önemli değil, alacak alan için önemli. Hakkınca yüklemeliyim.” Dedi.

Eşeğine olduğundan fazla yükleyip, şehrin kıyısında yıkan, iki yük yapıp satanlar vardı. Onlara kızardı. “Hem eşeğe yazık, hem alana” derdi.

Çatal çomağı diktiği şilteden, semerin kaşındaki urganın yarısını geçirip, semerin arkasındaki kaşa taktı, urganı geri getirip yeniden şilteden geçirdi önden gelen urganla şiltenin birleştiği yere bağladı.

Şiltenin altına diktiği dayanağı almadı, eşeğin öteki böğrüne geçti. Bir eliyle şilteden tuttu, öteki eli ilekatar yaptığı odundan alıp, tek-tek odunları yüklemeğe başladı. Odunların, öteki yüzdeki odunlarla eşit olmasına özen gösterdi.

Şu dakikalarda köylülerin çoğu odun yüklüyor olmalıydı. Ses seda da yoktu.

Reis, eşeklerin yüklenmesi, odunların sarılması bitince, dayanağı yerinden çelledi. (Herhangi bir direği, sopayı, alt tarafından kımıldatarak, teperek, yerinden oynatıp yıkılmasını sağlamak)

İçi arpa karışık saman torbalarını semerin kaşına taktı. Boş heybeyi de odunların üstüne arttı. Eşeklerin yularını semerin ön tarafındaki halkaya gerdirerek bağladı. Eşekler istemese de başlarını dik tutacak, eğilemeyeceklerdi.

Kiren (kızılcık) sopasını eline aldı, eşeklere vurmadan: “deh” dedi. Eşekler, “düğüne gider gibi” yürümeğe başladı. Reis, onların ne hızda yürüyeceklerine alışkındı. Adımlarını onlara göre uydurdu.

Huriye kadın, bağırıp çağırmadan, koşarak onlara yetişti, tası eşine uzattı. Eşi kızmadı. Tas kendi aklına da gelmemişti. Aldı, heybenin gözüne koydu.

O yıllarda,”Vita”  (katı yağ) yağı yeni çıkmış, yirmi kiloluk tenekelerdeydi. Bakkallar yağ tenekesinin ağzını değişik yöntemle açar, demirden yaptırdıkları özel kepçe ile çıkartıp satarlardı. Satın aldıkları yağ, getirdikleri tasa, ya da küçük tencerelere koyulurdu.

Vita yağı, zeytinyağından ucuzdu.

İşte Huriye Kadının koşarak yetiştirdiği tas, yağ tasıydı. Bir kilo yağ için tencereyi getirse reis kızardı.

“Heey” dedi, Reis.

“Eey” dediler köyün değişik yönlerinden kısa aralıklarla.

“Çüşş” dedi kendi eşeklerine. Eşekler durdu. “Deh” dedi, yavaş-yavaş yürümeğe başladılar.

Arkasından, önce Tilki Hüseyin yetişti. Ardından Kasap Ali, daha sonra da, Kadı gilin Ragıp. Başka da yoldaşlık edecekleri, hoşlanacakları kimse yoktu. “Deeh” dedi Reis hızlıca. Önce kendi eşekleri, daha sonra da öteki eşekler hızlandı. Geriden gelen olsa da onlara yetişemezlerdi.

Gelersin Karakol’unun yakınından, ana yola çıktılar. Kimi “şose” kimi cadde, kimi de kamyon yolu derdi o yola. Yürümesi bir başkaydı o yol üzerinde. Eşeklerin ayakları da nallıysa gel de dinleme o kadar eşeğin ayak  nal seslerini.

Şehre odun götürüp satmak sözde yasaktı. Her gün değilse de, iki günün biri gidip satıyorlar kimse de bir şey demiyordu.

İşletmelerin (ormancılar) yolu kestiği yönünde bir duyum aldı, inanamadılar. “Başka günler neyse de şu mübarek günde” olacak iş değildi.

Yine de “tedbiri” elden bırakmadı, Kasap Ali’yi öncü olarak belirlediler.

Kasap Ali’nin adı, kasap olduğundan değildi. Beş altı tavuğu var, haftada birkaç yumurta yumurtlarlar, odun satmaya geldiği gün yumurtaları da götürür satar, parasını parasına katardı.

Tavukların kümesine bir şeyler dadanmış, tavukları cıyak-cıyak bağırtıyordu. Tavuklar avludaki sepete yumurtlardı. Yumurtlamaz olmuş,  yumurtadan kesilmişler, Kasap Ali bir türlü çözemiyor, “kapı köpeği” de havlamıyordu.

Yine tavukların gıyakladıkları bir gün; fişeği önceden gözüne bastığı tek kırma tüfeğini kapıp avluya indi. Tavuklar o yana bu yana uçuşuyor, köpek yalanarak Kasap Ali’ye “köpek gibi” bakıyor, ağzının iki yanındaki yumurta bulaşıklarını yalıyordu.

Kasap Ali, tavukların yumurtadan kesilmediğini, yumurtaları kendi kapı köpeğinin yediğini anladı.

Tüfeğin fişeğini harcamaya kıyamadı, köpeğini yıkıp bıçağıyla kesti.

Kasaplık oradan geliyordu.

Öncü olarak görevlendirilen Kasap Ali önden gidecek, ormancıları gördüğünde: Belirlenen işaretle onları haberdar edecek, onlar da odun yüklü eşekleriyle kaçacaklardı.

Reis, Tilki Hüseyin, Kadı gilin Ragıp, eşeklerin ayak nal tıkırtılarını, rüzgârda çamların uğultusunu, Reisin esprilerini dinliyor, güle oynaya geliyorlardı. Kasap Ali’den ses seda yok, kendisi de görünmüyordu.

Ana yoldan ayrıldılar.  Şehre kesmenden Gümüşlece’den ineceklerdi.

Hiç ummadıkları böyle bir günde, umulmadık anda, çam ağaçlarının arasından ormancılar yola atladı, martini oduncuların üstüne doğrulttular:

“Ayıp değil mi, ormanı kesip satıyorsunuz?” dedi birisi. Reis:

“Beyefendi, bizimkiler sizinkilerin yanında hafif kalır” dedi.  Ormancı:

“Yıkın yükleri. Hadi karakola” deyince, Reis, ortalığı yumuşatmak, ormancıları imana getirmek için:

“Bakın bey; bu gün mübarek gün. Bu odunları satıp, yağ, tuz, şeker alacağız. Ölüler bacada, çocuklar camda, kadınlar hamuru yoğurmuş ocak başında bizi bekliyor. Köylük yerde âdettir.. Bacadaki ölüleri, çoluğu çocuğu sevindirmek için gözleme yapar yağlar yeriz.  Yağsız gözleme olmaz.” Dedi.

“Bok yiyin” dedi, o ana kadar görmedikleri, çamların arasındaki pikabın yanında dikilen sivil ve genç birisi.

“O kim?” dedi reis ormancılara.

“Şef” dedi, ormancılardan birisi.

Reis; çabucak eşeğin yanına gitti, Huriye Kadının koşarak getirdiği boş tası, boş heybeden aldı, avucunun içine yerleştirdi, şefin yanına yaklaştı. O kadar çabuk davrandı ki, hiç kimse ne yaptığını ne yapacağını sezemedi. Sol eliyle şefin yakasından tuttu, sağ avucundaki tası şefin kıçına kapadı:

“Sıç lan,” dedi, “ sıç,  .mına goduğum.”

 

Diğer Öyküleri:

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »