VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

13/1/2008 · Kategori: oyku

VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

13 Ocak 2008 , Pazar | Etiketler : Öykü

                                   VEDA etmiyorum

 

 

Sevgili okurlar;

Asıl görevim eğitimcilik.

Asıl görevimi aksatmadan yerel, “Yeni Kastamonu Gazetesi”nde, aralıklarla da olsa yirmi altı yıl köşe yazıları yazdım. Tanınmak, meşhur olmak gibi bir tutkum, “kim ne der” gibi bir kaygım “bana ne?” gibi de bir düşüncem olmadı.

 Topluma ödemem gereken borcumun eksik kaldığı kanısındaydım.

Yaşadığım, ilgi duyduğum, görüp izlediğim tanık olduğum toplum olaylarını, toplumun düşüncelerini, duygularını yergilerini gazetenin köşelerine, yansıttım.

Yazdığım yazı konularım hep gerçek, “inkâr itiraz” edilemeyecek, karşı çıkılamayacak cinstendi.

Kalemi çıkarıma kullanıp, kimseyi hırpalamadım, karalamadım, çamur atmadım. Hırpalamam gerekenler olduğunda, yüz yüze hesaplaştım.

            Yazılarım okundu mu, okunmadı mı, ciddiye alan oldu mu, olmadı mı, havanda su mu dövdüm, bilemiyorum?

            Emekli olalı on yılı geçti.

Emekli lafını hiç sevmedim. “Bir işe yaramaz, ıskartaya çıkmış” algılanmasının değiştiğini de göremedim.

.

            Bundan sonra, aklım ereliden bu yana beynimin derinliklerinde kayıtlı olan, bende derin iz bırakan anımsayabildiklerim yaşadıklarım duyduklarım izlediklerimin biraz sıra dışı, biraz acıklı, biraz çileli, biraz da ağlamakla gülmek arası boğazı düğümleyen kimi bölümlerini öykü türünde yazmayı düşünüyorum.

Yazarak anlatacaklarımın benzerleri belki de çoğunuzun başından geçmiş olacak. Gerilere gidip, anılarınızı tazeleyeceksiniz.

Kimilerinizde; “Olmaz böyle şey” diyecek.

Paylaşamadıklarımız da olabilir.

Gönüller bir olsun.

            Eğer, yirmi altı yıldan bu yana; yazdıklarımdan kimilerini olsun okuduysanız; “masaya üç kere tıklayın.”

Ben duyamasam da, duyanlar olacaktır.

 

 

 

 

                                   KARTACAYI

                                      Kim yıktı                          -ÖYKÜ-

            Saman Pazarı’nda, giyilmiş giysi satan Topal Tellal’dan bir pantolon almıştı da ceketi pantolonuna yakışmıyordu.

Kol saati de edinmişti. Bir de ceket edinebilirse “görüntü” tamam olacaktı.

            Okula gidip gelirken, özellikle Saman Pazarı’na uğrar, ikinci el “elbise” satılan dükkânın önünden geçer, pantolonuna uygun bir ceket olup olmadığına bakardı. Dükkândan içeri girmesine, sormasına gerek yok, satacak malı olduğunda Topal Tellal dükkânının önüne, saçağın altına (çatı çıkıntısı) asıp sallandırır, kimi zaman günlerce asılı kalır, kimi zaman da asılasıya satılırdı.

            O yıllarda çoğu kişi özel elbise diktiremez, az giyilmişi ile yetinirdi.

Türkiye’de hazır giyim yoktu. Büyük olasılıkla Avrupa ülkelerinden az giyilmiş giysiler Suriye yolu ile yurda kaçak girer, “Suriye Ceketi” adı altında ucuza satılırdı. Alımı satımı yasaktı.

            Terziler bile “Suriye Malı” alana hoşgörü ile bakar, kaçak oluşu kimseyi etkilemezdi. Aklındaki ve her gün gözlediği böyle az giyilmiş bir ceketti. Harçlığından artırmış, parası hazırdı.

Saçak altında ceketi asılı gördüğü gün; hiç başka bir şey düşünmedi, gözünü cekete dikti.

Topal Tellal, tornadan çıkmış değneği elinde, kapının önünde oturuyordu. Kimin nereye niçin baktığını anlardı.

İşini iyi bilenlerden di.

Kızıl Bayır’da; anlatılması ayıp olan bir “iş” yüzünden “Karadağlı” toplu tabancadan dizine yediği kurşununun diz kapağını dağıtması nedeniyle, bacağının birisi bükülmez, otururken de, kalkarken de dimdik uzatırdı.

Dizini bükemeden kalktı, elindeki değneği ile saçak altından ceketi askılığı ile birlikte indirdi.

Ceket, petrol mavisi, belli belirsiz çizgili ve yeniydi.

Evirdi çevirdi, iyice baktı. İç cebinin girişinde,  ayrı bir parçada eğik bitişik yazıyla yazılmış, anlamını çözemediği bir yazı vardı. İçinde dışında hiç eski yeri yoktu.

Kol uçlarına baktı, çöprümemişti. Parasını sordu, alım gücü yetiyordu. Parasını verdi ceketi aldı.

Günlerdir hazırlıklı ve sabırsızdı. Ceketi eğnine giydi, ceket uzun geldi.

Sorun değil, terziler çözüm bulurdu. Zaten, Topal Tellaldan aldığı bacağındaki pantolonu da terzi adam etmişti. Pantolonun dizleri ezik, bedeni boldu.

 Topal Tellalın yolladığı selamını iletip, pantolonu önüne bıraktığında, terzi hiç iki bir etmeden belinin kalınlığını ölçtü, pantolonu çabucak evirdi, çevirdi baktı, önündeki masaya yatırdı.

Rakamları silinmiş uzun metresi ile dümdüz çizdi. Eline makası aldı, her iki bacağını da, belden paçaya kadar beş parmak kadar enlilikte kesti, ezik yerlerini çıkarttı attı. Paçaları ters çevirip kestiği yerleri birbirlerine dikti.

Kalktı, paçalarını düzeltti, ütü masasına yatırdı, eliyle dikiş yerlerini sınır yaptı, düzledi, kömür ütüsünün kapağını açtı, külü gözüne kaçırmadan bir iki kez üfledi. Pantolon paçalarına parmak uçlarıyla su serpti, dayanarak ütüyü paçalarının her yerinde gezdirdi.

Pantolon çok güzel ve şık olmuştu.

Ütü için her gün terziye gidemiyor, akşam yatmadan, terzinin yaptığı gibi azıcık su serpip, çarşafla yatak arasına seriyor, elleriyle düzlüyor, “devşinmeden” (devinmeden) üstünde yatıyor, sabah kalktığında, terzinin kömür ütüsüyle ütülediği kadar ütülü oluyordu.

Uzun gelen cekete de, terzi bir işlem yapardı.

Başka yerlere sapmadan, aldığı ceket elinde, doğrudan ilk gittiği terziye gitti. Topal Tellal’ın yollamadığı selamını iletti.

Terzi ceketi eline aldı, bir eliyle yakasından tutup yukarı kaldırdı, döndürdü, her tarafına baktı:

“Ne olacak?” dedi,

“Boyu; boyu uzun, boyu kısalacak” dedi.

“Olmaz” dedi, terzi. Atarcasına ceketi kucağına verdi.

Terzinin neye kızdığını anlayamadı. Davranışlarını sindiremese de “saygısızlık” etmedi. Başka terziye gitti.

O eline de almadı, “kısalacak” lafını duyar duymaz;

“Olmaz” dedi o da.

Pekte umurunda değildi. İlkokul beşinci sınıfta, Aile Bilgisi Dersinde öğretmenleri Gölköy Enstitüsü çıkışlı Rıfkı Acar, dikiş dikmesini ve çeşitlerini öğretmişti. O ana kadar yırtık söküklerini de pek güzel dikiyordu.

Evde kendisi kısaltmaya karar verdi.

Eve gitmeden, makarayla iplik, taneyle iğne aldı.

Makası vardı.

Öteki ceketini çıkartıp yenisini giydi, el yordamıyla yokladı. Evet, ceket oldukça uzundu. Kısaltacağı yeri eliyle ayarladı, ne kadar keseceğini el parmaklarıyla ölçtü, çıkarttı somyanın üstüne yüzüstü serdi. Deneyimli bir usta edasıyla, gözünü kırpmadan ceketin eteğini bir uçtan öteki uca makasla kesti. “Niçin olmuyormuş?” dedi kendi kendine. “Bal gibi olur.”

Ceketin astarıyla kumaşı birbirinden ayrılan eteğini ayrı-ayrı içine büktü, “temiz dikiş” ile dikti.

Dikiş yerlerinin kabarmasından başka bir özrü yoktu. Gittiği terzilerden başka bir terziye, bir de “ütü attırırsa” dikişler de düzelir, makineyle dikmiş gibi olurdu.

Ertesi günü terziye gitmeden ceketi giydi. Elini önce pantolonunun sonra da ceketinin cebine attı.

Cekette cep yoktu. Sadece ceketin eteklerinde, cep kapakları kalmıştı.

Büyük camlı dükkânların önünden geçerken, ister istemez camdaki görüntüsüne baktı, “cebi de olsaydı cekete diyecek yoktu. Ceket çok şıktı”

Görüntüsünün düştüğü her cama baktı. Cepsiz ceketi gördükçe, herkesin kendisine baktığını sandı. Yüzünün kızardığını camdan göremiyordu da, kendisi hissediyordu.

Okula her sabah gidişinde önünden geçtiği, Nasrullah Şadırvanına yakın aşçı dükkânının önünden geçerken mis gibi tereyağı koktu. Yoğurtlu, tereyağlı pirinç çorbasını tanıyordu. Ara sıra girip yerdi. Parası vardı. Ilgaz’ın ötesinde, “öteyüz” de ticaretle uğraşan babası, her hafta zarfın içinde yazdığı mektupla birlikte beş lira yollar, o para da O’na bir hafta yeterdi.

Bir tas çorba, elli kuruştu. Aşçı dükkânına girdi, aşçı hiç sormadan metal tabağın içine koyduğu çeyrek ekmekle, üstüne tereyağı cızladığı bir tas çorbayı önüne koydu.

Çeyrek ekmekle bir tas çorbayı içti. (yedi)

Bir ara ceket olayını unuttu.

Okula yaklaştığında, hiç okula gidesi gelmedi. Gidesi gelmese de gitmek zorundaydı. 

Okulun kapısından yana değil de, Halk Eğitim Binasının ön tarafına gitti. Havadan uçup gelen okul şapkasını yere düşürmeden kaptı, başına giydi, okulun ana kapısından okula girdi. Nöbetçi öğrencinin yanından geçerken, kapının arkasına sinen, “fizikçi” Hasan Bostancı’yı görmezden geldi.

Sınıflarıyla komşu olan sınıftaki arkadaşına şapkasını teslim etti.

Yolda gelirken selamlaşmış, şapka konusunda anlaşmışlardı.

Sınıfına girdi, sırasına oturdu.

Oturduğu sırasında, büzüldü pıstı, yok olduğunu sandı.

Hasan Bostancı’dan kurtulmuştu da, “ya öğretmen tahtaya kaldırır, cepsiz ceketimi gören sınıf gülerse” diye geçti içinden.

Yıkılmakla ayakta kalmak arasında gitti geldi.

Öğretmen sınıfa girdi, dersine başladı. O büzüldükçe büzüldü. Hep arka sırada oturur, öğretmenler de, arka sırada oturanlarla azarlama dışında pek ilgilenmezdi.

Dersin sonunda öğretmen anlattığı konularla ilgili sınıfın ön sıralarında oturan kimi “çalışkan” öğrencilerine sorular sordu, yanıtlar aldı, açıklamalar yaptı.

İkinci ders, birkaç gün önce ansızın yoklama oldukları tarih yazılıları okundu. Nasıl olduysa, tarih yazılısından üç almıştı. “Zayıf” demekti.

Kendisini, çok sevdiği tarihe ihanet etmiş saydı.

Böyle kazaların olabileceğini, olabildiğini de öğrenmiş oldu.

Öteki yazılı gelmeden, öncekinden daha fazla çalıştı. İkinci yazılısı kendince başarılıydı.

Aradan bir iki hafta geçti, “sınıf” tarih öğretmeninden yazılıları okumasını istiyordu.

Yazılıları okuyacağı gün, sınıfa girer girmez, “tarihçi” gözünü O’na dikti.

Cebinden not defterini çıkarttı, numara sırasıyla yazılı notlarını okumaya başladı. Zamanlı zamansız hep O’na bakıyordu. Numarası ortalardaydı. Numarasını okudu, cılız bir sesle; “sekiz” dedi ve durdu. Küçümseyerek epeyce baktı-baktı, “doğru söyle kime baktın?” dedi.

“Kimseye bakmadım hocam” dese de hoca inanmadı.

“Seni sözlü yapacağım” dedi, sert bir ses tonuyla.

“Yapın hocam” dedi, duyulur duyulmaz bir sesle. Hoca, bir iki kez kafa salladı, “kılığa bak” dedi, hele ki sınıfın çoğu aldıkları notları birbirleriyle tartışıyordu.  Tarihçinin dediğini duymadılar.

 Kısa sürede bitmesi gereken notların okunması bitmedi, zil çaldı. Ayağa kalkıp teneffüse çıkmaya yeltenen bir iki kişiyi de oturttu, notları çabuk-çabuk okudu bitirdi.

Sıra arkadaşının notu, onunkinden oldukça aşağıdaydı.

Sınıf teneffüse çıktı.

Sınıftan da çıkası yoktu. Bahçeye çıksa, koridorda gezinse hep kendisine bakılacağını sanıyordu.

Sınıftan çıkmadı. Avaralıktan tarih kitabını karıştırdı.

Ders bittiğinde okuldan çıktı, “Ekmekçi Sadık” tan yarım ekmek alıp gittiği yoldan eve geldi. Konuşacak kimse yoktu. Yukarı Pazar’da tek odalı bir evde tek başına kirada oturuyordu.

Hep içinden düşündü. Okula gitmeyecekti. Tarihçi, nasıl olsa onu, tahtaya sözlüye kaldıracaktı. Tarihten, sözlüden korkmuyordu da cep kapağı ceket ucunda olan ceketle o tahtaya kalkmak, “aşağılanmak” yok muydu?

Ölümden beterdi.

“Ya bilmediğim bir soru çıkarsa” dedi kendi kendine.

Bir hafta okula gitmedi.

Çuval içinde sırtında taşıyıp şehre getirdiği odunu, biter korkusuyla yakamıyor, derslerine yatağının içinde çalışıyordu.

Evde sıkıldığı gün, bir üst sınıfa geçen öğrenciden yarı fiyatına aldığı temiz kullanılmış tarih kitabı koltuğunda kaleye çıktı. O yana, bu yana boşu boşuna baktı.

Bir kayanın dibine, güneşe karşı oturup tarih kitabını okumaya başladı.

Şehri tepeden gözledi. Koca-koca konakların, evlerin çoğu boştu. Kimilerinin çatıları da göçüktü.

“Şu evlerden ya da odalarından biriside benim olsa” der gibi geçti içinden.

Anası, böyle durumlarda:”Olacak duaya âmin de” derdi. O söz geldi aklına.

Ankara Suluğu’nu döne-döne tırmanan bir tomruk kamyonuna takıldı gözü. Hırıltısı, ta kaleye kadar geliyordu. Kim bilir kaç araba odun vardı üstünde? Görünmez olasıya izledi kamyonu. O yolları kimlerin nasıl yaptıklarını düşündü.

Yeniden tarih kitabını okumaya başladı.

Murat Hüdavendigâr,  Kosova Savaşını kazanmış, savaş alanını geziyordu. Ölmüş gibi yatan bir Sırplı, kalkıp onu hançerlemiş, öldürmüştü.

Bu olaya çok canı sıkıldı.

Fatih’in, babasına: “Eğer ben padişahsam, size emrediyorum. Ordunun başına geçiniz. Yok, ben padişah değil, siz padişahsanız, o zaman görevinizi yapınız” sözü çok hoşuna gitti.

Bir hafta okula gitmediği günlerde hep,  tarih dersine çalıştı.

Okulunu, arkadaşlarını da özlemişti.

Birkaç gün ara verdikten sonra gittiği ilk gün, tarih dersleri vardı. Sınıfın öğrencileri onun tahtaya kaldırılmasını bekliyordu. Hoca onunla hiç ilgilenmedi. Öğrencilerden: “Hocam sözlü yapacaktınız” diyenler oldu. Anımsatmaya çalışan öğrencilerin düşüncesi hayrına değil, “dersi kaynatacak,” olası bocalamalara ve hırpalamalara güleceklerdi.

Hoca onları duymazdan geldi.

Hemen her tarih dersinde olayı tarihçiye anımsattılar. Tarihçi oralı olmadı.

Umulmadık bir zamanda, sınıfa girip karatahtanın önüne geçtiğinde, idam sehpasına davet edercesine: “Kalk bakalım tahtaya” dedi.

Sınıfın çocuklarının kimisine; “çalıştın mı yavrum, seni kurtarma sözlüsüne kaldırayım mı”? Dendiğini daha öncelerden biliyordu.

Çağrı yapılmış, korkmak kaçmak olmazdı. Vatan kurtarmaya giden bir gönüllü asker gibi, gönüllüce korkmadan kalktı, tahtanın önüne geldi, sınıftan yana döndü,  bekledi.

Tarihçi, bu arada örtüsüz, üstü çizik “öğretmen masasının” önündeki ağaç sandalyeye oturmuş, tahtadan yana dönmüştü.

Bir yargıcın suçluyu yargılamasından da öte, kasıldı, sandalyesine yaslandı, ses tonunu değiştirdi: “Söyle bakalım, ‘Fetret Devri’ ne demektir.

“Fetret Devri; Ankara Savaşından sonra oldu. Padişah Yıldırım Beyazıt öldü.  Babaları ölünce, kardeşler arasında taht kavgaları çıktı. Kardeşler arasında çıkan kavgalar nedeniyle, yönetimde boşluklar, belirsizlikler olmuştur. Belirsizlikler Dönemi demektir öğretmenim.”

Tarih öğretmeni,  kopya çektiğinden kuşkulandığı öğrencisini “bozamadığına” bozuldu.

“Peki, Miryokefelon Savaşı’nın sebep ve sonuçlarını söyle.”

“Miryokefelon Savaşı, Türklerle Bizanslılar arasında olmuştur. Malazgirt Savaşından sonra Anadolu’ya yerleşen Türkleri Anadolu’dan söküp atmak için oldu. Bizanslılar savaşta yenildiler. Türkleri Anadolu’dan söküp atamadılar. Türkler Anadolu’ya iyice yerleşti.

“Tarihçi,” afallar gibi oldu. Biraz daha vidaları sıkmalı, önce üç, sonra sekiz alan kopya çektiğini sanan öğrencisini zora sokmalıydı.

“Türk adıyla kurulan ve ‘Orhun Anıtlarını diken, bize ölümsüz bir eser bırakan ilk Türk Devletinin adını söyle” dedi.

İnsanın işi bu kadar rast giderdi. Atalar boşuna: “Doğrunun hak yardımcısıdır” dememişlerdi. Tarih kitaplarında, o siyah puntolarla yazılmış:

“Ey Türk!

Aşağıda yağız toprak göçmedikçe, yukarıda mavi gök çökmedikçe, senin ilini, senin töreni kim bozabilir?” Sözünü defalarca okumuş, okudukça duygulanmıştı.

Bu sözler o anıtta yazılıydı.

“Göktürkler hocam” deyince, “Tarihçi” yine afalladı.

“Peki, “ dedi “ Kâbe’yi kim yaptı, onu da bil bakalım?”

Tarih dersinde işleyip işlemediklerini anımsayamadı da, belki de en iyi bildiği sorulardan biriydi o soru.

Ramazan ve Kurban Bayramlarında, üç yaşından beri gittiği Ala Camide, (Ulu Cami. Ortaköy İmam Mahallesinde) Kurban Bayramlarında vaaz eden Kara Yaprak Köylü Tuzcu Hocadan çok dinlemişti olayı

Hz. İbrahim oğlu İsmail’i çok sevdiği Allah yolunda kurban etmek istemiş, bıçak Hz. İsmail’i kesmemiş, Hz. İbrahim bıçağı taşa çaldığında taşı paramparça etmişti.

Tuzcu Hoca, bu bölümü her anlattığında ağlar, “cemaat”ten de katılanlar olurdu.  

Allah melekler vasıtası ile bir koç yollayıp, İsmail’i kurban edilmekten kurtarmış, o günden bu yana da kurban “icat” olmuştu.

Bu olaydan sonra Allah, Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’e bir ibadethane yapmalarını emretmişti.

Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in; tek tanrı (Yehova) Allah’a inananların ibadet edebileceği Kâbe’yi yaptıklarını çok iyi biliyordu.

“Hz. İbrahim ile oğlu İsmail yaptı öğretmenim” dedi.

Tarihçi iyice şaşaladı.

Sözlülerde dört sorudan fazla sorulması pek âdetten değildi. Değildi de, “Tarihçi,” o geleneği de bozdu.

“Çanakkale Savaşı kimlere karşı yapıldı?” dedi.

Çanakkale Savaşlarının yabancılara karşı yapıldığını biliyordu da, devletlerin adını karıştırdı. İlkokulda yaptığı Avrupa devletleri haritası geçti gözünün önünden. Avrupa’nın güçlü devletlerini anımsadı. Fransa, Almanya, İngiltere…

Bildi bileli Almanlar dostumuzdu. Geriye Fransa ve İngiltere kaldı.

Yazdığım ve okuduğunuzdan daha kısa sürede, yanıtını verdi.

“Bizi köle yapmak, sömürmek isteyen Fransa, İngiltere ve öteki Avrupa devletlerine karşı yapılmıştır hocam.”

Ne öğrencisini mars etmek isteyen hocanın, ne de dersi kaynatmayı düşünen öğrencilerin solumaları bile duyulmuyordu.

“Tarihçi,” dört soruyu geçtiği gibi, beşi altıyı yediyi de geçti.

Roma’yı kimin yaktığını, Kartaca’yı kimin yıktığını bile sordu.

Verdiği yanıtlar ona güç verdi, ruhuyla birlikte ayağa kalktı, bir daha yıkılmadı.

Aldığı yanıtlardan sonra “tarihçi” bir daha o öğrenciyi aşağılamaya kalkışamadı.

Öğrencisi de saygısı gereği, hiçbir zaman:

“Hocam bırakın Kartaca’yı. Beni kim yıktı?”demedi.

 

 

Diğer Öyküleri:

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »