24 07 2011

Türk Dili Dergisi Sayı 145'te Gezinti

Öykü Canlarım


 

Turgut Acar


 

Yazıldığı gibi okunmayan bir yaşam bozduruyorum.

Kaç para ederse...

De!...

"Rastgele" deyip çıktım yola...

Sıcak...

Evden ana caddeye giden asfalt yol kaynıyor. Katran akıyor sanki...

Ben sokağın sağ yanından yürüyorum. Evlerin gölgesi biraz düşmüş yola. Az da olsa beni serinletiyor. Başımı duldalıyor... Sokağın sol güneşli yönünden biri daha yürüyor. Sanki tanıdık. Bana bakıp bakıp gülümsüyor. Bunu her bakıştığımızda yapınca, durdum... Durunca bu yana geçti. Yanıma geldi. Yaklaşırken:

"Öldüm seni beklemekten" dedi. İyice sokuldu.

"Hayrola, neden bekledin?" dedim.

'Tanımadın mı beni, ben Cemil" dedi.

Bir an düşündüm... Çıkaramayınca;

"Cemil mi?" dedim.

Zorlandığımı anlayınca;

"Ayıp ettin ağabey, hani posta başı Cemil, Çapacılar öyküsünde..."

"Haaa! Tanımaz olur muyum, bizim Cemil... Eeee, nasılsın Cemil?"

Gözleri yerde.

"Ellerinden öperim," dedi, durdu bir zaman. Sonra, "Nasıl olalım, hep birlik perişanız."

"Nasıl yani?"

"Nasılı bu, iş güç yok... Umudumuz sende." dedi.

Dağildım birden. Toparlanamayınca sordum:

"Cemil, dedim, inan olsun anlayamadım."

Gözleri yerde olan Cemil birden dirildi. Yüzüme baktı.

"Anlamayacak ne var ağabey, yıllardır sana gönül vermiş, bağlanmış işçilerindendik. Öykülerinde çalıştık durduk. Şimdi boş gezen olduk. Uzun zamandır senden de ses çıkmayınca bir gidelim dedik hep birlik."

"Hoşgeldiniz, ötekiler neredeler? dedim.

"Rıza'nın ordalar" dedi.

Rıza'nın ora dediği “Erzurum Çayevi”

"Herkes orada mı?" dedim.”Orada” dedi, ölmüşlerin dışında..."

"Gidelim." dedim.

Ben önde o arkada yürüdük. Çayevi bir sokak ötedeydi. Köşeyi dönünce gördüm. Camları kirden, sigara dumanından perdelenmişti. Belli ki içerisi doluydu. Önden Cemil koştu. Çayevinin kapısını araladı. Girdim.

Sessizlik soluyan yüzler bana döndü. Besbelli, dışarıdaki sıcak buraya da girmiş, oturanların bakışlarını silikleştirip köreltmiş. Tümünün yüzünde tembel bir anlam vardı.

Cemil orta yerde, bir iki öksürüp yumruğunu ağzına dayalı tutarken:

"Arkadaşlar, dedi, işte öykücümüzü getirdim. Deyin ona diyeceğinizi... Benden bu kadar..." derken, yüzünü, başarısından gelen aydınlık bir gülümseme sardı. Yalnızca onun mu, orada bulunanların yüzlerini de...

O aydınlıkta, çayevi iyesi Rıza yanıma geldi.

" Hoş geldin ağabey..." dedi.

"Hoş bulduk Rıza" dedim, boş bir sandalyeye oturdum. Rıza:

"Sana çay getireyim, hem içer hem dertleşiriz" dedi, gitti.

Bakınıyorum. Gözlerim yöremi seçmeye başlayınca öyküdeşlerimden, odacı İsmail'i, öğretmen Kemal'i, yontucu Viladi ustayı hemen görebildim. Başka tanıdık var mı diye aranırken, kapı hızla açıldı. Bu sıcakta imbat gibi içeri girenler Ali Kardeş ile Ayfer Ablaydı. Çok sevindim. "Özür dileriz, geç kaldık" deyip, oturdular. Soluğunu toparlayınca beni gördü Ayfer Abla:

"Nasılsınız?" dedi.

"İyiyim Ayfer, dedim, sen nasılsın Ali?"

"İyiyiz." dediler. Öğretmen Kemal'le konuşmaya daldılar. Ben de Cemil'e sordum:

"Biletçı Rüstem nerede?" dedim.

Yakın duyanlarla, Cemil'in yüzü de karıştı bir an. Birbirlerine bakıştılar, sonra Cemil:

"Sorma ağabey, o sizlere ömür..." demez mi... İçimde bir şeyin çekilerek koparıldığını duyumsadım... O acımasız acının sarmalındayken Recep, gözlerinin içi gülerek, öyle mutlu, öyle sevinçli çayımı getirdi ki ortalık ışıdı bir an. Çayı uzatırken:

"Uzun zamandır böyle çay içmemişsindir umarım." dedi, yanıma oturdu. Yöredeki sessizlikten irkilerek Cemil'e, bana, yanımdakilere bakıp;

"Ne var, ne oldu?" diye sordu.

Cemil:

"Hiç... Rüstem'i sordu da." dedi.

"Haaa o mu? Gitti garibim" dedi Rıza.

Bir ses arkamdan:

"Bir tek o mu, daha niceleri" diyerek yakındı.

Cemil, sakallı yüzünü kaşırken:

"Geçen yıllarda buraya sığmazdık toplandığımızda, sen söyle Rıza, yalan mı?" diye sordu.

Rıza, usundan saydığı sayıları parmaklarına dökerek yanıtladı:

"Doğru Cemil Dayı, iki elinin kıvrık parmaklarını göstererek, şimdicik saydım, benim bildiğim on iki can hakka yürüdü, şu kısa sürede" dedi, hayıflanarak.

"Deme yahu, dedi biri, o kadar oldu mu?"

"Oldu oldu, artısı da vardır..." dedi, bir başka öykü işçisi.

"Güzeldi o günler, dedi Cemil Dayı iç geçirdi. Geri gelmez, gitti gider..."

Bizden ırak oturan öykü emekçileri bize doğru toplaştılar. Kimileri görüp duyabilmek için ayaktaydılar. Onlardan biri:

"Şimdi yalnız ölüyoruz... Yalnızca ölüyoruz" dedi. Derin soluk alış verişi duyuluyordu. Öyle coşkuluydu ki, ha şimdi,

"Off... off..." diyecek sandım. Demedi. Soluğunu boşalttı.

Bu daral da bir de söz etti ki sanırsın altın damlası;

"Ölüm uzatmalı sevgili gibi usumuzun bir köşesine oturmuş ayrılmıyor. Ayrılmaz da. Vurup öldürsen doğrusu onun dediği olacak... Ölüm..."

"Vay, vay... Çok şeyler öğrenmişsiniz yokluğumda.." dedim.

Cemil Dayı:

"Dur hele, dedi, bu ne ki... daha neler, neler duyacaksın..."

"Bak sen hele, dedim, dinleyelim."

Rıza fersiz bir sesle:

"Çayını iç soğutma," diye uyardı.

Usumda o denli çok soru var ki, hangisinden başlasam... Düşünüyorum.

"Bakın ne diyeceğim, ortaya dediğimde önce Cemil baktı bana, ötekiler kulak kesildiler. Benim de, uzun zamandır sizleri düşünmediğim doğru. Peki sizler ne yaptınız bu gidende?" dedim.

Cemil, sakallı yüzünü kaşıyarak:

"Biz mi ne yaptık" dedi.

"Evet, dedim, bir bir anlatın..."

Odacı İsmail söz aldı.

"Geçenlerde yaşlı bir öykücü çağırdı bizi... Gittik... Öyküde yerimizi aldık... Başladık, bir türlü sonu gelmez. Akşam oldu, gece oldu. Bir gün geçti, iki gün geçti. Baktık olmuyor, patladım, dedim ki, biz öykü mü yazıyoruz, roman mı? Bunu bilelim. Öykü, dedi yazarımız. Ben de, bizim bildiğimiz öykü anlık olur, dedim, başlar o an anlatılır, biter. Öykünün üzerine güneş doğmaz sözgelimi. Amaç görünen an'ı tatlı bir dille anlatmaktır. Biz öyküyü böyle belledik böyle de sürdürürüz.

Sözünü kesti konuşmanın Cemil.

"Bırakıp yürümüşler" dedi.

Odacı İsmail duyulur duyulmaz:

"Para da almadık." diye söylendi.

Bu arada, öğretmen Kemal, bin bir çeşit düşüncelerden uyanmış gibi gözlerini açarak:

"En kötüsü birikimleri yok. O da bol bol okumakla olur. Yok, okumuyorlar. Oysa okunacak ne öykücüler var. Yerlisi var, yabancısı var... Onlardan öğrenilecek çok şey de var.

"Hocam, dedi biri Kemal'e, iyi güzel söylersin de, eksiği var sanki, o da gözlem, gözlemi eklemek gerekmez mi? Öykünün hamurunda bu da var, hem de yapı taşı olarak..."

"Çok doğru, dedi öğretmen Kemal, ağzınıza sağlık, gözlemsiz olmaz... Kesinlikle olmaz..."

Susuldu...

Konuşanların sessizliği ortalığı kavradı.

Ne düşünüp sessizleştiklerini bilmek güç.

Ama bu sessizlik uzun sürdü. Sessizliğin uzunluğundan mı, düşündüğünü bulmuş olmanın coşkusundan mı, biri:

"Düşlem, diye bir söz attı ortaya, ardından, düşlemsiz öykü olmaz, dedi, onun katılımıyla ancak öykü dik durur, tat kazanır... Biz böyle öğrendik, böyle biliriz. Dahası, tat kazandırdığı oranda gizem de yükler ki, öyküyü unutulmaz kılan da budur." diyerek bitirdi. Bunları söyleyip bitirdikten sonra sessizce kendi içine döndü...

Uzun zamandan beri konuşulanları dinliyor, konuşanları gözden geçiriyor, sonunda onlara erişmiş olacak ki, söze girmek için bir iki kısa öksürükten sonra Viladi Usta:

"Unutulan bir şey daha var, dedi, büyük hem de önemli bir şey, o da dil, dili unuttunuz... Onsuz öykü hiç olmaz... Her sözcükle öykü yazılmaz. Öykünün has dili vardır... Onu çok iyi bilip kullanacaksın... Öykücümüz bunu çok iyi bilir... Dahası bir söyleşide belirtmiş:

(Öykülerimi açık, yalın, özlü, nesnel bir anlatımla yansıtmaya çalışırım... Türkçe dilimi, bu güzel, doğurgan, uyumlu dilimi ana sütü gibi severim...) diyerek, dile olan vurgunluğunu, sevdasını açıklamıştı..."

Öğretmen Kemal, Viladi Ustadan izin isteyerek söz aldı. Orada bulunan tüm öyküdeşlerime dedi ki:

“Demek ki sözün özü neymiş, (zor zanaatmış öykü) bunu bilir bunu söylerim.”

"Orası öyle de, dedi Ayfer Abla, öykünün derin bir özelliği de her şeyi tam olarak söylemez okura. Ona düşünme payı bırakır. Bu da satır aralarında vardır. Okur bulur, kendine göre yorumlar. Onun için öykü roman değildir deriz. Zaman kavramı çok dardır, hem de kısadır. Ama yine de gizemli bir boşluğu vardır."

Öğretmen kemal geniş açıdan yöresine bakarak konuşmalara son verdi...

Bir başka öyküde buluşmak umuduyla ayrıldık. 

 

SAYI 145

Bu sayımızda yer alan yazarlarımız ve yazıları
 

AHMET MİSKİOĞLU
“Atatürk'ün Bütün Eserleri”nin Bütünlenmesi Dolayısıyla
ALİ DÜNDAR
Yaz Okumaları
PROF. DR. AHMET KOCAMAN
Dile Saygı İnsana Saygı
PROF. DR. MEHMET YALÇIN
Dil ve Sanat
FATMA GÜREL
Cenevre Notları
KONUR ERTOP
Öğrencilerinin Ahmet Hamdi Tanpınar'ı
SENCER KARACALIOĞLU
Cahit Sıtkı Tarancı Üzerine - 2
AYTEN MADEN
Türk Yazınında Öykü
PROF. DR. SÜREYYA ÜLKER
Orchestradan Orkestraya Çalgıtay
MEHMET BAŞARAN
Uygarlıklar Beşiği Anadolu'da Yıkıntılığa Döndürülen Hasanoğlan..
ERTUĞRUL EFEOĞLU
Rönesans, Yontu, Epikurosçuluk
PROF. DR. ÖMER DEMİRCAN
Dağlarca Dilinin İlk Kaynakları
CÜNEYD TANDOĞAN
"Felsefe"nin Konumu Üzerine Birkaç Söz -2
YILMAZ ERSÖZ
Bilişim Evreninden
PROF. DR. YILDIZ TÜMERDEM
Sağlıklı ve Uzun Yaşam İçin Zeytinyağı
TURAN TAN
Toplumsal Gönenç Devleti
HİKMET KURTER
Yazın Öğretmeni Yılmaz Mızrak'ın Son Dersi
YILMAZ KARAÇALI
Bugünkü Durum
RAMAZAN TEKNİKEL
Günlükler
TURGUT ACAR
Öykü Canlarım
NEVRA BUCAK
Giz Yolculukları
ERCAN ÖZGÜR
Bir Dilenci
GÖKHAN ÇAĞLAYAN
Irmak Kıyısında Gezinti
HASAN AKARSU
Yapıtlar - yazarlar
ARAT OVALI
İki ayın içinden
Çiçek Yağmuru Yapıtlar

-----------------------------------------------------------------------------------------

          Yönetim başında olanlar, aymazlık, sapkınlık ve üstelik hayınlık içinde bulunabilirler.
          Dahası, yönetim başında olanlar, kişisel çıkarlarını yurdumuza girip yayılmış olan dış düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler.
          Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.
          Ey Türk geleceğinin genç kuşakları! İşte bu ortam ve koşullarda bile ödevin Türk bağımsızlığını ve cumhuriyetini kurtarmaktır.

*

          İktidara sahibolanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.
          Hattâ bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhidedebilirler.
          Millet, fakrü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
          Ey türk istikbalinin evlâdı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır. 

 

35
0
0
Yorum Yaz