24 03 2011

TİPin Kuruluş Günleri

TİPin Kuruluş Günleri

CUMARTESİ

YAZILARI

ATAOL BEHRAMOĞLU

TİP 50 Yaşında

Türkiye İşçi Partisi tam elli yaşında.

Benim kuşağım sosyalizme gözlerini Türkiye İşçi Partisi’yle açtı.

Bu partiyle bilinç ve yürek bağımız öylesine güçlüdür ki, aradan geçmiş olan yarım yüzyıl, partiye üye olduğumuz 1960 başlarının sıcak duygularını, o sevgi ve dayanışma günlerinin anılarını ve izlenimlerini eskitemedi.

Tam tersine, ben ve benim gibi düşünenler, Türkiye İşçi Partisi’nden yoksun olmanın acısını ve özlemini her an duymaktayız.

1965 seçimlerinde ülke genelinde aldığı yüzde 3 oranındaki oyla 15 milletvekili kazanmayı başaran bu parti yaşayabilse, yaşatılsa, bugün Türkiye solunun da, bütünüyle Türkiye’nin de görünümü bambaşka olabilirdi…

***

Ben Türkiye İşçi Partisi’ne, partinin kuruluşunun hemen sonrasında üye olanlardanım.

Bu tarih, büyük olasılıkla, 1962 başlarıdır.

Yani 20. yaşıma henüz ayak bastığım günler…

O tarihten sonra, parti bölünüp parçalanıncaya kadar geçen süreçlerde, bu demektir ki 60’lı yılların sonlarına kadar, attığımız her adımın, alıp verdiğimiz her nefesin Türkiye İşçi Partisi’yle ilgili olduğunu söylemem abartı sayılmamalıdır.

Yaşamımın ilk sürgününe, Ankara Sıkı Yönetim Komutanlığı’nca, öğrencisi olduğum üniversitede Türkiye İşçi Partisi’ni savunan bir bildirinin yazılıp dağıtılmasına “elebaşılık” ettiğim için gönderildim.

4 Temmuz 1965 tarihli Bursa kurultayında ölümün eşiğinden dönenlerden biri de bendim.

1960’ların ilk sosyalist gençlik dergisi “Dönüşüm”ü Kızılay Bulvarı’nda emperyalizm karşıtı sosyalist sloganlarla satarken, faşist çetelerin saldırısına uğrayan ve polis tarafından defalarca gözaltına alınan Türkiye İşçi Partili gençlerin öncüleri arasındaydım…

1965’ten sonraki süreçlerde ise her şey ne yazık ki hızla bozulup dağılmaya yöneldi…

Bunun başlıca sorumlusu, hiç kuşkusuz, partinin seçim başarısından ve Meclis’teki “performans”ından ürküntüye kapılan egemen sınıflardı.

İlk iş olarak, seçimlerde “milli bakiye” sistemine son verdiler.

Bunun yanı sıra, mitinglerde, gösterilerde, parti kurultaylarında, öğrenci hareketleri içinde kışkırtıcı ajanlar cirit atmaya başladı.

Lenin’in, “sosyalizmin çocukluk hastalığı” dediği (dilimize belki “aşırı solculuk” diye çevrilebilecek) “goşizm” bunlara eşlik etmede gecikmedi.

Parti önderleri ve “eski tüfek”ler arasındaki çatışmalar da başlangıçtaki birliğin bozulmasının başlıca etkenlerinden oldu.

12 Mart muhtırası sonrası faşizan dönemde, 21 Temmuz 1971 tarihinde de yaşamına son verildi.

Bugün Türkiye solunun özlemi, her şeyden çok, Türkiye İşçi Partisi gibi, işçi önderlerini ve belli başlı sosyalist aydınları birleştiren ortak bir çatı altında buluşmak olmalıdır…

Fakat ne yazık ki, günümüz koşullarında bu, gerçekleşmesi neredeyse olanaksız bir hayal olarak görünüyor…

Türkiye İşçi Partili yıllara, dinmeyen bir özlemle…

Bir not: Bu yazıyı, şimdi yazacağım satırlarla kirletmek istemezdim. Fakat ne yazık ki, okurlarımdan özür dileyerek, bunu yapmak zorundayım ve tam zamanıdır.

Sözünü ettiğim 60’lı yıllarda, aramızda dolaşan, bizlerden birkaç yıl daha yaşlı Ahmet adında biri vardı. Onu, yine sözünü ettiğim hiçbir parti çalışmasında, hiçbir eylemde görmezdik. Kendisine, sanırım ilk gençlik yıllarını yaşamış olduğu Suadiye’de, müziğe ve dansa ilgisi nedeniyle “Tango Ahmet” denildiğini öğrenmiştik. Herhangi bir siyasal etkinlik içinde görülmemesine karşın, siyaset konuşulduğunda mangalda kül bırakmayan biriydi. Bu Tango Ahmet kısa süre önce anılarını yazıp yayınlamış. Bu kitap, bana hakaret edilen bölümler bulunduğunu öğrenmesem, hiçbir biçimde ilgimi çekmezdi. Nitekim bu satırları yazdıktan sonra da onu layık olduğu yere, çöp sepetine göndereceğim. Tango Ahmet’in iddiasına göre, ben ve bir arkadaşım, onu ve bir arkadaşını bir yazıyla “ihtilalci komünist” olarak “ihbar” etmişiz. Kime? Türkiye İşçi Partisi İl Başkanlığı’na. Tango Ahmet çirkin iddiasını, burada tekrar etmeme değmeyecek yalan, safsata ve saptırmalarla ve daha da çirkinleşerek, şiirimi ve kişiliğimi dili döndüğünce aşağılamaya çalışarak sürdürüyor. İşin aslı ise şöyledir: Sözünü ettiğim bu kişi, özellikle polislerin de bulunduğunu bildiğimiz meyhanelerde, sesini ve sözünü sakınmaksızın, güya üyesi de olduğu Türkiye İşçi Partisi’ni aşağılayarak, içinde sıkça “ihtilal” sözünü geçirdiği nutuklar atmaktaydı. Sonuçta, benim gibi gençlik kolundan ve partinin gerçek emekçisi bir arkadaşımla, partiye gelebilecek bir zarar konusunda bu ve benzer kişilere uyarıda bulunulması için bu durumu il başkanlığına bir yazıyla bildirmeye karar verdik, kararımızı gerçekleştirdik. Tango Ahmet’in iddia ettiği gibi bu yazıda “ihtilalci komünist” gibi saçma sapan bir deyim yoktu ve olamazdı da... Tango Ahmet, gerçekten de bir “kurt”u anımsatan irkiltici görüntüsü ve sesiyle, kışkırtıcı bir ajanmışçasına meyhanelerde “ihtilal” çığırtkanlığı yaparken, ben, yukarıda sıraladığım etkinliklerin yanı sıra, dilimize Rusçadan ilk Lenin biyografisini çevirmekteydim. Tango Ahmet’in yazısındaki başkaca yalan ve pisliklerle bu yazıyı daha fazla uzatmak istemiyor, kendisini, belki kışkırtıcı bir ajan değilse bile, aşağılık ve onur yoksunu bir iftiracı, acımaya bile değmeyecek zavallı bir ruh hastası olmakla niteliyorum. Bu sözlerimi dava konusu yaparsa çok memnun olacağım. Çünkü böyle bir dava bana, elli yıl sonra yönelttiği “muhbir” sıfatını suratına tükürme olanağı sağlayacak. A.B.

ataolb@cumhuriyet.com.tr

Faks: (0212) 343 72 64

Cumhuriyet 26.02.2011

TİPin Kuruluş Günleri

 

 

Cumhuriyet 23.02.2011

EKONOMİ POLİTİK

ERİNÇ YELDAN

TİP’in Kuruluş Günleri

Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşundan bu yana yarım yüzyıl geçti. TİP’in tarihi, bir anlamda Türkiye işçi sınıfının bir sınıf olarak bilinçlenme tarihini anlatıyor. Bu ilginç tarihçe 2011 boyunca düzenlenecek etkinliklerle anılacak, gelecek kuşaklara aktarılacak.

TİP’in kuruluş günlerine dair bu ilginç tarihçeyi ilk elden, partinin genel yönetim kurulu üyesi ve Kocaeli İl Başkanı avukat Şinasi Yeldan’dan dinledim. Şinasi Yeldan’ın aktardıklarını aşağıdaki satırlarda sizlerle paylaşıyorum:

***

İkinci Dünya Savaşı sonucu faşizmin yenilgisi ülkemizde yeni demokratik adımların atılmasını zorunlu kılmıştı. Çok partili yaşama geçiş, Cemiyetler Yasası’nın değişimiyle birlikte sendika kurma ve sendikalaşma olanağı doğmuştu. Ancak, sendikalara toplu iş sözleşmesi ve grev yapma hakkı tanınmamıştı. Bunun yanında sendikalar çeşitli baskılar altındaydı. Sendika liderleri ise neredeyse “doğal suçlu” konumundaydı.

Tüm olumsuzluklara karşın işçi sınıfı sendikalarda örgütlenmesini sürdürmekteydi. 1952 yılında Türk-İş Konfederasyonu kurulmuştu. Sendikalar siyasetten dışlanmış ancak siyasi partilerce oy kazanımı amacıyla kullanılmaktaydı. Demokrat Parti muhalefetteyken işçilere grev hakkı tanınmasını savunuyor, iktidardaki CHP ise karşı çıkıyordu. DP iktidar olunca greve karşı çıkmaya, muhalefete düşen CHP ise grev hakkını savunmaya başlamıştı. O günlerde “silahsız asker” diye tanımlanagelen Türk sendikacılığının bu yapısı 27 Mayıs 1961 tarihli anayasanın yürürlüğe girdiği güne kadar sürdü.

Yeni anayasa, grevi “sosyal bir hak” olarak tanıyordu. Bu dönemde sendikalar büyük bir coşku ve birlik içinde meydanlardaydılar. 1961 Aralık ayında İstanbul’da Saraçhane başında on binlerce işçinin katılımıyla oluşan gösteri, işçi sınıfı tarihinde önemli bir yer tutmakta olup, işçi sınıfının grevli, toplusözleşmeli sendikacılığa yasal olarak da kavuşmasını sağladı.

***

İşçiler bu haklarını almakla da yetinmediler. Siyaset alanında da söz ve karar sahibi olmak için 13 Şubat 1961 tarihinde Türkiye İşçi Partisi’ni kurdular. İstanbul Sendikalar Birliği öncülüğünde 11 sendikalı işçinin ve bir şoförün kuruculuğu ile siyasal yaşamda yer alan parti, bütün yurtta yankılandı, ilgi gördü.

1961 seçimleri yaklaşmıştı. Ancak seçim yasasının aradığı “15 ilde, ilçeleriyle birlikte örgütlenmeyi” tamamlayamadığı için partinin seçime katılma olanağı olmadı. Bu arada parti başkanı Avni Erakalın partiden ve üyelikten istifa edip, Yeni Türkiye Partisi’nden bağımsız milletvekili olmak için aday oldu. İstifa bir bakıma koşullu idi. Milletvekili seçilemediğinde partiye geri dönmek istiyordu. Ancak, parti yöneticileri bu koşulu kabul etmediler; istifa kabul edildi. Parti başkansız kaldı. Başkanlık arayışları sürerken beklenmedik bir gelişme daha oldu. Türk-İş Başkanı Seyfi Demirsoy, Çalışanlar Partisi isimli bir parti kurmak için faaliyete geçti. Oysa ki TİP kurulurken “kurucu olmam, ama ilk üye ben olurum” demişti. Demirsoy, Çalışanlar Partisi’ni şöyle savunuyordu: “TİP sadece sendikacılar tarafından kurulmuştur. Biz aydınları da aramıza alacağız. Parti 67 ilde örgütlenecek, Atatürk anıtlarına aynı gün çelenkler konulacak...”

***

Çalışanlar Partisi tüzüğü Sadun Aren ve Türkkaya Ataöv’ün katılımıyla hazırlanmış, basında da yankılanmıştı. Demirsoy ayrıca TİP’ten bir istemde bulunuyordu: TİP henüz genel kurulunu toplamamış olduğundan kurucular partiyi feshetmekte yetkiliydiler. TİP kurucuları partiyi feshedip Çalışanlar Partisi’ne katılmalıydılar. Parti kurucuları bölünmüştü: İlgisizler, fesih taraftarları ve feshe karşı olanlar. Karşı olanlar azınlıktaydı. Parti bir yandan başkan arayışları içindeyken bir yandan da bu konu tartışılmaya başlandı. Çözüm için İstanbul’da Beyaz Saray’da bir toplantı düzenlendi. Toplantıdan bir sonuç alınamadı. Ancak, Türk-İş’in 22-29 Ocak 1962 tarihleri arasında Ankara’da çalışma meclisi toplantısı yapılacaktı. Toplantıya tüm illerden sendikacılar, bu arada parti temsilcileri de katılacağından partinin fesih veya devamı konusunun bu toplantıda ele alınmasına karar verildi.

***

Çalışma meclisi çalışmaları sırasında gündüz sendikalarla ilgili görüşmeler yapılıyor, akşam Tahir Öztürk’ün (fukara Tahir) İnşaat İşçileri Sendikası çalışma odasında (salon demek daha doğru) toplanılıp partinin kapatılma istemi ve diğer sorunları tartışılıyordu. Sert tartışmalar oluyordu. Kuruculardan sadece Yıldız Özkarabay Çalışanlar Partisi’ne karşı çıkanlar arasındaydı. Karşı duruş daha çok ve etkili biçimde parti tabanından geliyordu. Özellikle, Gaziantep, Adana, Kocaeli, İzmir, İçel ve Ankara illeri başı çekiyordu. Anadolu inançlı ve kararlıydı. Özellikle Gaziantep kuruluşu ile de özeldi. Şöyle ki; Gaziantepliler eski küçük bir yapıyı onarırlar; duvarını, sıvasını, badanasını yaparlar; tabelasını yazıp asarlar. Ancak, ellerinde parti tüzüğü yoktur. Genel Merkez’e de ulaşamazlar. Yakın il Adana’ya başvururlar. Adanalıların verdikleri yanıt ilginçtir: “Partiyi kuranlar bizim işçi arkadaşlarımızdır. Partiyi kurun.” Zira Adanalıların da ellerinde tüzük yoktur. Ayrıca kuruluşları için genel merkezden de kimse gelmemiştir. Gerçekte çoğu il de böyle kurulmuştur. Tartışmaların en hararetli döneminde Gaziantepli bir partili şöyle der: “Biz ekini ektik, (göğsünü göstererek) bu boya getirdik, davara yedirmeyiz.”

Kuruculara rağmen partinin tabanı direnir, partinin kapatılması oyununu bozar; varoluşunu sağlar. Partinin aşağıdan yukarı doğru kuruluşunun kanıtı da budur.

74
0
0
Yorum Yaz