24 03 2011

Tek Kitaplıdan Korkulur!.. OKTAY AKBAL

Tek Kitaplıdan Korkulur!.. OKTAY AKBAL

 

“Bir kitapta her şeyi bulan, bütün kitapların düşmanıdır. Okumadığı bir kitabın halka zararlı olacağını söyleyenlerden daha aşağılık insan olur mu?”

Sabahattin Eyüboğlu böyle söylemiş Vedat Günyol’a...

“Bir tek kitaba, hele çağın çok çok gerisinde kalmış bir kitaba bağlanıp kalmak, düşünce ve duyguları bir yerde dondurmak, ışıklı bir dünyaya kapılarını kapamak, kendi içinde çürüyüp gitmek demektir.”

***

Akşamları yatmaya giderken kitaplıktan iki üç romanı ya da şiir kitabını aldığımı gören büyükbabamın dediğini unutmadım:

“Sen hiçbir zaman korkulacak bir insan olamazsın. Bakıyorum odana çekilirken koltuğunun altında birçok kitap var. Tek kitabı olanlardan korkulur. Öyleleri yaşamda önemli yerlere gelir” demişti.

Bu sözü hiç unutmadım. Tek kitabın, tek bir kitabın etkisinden kendilerini yaşam boyu kurtaramayanların belli bir süre başarılı olsalar da sonuçta sıkıntılı durumlara düştüklerini gördüm.

Yıllar önce bir okur sormuştu. “Bizim köyün kitaplığına bakanlıktan başka yayınevlerinden de kitaplar geliyor. Hangisini okuyacağımızı bilemiyoruz. İçlerinde bize zarar verecek olanlar da vardır. Ya biz de bu zararlı kitapların etkisinde kalırsak, bizi yanlış yollara iterse...”

***

Kitap korkusu bugünün işi değil, yüzyıllardır sürüp geliyor. Ortaçağdan yirmi birinci yüzyıla, yani günümüze dek toplumlar kitap korkusundan kendini kurtaramıyor. Hitler’cilerin, Thomas Mann’ları, Zweig’ları, kendi kafalarına uymayan nice değerli bilim ve sanat yapıtlarını yaktıklarını unutabilir miyiz?

O kadar uzağa gitmeyin, kendi ülkemizde de 12 Mart’larda, 12 Eylül’lerde evleri basarak kitapları toplatıp insanları süründürme olaylarını hep yaşamadık mı? Her akşam TV ekranlarında kitapların suç unsuru olarak gösterildiği günler o kadar uzak değil. Şu günlerde bile örneği çok.

Bir emekli subay arkadaşım öylesine korkmuştu ki, kitaplarını bir torbaya koyup yıkık bir medresenin avlusuna atmıştı. Bir başkası, hem yüksek bir öğretmen, Mao’nun, Marx’ın kitaplarını sobasında yakmıştı. Kimi denize atmış, kimi toprağa gömmüştü. Evinde kitap bulundurmak suçlu sayılmanın, nerdeyse vatan haini olmanın kanıtıydı.

***

Hep merak etmişimdir, ünlü politikacılarımızın evlerindeki kitaplıkları, Başbakanlık görevine gelmiş ünlü kişilerin sanatla, edebiyatla, tarihle, bilimle ilgili Türkçe ya da İngilizce, Fransızca kitapları var mıdır, kaçını okumuşlardır? Konuyu yaygınlaştırdık mı iş sarpa sarar. Çağın gerisindeki bir düzeni özleyenler, toplumu kendi kafalarına uygun bir duruma getirmek isteyenler neden kitap okusunlar, okuyabildikleri bir tek kitap yetmez mi?

Zaman zaman büyükbabamın sözünü anımsıyorum:

“Sen korkulacak bir insan olamazsın, çok kitap okuyorsun, tek kitaplılardır toplumlarda etkin olanlar.” Öyle de oldu. Korkulur bir kişi olmayı neden isteyeyim. Ben dünyayı, insanları, toplumları anlamaya çalıştım, sevdiğim sevmediğim, katıldığım katılmadığım pek çok kitabı okuya okuya... Bir kitabın verdiğini başka bir kitapla perçinleyerek. Kısacası, değişik kitapların verdiği etkilerde bir sentez yapmaya çalışarak?..

***

Bir Yunan bilgesi, “Ben bir tek kitap okuyanlardan korkarım” demiş. Vedat Günyol da, bir kitabında şöyle yazmıştı:

“... gerçekten bir tek kitap okuyanlardan korkulur, hele o kitap gelmiş geçmiş çağları bir potada eritip bugünlerde uygulamaya kalkışmışsa!..”

Cumhuriyet 01.02.2011

KARŞILAŞMALAR

Türkiye Neden Okumuyor? / İNCİ ARAL

Demokrat Eğitimciler Sendikası’nın (DES), yaptırdığı “Türkiye Neden Okumuyor?” anketi, gençliğin kitap okumadığını bir kez daha ortaya koymuş. Ankete 18-30 yaş arası 1231 genç katılmış. Bunların yüzde otuzu üniversite, yüzde sekizi yüksek lisans mezunu. Gençler iş yoğunluğu, dersler, arkadaş çevresi, alışkanlık olmayışı, internet ve televizyon gibi nedenlerle okumaya zaman ayıramadıklarını belirtmişler.

Rakamları yuvarlayarak veriyorum; gençliğin yüzde onu düzenli kitap okurken yüzde yirmisi aralıklarla, yüzde altmışı ise ara sıra okuyor. Çoğunluk kitaba vereceği paraya kıyamıyor, pek azı para vererek kitap alma eğiliminde. Yüzde onu altı ay önce, yüzde elliden fazlası 1 yıldan daha uzun zaman önce kitap satın almış. Yüzde dokuzu ise en son ne zaman aldığını hatırlamıyor!

Gençlerin yüzde doksanı, kısıtlı öğrenci bütçesi nedeniyle ucuz korsan kitaplara yöneldiğini söylüyor. Yasadışı piyasayı beslemeyi sorun saymadıkları gibi, kitaba ulaşma olanağı olarak görüyorlar. Gerçek kitap alanlar yalnızca yüzde dört!

Türk edebiyatına yön veren isimlerden birkaçı dışında haberleri yok. Doğal olarak edebiyatımız ancak reyting soslu TV dizilerine aktarıldığında ilgilerini çekiyor. Yaşadığımız hayatı, insan hallerini ve insan-yaşam arasındaki ilişkiyi okuyarak değil, televizyonun renkli, ticarileşmiş hayal dünyasından öğrenmek çok daha kolay ne de olsa.

Ankete göre gençler kendilerine kitap hediye edilmesini de istemiyorlar! İnsan onların sayfalar boyu sürüp giden bu sıkıcı, baş belası nesnelerden neredeyse korktuklarını hatta iğrendiklerini düşünmeden edemiyor…

Sadece kitap değil, gazete de okumuyor gençlerimiz. Çoğunluk günlük gazete almıyor. Gazete okuyanlar ise yüzde on civarında. Bunların içinde siyasetle ilgilenenlerin oranı yüzde beş kadar. Yüzde otuz beşi magazin, yüzde kırkı spor ve yalnızca yüzde üçü köşe yazarlarını okuyor.

***

Peki, kusur tümüyle onların mı? Yoksa suçlu daha çok Türkiye’de yıllardır sürdürülen depolitizasyon, çağdışı eğitim ve kültür politikalarıyla yoksulluğa eklenen kafa sığlaşması mı? Ne olursa olsun durum hem üzücü hem de çok kaygı verici.

Oy hakkı olan, üç buçuk yıl ortalama eğitim görmüş insanımızın, “milli irade” sayılması gerçeğini bir yana bırakalım. Üniversite okumuş ya da okumakta olan, ama bilim, politika ve sanatla beslenme gereği duymayan, bunların kendisini kurtaracağına, daha iyi yaşamasına katkıda bulunacağına inanmayan bir gençlikle ne yapacağız? Nereye varabiliriz? Dünyayı ve insanı yeterince tanımayan, olduğu gibi kabul eden, donanımı yetersiz böyle bir insanın kendisi, yakın çevresi ve ülkesi için yerinde kararlar vermesi, siyasi, etik ve kültürel konularda doğru tercihlerde bulunması mümkün müdür?

***

Ülkemizde kütüphane hizmetlerinin hem sayısal hem de işleyiş bakımından yetersiz olduğu da ayrı bir gerçek. Çağdaş yaklaşım yetersizliği nedeniyle toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyen bu kurumlar canlı bir etkinliğe sahip olamadan varlıklarını sürdürüyorlar. Sayılar açık: Türkiye’de kütüphanelere kayıtlı üye sayısı beş yüz bin kadarken, İran’da yedi milyon, Fransa’da on altı milyon, İngiltere’de otuz beş milyon! Türkiye’de kitap, genel ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235’inci sırada yer alıyor. Düzenli kitap okuma oranı ise yalnızca binde bir.

Binde bir! Zaten böyle olmasaydı bu hallere düşmezdik. Türkiye bugün çok başka, çok daha aydınlık bir ülke olabilirdi…

aralinaral@gmail.com

 

Cumhuriyet 01.02.2011

 

ATAOL BEHRAMOĞLU

“Tıbbiyeli”lerin gazetesi

Sizleri bu hafta bir hekim gazetesiyle, İzmir Tabip Odası’nın iki ayda bir yayınladığı “Tıbbiyeli”yle tanıştırmak istiyorum.

Tıbbiyeliler, özellikle askerî tıp öğrencileri, Kurtuluş Savaşımızda ve Cumhuriyetimizin kuruluş süreçlerinde önemli bir yere sahiptirler.

Bu saygınlık ve önem, başlangıcını 14 Mart 1827 tarihinde Sultan II. Mahmut tarafından “Tıphane ve Cerrahhane-i Amire” adıyla kurulan, adı 1839’da “Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane” olarak değiştirilen Tıp Fakültesinin açılışından alıyor. Böylece Tıbbiye Mektebi, tıpkı muvazzaf askeri okullar gibi, devrimci, yenilikçi bir etkinliğin ürünü olarak varlık buluyor. Sözünü ettiğim gazete, bu yıl Ocak ayına rastlayan 3. sayısında, askeri tıbbiyenin ve genel olarak Tıp mesleğinin devrimci bir simgesi olarak kabul edilen Tıbbiyeli Hikmet’in anlatıldığı bir de CD veriyor.

***

Askeri Tıp öğrencisi Hikmet, Sivas kurultayına İstanbul’daki askerî tıp öğrencilerinin temsilcisi olarak katılmış. Orada söyledikleriyle Mustafa Kemal Paşa’yı etkileyip duygulandırmış. Sonraki yıllarda, Mustafa Kemal’in verdiği Boran soyadı ile Cerrahpaşa Hastanesi Başhekimi olan Dr. Hikmet Boran, 14 Mart Tıp Bayramının fikir babası imiş.

Meslekî simgeler önemlidir. Dr. Hikmet Boran ülkemizde tıp mesleğinin bir simgesi olmayı belli ki bileğinin hakkıyla kazanmış.

***

Elimdeki gazetede Prof. Dr. Erdener Özer’in “Hepimiz Aynı Gemideyiz” başlıklı yazısını dikkatle okudum. Prof. Özer, ülkeyi her anlamda ve her alanda bölerek içinden çıkılması çok güç kaoslar yaratan AKP’nin tıp alanında yaptıklarını özetlemiş.

Bunları burada sıralamaya yazımın sınırları yeterli değil. Belli ki bu alanda da bu iktidar çok planlı gelmiş. Ne yapmak istediğini iyi biliyor.

Eninde sonunda gerçekleştirmek istediği ise, Prof. Özer’in de belirttiği gibi “borç batağındaki üniversite hastanelerini Sağlık Bakanlığı’na, daha sonra tüm hastaneleri Kamu Hastaneleri Birliği’ne bağlamak; hekimlik alanı kısıtlanmış, kamu ya da özel alanda kıstırılmış, sözleşme kelepçesi takılmak üzere olan, taşeronların kölesi hekimler yaratmaktır…”

Prof. Özer içten içe bir kaygı çığlığının duyumsandığı yazısında, tüm hekimlere “hepimiz aynı gemideyiz” diye seslenerek daha güçlü dayanışma çağrısında bulunuyor…

***

“Sağlıkta Cinsel Ayrımcılık”, gazetenin bu sayısında işlenen yaşamsal önemde bir konu. İran’da ya da Suudi Arabistan’da nasıldır, bilmiyorum. Fakat bu gidişle ülkemizde sadece hekim ya da sağlık personeli bazında değil, hastaneler bakımından da cinsel ayrımcılıkla karşılaşılması hiç de şaşırtıcı olmayacak. Çocuk Hastaneleri, belirli konularda uzmanlaşmış hastaneler gibi, sadece kadın ya da sadece erkek hastaların kabul edildiği cinsel kimlikli hastaneleriyle de bu iktidar döneminde karşılaşmak, olmayacak şey değil…

Kuran kursu ya da bir cemaat okulunun yazlık kampında girdikleri ırmakta (ya da denizdi belki) boğulma tehlikesiyle karşılaşıp, erkeklerin kurtarma çabalarını reddederek boğulan kızları unutmadık. Erkek hekime muayene olmamak için can vermeyi göze alan kadınlar bizim toplumumuzda herhalde hiçbir zaman eksik olmamıştır. Bu iktidar döneminde böyle bir trajedinin çok sayıda tekrarı kendi payıma benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

***

“Doktorlar ve Şairler” başlıklı bir yazımda, birbiriyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bu iki meslekten insan arasındaki benzerliklerden ve yakınlıklardan söz etmiştim… Orada sayıp döktüklerimi burada sıralamaya gerek yok… Fakat bu benzerliklere aydınlanma bilinci ve dayanışma ruhu da eklenmiş oluyor. Gerçekten de bu ülkenin aydınlanmasında şairlerin öncü bir işlevi hep olmuştur.

Bu nedenle, ülkemizde tıp alanında da yaşanmakta olan büyük sorunların ortaya konulmasında ve çözüm önerilmesinde öncü ve devrimci bir kimlikle yayınını sürdüren “Tıbbiyeli”ye, başta hekimler, tıp öğrencileri ve tüm sağlık personeli olmak üzere her kesimden aydının dikkatini çekmeyi kendim için öncelikli görev sayarım… l

ataolb@cumhuriyet.com.tr

Cumhuriyet Dergi; 2011–01–30

28
0
0
Yorum Yaz