TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

5/12/2007 · Kategori: oyku

Ağaçların gölgesine oturup, uzun-uzun konuştular.
O gün, Kastamonu’ya gitmeyecek, Gölköy Öğretmen Okulu çevresinde sabahlayacaklardı. Yarın sınav vardı. Uykusuz sınava girmenin başarıyı olumsuz yönde etkileyeceğini hiç düşünmediler.
Kitapları ellerinde, ağacın gölgesinden kalkıp yürürken; havaya baktılar; yağmur yağma belirtisi yoktu.
Gölköy Öğretmen Okulu ile Teknik Ziraat Okulu arasında bir iki “tur attılar.” Bilgi alış verişi yaptı, girecekleri sınavın ders konuları ile ilgili konuştular.
Teknik Ziraat Okulu önünden geri döndüklerinde, güneş battı. Ozan, güneşin battığı yöne baktı. Gökyüzünde parlak, sarı bir ışık gördü. Uçak sandı. Hava karardıkça, ışık ilerlemedikçe yıldız olduğunu anladı.
Gökyüzündeki bildik yıldızlar daha görünmüyordu.
Çocukluğunda davar güderken Güllü Kız’ın sık-sık söylediği: “Yıldız akşamdan doğarsın/ Dağlara boyun eğersin/ Sen de ben gibi yar mı seversin? / Doğmayaydın sarı yıldız mavi yıldız” türküsünü anımsadı.
Bu ışık, ders kitaplarında da okuduğu “Çoban Yıldızı” olmalıydı.
Hava karardı; yamaçlardaki çalılar insan, tepelerdeki ağaçlar dev oldu. Hep uzaklara bakıyor, yakınlarındaki ağaçları gözleri görmüyordu.
Daha güvenli olduğuna inandıkları, eğitim binalarına yakın, elma ağaçları arasında, otları yarı kurumuş bahçeye oturdu, halka oluşturdular. Oturur oturmaz, oralarına buralarına pıtrak battı. Kendi olanaklarıyla, pıtrakları etkisizleştirdiler.
Konaklayacakları elma bahçesinin, geceyi geçirmeye uygun olduğu üzerinde konuştular. Ses ayarlarını kısıp, bir süre yarın girecekleri sınavla ilgili birbirlerine soru sordu, ardından sessizliğe büründüler. Ya bedenlerini ağaçlar arasındaki tümseklere, ya da tümsekleri bedenlerine uydurup, ayakları halkanın içinde, başları dışında uzandılar.
Bedenlerinin değişik yerlerine tutunan (yapışan) pıtraklar, tenlerine erişemese de, rahatsız ediyordu. Böcek ya da akrep soktuğunu sananlar oldu. Pıtrakları, yapıştığı yerden kopartıp attılar.
Yattıkları yerde, o yana bu yana döndükçe, pıtraklar yeniden yapıştı, yeniden attılar.
Aralarında uyuyanlar oldu. Uyumayanlar; uyuyanlara saygı gösterdi, hiç konuşmadılar.
Ozan sırt üstü yattı, gerindi, iyice uzandı. Ellerini, ensesinden kenetledi başının altına koydu. Tümsekleri daha önce el yordamıyla düzlemişti. Düzlemişti de, tam sırtının ortasında bir sivrilik hissetti. Huzursuz oluyordu. Yan döndü, elini arkasına atıp, yerde gezdirdi. Çevresi toprak dolu bir taş buldu. Parmaklarıyla taşı söktü, yanı başına koydu, el yordamıyla toprağı düzledi. Sırtüstü dönüp, yeniden uzandı. Bu kez olmuş, yattığı toprak bedenine uymuştu.
Bulutsuz gökyüzüne ve yıldızlara baktı. “Büyükayı-Küçükayı” takımyıldızlarını aradı, buldu.
Bulutsuz gökyüzü, hiç görmediği kadar güzeldi. Işıklarını titreten yıldızlardan kayan, yeryüzüne gelemeden kaybolanlar oldu.
Oralara uçmak, bir yerlerde gezinmek, yukarıdan aşağıya bakmak, geçti içinden.
Uyuyan arkadaşlarından kimileri uyandılar. Uyananlar, arkadaşlarının da uyanmalarını bekliyor, uyandırmaya kıyamıyorlardı.
Erfelekli; uyanıklar; uyarı duyuru yapmadan bir fıkra anlattı. Fıkra bittiğinde uyanıkların hepsi de uyuyanları unutup, seslice güldüler. Kahkaha sesinden etkilenip, uyuyanlar da uyandı.
Gülenlere şaşan şaşkınlara da güldüler.
Hemen hepsi sırayla, ya bir fıkra, ya da bir anı anlattılar. Gülüştüler.
Anlatacak fıkra, konuşulacak laf kalmadı, uykuları geldi, sırt sırta verip uyudular. Gece ilerledikçe hava soğudu. Üşüdükçe birbirlerine sokuldular. Yarı uyur, yarı uyanık, uzaklardaki köpek, yakınlarındaki böcek seslerini duydu, tedirgin olmadılar. Bu seslere alışkınlardı.



Gece yarısı geçmiş, “Gölköy Ovasını“ ayaz basmıştı. Bir-bir uyandılar. Üşümüşlerdi. Hemen hepsi titremeğe başladı. Ateş yakmayı düşünmediler. Gecenin bu geç zamanında, insanlar ateşi görecek, “ayağa kalkacak,” bahçede yattıkları duyulacak onurları kırılacaktı.
Sınavdan çıktıkları günler; “Daday Sandalye”lerinde oturup eskimiş tahta masalarında zeytin ekmek yedikleri, Subaşı’ndaki kahvehane geldi akıllarına.
“Kahveye gidelim” dedi Boyabatlı.
Pıtraklı bahçede sırt sırta yatıp uyananların hepsi de onayladı bu isteği.
Kesmenden yürüyüp, Subaşı Köyüne, kahvehanenin önüne geldiler, kahvehane kapalıydı.
Ozan, havaya (gökyüzü) baktı, daha şafak sökmemiş, ortalık karanlıktı. Sekiz dokuz kişiydiler. Gündüz bile kahvehanede bu kadar müşteri olmuyordu, “Kahvehaneciyi çağırsak, bizim için kahvehaneyi açar” diye düşündü Ozan. Kimseye danışmadan, sağ elinin orta parmağını ortasından büktü, kemikli köşesini kahvehanenin kapısına birkaç kez vurdu. Kahvehanenin ahşap kapısı güneşten kavrulmuş, tahtaları üzerinde diklemesine girintili çıkıntılı “tarak dişi” gibi çizgiler oluşmuştu. Büküp kapıya vurduğu orta parmağı acıdı, kapı sesini, kendilerinden başka duyan olmadı. Orta parmağını ortasından büktüğü elini yumruk yaptı, etli yerini kapıya, üç dört kez, daha hızlı vurdu. Kapı, yüzündeki halka ile birlikte titreşerek oldukça tedirgin edici bir ses çıkarttı.
Kahvehanenin üstündeki evin camını yukarı kaldırıp, dağınık saçlarıyla başını dışarı uzatan adam: “Kim oo!” dedi.
“Biz, her zaman gelen öğrenciler. Çay içmeğe geldik” dedi Ozan. Adam:
“Kahvecinin evi burası değil. Önünde at arabası salıverilmiş olan evin, iki ev ötesi dedi.
Gecenin zifiri karanlığında, arabayı gördü, evi buldu, kapıyı çaldı, kahveciyi uyardılar. Camı açıp kendilerine bakan kahveciye:
“Çay içmeğe geldik” dedi, Erfelekli.
Bir yıl önce vekil öğretmenlik yaptıklarında, esas öğretmen olmaya karar veren ve dilekçe verip, Gölköy Öğretmen Okulu’nu dışarıdan bitirmeğe gelenlerin kimi Erfelekli, kimi Sinoplu, kimi Zonguldaklı, Boyabatlı, kimi de Kastamonuluydular.
Sınav bir iki gün ara ile olursa kesmenden yürüyerek Kastamonu’ya geliyor, ucuz bir otele yerleşip ders çalışıyor, ardı ardına olduğu günlerde Kastamonu’ya gitmiyor, değişik yerlerde sabahlıyorlardı. Her öğlen, Subaşındaki tek fırından ekmek, bakkaldan yeterince orta boy bir kese kâğıdı zeytin, birkaç baş soğan alıp, kahvehanede yiyor, üstüne de çay içiyorlardı.
Kahvehaneci onları tanıyordu.
İki bir etmeden, alelacele giyinip aşağı indi. Yıldızların ışığında, hep birlikte neşe içinde kahvehaneye geldiler.
Kahvehaneci, kahvehanenin kapısını açtı, gaz lambasını yakmaya yeltenmedi. Gaz lambasının gazı dün akşamdan bitmişti. Öncelikle sobaya yöneldi. Üşüdüklerini anlamıştı. Çay kazanının altında yaktığı kuru meşe odunu, köşede yığılıydı.
Sobayı çattı, odunların önüne birkaç kıymık çıra koydu, kibritle tutuşturdu.
Soba; yanmaya başladı. Ateşten dilini, önündeki delikten, çabuk-çabuk çıkartıp çekiyor, çevreye titrek ışık yayıyordu.
El yordamıyla oturdukları masayı ve birbirlerini daha iyi gördüler. Kahveci, hemen ocaklığa yöneldi. Külü maşayla eşip, akşamdan gömdüğü kalın meşe közlerini çıkarttı. Üstüne odunları çattı. Odunlar az sonra çatırdayarak yanmağa başladı.
Soba; iyice tutuşmuş, kendisine özgü ses çıkartmaya başlamış, arkası kızarmıştı.
Sıcaklık, iliklerine kadar işledi.
Sinoplu, üzerine yapışan pıtrakları bir eliyle topladı, öteki elinde biriktirdi, kalktı soba deliğinden içeri attı. Soba, diliyle yalarcasına, pıtrakları içine çekti aldı.
Sinoplunun pıtrak ayıkladığını görenler üstüne-başına baktı, buldukları bir iki pıtrağı, masadaki kül tablasına koydular.
Öteki masada ayrı oturan, elindeki bezle oturduğu masayı silen kahveci; “Eee anlatın bakalım nasıl gidiyor işler?” dedi.
“Valla, bir çift öküzün arasından dananın ciğerini söküp almağa çalışıyoruz” dedi, bulduğu son pıtrağı kül tablasına atmaya çalışan Sinoplu.
“Eh, Allah kolaylık versin” deyip, hem yanıtladı, hem de dilekte bulundu kahveci, oturduğu masayı silip ayağa kalkarken.
Ocaklıktaki, içi su dolu, altında odun yanan “çay kazanı”, önce cızırdadı, sonra fokur-fokur kaynamaya başladı. Çay kazanının kaynama sesini duyan kahveci kalktı, bakır çaydanlığa önce kaynayan suyu, sonra da üstüne çayı koydu. Omzundaki ıslak bezi bir çırpıda eline alıp, kaynayan kazanın orasını burasını severcesine sildi. Saatine baktı, yanlarına oturdu.
Yolun öte kıyısında, camından kör ışık yayılan fırından, ekmek çıkmasını beklediler.
Soba deliğinden süzülüp, kahvehaneyi aydınlatmaya çalışan titrek ışık görünmez oldu.
Tan yeri ağarmıştı.
Sokakta gezinen tavukların, akı da karası da görünüyordu.
Fırıncının yeni çıkan ekmekleri cama dizdiğini gören Sinoplu, birden kalktı, fırından yeni çıkan ekmeklerden bir kucak getirip masaya döktü. Ekmekleri bölüp, yemeye başladılar.
Bakkal daha açmamıştı. Aslında, sıcak ekmek katık istemiyordu.
Doymalarına yakın, çay da demlendi. Kahveci onlara demeden, bardakları gıcırdatarak bir kez daha yıkadı, demlenen çayı bardaklara koyup öğrencilere verdi.
Öğrenciler bir demlik çayı içip bitirdiler. Kahveci yeniden demledi.
Uyku tutmayan, ya da erken kalkan köylüler de tek-tek gelmeye başladılar.
Felsefecinin: “Memleketin ücra köşelerine gidip, Amerikan barış gönüllüleri yerine sizler hizmet edeceksiniz” sözünü anımsadı Ozan. Sınavda başarılı olup olamayacağını düşünüyor, düşler kuruyordu. “İyi bir yer” değil, “her ahval ve şerait içinde” yurdun en ücra köşelerde görev yapmaya kararlıydı.
Sınav saati yaklaştı. Birer çay daha içip, yola çıktı, geldikleri yoldan sınav salonuna geldiler.


Sınavların tümü bitti. Anımsamak için birbirlerinden imzalı fotoğraf, yazışmak için adres aldılar. Tek-tek sarılıp ayrıldı, memleketlerine gittiler.
Ozan da köyüne gitti.
Bir süre sonra, eline resmi yazışmalarda kullanılan sarı zarf ulaştı. Açtı okudu. Esas öğretmen olmuş, Taşköprü İlçesi İlk Öğretim Müdürlüğü emrine atanmıştı.
Hiç zaman kaybetmedi. Taşköprü’ye de uğrayan Kastamonu-Boyabat arası posta çeken, tek ulaşım aracı “Bağdatlının otobüsü’ne” bindi. Otobüs yolda yolcu indirdi, yolcu bindirdi. Yolcuların parasını, en arka koltukta oturan; “şems-i siper “ kara şapkalı adam aldı.
“Boyabat Postası” Gök Irmak üzerindeki “taş köprüden geçti, Taşköprü’ye” geldi, Bağdatlı Yazıhanesi önünde durdu. Yolcularını indirip, daha Boyabat’a gidecekti.
Ozan; Taşköprü’de indi. Babasının, Nevşehir, Muhtelif Gayeli Ortaokul birinci sınıfına başladığında aldığı, o günden bu güne boyası yer-yer dökülmüş, yayları gevşemiş boru karyolasını, ninesinin armağan ettiği, gelinlik yatak yorgan ve yastığını, kimden kaldığını merak etmediği tahta bavulunu, boyasız sobasını otobüsten indirip, yazıhanenin ön duvarına yasladı. İlköğretim müdürlüğünü sordu, gösterdiler. Kolayca buldu.
Dış kapının üstünde asılı, üst tarafından ileriye yatık duran, kara zemin üzerine sarıyla yazılmış: “Taşköprü İlköğretim Müdürlüğü” yazısını okudu.
İçeriye girdiğinde, koridorda gördüğü adam, kalınca bir sopanın ucuna bağladığı tilizle yerleri siliyordu.
Ozan, o adama ilköğretim müdürünün odasını sordu. O’ da gösterdi. Yerleri silen adamın dediği gibi; ilerledi, sağa döndü. Kapının üst pervazında, büyük harflerle:”İlköğretim Müdürü” yazıyordu. Yazı çerçevesiz, karaya boyanmış cam zemin üzerine, altın yaldızla yazılmıştı.
Ozan kapıyı birkaç kez tıkladı, duyan olmadı. Yavaşça açıp içeri girdi. Tam karşıda sarı saçlı, sarı bıyıklı bir adam, yere bakarak telefonla konuşuyordu. Ozan’ı görünce, başını kaldırdı, telefonla konuşmasını kesmeden başıyla “senin farkındayım” ya da “buyurun, hoş geldin” der gibi yaptı. Odadaki öteki iki kişi, masanın üstüne yayılı kâğıtları dosyaya takıyorlardı. Ozan’ın geldiğini görmemiş gibi davrandılar
Ozan, telefonla konuşan adamın karşısına dikildi, telefon konuşmasının bitmesini bekliyordu. Sarı saçlı, sarı bıyıklı adam: “otur” dedi yine konuşmadan. Masanın kıyısında, ağaç ayaklık üzerinde duran, değişik bir ağaç diliminin üstünde: “Vehbi Güneş” yazıyordu. Yazı, çini mürekkebi ile yazılmış, üzeri ağaçla birlikte cilalanmıştı.
Ozan, sarı zarfını cebinden çıkartıp, eline almış, hazır etmişti. Sarı saçlı adamın telefon konuşması bitti. “Hoş geldin agasının ” dedi, Ozan zarfı uzatmadan O uzanıp aldı. Zarfı açtı, yazıyı okudu: “Hocayı hemen göreve başlatın” dedi, dosya düzenleyen adamlara bakarak.
O gün; 31 Aralık 1968 di.
Vehbi Güneş; önce saatine, sonra Ozana baktı: “Hiç vakit kaybetme. Atandığın köyün köylüleri pazarda zelve satarlar. Muhtar da pazardadır. Onları bul, birlikte köye gidersiniz” dedi.
Ozan sevinçliydi. Kendi kendine gülümseyerek ilköğretim Müdürlüğünden çıktı, sora-sora pazaryerini buldu, zelve satanları gördü.
Sıra-sıra oturmuş zelvecilerden ilk sıradakine selam verip, sevineceğini de sanarak: “Ben sizin köyün yeni öğretmeni Ozan” dedi. Az önce, zelve satacağını sanan, zorla gülümseyen adam, başını önüne dıktı, hiç konuşmadı. Ozan, vatandaşa iyi yaklaşamadığını, iletişim kuramadığını sandı, ikinci sıradaki adama yaklaştı. İki yanı zelve dolu ikinci adam; önündeki iki müşteriye, zelvelerinin kuru meşeden yapıldığını, kırılıp çatlamayacağını, ıslandığında burulmayacağını, elindeki zelveyi okşayarak anlatıyordu.
İki adamın ikisi de zelve almadan gittiler. Ozan, gülümseyerek selamladı ikinci adamı. Adam aynı sıcaklıkla karşıladı Ozanı.
“Ben sizin köyün yeni öğretmeni” der demez; ikinci adamın “kimyası bozuldu, yüzü ak bak oldu.” Yere değil de, dalgın-dalgın başka yöne baktı.
Ozan kızdı, üçüncü sıradaki zelveciye gitmedi. İkinci sıradaki zelvecinin önünden ayrılmadan:”Muhtar nerede?” dedi öfkelice. Adamın çenesini uzattığı yöne baktı, gelip gidenlerden başka, ayakta iki adam çabuk-çabuk konuşuyordu. Yanlarına yaklaştı, selam verdi, aldılar. Adamlardan birisi uzun boylu, öteki de kısa boyluydu. Kısa boylu, kırmızı yüzlü adama; “Muhtar hanginiz?” dedi, Ozan, kızgınlığını belli etmeden.. Kısa boylu adam; uzun boylu, uzun yüzlü, kinot pantolonlu adama bakıp çenesini de uzatarak: “Bu” dedi.
Ozan; ezberlemiş gibi, zelvecilerin karşısında söylediği aynı cümleyi söyledi. Muhtar hiç oralı olmadı. Karşısındaki adamla arpa pazarlığı yapıyordu. Ozan iyice kızdı. Sanki güneş tutuldu, dünya karardı.
Fırlarcasına dönüp, hışımla İlköğretim Müdürlüğüne gitti. Kapıdan girer girmez, güler yüzle, “babacan” tavırla karşıladı Ozanı, sarı saçlı, sarı bıyıklı adam.
Ozan, daha oturmadan;” Hocam bu köylülerde bir acayiplik var. Hadi ben kötüyüm, kötü olduğumu ne biliyorlar?” dedi.
Sarı saçlı, sarı bıyıklı adam: “Agasının; o köyde, bir yanlış anlaşılma sonucu çok değerli, çok sevdikleri öğretmeni öldürdüler. Sen o öğretmenin yerine gidiyorsun. Köylülerle zaman içinde iyi ilişkiler kurabilecek birisine benziyorsun. Hiç korkma, o köye git. Eğitim ordusu olarak arkandayız” dedi.
Gerçekten, o yıllarda öğretmen toplumu, Ordu’dan sonra, bir ordu gibiydi.
Ozan’da yeniden “her ahval ve şerait içinde görev yapma” duygusu güç kazandı. Az önce kararan ortalık aydınlandı.
Ayrıldığı Pazaryerine yeniden gitti. Atandığı köyüne nasıl gidebileceğini araştırdı. İlgilenen Başka köylü pazar esnafı, Kavas Hasan’ı gösterdiler. Kavas Hasan; Ozan’ın atandığı, köylerinde görevli öğretmenin, bir hiç yüzünden öldürüldüğü Kızılcaören Köylülerindendi. Başında, Mevlevi semazenlerininkine benzer, kahverengi yünden örülmüş külah vardı.
Kavas, öldürülen öğretmenin yerine gelen yeni öğretmenin “eşyalarını” beş lira karşılığında kır beygirine yükledi. Panayır yerini ve bir kuru çayı geçip ağaçsız, otsuz bir yamaca sardılar. Yol yok, hayvan ve insanlar gele gide, iz oluşmuştu.
Yolda giderlerken bir süre konuşmadılar. Ozan, öğretmenin öldürülme nedenini bilmiyor, bilmek istiyordu.
Kavas Hasan’a sorası geldi, sormadı. Bu iyi gidişi bozmak ta istemedi. “Ya yükü yıkar, yolda bırakır giderse?” dedi içinden.
“Hocam yoruldun mu?” dedi Kavas Hasan. Bu çok önemli bir aşamaydı. Ozan’ın ağırlığı azaldı, uçacak gibi oldu. “Yok, yorulmadım-yorulmadım Hasan ağa” dedi.
“Şu meşelikli tepeyi aşınca, ilerisi köye kadar hep düzlük. Binecek yer olsa, beygire bindirirdim” dedi Kavas Hasan. Kır beygirin bir yanında somya ile yastık-yorgan, öteki yanında yatak, semerin ortasında tahta bavul, onun üstünde de soba sarılıydı.
Nasıl olsa, konuştuklarını görecek duyacak kimse yoktu. Rahat-rahat konuştu, öğretmen Ozanla Kavas Hasan. “Sana bir şey diyeyim mi hocam?” diye başladı söze: “Aslında öğretmen çok iyiydi. Köylü de onu severdi. Köyde herkese gitmez, ekmeği yenip çayı içilebilecek bir hane ile çok varış-geliş ederdi. O evin kızı “beşi” bitirdi. Kız, okulda ve evde öğretmene alışkın. Öğretmene mektup yazmış. ‘Seni çok seviyorum, sensiz duramıyorum’ demiş. Öğretmen ne yapsın? öğrencisinin hatırını kırmamak için, o da kıza yazmış. ‘Ben de seni seviyorum, okulu bitirmekle unuttum sanma her zaman gönlümdesin’ gibi laflar etmiş. Epeyce mektuplaşmışlar. Mektuplar, kızın anasının eline geçmiş. Anası da dayılarına söylemiş. Dayılarının öğretmenle araları çok iyiydi. ‘Hava alalım’ bahanesiyle öğretmeni okuldan alıp, köyün kıyısındaki harmana, oradan da samanlıkların arasına götürüp kazıkla öldürmüşler. Ölüsü üç gün sonra bulundu. Cinayeti kızın babası üstlendi. Az bir ceza aldı. Yakında çıkar. Sana tavır takınmaları bu olay yüzünden” dedi.
Ozan; Vehbi Güneş’in iki cümlesini anımsadı. “Bir yanlış anlaşılma sonucu… Zaman içinde köylülerle iyi ilişkiler kurabilecek birisine benziyorsun.”
Ve Ozan; yorumunu da yaptı içinden: O köylülerle mutlaka iyi ilişkiler kurmalı, kötü izlenimi silmeli, yanlış anlaşılmaya neden olabilecek davranışlardan kaçınmalıydı.
Mektuplaşma olayını da çözmeye çalıştı: “O yaştaki çocuklar, öğretmenini çok sever. Neredeyse âşık olur. O dönemi iyi yönetmek gerekir” dedi.
İlerleyen günlerde, varış-gelişlerini, hane ayırımı yapmadan yapmağa karar verdi.
Meşeliği aşıp, düzlüğe çıktılar. Bir oluğun yanına geldiklerinde, köy göründü. Elini yüzünü yıkadı, avuçlarıyla su içtiler.
Kavas Hasan, eşyaları ile birlikte Ozanı; yaşlı, harap görünümlü, sıvaları yer-yer dökük okulun, ağaç merdiveni göçük evine bıraktı.
16 Kasım 2007
Kastamonu

 

 

Diğer Öyküleri:

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »