SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
1/4/2008 · Kategori: oyku
SUĞLA YAYLASI
“Yaylalar içinde Erzurum Yayla” gibi olmasa da, Kastamonu Yaylaları içinde hatırı sayılır bir yayla Suğla Yaylası.
Hani, Ilgarini Mağarası, Düden Şelalesi olan; Pınarbaşı ile Azdavay arasındaki her yıl adına şenlikler düzenlenen yayla.
Dört tarafı ormanlık, geniş düzlük, çimenli-çiçekli ve ağaçsızdı.
Yayla, bahar ve yaz aylarında gelinlik kız, kış aylarında “Eli kanlı katil” gibiydi.
Ozan, o yaylayı, çimenli çiçekli günlerinde değil, karlı fırtınalı bir kış gününde geçti.
Bir yarıyıl Tatilinde yakalandı yine “Karakışa”, Azdavay da.
Kar; geçit vermeyen kalınlığına daha da katkı yapmak istercesine gece gündüz yağdıkça yağıyordu.
Ne Azdavay Kaymakamı, ne de Azdavay ilköğretim Müdürü, lokantadan yiyip, otelde yatan öğretmenlere “görev yerinize gidin” diyemiyorlardı.
Günler geçti, öğretmenlerin okullarına gidecekleri yollar açılmadı. Kimi zaman güneş yüzünü gösteriyor, çok zaman geçmeden toz dumana karışıyor göz gözü görmüyor, dondurucu soğuk, donduracak adam arıyor, yerler mermer gibi, çatılardan buzlar sarkıyordu.
Yeryüzü ak ta olsa, “karakış” dedikleri buydu demek.
Kar yağışı dinecek, yollar açılacak gibi oluyor, bir gecede yeniden kar yağıp üstüne ekliyor, köylere ulaşılamıyordu.
Bir süre sonra yağışlar dindi, güneş açtı. Güneş ışınları altında parlayan karla kaplı yeryüzü her zamankinden daha uysal pürüzsüz, pırıltılı ve dümdüzdü.
Sivri Mehmet çıkageldi bir gün Azdavay’a. Ayağında yün çorap kara lastik, bacakları dolak dolalı, uzun ince boylu, sırtında abası, elinde sopası, başı başlıklıydı. “Hocam seni almağa geldim” dedi.
Yalnız olsa gidemez, yolu da bilemez, bulamazdı.
Karınlarını doyurdu, ellerine hiçbir yük almadan yola çıktılar.
Cide yolundan ayrılıp, bir süre, tarlaların kıyısındaki kıyılar arasından yürüdüler. Daha sonra, uğuldayan çamların arasından bata çıka, dallarından köklerinden tuta-tuta, bir yokuşu tırmandılar. Yokuş bittiğinde; çamlık alan da bitti.
Uğultu kesildi, esintili düzlük başladı. İşte o düzlük Suğla Yaylasıydı. Adam cebinden çıkartıp, hapaz-hapaz kuru üzüm yiyor, öğretmene de veriyordu. Öğretmen, yemek istemiyor, adam: “Ye hocam ye” deyip, elini geri çekmiyor, kendi yediğinin yarısı kadar da olsa, öğretmene yediriyordu.
Çam uğultusunun yerini, rüzgârın, fırtınanın çıkarttığı ıslık sesler almış, fırtına, yağan kara, yerden kaldırdığı kar tanelerini de ekleyip yüzlerine acımasızca çarpıyordu. Kimi zaman önlerini göremiyor, kimi zamanda, iki yanlarına baktıklarında, o toz duman içinde suğla Yaylası, sonsuzmuş gibi görünüyordu.
Fırtınanın o yana bu yana savurduğu karlar, pürüzsüz dümdüz Suğla Yaylasında değişik görünümlü şekiller, tümsekler oluşturuyor, fırtınalı kar yağışı, yaylaya sis altındaymış görünümü veriyordu.
Uzaklarda, bir sürü köpek, o sis içinde, karlar üstünde birbirleriyle oynaşıyor, o yana bu yana koşuşuyorlardı. Ozan, yazının yüzündeki bu oynaşan köpek sürüsüne bakakaldı.
“Yürü hocam yürü” dedi adam, öğretmenin kolundan asılarak. “Düzlüğü geçtik mi, Pınarbaşı’na vardık say. Ötesi iniş, sallanır gideriz ” dedi.
Bitmeyecekmiş gibi görünen Suğla Yaylasında, fırtınanın yüzlerine çarptığı kar tozlarına engel olamadan bir süre yürüdüler.
Ozan; Pınar başına yaklaştıklarını, inişe geçtiklerinden anladı.
Sivri Mehmet’in daha önceden anlattıklarına bakılırsa, bir iki köyden sonrası Pınar başıydı.
“İleride tanıdık bir köy var. Uğrar, çay içer dinleniriz” dedi, Sivri Mehmet.
Bir süre daha yürüdüler.
Yeşilçamların arasından gökyüzüne süzüle-süzüle çıkan mavi dumanlar göründü önce. Sonra evlerin bacaları fark edildi. Bacalardan çıkan dumanlar, gökyüzüne uzanıp, yeryüzüne direk olmak istiyor, bir süre sonra da, kaybolup gidiyordu.
Yeşilçamlar arasından; evlerin “kiremit rengi” kiremitleri de göründü. Bu görüntüler bir köye geldiklerinin belirtisiydi.
Köyün kıyısından geçen cılka yoldan ayrılıp, İspanyol penceresi perdesiz, çerçevesi yeşil boyalı, bir eve yöneldiler.
Kiremitler değil, evlerin camları, kapıları duvarları kapı önlerinde yığılı odunlar, sokakta gezinen tavuklar, salıverilmiş arabalar görünüyorlardı.
Yaklaştıkları evin önünde yatan koyun köpeği, çokmuş olmak için, yattığı yerden başını kaldırdı: “Hav-hav” dedi, isteksizce. Yerinden de kalkmadı.
Belli ki yıllara yenik düşmüş, yorgundu.
“Ooşt” dedi, ev sahibi. Ne olur, ne olmaz? Sivri Mehmet sopasının ucunu köpeğe doğrultmuştu. Köpek başını yere koydu bir daha havlamadı.
Ev sahibi önde, yolcular arkada sobası yanan sıcak odaya çıktılar.
Çay demlendi, yumurtalar pişti, sofra kuruldu. Sofraya, tas içinde yoğurt, tereyağı ekmek kondu. Teklifsiz doyasıya yedi, kanasıya çaylarını içti, izin istedi yeniden yola çıktılar.
Ozan’ın ayaklarında çizme vardı. Pantolon paçalarını da çizmenin koncundan içeri sokmuştu. Hava yumuşamış, kar cıvımıştı. Cıvıyan karlar, Ozan’ın çizmelerinden girdi, ayakuçlarına kadar gitti.
Sivri Mehmet’in ayaklarında lastik, bacakları dolak dolalıydı.
Kar üstünde bata çıka yürüyüp, bir iki köyü ve bir dereyi geçtiler. Akşam oldu, ayaz çıktı, hava dayanılamayacak kadar soğudu. Epeyce yürüdüler.
Ozan yürüyemeyecek gibi oluyor, zaman-zaman ayakları birbirine dolaşıyor, yatıp uyumak istiyordu.
Sanki ayakları ayağında yoktu.
Anlamışçasına: “Sık dişini öğretmen bey, Pınarbaşı’na yaklaştık” dedi adam. Ozan’ın koluna girdi. Ozan, adımlarını sağlam atmağa yere sağlam basmaya çalıştı.
Pınarbaşı’nın ışıkları, yapıların gece karanlığındaki dış hatları göründü. Kasabanın (Pazar) tamamı beş altı evden oluşuyordu.
Bir evin altındaki kapıdan loş ışıklı odaya girdiler. Söndürülmüş sigara kokusuna bakılırsa kahvehaneydi.
“Sobanı yak, misafirine bak” dedi, Sivri Mehmet. Bir kaygısı olduğu da her davranışından belliydi. “Sobanı yak” dese de sobaya uzak oturttu Ozanı. Ayaklarına bastı, Ozan duymadı. Kahveciden bir kap su istedi. Deneyimli olan kahveci anladı, yarım gaz tenekesi soğuk su getirdi, Ozan’ın önüne koydu. Ozan bir şey anlamadı. Üşüyen ellerini ve ayaklarını bir an önce yanan sobanın yanına oturup ısıtmak istiyordu.
Sivri Mehmet:“Sok ellerini, ayaklarını” dedi, içi su dolu gaz tenekesini göstererek. Ozan, adamın sözünü tuttu.
Bir süre suyun içinde tuttuğu, varlığı ile yokluğu belli olmayan el ve ayaklarında önce acı veren, sonra rahatlayan bir karıncalanma oldu. Çizmeleri ayağından çekip çıkarttılar. El ve ayaklarını bir süre daha soğuk su dolu gaz tenekesinin içinde durdurttular. Karıncalanmanın geçtiğini anlayınca, ellerini, ayaklarını sudan çıkartıp, sildi kuruladı ayaklarına terlik eline çay verip bir süre soba yakınında oturttular.
Ozan çıplak ayaklarına baktı.
Ayak parmakları buruşmuş, kanı çekilmişti.
Buruşuklar yazılmaya başladı, sobanın yanına aldılar.
“İyi kurtardık” dedi adam kahveciye. Ya sen olmasaydın. Ya Pınarbaşı daha uzakta olsaydı?”
Ozan pek bir şey anlamadı.
Diğer Öyküleri:
• YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
• YARA / FİKRİ UZUN
• İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
• VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN
AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

