15 12 2005

Osman ŞAHİN - Fıratın Cinleri/ Kayalara Vurmuş Suretin

Osman Şahin - Fıratın CinleriAzık çıkınından bir lokma tandır ekmeği kırıp, ağzına attı. Da-ha şimdiden birkaç dişi çürüyüp, erimişti. Doğan her çocuk, kemiklerini, anasının ağzından söküp aldığı dişlerle yapıyordu sanki. Lokmayı geveleyip sulandırdı. Eliyle gevişim alıp, yavrusunun kuş götü ağzına "meh" diye tıkıverdi.Kucağında yavrusu, geri-aşağı, Fırat'a doğru inmeye çalıştı. Ama, onlar üç kişi sayılırlardı. ilk doğumunun kırkı çıkmadan döllenen rahmi, yükünü dokuzuncu ayına ulaştırmıştı hile. Kabarmış karnı, kadının belini ileri çekiyor, yürüyüşünü dağıtıyordu. Fırat'a canını zor attı. Bulamaç gibi yoğun ve pis suda basını, göğsünü yudu. Sonra, bebesini suladı.Damarlarına yorgunluk dizili Yağda, yürüdü. Damına varıp bir dürüm keçe açtı yere. Bebeğini yatırdı. Yanma, yüklü bedeniyle kendisi de kıvrıldı; kalın bir uyku umarak...Yağda, uykuya dalmadan kabarmış karnı, dar nefesini yukarı basmaya başladı, tik çocuğunun doğumunda çektiği korku dolu eziyeti, şimdi yeniden duyuyordu. Teni, tere kabarmaya, saçları ise, tel olup dikleşmeye başladı."Uy aneey," diye söylendi.Sonra kıvrana kıvrana doğruldu. Güçlükle kapı ağzına geldi."Kız Sultanoo," diye bağırdı komşusuna. "Hele beri gelesin Anam!.."Sultano, pürtelaş geldi. O, doğuma usta bir kadındı. Yağda'nın debelenişinden, durumu tez kavradı."Dür bakam, eğer yakınsa, çekip alam,," diye söylenerek eğilip yokladı.Sonra geri dama girip, bir leğenle döndü.Bu ara başkaları da geldi.Belini, yanlarını ovarak, Yağda'yı doğuma hazırlamanın gayretine girdiler. Yağda'nın karnı, sık dürülmüş bir lahana kadar pekti ama. Yeni başlayan sancıların gücü, bebeyi rahmin elinden söküp almaya yetmiyordu.Yağda'nın bedeni, başlı ayaklı tutuldu. Sağa sola sallandı; süt tuluğu çalkalar gibi... Ardından Fırat'ın kumluğunda kaldırıp kaldırıp beli üstüne bırakıldı. Gene de kalça yumuşamıyor, bebek yerinden kopmuyordu.Kadınlar sızlanmaya, tek tük söz söylemeye başladılar."Biraz beklesek mi, nedir?" dedi biri. "Fukarayı çi... Devamı

15 12 2005

Türk Öykücülüğünün Gelişim Dönemleri/ Feridun ANDAÇ

Türk Öykücülüğünün Gelişim Dönemleri: Feridun ANDAÇ   (I)KURULUŞ DÖNEMİ: 1870-1930     (1) Hazırlık/etkiler: (1870-1900)  Ahmet Mithat, Emin Nihat, Samipaşazade Sezai, Nabizade Nâzım, Hüseyin Cahit Yalçın, Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ercüment Ekrem Talu, Hüseyin Rahmi Gürpınar.     (2) Çağdaşlaşma Yolundaki İlk Adımlar: (1900-1930) Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal, Yukap Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Refik Halit Karay, Selahattin Enis, F. Celâlettin, Osman Cemal Kaygılı, Reşat Nuri Güntekin, Kenan Hulusi Koray, Nahit Sırrı Örik.   II. ARAYIŞ DÖNEMİ: 1930-1940     Sadri Ertem, Ahmet Naim, Kemal Bilbaşar, Halikarnas Balıkçısı, Reşat Enis, Mahmut Yesari, Bekir Sıtkı Kunt, İlhan Tarus, Umran Nazif, Mehmet Seyda, Samim Kocagöz, Samet Ağaoğlu, Necip Fazıl Kısakürek.   III. GELİŞME DÖNEMİ: 1940-1950 Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Kemal Tahir, Oktay Akbal, Sabahattin Kudret Aksal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Faik Baysal, Haldun Taner, Tarık Buğra, Necati Cumalı, Orhan Hançerlioğlu, Salim Şengil, Fahri Erdinç, Afif Yesari, Rıfat Ilgaz, Naim Tirali.   IV. MODERNLEŞME YOLUNDA: 1950-1960 Nezihe Meriç, Vüs'at O. Bener, Bilge Karasu, Orhan Duru, Ferit Edgü, Feyyaz Kayacan, Onat Kutlar, Demir Özlü, Tahsin Yücel, Adnan Özyalçıner, Erdal Öz, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Muzaffer Buyrukçu, Tarık Dursun K., Muzaffer Hacıhasanoğlu, Demirtaş Ceyhun, Zeyyat Selimoğlu, Hakkı Özkan, Şahap Sıtkı, Orhan Çubukçu, Necdet Ökmen.   V. YAPILANMA DÖNEMİ: 1960-1970 Sevim Burak, Yusuf Atılgan, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Füruzan, Tomris Uyar, Meral Çelen, Nevin İşlek, Nursen Karas, Necati Tosuner, Selim İleri, Kâmuran Şipal, Mahmut Özay, Bekir Yıldız, Gülten Dayıoğlu, Fersan Gürel, ... Devamı

15 12 2005

Neşe CEHİZ/ Kanlıca'nın Bakir Oğlanları

Neşe Cehiz Kanlıca'nın Bakir Oğlanları   Kanlıca' nın bakir oğlanları mahallenin çapkın, sevecen ve iyiliksever dişçisi Metin Zorlu' nun muayenehanesinde toplandılar bu soğuk ama güneşli kış sabahı. Hepsi hemen hemen aynı anda içlerini geçirdi anlatılanları dinledikten sonra. Yeni bir düş ve amacın eşiğindeydiler çünkü, ama enikonu şaşkın görünüyorlardı. Kiminin açık ağızlarından görünen diş telleri elbette ki dişçi Metin Ağabey’ in elinden çıkmaydı ve gidecekleri yönü dinlerken dışarıda, damların üzerinde ya da sokak aralarında inim inim inliyordu Kanlıca’ nın azgın kedileri. Kanlıca' nın bakir oğlanları üzerlerine kabus gibi çöken ve attıkları her adımda karşılarına dikilen ve kendilerini alay konusuna dönüştüren bekaretlerinden kurtulmayı diliyorlar  artık. Bir an önce çivi gibi, zımba gibi, zıpkın gibi delikanlılar olmak istiyorlar, bunu gerçekleştirmeleri için gereken bilgileri almak üzere geldiler buraya. Puslu bir karanlığın içine fener tutuyor mahallenin sevimli dişçisi, yolu tarif ediyor ayrıntılarıyla. Kanlıca' nın bakir oğlanları bu soğuk ama güneşli kış sabahı Karaköy Genelevi'nin yolunu tutmaya hazırlanıyor hafifçe ürpererek. Mahallenin deneyimli dişçisi Metin Zorlu onlara yapmaları ve yapmamaları gereken şeyleri tek tek, özenle, sabırla, yineleye yineleye anlatıyor bu cumartesi sabahının ilk cılız ışıklarından bu yana. Dönüp dönüp tekrarlayası geliyor nedense aşırı bir nezaketle. Ondan sonra, ondan sonra diyor sık sık, huşu içinde dinliyor Kanlıca’ nın bakir oğlanları. Kanlıca'nın bakir oğlanları sevecen ve afacan dişçi Metin Zorlu'nun iki katlı şirin evinin minimini bahçesinde dizilmişler şimdi, besmeleler çekiyor, başarılı olmayı diliyorlar tanrıdan. Saygı dolu eller, çifter çifter yığınla kol gökyüzüne kalkmış, dudaklar fısırdanan dualarla kıpır kıpır, gözler baygınca yumulu. Horoz kesiyorlar kurban diye, zorlu yolculuklarına koyulmadan önce.  Sevimli dişçi kendine özgün nük... Devamı

15 12 2005

Bekir YILDIZ/ Kara Çarşaflı Gelin

Bekir Yıldız (3 Mart 1933- 8 Ağustos 1998)    Yaşamı   Bekir Yıldız, 3 Mart 1933 tarihinde Şanlıurfa'da doğdu. Çocukluğu Kastamonu, Gaziantep ve Adana'da geçti. İlkokuldan sonra Mersin'de başladığı Sanat Enstitüsü öğrenimini İstanbul'da tamamladı (1951) ve ardından İstanbul Matbaacılık Okulu'nun dizgi bölümünü bitirdi (1955). Dizgi operatörlüğü yaptı. İşçi olarak Almanya'ya gitti; fabrikalarda meydancı, monitör ve matbaalarda mürettip, operatör olarak çalıştı (1962-66). İstanbul'a döndüğünde Almanya'dan getirdiği baskı makinesi ile Asya Matbaası'nı kurdu. Bilahare bu matbaayı da kapatarak sadece yazarlıkla uğraşan Bekir Yıldız, 8 Ağustos 1998'de İstanbul'da öldü. Sanat hayatına, 1951'de Tomurcuk dergisinde yayımlanan bir öyküsüyle başlayan Bekir Yıldız, Kaçakçı Şahan'la 1971 Sait Faik Armağanı'nı kazandı.             Yapıtları   Reşo Ağa (1968), Kara Vagon (1969), Kaçakçı Şahan (1970), Sahipsizler (1971), Evlilik Şirketi (1972), Beyaz Türkü (1973), Alman Ekmeği (1974), Dünyadan Bir Atlı Geçti (1975), İnsan Posası (1976), Demir Bebek (1977), Mahşerin İnsanları (1982), Bozkır Gelini (1985), Seçilmiş Öyküler (1989)     Kara Çarşaflı Gelin Kara Çarşaflı GelinHAKAN BALAMİR, AYTAÇ ARMAN   Dışarıya baktı Şara. Gece, ön akşamdan daha aydınlıktı. Aya, güneş vurduğunda hep böyle olurdu bozkırda gece ve geceler. Ansızın pencerenin az ötesindeki lekeyi gördü. Kocasının öldürdüğü adamın kanıydı bu. Karanlığın süpürüldüğü gecede, sanki kanatılmış gibiydi toprak. "Ah!" dedi Şara, yüreğine. "Ah!" Cılızdı ama, umutlanacağı güçler, Tanrısı, sırtını dönmüştür dünden beri kendisine. Can almıştı kocası çünkü, canı yaradandan tez. Kocasının günahına ortaklaşan başını, pencerenin demirine dayadı Şara. Gözleri, kanlı toprağa bağlıydı gene. Önce bir gölge gibi dikeldi kan. Sonra, gölgenin içi, can doldu sanki. Kocası b... Devamı

15 12 2005

13 Aralık 1977'de Yitirdiğimiz Oğuz Atay'ı Bir Öyküsü İl

Oğuz ATAY/ Bir Rüya   Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyeciydik. İstasyon binasına bitişik yan yana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikâye satıcılığı ya-pıyorduk. isimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü- istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğle-den sonraları gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve sucuk-ekmek. Bu saatlerde genellikle biz hikâyeciler uyurduk. Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikâyeciler) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istas-yon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru. Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet salmak, kapılan açmak, kapamak... butun işler tek bir adamın üzerindeydi, Ona yaranmak için sık sık bedava hikâye veriyorduk, gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu zaman, kendiliğimizden uyanmak zorunday-dık. Bulun gün de hikâye yazdığımız düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı da ortadaydı. Evet, öğleden son-raları uyuyorduk; ama genellikle akşamüzeri ilhanı geliyor-du ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu 'yakamızı bırakmıyordu' sözüyle alay ediyordu istasyon şefi; biz de böyle anlarda, onun tek basma çalıştığım, her işe yetinemeyeceğim unutarak şiddetle eleştiriyorduk onu: İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar zah-met edemez miydi ekspresin geldiği sırada? Aynı işyerinde çalışan memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı gece-ler, yemeği bile unutarak elle yazdığımız hikâyeleri, istas-yon şefinin odasındaki tek daktiloda temize çekiyorduk, Hikâyeciliğe ilk ben başla... Devamı