61 Takipçi | 240 Takip
Kategorilerim

Fotoğraflar

Gezemediklerim

Benim Tarzım

Okudukça

İzledikçe

Gezmeler

Ev Hali

Kategori Adı Giriniz

Öykü

Diğer İçeriklerim (245)

Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor

Fatma Gürel'in yeni öyküleri: Karşı Kıyının Işıkları

Baharın Bittiği Akşam / LEYLA RUHAN OKYAY

Kendi Gecesinde (Öykü) / Erdal ÖZ

Fethi Naci'nin Seçilmiş Hikâyeler'deki Konuğu Bu Hafta "

'Bambaşka Hayatlar', Cem Uçan'ın ilk öykü kitabı/ Di

Aziz Nesin'in Markopaşa'da Yayınlanmış İki Öyküsü

Ayşe Kulin'le 'Bir Varmış Bir Yokmuş' üzerine

MARKOPAŞA’NIN OLAĞANÜSTÜ ÖZEL HIYAR SAYISI/ Aziz NESİN

Bir Öykü - ARABACI 1 / Kemal Tahir

Bir Öykü - ARABACI 2 / Kemal Tahir

KAĞNI / SABAHATTİN ALİ

İşçi Öyküleri/ Mustafa Şerif ONARAN

"EDEBİSTAN" ÖYKÜ SEÇKİSİ: 188 ÖYKÜCÜDEN 188 ÖYKÜ

"Metafor" da Yazılar...

"Metafor" da Öykü ve Yazılar...

Selim İleri 22 yıl sonra bir öykü kitabıyla okur karşısında: Fot

Sezer Ateş Ayvaz'la "Tamiris'in Gecesuçları"nı konuştuk/

Fosforlu Handan/ Halikarnas Balıkçısı

İzzet Harun Akçay'dan 'Gülistan'/ Tufan ERBARIŞTIRAN

İki Yazı: Dünya Öykü Günü... Öykü Dergileri / Doğan HIZLAN

Hikaye denince, aklımıza...Tarık Dursun K.

SENİ SEVİYORUM/ Yılmaz GÜNEY

İnci Aral, "Ruhumu Öpmeyi Unuttun" / Filiz AYGÜNDÜZ- Erdem ÖZTOP

Bugünkü Radikal Kitap'ta Adnan Binyazar ve Tarık Dursun K.

Kemal Tahir'in daha önce yayımlanmamış öyküleri iki kitapta

Hasan Özkılıç'la edebiyat ve öyküleri/ Şahin YILDIRIM

Salim Şengil: Doğmak, yaşamak, ölmek/ Nezihe MERİÇ

Mavi Neşe Gölcük, BEN NASIL BİR 'HİÇ'İM... /Berat Günçık

Haldun Taner Öykülerinde Yazınsal İletişim - Deneysellik - Yarat

Tüm içeriklerim
Takipçilerim (61)
01 05 2006

Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum  Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor <Sayı: 71 Nisan 2004> Sevim Burak Hikâye ya da İmge ya da Tansık “Sözlerinin başlangıcı akılsızlıktır, ve sözünün sonu kötü deliliktir.” Tevrat’dan (Yeni Dergi’de, çeşitli edebiyat tür’lerinin – edebiyat isimlerinin ortaya koyduğu meseleler açısından – Yanık Saraylar kitabım eleştirildi. Değerli eleştirmen arkadaşım Asım Bezirci’nin sivri yanlarına değindiği – aslında hikâyelerimin üstüne kurulmuş olduğu temel doğru’ları –hikâyelerimin kötümserliğini – alınyazıcılığını – öznel bir açıdan – kendi sanat görüşüme dayanarak – açıklamak istiyorum.) Doğal olarak, hikâyelerim bilimsel bir dile çevrilerek değerlendirildi. Böylelikle hikâyelerimdeki kuramsal yaşam, gerçekçi bir dünyada görünmüş oldu. Şüphesiz hikâyelerimdeki kuramsal dünya, gerçek dünyaya bağlıdır. Hikâyelerimdeki düşünceler, gerçekçi dünya görüşüne aykırı da olsa, gerçekçi dünya görüşünden çıkmıştır. Hikâyelerim, yalancıklı, bilgi’ye karşı yazılmış bile olsalar, bilgi’yi doğrularlar... Ancak –hikâyelerim için çıkar yol, temelinden bağlı olduğumuz şu bilimsel dünya gerçeği değildir – hikâyelerim için çıkar yol, hikâyelerimin öz’ünde olan güvensizlik (tıpkı kendi öz’ümde olan güvensizlik gibi) günlük yaşam’ın gelişimine katılamaması – gerçeğin gidişine ayak uyduramamasıdır. Kötümserliğim [Asım Bezirci, Yeni Dergi’nin Eylül sayısında k... Devamı

30 04 2006

Fatma Gürel'in yeni öyküleri: Karşı Kıyının Işıkları

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum   11.10.2001 Fatma Gürel'in yeni öyküleri Karşı Kıyının Işıkları Fatma Gürel, "Zurnanın Son Deliği", "Bir Yaz Gecesi" adlı öykü kitaplarından sonra, yeni yapıtında 17 güçlü öyküyle çıkıyor okurlarının karşısına. Anlattığı sevgiler, arayışlar, umutlar, yanılgılarla tüm yaşamın büyük gerçeğine bakmayı sağlıyor MEHMET BAŞARAN Yaşam öyle güzellikler sunuyor ki bakıp görmesini bilene... Bir kuşatılıyorsunuz ki değişik renkler, tatlarla... Bahçelerin, evlerin kapıları aralanıveriyor; her biri ayrı bir dünya... Yo! Alıştığımız güncel yaşam değil bu, içindekileri değişik pırıltılarla yansıtan, elimize yüzümüze dokunarak geçen sessiz bir ırmak. Böyle bir ırmak akıyor işte Fatma Gürel'in Karşı Kıyının Işıkları adlı yapıtı içinde... Karşı Kıyının Işıkları!.. Bir düşünün, sizi de bir yerlere alıp götürmüyor mu bu ad? Ne mi var o öyküde? Hiiç, iki delişmen kızın karşı kıyıda geçen, o cıvıl cıvıl kıyıda geçen güzel bir günü; yani işte sıradan bir gün... Ama dönüşe yakın girilen kitapçıda karşılaşılan ''O''. Bir kez karşılaşmaya görün O'nunla. Sizin de içiniz rügârlanır: Geldiğiniz kıyıya döndüğünüzde sayıklar gibi konuşmaz mısınız siz de?: İskele çok güzeldi, ayaklarımızın altındaki toprak çok güzeldi. Çiçek ağaçlar, kıyıda dolaşan insanlar geçirdiğimiz korkudan habersiz, her zamanki gibi yaşıyorlardı işte... Korkusuz yaşamak çok güzeldi (sf. 23) Karşı kıyıda ipildeşen ışıklar, ilk aşk güzelliğindedir gayrı... Anlatıcı ataların, gizini yakalamış Fatma Gü... Devamı

29 04 2006

Baharın Bittiği Akşam / LEYLA RUHAN OKYAY

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları  alsah / blog yazıları İndexi     Cumhuriyet 29.04.2006 Baharın Bittiği Akşam LEYLA RUHAN OKYAY Ne tuhaf!'', dedim, kendi kendime. Dünkü gazetenin manşetini okuduğumda, içimi öyle bir acı, çaresizlik ve öfke sarmıştı ki!.. Oysa bugün, pekâlâ küçük sevinçler üretebiliyorum. Çünkü, bu akşam kavuşuyoruz!.. Yolculuğa çıkmadan önce hep tedirgin olur, korkarım. Zor gelir yola çıkmak. Ama onu öyle özledim ki!.. Gene aynı türkü takıldı dilime. ''Ay menim arzu gızım'' Hava açık. Perdeleri kapatırken parktaki süs eriği fidanına takılıyor gözüm. Üzeri tomurcuk dolu. Üç tanesi patlamış, gelen geçene gülümsüyor. Bana da... Paris!.. Hava kapalı. Yağmur çiselemeye başlamış. (Rue de Morillons) Karaüzümler sokağı, 10 numaralı apartmanda oturan kadının adı Sylvie. Otuzlu yaşlarda; ince uzun, kumral saçlı bir kadın Sylvie. Bankada çalışıyor. Yedi yaşındaki kızı Veronique'in yanaklarına birer öpücük kondurup okula gönderiyor. Ardından büyük kızı Perine telaşla çıkıyor evden. Sylvie, bir süre onların arkasından bakıyor. Kırmızı sardunyaları ateş gibi açmışlar balkonunda. Sokağa bakıyorlar. İşe gidenlere, öğrencilere, sahiplerinin elinde dolaşan köpeklere... Felluce!.. Aydınlık bir sabah. Ebu Cafer El Mansur Sokak, 10 numaralı evde oturan Züveyna, kırklı yaşlarda, tombul, üç çocuk annesi bir kadın. Kıvırcık saçlı, beyaz tenli, sıcacık, güleç. Yanakları da gamzeli. Kocası Faruk Bey, ilkokul öğretmeni. Büyük kızı Salina, lise öğrencisi, annesine benziyor. Küçük kızı Fazila dört, oğlu Zaid, sekiz yaşında. Zaid'in, saçları, gözleri, babası gibi, kömür karası. Karabiberim diyor, ona annesi. Züveyna; kocasını, Sal... Devamı

25 04 2006

Kendi Gecesinde (Öykü) / Erdal ÖZ

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları  alsah / blog yazıları İndexi    Cumhuriyet 22.04.2006 Kendi Gecesinde ERDAL ÖZ Koridorun dibinde daracık bir eşya odamızla hemen yanında hiç kullanmadığımız bir tuvaletimiz var. Gürültüye uyandım. Gittiğimde, kocamın, odanın da, tuvaletin de kapılarını yerlerinden söküp koridor duvarına yaslamış olduğunu gördüm. Olacak şey değildi. Telaşla koştum yanına. ''Ne yapıyorsun?'' dedim. ''Neden söktün bu kapıları?'' Eliyle itti beni. Geri çekilip, duvara yasladığı iki kapının ötesinden şaşkınlıkla onu izlemeye koyuldum. Tuvaletin de, daracık odanın da pencereleri yok. Hangi sivri akıllı düşünmüşse böyle yapmış. Biz de oralara kullanmadığımız ya da az kullandığımız öteberiyi koymuştuk. Eski bir masa, boş valizler, su bidonları, ütü masası, elektrik süpürgesi, kovalar, bez falan. Gündüzleri koridorun aydınlığında evet, ama geceleri ışık açmadan içlerine girmek olanaksızdı. Kocamın, oralara tıkıştırdığımız ne varsa bir bir dışarı taşıdığını görmek iyice şaşırttı beni. Koridor bir yığın ıvır zıvırla dolmuştu. Sorularımı yanıtlamıyordu. Sonra da çıkardığı öteberiyi üşenmeden tavan arasına taşımaya başladı. O gece, üzülerek, sabaha kadar onu izledim. Ortalık boşalınca, tavan arasındaki tek kişilik eski somyayı getirdi; uğraştı ama, somyayı daracık kapıdan içeri sokamadı. Ortadan kalkan onca ıvır zıvırın altından bir yığın pislik çıktığını düşünüp koştum, süpürgeyle faraşı alıp geldim, pisliği şöyle kabaca almak istedim; tersledi beni, engel oldu. Tavan arasında bir de eski şilte bulmuş, getirdi, yaydı somyanın üzerine. Uzandı yattı. Kocam o geceyi orada, o daracık yatakta geçirdi. *** Sabah yine büyük ... Devamı

14 04 2006

Fethi Naci'nin Seçilmiş Hikâyeler'deki Konuğu Bu Hafta "

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları    Fethi NACİ Seçilmiş Hikâyeler Kimini Şahin Tırmalar Feride Çiçekoğlu (1951)   Güverteye iskeleye bakıyorum. Ak gemi kentin iki yakasını bir araya getirmeye çabalıyor. Düş mü, gerçek mi? Bu anı önceden o kadar çok düşlemişim ki. Avluya biriken suyun demir kapıda güneşle oynaşmasında, voltalarda burnumuza vuran belli belirsiz küf kokusunda... ''Nermin bak, tam şu noktadan geçerken yosun kokuyor.'' ''Hani ya, bana gelmedi.'' ''Bak dönüşte kokla, hah işte şimdi!'' ''Sahi yahu, birinin çarşafı mı küflenmiş ne?'' ''Kimin çarşafı küflenmiş kızlar?'' ''Bitli Ayşe'dir, kim olacak? Kırığına mektup yazmaktan bokunu yıkamaya vakti mi var... Şu zinacıları...'' ''Başlama yine Döndü abla... Kaç kere dedik, herkesin buraya neden geldiği kendi bileceği iş.'' Nemli çarşaf kokusunda aradığımız deniz şimdi bir kol boyu uzakta. Köpük köpük, çöp çöp. Çöp içinden avlanan balık, yanık, yağda ithal uskumru kızartma, avaz avaz arabesk, bol soğanlı lahmacun, turşu suyu, mısır, naylon terlik, ucuz gömlek. Sonra, bir an önce iskeleye çıkabilmek için birbirini ezen kalabalık. Acelesi olamaz hepsinin, kıyıya bir atladılar mı yürüyüş rahvan. Birilerini geride bırakmak açıkgözlük ya, omuz üzerinden geriye yandan çarklı bir bakış, oh olsun arkada kalanlara.. ''Buz gibi su, dişini dondurmazsa para verme, buz gibi su...'' Sucunun bidonu süslü. At arabaların, kamyonlar, boyacı sandıkları, su bidonları... Aynı dili konuşan süslemeler. Çiçek motifleri, su başında ceylanlar, yemyeşil gözler, hafif şehla, bir de vecizeler. Bidon... Devamı

31 03 2006

'Bambaşka Hayatlar', Cem Uçan'ın ilk öykü kitabı/ Di

Kitap    Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman YazılarıKapı aralığından...   'Bambaşka Hayatlar', Cem Uçan'ın ilk öykü kitabı. Uçan, sanatçı kumaşı olan bir kalem sahibi ve onu ileride bir öykü ustası olarak görmemiz olası   31/03/2006     DİNÇER SEZGİN (Arşivi)   Akıp gitmekte olan yaşamın bir yerinden bir kesit alın, kameranızı çevirin o kesite; zoom yapın, iyice yaklaşın, detaylar da belli olacak biçimde hâkim olun görüntüye ve gördüğünüzü, gördüklerinizi anlatmaya başlayın. Kaleminizin ucu tutun ki objektifiniz; görüntüyü o dile getiriyor, yani kâğıda geçiriyor. Fotoğraf kâğıdına değil de yazı kâğıdına yapıyor kaydı. Cem Uçan'ın Bambaşka Hayatlar adlı öykü kitabı için yapılabilecek en kesin, en kestirme yargı bu olabilir diye düşünüyorum. On üç öykünün bulunduğu yüz on dokuz sayfalık kitabın ilk iki öyküsünü ('Senin İçin' ve 'Bırakır') çok zorlanarak okudum. Adını hiç mi hiç duymadığım bu genç kalem için, kara bulutlar doluştu yüreğime. Ama ne olduysa oldu, üçüncü öyküden sonra öykülerin dili birden bire çözülüverdi, tutukluklar bitti, tıkızlıklar ortadan kalktı, doğallık tümüyle yerleşti satırlara, özentili anlatım son buldu, konuşur gibi bir söyleyiş çıktı ortaya. Cem Uçan anlattı, ben de dinledim son öykünün, son satırına kadar. Kitabı kapatıp bir kenara koymadan önce yeniden başa döndüm, zorlandığım o iki öyküyü yeniden okudum. İlk okuduğumda yaşadığım soğukluk, yabancılık, özentili anlatım bu kez çıkmadı karşıma. Onlardan sonra okuduğum on bir öykünün etkisiyle mi böyle bir izlenime kapıldım? Yoksa gerçekten, her yazarda olduğu gibi, onun diline de alıştığım için mi ilk etki yok olmuştu, bilemiyorum? Cem Uçan... Devamı

30 03 2006

Aziz Nesin'in Markopaşa'da Yayınlanmış İki Öyküsü

PAMUK PRENSES DOĞURDU                                                                            Aziz NESİN* Büyük Britanya devletinin Türkiye deki büyükelçiliği aracılığıyla aleyhime dava açmasına neden olan yazımın konusu Prenses Elizabet, yazının yayınlandığı tarihte devlet başkanı olmadığından bu davadan beraat etmiştim. Yargılanmamın ilk duruşmasında okunan iddianamede, Ankara’daki İngiliz büyükelçisinin önce Mısır büyükelçisine geldiği, sonra ikisinin birlikte İran büyükelçisine gittiği, daha sonra üçünün birlikte nasıl Türkiye Dışişleri Bakanlığına giderek Bakana şikayette bulunup dava açılmasını istedikleri ayrıntılarıyla an!atılıyordu. Dava konusu olan küçük yazıyı aktarıyorum. (Ankara radyosunun hırıltı, dırıltı ve gürültüsü arasından güçlükle duyulmuştur) — Üstünde güneş batmayan, ama sömürge insanları batan şahane İngiltere imparatorluğunun nazenin pamuk prensesi Elizabet, Eminönü meydan saati ayarıyla dün gece saat üçü onbirbuçuk dakika, dört saniye geçe doğurmuştur. Kralî yumurcağın haşmetli validesinden dünyaya gelişi sırasında İngiltere İçişleri bakanı dünya kapısında, dışişleri bakanı da dış kapıda nöbet tutuyorlardı. Bu şahane doğum münasebetiyle, yol gitmez, kuş uçmaz, kervan geçmez, doktor bilmez, bakan uğramaz köylerimizde davullar zurnalar çalınacak, ileri gelenlerimizin ve büyüklerimizin etekleri zil çalacaktır. Prensesle prensin ilk randevularından tam dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye sonra şahane yavrunun dünyaya gelmesi, İngilizlerin ne denli sözlerini tuttuklarını bikez daha dünyaya isbat etmiştir. Yaşasın yavru kral. 26 Kasım 1948 ... Devamı

30 03 2006

Ayşe Kulin'le 'Bir Varmış Bir Yokmuş' üzerine

Ayşe Kulin'le 'Bir Varmış Bir Yokmuş' üzerine 'Bir yanı hayatın, diğer yanı hayallerin yarattığı öykülerin kitabı' Ayşe Kulin bir dönem dergilerde yayımladığı 'İlginç Yaşam Öyküleri'ni yeniden yayımlamak için seçerken, aklına eski öykülerinden yararlanarak yeni öyküler yazmak düşüncesi yerleşmiş. Bir gazetede yayımlanan 'Piyanist' haberi de 'Bir Varmış Bir Yokmuş' için çıkış noktası olmuş. Kulin'le kitabı üzerine konuştuk. A. Şebnem BİRKAN -Kitabınız iki taraflı; bir tarafı gerçek olaylara dayalı öyküler, diğer tarafından okununca ise hem birbirinden bağımsız hem de birbirine bağlı kurgulanmış hikâyeler... Nereden aklınıza geldi böyle yaratıcı bir fikir, tebrikler? - Yayıncım bir zamanlar dergilerde yazmış olduğum 'İlginç Yaşam Öyküleri'ni toplu halde yayımlamak istedi. Ben öyküleri bir elemeden geçirdim ve yeniden yayımlanabilecek dört yaşamöyküsü seçebildim. Tam bu projeden vazgeçiyordum ki, aklıma eski öykülerden esinlenerek yeni öyküler yazmak geldi. Geçen yıl gazetelerde Piyanist'in haberini okuduğumdan beri, huzursuzdum zaten. Piyanisti nasıl işleyebileceğimi düşünüp duruyordum. Bir Varmış Bir Yokmuş işte böyle oluştu; bir yanı hayatın, diğer yanı hayallerin yarattığı öykülerin kitabı. Kurguları kitabın bir yüzünde, gerçek öyküleri diğer yüzünde toplamak benim fikrimdi ama çok başarılı bulduğum kapak çalışması Utku Lomlu'ya ait. -Anabella adlı öykü, Anabella`nın ilginç geçmişi, İstanbul-İtalya-Fransa-Amerika arasındaki fırtınalı yaşantısı, İskender Erey, Aziz Gorbon`la ilişkisi, Alp Yalman`ın yanında çalışması gibi yakın geçmişimize ait birçok gerçeğe değiniyor; Cömert`in Öyküsü ise, Sultan Reşat`ın torununun kızı Perizat`ın Cömert Baykent ile evliliği ve Cömert`in daha sonra Ajda Pekkan`la , Ahu Tuğbay`la ilişkileri; Münir`in Öyküsü`nde Tokyo Büyükelçisi Süreyya ve Nükhet Anderiman`ın korkunç sonları ve oğulları Münir`in yaşamı; Gülcan`ın Öyküsü`nde Büyükelçi Coşkun Kırca`nın... Devamı

30 03 2006

MARKOPAŞA’NIN OLAĞANÜSTÜ ÖZEL HIYAR SAYISI/ Aziz NESİN

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları  MARKOPAŞA’NIN OLAĞANÜSTÜ ÖZEL HIYAR SAYISI                                                                            Aziz NESİN*     Ne yazsak Markopaşa’yı toplatıyorlar. Onbeş sayı çıkabilen gazetemizin yedi sayısını toplattılar. Biz de, zülf-i yare dokunmayalım, güneşe karşı su döküp de çarpılmayalım, evliya-i ümuru incitip fincancı katırlarını ürkütmeyelim diye suya sabuna dokunmadan, havadan su dan yazılar yazmaya karar verdik. Bun dan sonra gazetemizin her sayısını, meyva ve sebzelerin övgülerine ayıracağız. Şimdiye dek gazetemizi, içişleri Bakan!ığı ve Adalet Bakanlığı toplattırdı; bakalım, bu kez de Tarım Bakanlığı toplatacak mı? Gazetemizin bu sayısı, hıyar özel sayıdır. Baştan sona dek, hıyarın ve hıyarların övgüsünü bulacaksınız. Memleketimizin hıyarlarını incitmemek için, onların bile aleyhinde bulunmayacağız. Hıyar pek lezzetli bir… meyva mıdır, sebze midir? Orası belli olmmakla birlikte çok lezzetlidir. Sözüne güvenilir kaynaklardan, yani büyüklerimizden birinin karısının şoförünün karısının berberinden aldığımız bilgiye göre. hıyarın meyva mı yoksa sebze mi olduğunu belirlemek için uzmanlardan oluşacak bir kurul toplanacaktır. Çoğunlukla muhalifler ve bu arada Demokrat Partililer, hıyarın meyva olduğunu iddia ederek siyasi havayı bulandırmaktadırlar. CHP li... Devamı

26 03 2006

Bir Öykü - ARABACI 1 / Kemal Tahir

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları   Bir Öykü - ARABACI    Tablo: http://www.blogcu.com/muratkulcuoglu Çerkeş'ten çıkınca hayvanları durdurttu. Yere atladı.Arabanın üstünde döşeme yoktu. Arkada dingili, sulak çivisine kadar geri çekti. Bu suretle araba, ok boyunca uzamıştı. Çatalın altına asılı yağdanlıktan tavuk kanadını alıp tekerlekleri yağladı.Sağ hayvan, Delikır, huysuzlanıyordu.Arpa çuvalıyle, saman çuvalını arka çatalın üstüne taşıdı. Dikkatle bağladı. Ön tarafa, hayvanların yem torbalarını, örtülerini kendi yorganını yerleştirdikten sonra, arabaya bindi. Dizginleri topladı. Kamçısını beygirlerin sağrısına hafif hafif dokundurdu:-Döyyt! Haydi oğlum! Al aslanım!Güneş batmak üzere idi. Ağaçların uçları kızarmıştı. Dumanlı akşamın içinde şose dümdüz görünüyordu. Kenardaki hendeklerin hizasında aralık aralık kavak ağaçları, tarla çitleri vardı. Tarlaların çok uzağında boz tepeler başlıyordu.Delikır'ın rahvanı açık olduğundan, sol hayvan Pamukkır, ona yetişmek için tırısa kalkmıştı.Arabacı, iyi beslenmiş, genç beygirlerine muhabbetle, iftiharla baktı. İkisi de talimli asker gibi, kulak kulağa gidiyorlardı. Okun üstüne dayadığı çizmeli ayaklarını altına alıp yerleşerek bir sigara yaktı. Tekerleklerin dingil kapaklarına vurdukça çıkardıkları çelik çıngırak sesleri, hayvanların boynundaki zillere karışıyor, arabacı alışık olduğu bu lezzetli gürültü ile keyifleniyordu. Sigara dumanı yüzüne vurduğu için gözlerini kısmıştı. Elmacık kemikleri çıkıntılı, bıyıkları düşük olduğundan, suratı daima gülümsüyor gibiydi.Eşeklere binmiş üç köylüyü arkada bıraktığına memnun oldu.-Döyyt! Al aslanım, haydi oğlum! diye kamçısının ucu ile beygirleri okşadı.Şosenin yanındaki küçük su bir... Devamı

24 03 2006

Bir Öykü - ARABACI 2 / Kemal Tahir

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları     Tablo: http://www.blogcu.com/muratkulcuoglu    Arabacı alayla gülümseyerek: "Yiğidin başına yazılan gelir" diye düşündü, hayvanları hızlandırdı. Yola çıkarken kız bakmaya gideceğini bilmiş gibi, yeni elbiselerini giymiş, çizmelerini Çerkeş'te boyatmıştı. Bu taraflara tren hattı döşenmeye başladı başlayalı, yol boylarında gidip geliyordu. Bekârlık canına yetmişti. Yakınlarda bir karı peydahlamak fena olmayacaktı. Köy nikahı yapmalı, sonra aklı esince bırakıp gitmeli... Yozgatlı öksüz arabacıyı bulmak ne mümkün? Bir ambar ince samanda mintan düğmesini aramak gibi bir şey... İçine bir şarkı tutturmak arzusu geldi. Lâkin kaynanasına karşı ağır başlı görünmek lüzumunu düşünerek vazgeçti. Beygirleri sularken çaldığı ıslığı kısacık öttürdü.Kalın sesli kadın, anlatmaya başlamıştı:-Evlerinde erkek yok... Baş olursun... Hani gönlün kızımıza ısınırsa.-Adam ısınmak da nedir? Nâmuslu ya?..-Namusuna bütün köy ispat... Rençperlikten anladığın iyi. Derenin alt başında burçak tarlası var. Arpalıkları var. Çalışan oldu muydu, bizim oralarda toprak boldur.-Çalışmadan yana hiç korkmayın teyzeler. Hele babayiğit bir karı bulursam, iki yıla varmaz bir çift öküzü, iki çifte çıkarırım. Davarımız, ineklerimiz yayılır. Gündüz demem, gece demem uğraşırım evvel Allah! Arabacı olduğumuza bakmayın. İçkiye, kahveye tövbeliyiz. Babam hoca adamdı. Vasiyeti böyle...-İyi herifmiş, nur içinde yatsın.-Âmin teyze!Şosenin solunda, boş toprakların ilerisinde hafif bir ışık görününce arabacı telâşlandı:-Teyze, Suhizarı'nın ışıkları mı bunlar?-Yok! Buraya Ilıca derler. Üç haneli bir köydür. Fakir bir köy.Arabacının içine bir keder çöktü. Fısıl fısıl konuşan kadınlara kulak verdi. Bunlar d... Devamı

24 03 2006

KAĞNI / SABAHATTİN ALİ

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları  KAĞNI   Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalınduvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı.Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı. Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyükiyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kaleduvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecburkalmak az azap mıdır? Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kurşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir? Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. Surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek teselliyi: unutmayı alırlardı. Ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. Sanki hiç kimse buraya girdikten sonra yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt etmiyordu. Buradaki hayattan bahsetmek lazım gelince de o kadar iste... Devamı

23 03 2006

İşçi Öyküleri/ Mustafa Şerif ONARAN

  Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları   Mustafa Şerif ONARAN Dergilerden "İşçi Öyküleri" Yurdumuzdaki öykü patlamasında, işçi öykülerinden yola çıkıp, belki de insanın gizlerine yeniden varmak olanağını bulacağız. "İşçi Öyküleri" deyince ne anlarız? İşçinin yazdığı öyküleri mi, işçiyi anlatan öyküleri mi? Bir işçi de öykü yazabilir. Yazı emekçilerine de işçi gözüyle bakılabilir. Öyküyü yazan kim olursa olsun, önemli olan işçiyi anlatmaktır. Yaratım sürecinden, kendi yalnızlığına çekildiği durumlara kadar, değişik ortamlarda işçiyi tanımak gerek. Bir yazar kendine yakın bulduğu ortamı anlatır. O ortamda tanıdığı işçinin ayrıntı sayılabilecek bir durumu öykü olmayı bekler. Bir öykücünün dile egemen oluşunda, kurgusunda aramalıdır gerçeği. Bir öykücü dil bilincine varamamışsa, toplumcu duyarlığın gerçeğe yansıması neye yarar! "İŞÇİ ÖYKÜLERİ YARIŞMASI" Abdullah Baştürk'ün anısına düzenlenen "İşçi Öyküleri Yarışması" üç yıldır sürüyor. Giderek artan katılımla daha çok ilgi uyandırıyor. Dolayısıyla edebiyata yeni öyküler kazandırıyor.Kimi yazarlar bu yarışmaların yararına inanmıyor. Alaattin Topçu bunlardan biri: "Her ne amaçla düzenlenirse düzenlensin bu tür yarışmalara karşıyım. Her şeyden önce 'sanat eserinin derecelendirilmesi' beni rahatsız ediyor. Her ürün biriciktir ve bir başka ürünle kıyaslanamaz. Birinci, ikinci, üçüncü gibi yaftalar sanat eserinin biricikliği karşısında hiçbir şey ifade etmez" (DAMAR, Tartışma Notları-I, Şubat 2006). Aydın Çubukçu da Alaattin Topçu'nun görüşünü tamamlar gibi bu yarışmalardan öykücü çıkamayacağına inanıyor: "'İşçi Öyküleri Yarışması'na bugüne değin yüzlerce öykücü-öykücü adayı katıldı, çok başarılı öyküler edebiyat güncemize ... Devamı

15 03 2006

"EDEBİSTAN" ÖYKÜ SEÇKİSİ: 188 ÖYKÜCÜDEN 188 ÖYKÜ

  Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları    -İSMAİL SİVRİ / YEŞİL PANCURLU EV   -A. ALPER AKÇAM / VURDU GÜNAHINI SIRTINA  -ABDULKADİR AYHAN / KENTLER DE YOLCULUK EDER  -ABDULLAH HARMANCI / GEREKÇE  -ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR / DELİ ENİŞTEM BANA ARABİSTANI VERİYOR!  -ADALET AĞAOĞLU / YÜKSEK GERİLİM  -ADNAN ÖZYALÇINER / MiS GiBi ANADOL!  -ÂFET ILGAZ / KÜÇÜK EVİM  -AFİF YESARİ / TREN YOLU  -AHMET HAMDi TANPINAR / BiR YOL  -AHMET KEKEÇ / ATLAS  -AHMET YURDAKUL / KUTLAMA  -ALİ HAYDAR HAKSAL / KUªKONMAZDA KONUªAN ADAM  -ASUMAN ERCAN / SIR  -AYFER TUNÇ / KIRMIZI AZAP  -AYHAN BOZFIRAT / YEĞENLER  -AYLA KUTLU / ESKİ BİR TÜRKÜYE AĞIT  -BAHAEDDİN ÖZKİŞİ / GÖÇ ZAMANI  -BAHATTİN YILDIZ / BEDAHŞAN’IN YOLLARI  -BARBAROS DEVECİOĞLU / UZAKTAKİ ŞEHİR II  -BAŞAR BAŞARIR / DENİZ FENERİ  -BEKİR SITKI KUNT / YATAKLI VAGON YOLCUSU  -BEKİR YILDIZ / KARA ÇARŞAFLI GELİN  -BiLGE KARASU / DUTLAR  -BUKET UZUNER / St. PETERSBURG’DA FEODOR DİYE BİRİ  -BURHAN GÜNEL / BENİM CANIM ARKADAŞIM  -BİLGE ÖNGÖRE / LAMBA  -CEMAL ŞAKAR / PENCERE  -CEMİL KAVUKÇU / ADI YOK  -CİHAN AKTAŞ / SARETE  -DEMİR ÖZLÜ / EVLENME TÖRENİ  -DENİZ SPATAR / LEKE  -DOĞAN YARICI / TEMRİN  -DURALİ YILMAZ / GEL İÇİMDE AĞLA  -DURAN ÇETİN / SONRADAN GÖRME  -DİLEK ASLANER / UÇURT/MA  -ECE TEMELKURAN / ÜÇÜNCÜ DÜĞÜM / ZEKA ISITIR, DEHA KAVURUR  -ERCÜMENT AYTAÇ / İLK IŞIK VAKTİ / DUA  -ERDAL ÖZ / SULAR NE GÜZELSE  -ERENDİZ ATASÜ / UÇU  -FAHRi CELÂL GÖKTULGA / HAYÂLET  -FAHRİ ERDİNÇ / FES  -FATMA KARABIYIK BARBAROSOĞLU / KARANFiLLi KAVGA  -FATMA GÜREL / SENİ ÖLDÜRE... Devamı

14 03 2006

"Metafor" da Yazılar...

  Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları             haziran2005 Yılmaz Erdoğan'ın "Keşke" Öyküsü Ve Söylem Biçembilimi: Bir Yöntem Ve UygulamaDr. Nuray alagözlü: 08062005     haziran2003 cebesoy ilköğretim okulu 4. sınıf : bir başarı öyküsüöğretmen sevilay durukan: 09062003               mayıs2003 atasözlerimiz, deyimlerimiz ve divan edebiyatımızda bağdat serhan alkan ispirli: 30052003               nisan2003 discovering new ways of connecting culturesimproving contacts and co-operation among the balkan countries [balkan literature]aysu erden: 08042003               mart2003 fashion > female and male attitudes through fashionbahar kayıhan: 31032003   the rosetta stoneyaman kayıhan: 04032003               şubat2003 "eflatun renkli bir sabah" üzerine semra alemdaroğlu: 18022003               ocak2003 mishima30012003     aralık2002 nathalie - gilbert bécaud : monsieur 100,000 voltsyaman kayıhan: 23122002   melih cevdet anday'ı kaybettikmustafa çetiner : 01122002             kasım2002 ts I : teknoloji ve sanatuğur halıcı: 23112002   ts II : evrimsel sanatuğur halıcı: 23112002             ekim2002    düşüncenin resmi yaman kayıhan: 05102002   3 yazı zehra jeromil : 04102002             ha... Devamı

14 03 2006

"Metafor" da Öykü ve Yazılar...

  ocak2006 the secret basak eda azizoğlu : 01012006     eylül2005 the image of myself without meeda hancı azizoğlu : 05092005     ekim2004 ruh bulutlarıafşar çelik: 03102004   sibirya şarkısıafşar çelik: 03102004 kıyıdaki kaleafşar çelik: 03102004 alışkanlıkyaman kayıhan : 03102004 özürlü ihanetlernesrin özyaycı: 03102004 yaşama provası recep şükrü: 03102004 arka bahçelersabiha ökem: 03102004 uzaklardaa tunç şen : 03102004 vehima tunç şen : 03102004   ekim2003 gurbet ve tutkular üzeyir lokman çaycı : 31102003   düş bozumu alper turna: 07102003 ipek ve kelebekzafer doruk : 07102003           eylül2003 sessabiha ökem: 12092003   erdemler ve pembe çiçeklersabiha ökem: 06092003 gözlerimizin ısırdığı adamzafer doruk: 06092003             ağustos2003 önce kadınlar ve çocuklaralper turna : 12082003   televizyon örtüsü uğur halıcı: 07082003 hesap alper turna : 03082003 sıra. tunç şen: 03082003             temmuz2003 zeus benim selçuk sarısaltık: 15072003               haziran2003 2 stories [balkan literature] georgi gospodinov : 09062003   frankensteinmary shelley wollstonecraft : 04062003             mayıs2003 hikers [balkan literature] chudomir : 20052003   patatesa. tunç şen : 02052003 2 öykücelal ilhan : 02052003 3 öyküafşar çelik : 02052003             nisan2003 3 öyküselçuk sarısaltık : 21042003   3 stories [balkan literature] : alek popov : 02042003             mart2003 yok yaman kayıhan: 25032003         ... Devamı

21 02 2006

Selim İleri 22 yıl sonra bir öykü kitabıyla okur karşısında: Fot

Selim İleri 22 yıl sonra bir öykü kitabıyla okur karşısında: Fotoğrafı Sana Gönderiyorum 'Evler birer küçük cezaevidir' Fotoğrafı Sana Gönderiyorum, özel bir kitap. Birincisi, Selim İleri'nin uzun bir aradan sonra, yani yirmi iki yıl sonra yayımladığı ilk hikâye kitabı (Elbette hikâyesiz geçen bu son yirmi iki yıla sayısız roman, deneme, inceleme, anı ve derleme sığdırdı Selim İleri). İkincisi, yaşamını yazmaya adamış usta bir edebiyatçının iç döküşünü, kendi fotoğrafına -veya kendi fotoğraflarımıza- içeriden bakışının kitabı Fotoğrafı Sana Gönderiyorum. Merhametsizdir fotoğraflar. Çünkü bir insanın kırılma noktasını ortaya çıkaran, acımasızca gösteren en önemli belgedir. O nedenle Selim İleri fotoğrafı bize gönderiyor. Belki de önce kendisine... Deniz DURUKAN -Eski Bir Roman Kahramanı adlı öykünüzde "Bir şey eskir, bir şey kırılır, bir duygu ansızın çözülür" diyorsunuz. Şimdi tam da o noktada mıyız, Fotoğrafı Sana Gönderiyorum adlı son kitabınızla?- Çok teşekkür ederim. Evet, tam oradayız. Belki yirmi iki yıl hikâyeden uzak durmam, o çözülmeyi, kırılmayı tam olarak yansıtabilme arzusundan kaynaklanıyordu. Bu, insanın varabildiği en acı noktalardan biri olmakla birlikte, çözülme noktası diye özetlemeye çalıştığım şeye bir anlamda çıkış noktası da diyebiliriz. Bazı şeyleri daha özgürce, rahat konuşabilmek, kendini daha özgüvenli hissedebilip konuşabilmek, her insanda değişik yaşlarda ortaya çıkabilir. Bana bu dönemde geldi.- Kitabın genel konsepti, resim ve fotoğraf üzerine kurgulanmış.- Çok bilinçli yapmadım bunları. Kendi kendine gelişti. Eski Bir Roman Kahramanı ya da Şahane Bir Tuvalet; bunlar hiçbir zaman birbirinin ardılı olabilecek, birbirini bütünleme arzusuyla yazılmış hikâyeler değil. Zaman içersinde kopuk kopuk yazıldılar. Buna karşın, bir yerden sonra tuhaf bir şekilde bu kopukluğun içersinde birbirlerini bütünleyecek bir doku oluşturdular. Burada belki akraba olarak başka bir kitabı anabilirim; Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olaca... Devamı

21 02 2006

Sezer Ateş Ayvaz'la "Tamiris'in Gecesuçları"nı konuştuk/

Sezer Ateş Ayvaz'la "Tamiris'in Gecesuçları"nı konuştuk 'Öykü kişilerimle birlikte, hayatın öznesi olma mücadelesi veriyorum ben de' "Hayata, onun değerlerinin dayattığı ve kabul ettirdiklerine dair bir karşı duruşun, bir aykırı dil'in eksik olduğunu seziyorum. Böyle eleştirel bir karşı duruşun olması gerekir mi" sorusunu kocaman bir "evet" ile yanıtlıyor Sezer Ateş Ayvaz ve öykülerinde takındığı aykırı dille/eleştirel yaklaşımla toplumsal gerçeklikler üzerine sorunsallar üretiyor kurmaca metinler sayesinde. Yazınımıza gönülden bir bağlılık gösteren Sezer Ateş Ayvaz, üretmeye şiirle başlasa da öykü onun ana damarlarından birisi haline gelmiş ve bundan böyle de bu çizgide kalemini oynatmaya devam edecek. Bunu biz söylemiyoruz elbette, birazdan okuyacağınız keyifli söyleşide yazarımız kendi dile getiriyor bu mutlu tümceleri... Biz sadece söyleşiden cımbızla aldığımız (!) şu cümleyi paylaşalım öncesinde: "Kadınlar, aşkta, vazgeçmeyi bilmiyorlardı çokluk. Onların mecazi anlamda ölümleri oluyordu bu..." Erdem ÖZTOP "imge: beğeni olarak atfedilse de sonradan anlaşılmıştır, beğeninin sevgiye dair olmadığı yalnızlık, başa vuran aptal taş kuleyi yıktı, emek verip yeniden dikilir mi?" -Sevgili Sezer Ateş Ayvaz, geçen günlerde Can Yayınları arasından yeni bir öykü kitabınız yayımlandı; 'Tamiris'in Gecesuçları'. Bu vesileyle buluştuk. Ama ben söyleşilerimin asal sebeplerinden biri olan, yazarı okura; özellikle de genç okura/nesile tanıştırmak olduğundan, geçmişten başlayan bir yol güzergâhı belirleyelim istiyorum. Elbette, Sezer Ateş Ayvaz kimdir demeyeceğim; ilk sorum şu olacak, nasıl başladınız yazmaya? İlk çiziktirdikleriniz için bu sorum! Neydi ilk yazdığınız?- İlk ne zaman ve ne yazdığımı net olarak hatırlamıyorum. Ama hırçın, dalgalı bir denizin kıyısında, serüven tutkusu olan yalnız bir çocukluk yaşadığımı biliyorum. O çocuğun, daha güzel bir yaşam olabileceği sanısıyla oburca kitap okuduğunu, düşler kurduğunu, pencereleri... Devamı

21 02 2006

Fosforlu Handan/ Halikarnas Balıkçısı

Fosforlu Handan/ Halikarnas Balıkçısı (1886-1973)   Tütün evinde işleyen çeşit çeşit kadının arasında, Tezgâhtar Handan en güzeliydi. Evindeki besin eksikliği, her gün soluduğu tütün tozu, onu çirkinleştireceğine, tersine, tenini büsbütün apak ediyor, yüzünün çizgilerini daha da inceltiyor ve kapkara gözlerini çukurlaştırıyordu. Handan'ın elinde olmayan bu güzelliği, oradakilerin gözünde kendilerine edilen bağışlanmaz bir aşağsama (hakaret) sayılıyordu.İşte bundan dolayı, Handan'ın gizli ilişkilerde bulunarak bol bol para kazandığını, mahallesinde Çakmakçı Remzi'yi, Koç Halil'i bıçaklamaya kışkırttığını, o delikanlının ona kâr kalmayacağını fiskos ediyorlardı. Önceleri bir ahmak ıslatan gibi seyrek fısıldanan bu dedikodular, Handan'dan karşılık görmeyince gürleyen bir kin seli durumunu aldı.Gün geçmezdi ki, Dolapdereli Feride, o kalın sesiyle;- Ah zamane şırfıntıları, işleri güçleri erkeklerle dalga geçmek, diye eşekarısı gibi zırlayıp durmasın.Tepecikli Benli Huriye de, parmak kalınlığındaki rastıklı kaşlarını anlamlı anlamlı büzerek,- Onca düzgü ve pudra sürüp sürüştürdükten sonra kim dünya güzeli olmaz? demesin.Bir gözü ötekinden iki kat daha büyük olan Şişko Hanife Dudu da, bu söz üzerine,- Hay Allah müstahakını vermesin Huriye, taşı gediğe koymasını ne güzel bilirsin. İşte bundan dolayı erkekler dizi dizi peşine takılıyor. Dişi köpek kuyruk sallamayınca erkek köpek ardına düşer mi? diyerek, kof kahkahalarını takırdatmasın.Bu konuşmaların arasında, Handan'ın yanında tütün yapraklarını ayıklayanlar, hızla sakızlarını çiğneyip yumuşattıktan sonra, dudaklarının arasında balonlar gibi şişiriyorlar ve Handan'a doğru dönüp, onları puf puf diye patlatıp şaklatıyorlardı. Handan'ın annesi, gözleri pek seçemez, kulakları işitemez bir yaştaydı. Herkesin güldüğünü görünce, Handan'a gülmekte olduklarının farkına varamayarak, kendisi de masum masum gülümserdi. O zaman, "Bak, anası bile çakıyor ve gülümsüyor; o ne ihtiyar çakaldır" di... Devamı

21 02 2006

İzzet Harun Akçay'dan 'Gülistan'/ Tufan ERBARIŞTIRAN

  İzzet Harun Akçay'dan 'Gülistan' Kısa öyküye yeniden bakış İzzet Harun Akçay, bu kitabında yoksul kesimin dertlerini, sevinçlerini, üzüntülerini, ekonomik yapılarını gözler önüne seriyor. Ülke gerçeğinin içinde yer alan, unutulmaya yüz tutmuş, son yıllarda çok fazla önemsemeyen 'sıradan' insanların öykülerini yazıyor. Tufan ERBARIŞTIRAN Kısa öykü kendi kuramsal formatına göre, 'kısa' yazılan, genellikle üç beş sayfadan oluşan, her tümcesi değerli/önemli yazınsal bir türdür. Öykü yazarı söylemek istediklerini, olabildiğince yalın, kısa, bir çırpıda dile getirmelidir. Böylelikle okuru bir anda şoke eden, derinden etkileyen, kendi yazınsal türüne uygun bir anlatım çıkacaktır. Kısa öykünün öncesi ve sonrası okurun 'katkısına' bırakılmıştır. Kısa öyküyü 'uzun' bir formata taşırsanız, yani aykırı davranırsanız, metni 'delik deşik' edersiniz. Olay örgüsü, kurgu; kahramanlar/nesneler/figürler üzerine yapacağınız her katkı bir diğerini de etkileyecektir. Bu durumda metni sürekli 'tamamlamaya' çalışacaksınız. İşte İzzet Harun Akçay'ın yaptığı da budur. Birazdan bunu göreceğiz. Yazar halkın içinden seçtiği, fazla sivri olmayan tipleri karşımıza getiriyor. Onların her birini olabildiğince gerçeğe yakın, çok da süslemeden, yalın bir tanımlama ile öykülerine konuk ediyor. Öyküdeki anlatım içinde doğa ve çevre ilişkisi öne çıkıyor. Okuru yoran uzunlukta olsa da, doğa betimlemeleri hayli güzel ve çarpıcı. Ne yazık ki yazar sözü öyle dolandırıyor, öyle uzatıyor ki, bakın nelerle karşılaşıyoruz. "...işte size dönüyorum, yalnız sizinle ilişki kuruyorum, bakmayın yanımdakiyle konuşmama, ben sizinle konuşmak istiyorum, çünkü siz bir kadınsınız, ben de bir erkek, bana beni sınar gibi bakıyorsunuz... ...size geliyorum, der gibi konuştu. s/16" Bu kadar uzun, ağdalı bir tümce kurarsanız, hem öykü kuramına, hem de dilbilgisine karşı gelmiş olursunuz. Tümcedeki adıl kullanımı gereksiz sayıda. Peki, hep... Devamı

20 02 2006

İki Yazı: Dünya Öykü Günü... Öykü Dergileri / Doğan HIZLAN

 Dünya Öykü Gününüz kutlu olsun BUGÜN Dünya Öykü Günü.İzmir Konak Belediyesi'nin düzenlediği 5. İzmir Öykü Günleri, 11 Şubat 2006'da Alsancak Kültür Merkezi'nde saat 13.00'te başladı, bugün saat 18.45'te de bitiyor.İmge Öyküler Dergisi, İstanbul Fransız Kültür Merkezi, Edebiyatçılar Derneği, İmge Kitabevi'nin birlikte düzenledikleri Dünya Öykü Günü de bugün saat 19.00'da Fransız Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilecek.İzmir Öykü Günleri'nin bu yılki Onur Konuğu, Adnan Özyalçıner'di.Ayrıca Özyalçıner, bugün İzmir'de; Tarık Dursun K.'nın yazdığı Dünya Öykü Bildirisi'ni okuyacak.Bildiriden bir bölümü aldım yazıma:"Hikáye denince nedir aklınıza gelen? Yine hikáye değil mi? Bugün dünyamızda yaşayan ne kadar insan varsa, (yani milyarlarca insan) bir o kadar da hikáye yaşıyor, birbirine hikáye anlatıyor.Bana sorarsanız, hikáyede anlatılan bir 'an'dır, bir anıdır, bir hayat gözlemidir. Çünkü kısa hikáye; yaşantıları, yaşanan anları verir okura. İçinde düşler de vardır, düşlemeler de.İnsana hayatı boyunca; sevincine, kaygısına, sevgisine, düşmanlığına, ezilmesine ve ezdirmesine, hak yemişliğine ve haksızlığa uğramışlığına, mutluluğuna ve mutsuzluğuna hikáye kadar tanıklık etmiş bir edebiyat türü daha yoktur."1950 Kuşağı'nın önemli adlarından Adnan Özyalçıner, öykülerinde kenar semtlerin insanlarının iç dünyasını, yaşam gerçeğini içinden gelen, tanıklığın verdiği dinamizmle işledi.Kitapları, Türkiye'nin seçkin edebiyat ödüllerinden hemen hemen hepsini kazandı.Yoksul insanların dünyasının zenginliği, unutulmuşluğu ama direnci, onun öykülerinin özgün yanıdır.Kendisi de iyi bir öykü yazarı olan Erdal Öz, kuşakdaşı Adnan Özyalçıner'in ilk kitabı Panayır üzerine şunları yazmış:"Ayrıntı çok önemli Özyalçıner'de. Bunu çok iyi biliyor. Başarısı da buradan geliyor bence."* * *İSTANBUL'daki Dünya Öykü Günü toplantısında da; önce Tarık Dursun K.'nın bildirisi okunacak.İstanbul'da ... Devamı

16 02 2006

Hikaye denince, aklımıza...Tarık Dursun K.

’Terk eden her zaman kadındır’ 60 yıldan bu yana yazıyla haşır neşir olan Tarık Dursun K. 75. yaşını ’Hepsi Hikaye’ adlı kitabıyla kutluyor. SERPİL GÜLGÛN serpilgulgun@yahoo.com TARİK DURSUN K, ’Tanrı yalnız, siz yalnız, ne mutluluk, ne mutluluk’ diye açıklıyor İstanbul’u terk edip, Foça’ya yerleşmesini. Bu arada, 60 yıldan bu yana yazıyla haşır neşir olan yazar, 75. yaşını ’Hepsi Hikaye’ adlı kitabıyla kutluyor.’Hepsi Hikaye’, bir 75. yaş kitabı. Kitapta, tam birbirine bağlanan hikayeciklerden oluşan 25 ana hikaye var. Güzel, temiz, yalın bir Türkçe, onun üstüne güçlü bir anlatım, onun da üstüne hikaye anlatan hikayeler okumak istiyorsanız, kaçırmayın diyoruz.     Elli yıldır yazıyorsunuz...Bir küçük yanlış, onu düzelteyim, yazarlık yaşamım elli değil, altmış yıllık. İlk imzalı hikâyem bir çocuk dergisinden (’1001 Roman’ adlı bir çocuk dergisinde) yayımlanmıştı, yıl 1946’lardı sanıyorum, çünkü ortaokul birinci sınıftaydım.    Yetmiş beşinci yaşınızda da ’Hepsi Hikâye’ diyorsunuz. Karamsarlıktan mı bu yoksa ironiden mi?Sizce hangisi acaba? Sorunuza bir karşıt soru size, evet.    İroni diyorum, çünkü hikâyelerinizde hep yaşanmışlık, tanıklık ve hüzün öne çıkarıldı. Oysa, kara bir ironi diyeceğimiz bir ton var çoğunda. Katılıyor musunuz?Büyük bir keyifle. Sonra?    Sonra, ’Hepsi Hikâye’nin ithafınızdaki ’olsun mu?’ sorusundan tutun da ’Hiçbir şey değişmemişti, doğruydu, hiçbir şey değişmiyordu, doğruydu, hiçbir şey değişmeyecekti, o da doğruydu’ deyişinizde bu var. Sizce de öyle mi?İnsan yaşını başını alıp geldiği yaşın gereği yaşamın tam ortalık yerinde durup şöyle bir geçmişe baktığında üzerine bir ’kemal’lik varıp geldiğini hissediyor. Şaşırtıcı bir acelecilikle yüzleşiyorsunuz. Bir şeylerde gecikmişsiniz de... Bir şeyleri tamamlayama... Devamı

04 02 2006

SENİ SEVİYORUM/ Yılmaz GÜNEY

SENİ SEVİYORUM/ Yılmaz Güney   Ortalığı tatlı bir serinliğe bozarak gelip geçen yaz yağmuru saçlarımızda kördüğüm olmuştu. Ömür'ün alnına dökülen ıslak saçlarından yüzüne akan damlalar dudaklarında parlıyordu. Bu pırıltılarda bütün maziyi derinliğiyle görebiliyordum. Çocukluğumu, tahtadan arabamın takırdağı, kargıdan atımın şahlandığı meydanı. Söylediklerine pişman olan ilk sevgilimi ve arkasından ağladığım; çırpındığım o güzel mektepli kızı. Hepsi bu pırıltılarda. Yeni nişanlım Ömür. O yok bu pırıltılarda. Karşımda gülüyor. Belki olmaz bu dünya, belki günün birinde başka bir göz Ömür'ü hatırlatır.Sıcacık elleri avucumda, yol boyu çitlere tırmanmış bembeyaz yaban güllerine bakıp bir şeyler kuruyoruz. Yok, diyor Ömür. Evimiz mini mini olmalı. Sıcak, küçük bir yuva. Akşamları kapıda seni beklemeliyim. Ha... Sahi kapıyı ne renge boyarız?- Beyaza dedim. Beyazı severim.- A... Sevgilim, evimizi hastahane mi sandın? Yeşil nasıl? Yahut mavi.- Peki mavi olsun. Çiçekleri seversin değil mi?- Bayılırım çiçeklere.- Her gün bir karanfil takacağım göğsüne.Biraz daha sokuldu.- Bunlar olacak değil mi?- Bir zamanlar ben de böyle kurdum; ama senin için değil. Fakat şimdi.- Evet şimdi...- Hepsi boşa çıktı.- Yani benimkilerin de boşa olduklarını mı söylüyorsun?.- Öyle bir şey demedim. Demek istediğim şu; bu hayalleri seni tanımadan evvel kurdum. Ona yazdım bunları. Küçük bir evden; çiçeklerden, gelecekten bahsettim.- Sonra ne oldu?..- Hiç ne olacak. Netice değişmedi; aldırmadı bile.- İyi etmiş. Kim bu kız?.- Yıldız... Ay... Güneş... Üçünün en güzel taraflarını alanı onun güzelliği çıkar.- Demek aşık olduğun kadar var.- Hayır... Hiç aşık olmadım ve olamam da.- Bana aşık değil misin?.- Hayır.- Hayır mı dedin?..- Evet... Seni sadece seviyorum. Isırasım gelen kulaklarını, öpmek için kıvrandığım dudaklarını ve baktıkça kendimi uçuyor hissettiğim gözlerini seviyorum.Avucumdaki elini çektikten sonra yere bakarak,- Seni seviyorum ama inanmıyorum. Daha doğrusu inanasım gelmiyor. B... Devamı

04 02 2006

İnci Aral, "Ruhumu Öpmeyi Unuttun" / Filiz AYGÜNDÜZ- Erdem ÖZTOP

Cumhuriyet 17.03.2006 İnci Aral'ın 6 yıllık bir aradan sonra yayımladığı yeni öyküleri ölüm ve yalnızlık üzerine Ruhunuz hiç öpüldü mü? *''Ölüme yaşamın doğal bir sonucu olarak bakıyorum. İnsan çok kırılgan, her an bir biçimde ölebilir. Ölümden kendi adıma korkmuyorum, ama insanın sevdiklerini kaybetmesinin ne dayanılmaz bir acı olduğunu biliyorum. Ben bu kitapta ölümün bize değme, hatta çarpma biçimlerine bakıyorum ve konuyla temel insanlık hali olarak ilgileniyorum. Asıl üzerinde durduğum nokta ise ölümün büyük bir yalnızlık oluşu. Hem giden için, hem geride kalanlar için çok büyük bir yalnızlık." NENA ÇALİDİS Son öykü kitabı altı yıl önce yayımlanan, ardından iki roman yayımlayan İnci Aral , şimdi yeni bir öykü kitabıyla, 'Ruhumu Öpmeyi Unuttun' la (Epsilon Yayınları) çıkıyor okurlarının karşısına. Kitabın hareket noktası yaşanmış bir öykü olan 'Pembe Kayışlı Saat' . Usta yazar öyküye dönüşü için şunları söylüyor: ''Öyküden vazgeçemiyorum, vazgeçmeyeceğim de. Bir yazar birçok türde ürün verebilir. Ben 30 yıldır öykü, roman, deneme; her üç türde de ürün veriyorum. Çoğu kişi 'Öyküye geri mi döndün?' diyor, dönmek diye bir şey yok. Anlatacağınız konuya bağlı olarak yazacağınız türe karar veriyorsunuz. Benim için bu konu öykülerle daha iyi anlatılabilirdi.'' İnci Aral dört yaşında mantardan zehirlenip ölümden dönmüş. Küçük yaşlarda anne ve babasını yitirmiş. Onun için de ölümün soğuk nefesini ve ölüm nedeniyle bir evin, var olan düzenin bozulmasını yakından yaşamış. Bütün bunların yanı sıra geçirdiği büyük bir hastalık da ölümle yüz yüze gelmesine neden olmuş. Bu öykü kitabı, yaşadıklarının bir dışavurumu olabilir mi diye soruyoruz yazara: ''Bütün bunlar biriktirdiklerim, ama bir yandan da sürekli benimle yaşayan şeylerdi. Ölümle ilk karşılaştığım andan bu yana, ölüm düşüncesini gizlice içimde taşıyarak yaşadım. Yaşım ilerledikçe de daha yoğun düşünmeye başladım. Ölüm kalıtımsa... Devamı

27 01 2006

Bugünkü Radikal Kitap'ta Adnan Binyazar ve Tarık Dursun K.

Kitap  'Acının gurbettir memleketi' 'Şairin Kedisi' kitabının altı kahramanı, içinde bulundukları öyküleri ve yaratıcılarını değerlendiriyor: 'Hüznün ve acının çocuklarıyız' 27/01/2006 (1 defa okundu) DİNÇER SEZGİN (Arşivi)"Bayramda ziyaretinize gelmek istiyoruz" dedi telefondaki ses. Tanıyamadım. "Siz kimsiniz, kimlerle ziyarete geleceksiniz?" "Biz dedi, Binyazar'ın, Şairin Kedisi adlı kitabındaki öykülerin kahramanlarıyız. Öykülerle ilgili olarak sizinle konuşmak istiyoruz. Kitap için yazı yazacağınızı duyduk da." Şaşırdım mı, başka bir âleme mi göç ettim, anlayamadım. "Buyurun" dedim. Akşamüzeri geldiler: 'Yol Ver Dağlar'daki sürücü, 'Yol Düşleri'ndeki çekirdek çitleyen kadın, 'Ya Ara Ya Açık Tut Telefonunu' öyküsündeki kuş tutkunu adam, 'İri Kanatlı Akkuş' öyküsünün pardesüsüne bürünmüş adamı, öğrencilerinin kendisine 'Kontak' adını taktıkları 'Çuff Çuff'taki öğretmen ve 'Şairin Kedisi' öyküsünün kahramanı Sarman. Hepsi salona geçti, kendine bir yer bulup oturdu. Bir iskemle çekerek ben de, kapı ağzında bir yer edindim kendime. Hani yıllarca görüşmemiş, aniden karşılaşıverince konuşacak laf bulamayan arkadaşlar vardır; biz de onlar gibiydik. Söz açılsa birbirimize anlatacak çok şeyimiz olduğunu, tahmin ediyorduk. Tahmin ediyorduk, ama söz bir türlü açılmıyordu. Ben "Ee nasılsınız, iyi misiniz, bayram nasıl geçiyor?" diye bir klasik soruyla konuşmayı başlatayım dedim, olmadı. Çekirdek çitleyen kadın, "Ben konuşmazsam çatlarım ayol. Ne bu böyle, biz buraya susmaya değil, konuşmaya geldik. Bir yerden başlayalım konuşmaya" dedi. Biz birer figüranız Kucağındaki 'şairin kedisi' Sarman'ı sevip okşayan sürücü, "Bir şeyi öncelikle söylememiz gerekiyor" dedi, bana bakarak. "Biz yalnızca içinde yaşadığımız öyküleri değil, kitaptaki tüm öyküleri okuyarak geldik buraya. Yani hepimiz, öykülerin tümünden haberdarız." "Anladım dedim" sevinçl... Devamı

19 01 2006

Kemal Tahir'in daha önce yayımlanmamış öyküleri iki kitapta

Radikal Kitap  Edebiyat tarihi için büyük keşif   Kemal Tahir'in kimisi tamamlanmamış yüz kadar öyküsü taranmış ve kırk dört tanesi iki kitapta toplanmış.Kemal Tahir'in daha önce yayımlanmamış öyküleri iki kitapta toplanıyor. Yazarın ünlü roman karakterlerinin yer aldığı öykülerin kimileri sanki birer alıştırma niyetine kaleme alınmış   23/09/2005   EFNAN ATMACA (Arşivi)   Kemal Tahir'in Karılar Koğuşu kitabındaki kahramanları nasıl doğmuştu ya da Aşk Çetesi'ndeki maceraperest karakter? Özel hayatını edebiyatına konu etmeyen yazar, ilk eşi Fatma İrfan'dan neden boşanmıştı? Mayk Hammer dizisinin çevirmenliğinden yazarlığına nasıl geçti? Veya hayatı boyunca yapıtları aracılığıyla, ilgi gören, tartışmalar yaratan toplumsal-tarihi tezleri dile getiren Kemal Tahir, kalemini mizaha hiç çevirmedi mi? Bu soruların yanıtları ve hatta Kemal Tahir'in 'hiç yayımlanmamış' öyküleri İthaki Yayınları'nın hazırladığı dizide yer alacak. Yazarın, dergilerde gazetelerde tefrika edilen hikâyeleri, mektupları, röportajları, Mayk Hammer'ları ve romanları tam takım bir külliyatta toplanacak. Yazarın bugüne kadar yayımlanmış tüm romanlarını da gelecek yıl sonuna kadar tekrar basmayı hedefleyen projenin ilk dört cildi Kemal Tahir'in öykülerinden oluşuyor. Dutlar Yetişmedi ve Zehra'nın Defteri adlarını taşıyan ilk iki kitapta Kemal Tahir'in hiç yayımlanmamış öyküleri yer alıyor. Bu öyküler, yazarın 1973'teki ölümünün hemen ardından kişisel arşivinde yapılan çalışmalar sonucu bulunmuş. Nâzım Hikmet'in kızkardeşi Melda Kalyoncu'nun kurduğu ve Kemal Tahir'in arşivine sahip çıkan Kemal Tahir Vakfı sahip çıkmış ünlü yazarın dosyalarına. Bugün hayatta olmayan Kalyoncu, Sabire ve Hulusi Dosdoğru ile birlikte dosyaları tasnif etmiş, Osmanlıca olanları latin harfleriyle daktiloyla temize çekmiş. İlk iki kitapta yer alan kırk dört öykü bu çalışmanın ürünü. Aslında yakla... Devamı

19 01 2006

Hasan Özkılıç'la edebiyat ve öyküleri/ Şahin YILDIRIM

Hasan Özkılıç'la edebiyat ve öyküleri 'Asıl anlatmak istediğim, insan' Hasan Özkılıç, öyküleriyle adından sıkça söz ettiren yazın emekçilerimizden. Aynı zamanda Agora dergisini çıkarıyor. Son kitabı "Orada Yollarda" ile öykü evrenimizdeki sağlam yerini emeğiyle genişletmeyi sürdürüyor. Hasan Özkılıç'la hem edebiyatı hem de kitabını konuştuk. Şahin YILDIRIM -Hasan Özkılıç denince aklıma bir öykü ustası, öykü sevdalısı geliyor. Öyküye çok eskiden beri gönül vermiş bir yazarsınız. Biraz bu geçmişinizden söz edelim mi?- Öyküyle buluşmamın üzerinden, yazmak anlamında buluşmadan söz ediyorum, otuz yıldan fazla zaman geçti. Yetmişlerin başında okumaya, ciddi anlamda edebiyatla ilgilenmeye başladım. Biraz da rastlantılar rol oynadı, benim yazarlık yaşamımda. Lisede okurken kendimi çok güzel bir edebiyat ortamında buldum. Ben yazmayı falan düşünmüyordum, yalnızca okuyordum. Ancak etrafımda o kadar çok edebiyatla yalnızca okumakla değil, şiirler, denemeler yazan ve yazdıkları o günlerin önemli dergilerinde yayımlanan arkadaşlarım, öğretmenlerim vardı ki, ister istemez ben de yazmaya yöneldim. İşte bu dönemde, 1974 yılında ilk öyküm yayımlandı, Demokrat İzmir Gazetesi sanat sayfasında. Öykünün adı, "Anamın Umudu". Bu öykünün çıktığı gün Kasaba'da o güne kadar yaşadığım günlerden çok farklı, çok anlamlı bir günü yaşadım. Yazdı, fabrikada çalışıyordum, tuğla fabrikasında, öğlen arasında gidip gazeteyi aldım, sayfanın nerdeyse yarısından fazlasını kaplayan öyküyü, öykünün adı ve adım, bunu gördüğümde, iş elbiselerimle gazetecinin önünde donup kaldığımı anımsıyorum. Bir de akşama Kasaba'nın o en güzel parkında, Orta Park'ta, kimiyle o akşam daha da yakınlaşacağım, sonraları dost olacağım edebiyat sevdalılarıyla gece yarısına kadar süren sohbet... Bunların birçoğu zaten arkadaşlarımdı, Erol Çankaya, Veysel Çolak, Timuçin Özyürekli. Sonra, Arif vardı, Arif Arıkan, güzel şiirler yazıyordu, bıraktı şiiri. Sanatla bir başka boyutta ilgilendi... Devamı

19 01 2006

Salim Şengil: Doğmak, yaşamak, ölmek/ Nezihe MERİÇ

Doğmak, yaşamak, ölmek Nezihe MERİÇ Öyle yalnızız ki, bu panayırdaSevgimiz durmadan bir taşı ovar *Bu başlığı çok düşündüm. Çarpıcı, ilgi çekici, merak ettirici bir ad olsun istedim. Örneğin içinde cenaze, ölüm, cenaze marşı, gidenlere alkışlar falan çeşidinden. İlgi çeksin de okunsun diye. (pek beceremedim) Eğer yanılmıyorsam, genelde, dergilerde, gazetelerde herkes kendince önemli olan, ilgi alanları içinde bulunan yazıların, ya da çeşitli nedenlerle ille okuması gerekenlerin dışında öyle ince ince oku/ya/muyor. Hem vakit yok, hem okunacaklar, yetişilemeyecek denli çok. Kitaplar, dergiler birikiyor ve okuyamamak, şikâyet edilen ama başarılamayan bir durum oluyor. Bir süredir, bir ağrı gibi taşıdığım, şekerimi, tansiyonumu allak bullak eden bir sıkıntıyı yazmak, (iki de bir vazgeçerek) düşünüp, kahırlanıp durmaktan kurtulmak istiyorum. Kim okur kim dinler bilemem ama, keşke okunsa, diyorum. Bu, bir benim sıkıntım değil ki, herkesin sıkıntısı diye düşünüyorum. (bu saflık bende, oldum olası vardır) Özellikle, rengi bozarıp adsız bir renge dönüşmüş bu edebiyat dünyasında, herkesin şikâyetçi olduğu, tadı tuzu bozulmuş, sapla samanın birbirine karıştığı şu ortamda yetişen gençliği düşünmek açısından, herkes kendine düşeni, sorumluluğunu bilmek zorunda. Alın süpürgenizi elinize. (çalıdan da olsa. Olsun da...) Günlük yaşamımız, durmadan konuşulan, kızılan, köpürülen, küfredilen, lanetlenen, vahlanılan, söylenilen, ilenilen, kahrolunan bir durumda gidiyor. Hızla deviniyor ama, çok ağır değişiyor. Toplumumuzun, eğitimli, bilgili, çağdaş, toplumunu günahıyla, sevabıyla bilen, değerlendiren, hakkını hukukunu arayan, aydınlarımız var. Durmadan, yazıyorlar, çiziyorlar, açık oturumlarda, radyolarda, televizyonlarda konuşuyorlar. (okuma yazma özürlü yetmiş beş milyonluk bir toplum karşısında, çeşitli, yandaşları ya da karşıtları da hesaba katarak, herkesin anlayabileceği, üzerinde düşünebileceği sözü bulup söylemek, ne demektir! Büyük marifettir.) Ama, bir bakıyorsunuz, de... Devamı

15 01 2006

Mavi Neşe Gölcük, BEN NASIL BİR 'HİÇ'İM... /Berat Günçık

Dergi 15.01.2006 BEN NASIL BİR 'HİÇ'İM... Berat Günçıkan Hani bazı kitaplar vardır, "bitmesin" dersiniz, "sonra ne okurum ben"? Mavi Neşe Gölcük, Agora Kitaplığı tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı "Kar Beyrut Kar"da işte bu hissi uyandırıyor. Sarsıyor, kolluyor, okşuyor, vuruyor, sonra da yalnızlığıyla baş başa bırakıyor, okuru. Peki, Mavi Neşe Gölcük kim? Ne okudu, nerede büyüdü, kelimelerle, cümlelerle, en sonunda da yazıyla ilişkisini nasıl kurdu? Yanıtlıyor: "Kim olduğumu bilmiyorum. Annemin kızıyım. Kızı olmaya çalıştım, ama beceremedim. Bu yüzden kim olduğumu tam olarak bilmiyorum, ne olduğumu da... Bir olmayı beceremedim, kimler oldum." -Sonrası... Diyarbakır'ın Bağlar semtinde büyüdüm. Sürekli birbirine açılan dar sokaklarda dolandım durdum çocukken. Nedenini bilmiyorum, ama sürekli alıp başımı gidermişim... Beni bulduklarında da tek kelime etmezmişim. Oyun oynamayı becerebilen bir çocuk değildim, bu yüzden çok izledim. Okula gitmeden önce "Bayrak" ve "Bu Vatan Kimin" şiirlerini ezbere biliyordum. Annem yatılı bölge okulunda ezberlemiş, bana da ezberletmişti. Bazen bağıra bağıra insanlara "Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü" diye okurdum, onlar da aferin derdi. Kendimizi güvende hissedeceğimiz, sokağımız diyeceğimiz bir sokak da olmadı. Bağlar'da o sokaktan o sokağa taşındık durduk. Sokak yok, oyun yok. Geriye iki şey kalıyor. Hayal ve kelimeler. Ben de kurdukça kurdum, buldukça okudum. İlkokulda masallar, ki hepsine bayılırdım, dışında yalnızca Kemalettin Tuğcu kitapları vardı, kırtasiyelerde hep o satılırdı. Allah bilir ya, belki de hepsini okumuşumdur. Bir de annem sürekli bir şeyler anlatırdı. Babaannem konuşan dağlardan, ağlayan nehirlerden, ölen denizlerden bahsederdi... Neyse büyüdük, Ahmet Kaya dinleyip Ahmed Arif okuyup yol aldık... Bu vatan kimin onu da öğrendik... İzmir'de fanzin çıkarıyorduk arkadaşlarla, bizi kovmaya çalıştıkları dünyaya kaçak giriyorduk... Ve şiir tabii ki şiir. Dünyayı iki kere öğr... Devamı

14 01 2006

Haldun Taner Öykülerinde Yazınsal İletişim - Deneysellik - Yarat

Haldun Taner document.title='oykulugeceler.com - Haldun Taner'; İlgili Konular ÇehrelerGalatasaray Lisesi’ ni bitirdi (1935). Almanya’ ya gitti, Heidelberg Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ nde okudu, yurda dönünce (1938) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ nü bitirdi (1950). Edebiyat Fakültesi’ nde tiyatro tarihi dersleri verdi. Tercüman gazetesinde sanat ve kültür yazıları, fıkralar yazmış (1955-1960), bir ara gazetenin baş yazarı olmuştu (1960). Bu fıkralarından bir kısmını genel başlıklarıyla kitap halinde de topladı. (Devekuşuna Mektuplar, 1960, 1977). Pazar sohbetlerini Milliyet gazetesinde sürdürdü ( Mart 1974-Mayıs 1986 ). İlk hilkayesi Töhmet, Haldun Yağcıoğlu takma adıyla Yedigün dergisinde (1946) çıkan Taner, gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan; konuları büyük şehrin tipik ve türedi yaşamlarından gelme hikayeleriyle tanındı. Hikaye kitapları: Yaşasın Demokrasi (1949), Tuş (1951), Şişhaneye Yağmur Yağıyordu (1953), Ayışığında Çalış-kur (1954), On İkiye Bir Var (1954), Konçinalar (1967), Sancho’ nun Sabah Yürüyüşü (1969). New York Herald Tribune gazetesinin düzenlediği uluslararası hikaye yarışmasında Şişliye Yağmur Yağıyordu ile Türkiye birincisi olmuş (1953), On İkiye Bir Var adlı kitabıyla da Sait Faik hikaye armağanını kazanmıştı (1955). Hikaye yazarlığını oyun yazarlığı izledi. Bu alanda Dışardakiler (1957), Ve Değirmen Dönerdi (1958), Fazilet Eczanesi (1960), Lütfen Dokunmayın (1960), Günün Adamı (1961, yaz. 1949, bas. 1953), Huzur Çıkmazı (1961) oyunları peşinden epik tiyatroya geçti; Keşanlı Ali Destanı (1964, bas. 1979), Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım (1964), Eşeğin Gölgesi (1965), Zilli Zarife (1966) bu türdedir. Ertesi yıl, dört arkadaşıyla Devekuşu Kabare Tiyatrosu’ nu kurdu (Ekim 1967); bu sahnede Vatan Kurtaran Şaban (1967), Bu Şehr-i İstanbul Ki, Astronot Niyazi (1970), Ha Bu Diyar, Dün-Bugün (1971), Aşk u Sevda (1972), Y... Devamı