61 Takipçi | 240 Takip
Kategorilerim

Fotoğraflar

Gezemediklerim

Benim Tarzım

Okudukça

İzledikçe

Gezmeler

Ev Hali

Kategori Adı Giriniz

Öykü

Diğer İçeriklerim (245)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (61)
27 07 2006

Hayalin varlığı gerçeğin yokluğu

Hayalin varlığı gerçeğin yokluğu Ayşe Kulin’in yeni öykü kitabı ’Bir Varmış Bir Yokmuş’ta yaşanmış öyküler, ilginç gazete haberleri, biyografilerden kesitler, aristokrat karakterler, prensesler, töre cinayetleri var. SENEM KALE kalesenem@yahoo.com ’BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ’, Ayşe Kulin yazınının hemen hemen tüm karakteristiklerini ve hatta karakterlerini bir araya getiriyor. Yaşanmış öyküler; enteresan gazete haberleri, biyografilerden kesitler, aristokrat karakterler; dünyanın ve yurdumuzun ileri gelenleri, prensesler, diplomatlar, soylu aileler, Türk kadının dramı; töre cinayetleri, eril tahakkümler... Fakat bu kez yazarın birkaç yeni sürprizi var. İlk kez denediği kurguyu çoğaltmasına olanak veren yeni yaşamlar girmiş kitabına. Yeni sorular sorabilmiş bu karakterler okuyucuya.Gerçek olan nedir bir insan için? Duyduğu, gördüğü, dokunduğu, okuduğu mudur yoksa hepsiyle ya da hiçbiriyle kurduğu hayaller midir? Kitabın hangi yüzü gerçektir? Bu karmaşaya bırakabilmek kendini, gerçeğin ve hayalin bütünlüğüne ulaşıp yeni bir dünya kurdurtur mu insana?Her şey zıttıyla bir bütündür, tüm parçalarıyla ve tüm eksik kalanlarıyla. Eksik kalanlar kendi döngüselliği içinde tamam eder yolları, soruları, yarımları. Var olan yok olacaktır ve yok olan da var. Bu imgelerin kendileri gölgelere dönüşecektir ve suretler belki de daha parlak ve daha gerçek olacaktır asıllarından. Yanılsama zannettiklerimiz asıl yerlerini bulup değiştirecektir rolünü. Aslında kitapta yer alan ‘gerçek’ olaylar da bir hayli kurmaca gibi gelmektedir. Çünkü kitapta yer alan yüksek sınıfa mensup kişilerin fırtınalı yaşamları, tepelerden aşağılara düşüşleri oldukça şatafatlı olduğundan, gerçekten çok kurgusal durur. Bu kadınlarla, töre cinayetlerinde ölen ve kocalarından bir ömür boyu çeken alt sınıftaki kadınlar bir arada anlatılınca hikayeler inandırıcılıklarını iyiden iyiye yitirir daha doğrusu birbirlerinin önünü kapatıp görünmez kılarlar. İki kes... Devamı

23 07 2006

TOMRUK / EMİN ARIK

TOMRUK   Veli Dayı eşini kaybetmiş, yalnız kalmıştı. İki oğlu İstanbul’da çalışıyor, köye bakıyorlardı. O da köyde, gelinleri ve torunlarıyla birlikte, şükredip, geçinip gidiyorlardı.             Akşamları eline bir tabak yoğurt alır, 5.sınıf öğrencisi torunuyla birlikte öğretmenin yanına giderdi. Gelinler ev işlerini, rahatsız olmadan, rahatça görsünler diye de düşünürdü. Bekar olan öğretmene çay falan yaptırmaz, ‘sohbet edelim’ derdi. Çayı hazırlama, ikram etme, bardakları yıkama işini torununa yaptırırdı.             Sohbet edelim derdi de, erkenden uykusu gelirdi Veli Dayı’nın. Oturduğu yerde uyur kalırdı. O uyurken öğretmen de kitap okur, planını yapar, bir şeyler yazar, bir yandan da kendinden 4-5 yaş küçük, öğrencisi olan torunla, köydeki günlük olaylardan, işlerden konuşurlardı. Vakit biraz geçince Veli Dayı, ayağa kalkar, ‘epeyi sohbet ettik Öğretmen Bey, hadi bize müsaade’ der, torunuyla birlikte kalkar, giderdi.             Öğretmen, Veli Dayı’yı severdi. Gelinlerinin de eli işe yakışır, köy fırınında ekmeğini de onlar yapıverirlerdi. Öğretmeni yoğurtsuz, yumurtasız da bırakmazlardı. Bir konuğu geldiği zaman da hemen imdadına yetişirlerdi.             - Öğretmen Bey, misafirleri bizim haneye mi götürelim, yoksa buraya yatak mı getirelim?             O yıl kış, çok sert olmuştu. Birkaç kez, kar yığıntısından lojmanın kapısını açamayan öğretmen, pencereden çıkabilmişti. Geceleri de kurtlar, köyün dışındaki okulun bahçesine kadar gelirlerdi. Kurtlar parçalamasın diye, öğretmenin av köpeği de lojmanında, içeride kalırdı.             Bir hafta sonu, kar, tipi, sis, ne varsa köyün... Devamı

15 07 2006

ÖYKÜNÜN YOLU AÇIK / SEMİH GÜMÜŞ

Kitap  Öykünün yolu açık Kadri Öztopçu, 'Yanlış Hikâyeler'de, kuşağına uygun düşünme ve davranış biçimlerini hayatın, hüzünlü yanlarını kavrayarak anlatmayı seçmiş 14/07/2006 (6 defa okundu) SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)Edebiyat, yazarın önce kendisi için seçilmiş bir yaratma eylemiyse anlamlıdır elbette, paylaşmak sonra gelir. Yoksa anlamsız mıdır? Sonunda her yazar yayımlayıp göstererek kendinden uzaklaştırdığı yazdıklarını bizim okur dediğimiz belirsiz kitlenin oluşturduğu kamunun aklına ve vicdanına bırakmaya gönül indiriyorsa, gene de anlamlıdır, ama bu iki yakanın çoğun buluşamadığı da yadsınamaz. Kadri Öztopçu'nun yayımlanmaları için epeyce beklettiği öyküleri, Adam Öykü'nün onun gibi yazarlara açık kapısından içeri topluca girmişti. Sonra sık aralarla yayımlanmaya başlayan bu öykülerin kitap olarak da ortaya çıkmasının zamanı geldiğinde gene beklenecek bir sıra vardı, ama en doğru seçimlerden biri olan Can Yayınları'ndan yayımlanması Yanlış Hikâyeler için de yerinde olmuştur. Kadri Öztopçu ilk öykü kitabını yayımladı, ama genç bir öykücü değil. İlk şiirleri 1973-1980 yıllarında dergilerde yayımlanmış. Sonra yazdığı öykülerin durulup oturmasını beklemiş. Daha çok kendi kimliğine, kuşağına uygun düşünme ve davranış biçimlerini hayatın buruk, hüzünlü yanlarını kavrayarak anlatmayı seçmiş. Yanlış Hikâyeler, üstünde adamakıllı düşünülmüş on beş öyküden oluşuyor. İki önemli yanı var bu öykülerin: İlki, anlatılanların sahici ilişkilerden süzülmüş deneyimlere dayanması; ikincisi, yalın dili içinde gereksiz olanları ayıklayıp gerekli ayrıntıları seçtikten sonra onların çevresini sıkı saran anlatım biçimi. "Uykusuz"da aynı yastığa baş koyan, ama artık sevişmeleri bırakalı çok olduğunu bilen anlatıcının paylaştığı hüzün var: "Karanlıkta seçebildiğim kadarıyla, yüzünü, zamanın ve hayatın yüzünde bıraktığı izleri seyrederim bir süre. Kendi yüzümdeki izleri görürüm, yüzüne baktıkça onun." Kuşağının, birlikte yaş... Devamı

06 07 2006

YA KAYBOLURSAN / ROZERİN BOLLUK

Güvercinin gözlerine baktınız... 'Ya Kaybolursan', Meliha Akay'ın üçüncü hikâye kitabı. Akay'ın hikâyelerini okurken, şefkat hissi gelir oturur yüreğinizin en görkemli yerine 07/07/2006 (5 defa okundu) ROZERİN BOLLUK (Arşivi) Roman yazarı romandaki karakterleri, olayları en ince ayrıntısına kadar yazma şansına sahiptir. Halbuki hikâye yazarının bu şansı daha kısıtlıdır. Daha az sözcükle, hayattan kesitler alarak bir insanı veya olayı anlatmakla yükümlüdür. Bazen bir hikâye yazarı, bir romanda bile olmayacak kadar küçük ayrıntıyı, doğru seçilmiş daha az sözcükle aktarabilir. Burada hikâyecinin yazarlık maharetinin büyük önemi var. Birkaç sayfada size o kadar ayrıntı, o kadar hayal sunar ki, bir roman okumuş kadar haz alırsınız. Tıpkı Meliha Akay'ın Ya Kaybolursan kitabındaki bazı öykülerde olduğu gibi. Ya Kaybolursan, Meliha Akay'ın üçüncü hikâye kitabı. "Ya Kaybolursan..." Bu sözcüğü duyduğumuzda yanımızdan gitmesini istemediğimizi birini mi kast ederiz? Yoksa gerçekten kaybolmasından korktuğumuz çocuğumuzu, küçük kardeşimizi mi kast ederiz? Böyle bir his ile okuyorsunuz kitaba adını veren öyküyü. Ama işin aslı hiç de öyle değildir. İki çantasının altında bükülmüş, okuluna gitmeye çalışan bir çocuğun dudaklarından dökülür bu iki sözcük. Hem hiç tanımadığı sadece onu okuluna kadar götüren yabancı bir kadına. Bu iki sözcük geldiği yol karışık olduğu için, geri dönememek kaygısıyla söylemiştir. Çocuk bunu hangi duygularla söylemiştir. Buna cevap olarak çok şey sayabiliriz. Ama bunların içinde en anlamlısı şefkat. Küçük bir çocuğun tanımadığı bir kadına duyduğu şefkat, sorumluluk, sevecenlik. O küçük çocuğun dudaklarından dökülen bu sözcük, günlere sığmayacak kadar kalabalıktır. Unutmayı beceremeyenlere Yalnız kitaba adını veren öyküde değil Meliha Akay'ın diğer öykülerini okuduğunuzda da şefkati bulursunuz.. Onca reyonu geçip, ekmek kokusunu duymak için garip bir istek duyan kadının, aslında ekmek kokusunda bulduğu şefk... Devamı

03 07 2006

“NE KEDİLER SEVDİM...” / HAYDAR ERGÜLEN

“Ne kediler sevdim...” Kitap-lık, <Sayı: 96 Temmuz 2006> Haydar Ergülen   Belki her konuda yansız yönsüz olabilirim. Kediler (çoğul doğru mu?) hariç, kedi hariç. Bağışlayın. (1) Taa elli yedime kadar, yaşamım boyunca hep kedilerim, 1993’ten sonraki o unutulmaz on yılımda da bir kedim olduğunu sanmıştım. Sisip. 19 Kasım 2003’te Sisip öldü. O gün, geçmişte kedilerin Hulki’leri, şimdiyse Sisip’in bir Hulki’si olduğunu anladım.Gecikmiş bir bilgiydi bu. Yaşam ile ölüm konularında ne zaman gecikmedim ki?Sisip, saat 17.20’de, yatağımızın sağ alt köşesine uzandı ve öldü. Semra ile sustuk kaldık. Evin bütün pencerelerini kapılarını açtık, kendimizi dışarıya, bahçeye, sokağa attık, 1 saat hiç konuşmadan yürüdük. Sisip çıkmış olabilir artık diyerek eve döndük. Çıkmıştı, bizi sevdiği için çıkıp gitmişti. Sisip’le ilgili eşyayı topladık. Tüyleri? Ya tüyleri?(2)Bizim evin girişinde, bir puf vardır; hani, gelen şöyle soluklansın diye. Dört ayağından biri aksaktır. Sisip, üç kat yukarıdan anlardı geldiğimi. Hop, asansörü duyar ve hazırlanır. Kapıyı açıyorum, “tıkıtık” diye bir ses. Pufun aksak ayağı, Sisip, karşılamada. Sisip, bir hoş geldin öpücüğü verir. Sonra seninle gelir, şöyle bir süzer. Ne oldu, ne bitti bugün?Kimi zaman (özellikle çok merakta kaldıysa) biraz azarlar. Aç olsa bile, mırıl ya da homur, yok.Miyav, belki. Kedilerin, yalnızca insan adlı canlıya miyav dediğini öğrendiğimde pek şaşırmamıştım. (3)Sisip, katmerli bir kedi adı. İki nedenle: İnanılmaz bir yükseklik tutkusu vardı onda, boyunun en az dört misli sıçrardı; Sysiphos söylencesini anımsatırdı… Ayrıca, iyi bir kedi adında mutlaka S olmalıdır, ya da S ile akraba bir harf. Sisip, adı işlevsel biçimde kullanılınca gerekeni yapardı; ama, adı boş yere kullanılınca, sizi boş bir bakışla süzer, “moiv” derdi. Pufun karşısında bir resim var. Berna Türemen’in bir yağlıboyası. “Göğe Ağan Ked... Devamı

03 07 2006

UZAKLAR VE AĞAÇ / REFİK ALGAN

Kitap-lık, <Sayı: 96 Temmuz 2006>     Uzaklar ve Ağaç   Refik Algan   Otoyoldan hızla geçen araçların sesine, rüzgârın hafif uğultusuna, yaprakların hışırtısına karışıyor eşimin sesi, “Daha fazla yukarıya çıkma!” diye bağırıyor aşağıdan, “O dal bir kırılırsa, kötü düşersin!”Gözüme kestirdiğim başka bir dala elimi uzatırken, ben de “Birşey olmaz, merak etme! Bu ağaca tırmanmaya alışık değil miyiz?” diye aşağıya bağırıyorum, “İstersen, sen de gel!”Bir üst dala iyice tutunduktan sonra da kendimi yukarı çekiyorum ve bir ayağımı yine daha yukarıdaki bir dala atıyorum.“İn oradan aşağıya! Takım elbisen berbat oldu. Tanıdık birisi görse ne der?” diye üsteliyor.“Ne diyecek? ‘Koca adam çocuk olmuş!’ der” diye geçiştirmeye çalışırken öteki ayağımı da başka bir dala atıyorum, ama ayakkabımın kaydığını, dalın iyice esnemeye başladığını görür görmez de adımımı hemen geri alıyorum.“İn oradan aşağıya. Gerçekten korkuyorum!” diye bir daha bağırıyor eşim, “Pantolonunun ütüsü de kalmadı. Boynunda kıravat, ayağında ayakkabı ile ağaca mı çıkılırmış?”“Kıravatımı çoktan gevşettim” diye gülüyorum, ama güldüğümü aşağıdan o görmüyor. Ellerimle ağacın gövdesine sıkıca sarılırken, bir ayakkabımın topuğunu bastığım dala arkasından dayayıp ayağımdan sıyırıveriyorum. Ayakkabı dalların arasından aşağıya düşüyor.Eşim aşağıdan “Çıldırdın mı sen? Ne yapıyorsun öyle?” diye aşağıdan seslenirken aynı biçimde öteki ayakkabımı da çıkarıp aşağıya bırakıyorum.“Gördün mü, ayakkabın dala takıldı! Şimdi ne olacak?” diye büsbütün heyecanlanıyor eşim.“Korkma!” diyorum, “Ağacı bir salladık mı, ayakkabıları toplarız!” Onu gevşetmeye çalışıyorum, ama endişesi bir türlü yatışmıyor.“Elbisen yırtılacak, bir yerlerini kıracaksın” diye neredeyse azarlıyor beni.“Korkma! Bu ağaç bizi çocuk... Devamı

01 07 2006

ÜNLÜ OZAN RUHİ SU, 3 TEMMUZ'DA HARBİYE AÇIKHAVA TİYATROSU

Cumhuriyet 01.07.2006 1912'de Van'da doğdu. 1. Dünya Savaşı'nın öksüz bıraktığı çocuklardan biri olan Su, Adana'da çocuksuz bir ailenin yanına yerleştirildi, ardından da Öksüzler Yurdu'na. Burada ilk ve ortaöğrenimini tamamlayan Su, Öğretmen Okulu'nun son sınıfındayken Ankara'daki Musiki Muallim Mektebi sınavlarına girdi. Okulu 1935-36 yılında bitirdikten sonra, yine o sırada kurulmuş olan Konservatuvar Opera Bölümü'nün ilk öğrencilerinden biri oldu. 1942'de mezun olan Su, 1951 yılına kadar operada çalıştı. TKP tevkifatında tutuklanan Su, 1957 yılına kadar tutuklu kaldı. 1975'te Dostlar Korosu'nu kurdu. 20 Eylül 1985'te yurtdışına çıkış izni verilmediği için tedavi olamayarak yaşamını yitirdi. Cumhuriyet 01.07.2006 Adına yakışır bir gece Ünlü ozan Ruhi Su, adını taşıyan vakfın ve gazetemizin düzenlediği büyük bir etkinlikle, 3 Temmuz'da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda İstanbul Haber Servisi - Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı ile Cumhuriyet gazetesi, halk türkülerinin yasaklı sesi Ruhi Su 'yu dev bir organizasyonla sevenleriyle buluşturuyor. Vakıf yararına Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda, 3 Temmuz Pazartesi günü yapılacak Ruhi Su Sanat Gecesi - ''Türkülerin Sahibi Vardır'' adlı etkinliğin biletleri Cumhuriyet Kitap Kulübü'nde de satışa sunuldu. Halk müziğinin usta yorumcusu için düzenlenen etkinlik, saat 20.30'da ''Ruhi Su'nun Sesinden Merhaba'' yla başlayacak. Ufuk Karakoç ve Yavuz Bingöl, Hüseyin Turan, Yasemin Göksu, Kıraç ve Edip Akbayram 'ın türkü ve şarkılar seslendireceği gecede ayrıca Ruhi Su Dostlar Korosu ve Aziz Nesin Çocukları sahne alacak. GÖSTERİ DE VAR... Su Semahı'nın ''Ruhi Su'nun Sesinden'' adlı dinletisiyle Ruhi Su da Açıkhava'yı dolduranlarla buluşacak. Nevzat Şenol 'un sunacağı gecede Mehmet Akan 'ın koreografisini yaptığı Truva Folklor ... Devamı

01 07 2006

SELVİYE KADIN / ÖYKÜ / NEDRET GÜRCAN

Hafta Sonu 01.07.2006 Öykü Selviye Kadın NEDRET GÜRCAN   Yazlıktayız. Geçen yıl yaz sonu kapatıp gittiğimiz yazlık evimizin temizlik işi var. Bize uygun, eli yüzü düzgün ve çalışkan temizlikçi bir kadın bulmasını bahçıvandan istedik. Vahit, her zamanki iş görücü duruşuyla, ''Tamam abi, siz hiç dert etmeyin, ben hallederim...'' dedi. Halletmiş! Ertesi sabah saat dokuza doğru ağzında sigarayla, sigara bozuğu gevrek sesli, ufak tefek, hafif kırıtmalı, ayakları manken yürüyüşüne ayarlı, gözleri yerde, otuz yaşlarında bir kadın geldi. Adı Selviye. Temizlik için eve gelen bu kadında hep düşündüğüm bir şeyi görmüştüm ilk bakışta: Bir kadın güzel olmayabilirdi.. olmasındı.. ama bir kadın güzel yürümeliydi.. bu bile bir kadını güzel göstermeye yeterliydi. Selviye Kadın güzel değildi; çirkin de sayılmazdı, ama güzel yürüyordu; üstelik, ayağındaki terliğimsi ayakkabılarıyla, günlük giysisiyle ve ağzındaki sakızla... Böyle bir manken benzerliği olabilir miydi? Benim gözlemim bu idi. Bunu ona açıklamış olsaydım, kim bilir ne yapardı? O ise işin farkında bile değildi... Eşimle balkonda kahvaltıdaydık. Selviye Kadın, çalımla kuru bir ''Günaydın'' dan sonra, ''Çayın altını söndürmeyin!'' dedi. Karım hafif gülümsemeyle, ''Peki, söndürmeyiz, istediğin kadar içebilirsin!'' dedi. Ardından ben söze girdim, ''Taze simitimiz de var, erkenden fırından aldım, yürüyüş yaparken...'' dedim. İki omzunu da kaldırarak bir şey söyleyecek gibi oldu, simit önerimi önemsemedi sanki, fısıltılı bir sesle ''Bakarız...'' dedi, sustu. Sigarasının dibindeki köz neredeyse dudaklarına yapışacaktı. Sakızla sigarayı bir arada nasıl idare edebiliyordu? Sigarayı ağzından eliyle alamadı, bahçeye doğru bakındı, tükürür gibi yaptı. Karım, ''Dur! Al şunu'' dedi, izmariti söndürmesi için önümüzdeki çay bardağının altlığını masanın ucuna doğru sürdü. Selviye Kadın, '&... Devamı

26 06 2006

23 EYLÜL 1999 FÜRUZAN / AYFER TUNÇ

 23 EYLÜL 1999 Değişimin öykücüsü Füruzan Usta yazar Füruzan'ın tüm yapıtları Yapı Kredi Yayınları'nca yayımlanıyor. Toplu yapıtları dizisinde yayımlanan son kitap bir öyküler toplamı. "Sevda Dolu Bir Yaz" adını taşıyan kitap, uzun zamandır öykü yayımlamayan Füruzan'ın üç öyküsünden oluşuyor. Unutulmaz bir yapıtla yeniden öyküye dönen Füruzan ile yapıtı üzerine konuştuk. Feridun Andaç'da bir değerlendirme yazısı yazdı. AYFER TUNÇ -Sevda Dolu Bir Yaz yeni yazılmış öykülerinizi okura sunan bir kitap. Neden ara epeyce açıldı? Öyküyü bir süre ihmal mi etmiştiniz? Araya başka işler, başka yazı türleri mi girmişti? - Her yerde her tarihte her olayda 1970'lerden başlayarak sürekli edebiyatçı kişiliğimle var olduğumu sorunuzla yeniden ayrımsadım. İlk kitabım Parasız Yatılı yazarlık serüvenimin de ciddi ilk adımıydı. Kitap okurlarına erişene değin resme olan eğilimimi hâlâ taşıyordum. Parasız Yatılı öylesine büyük bir ilgiyle karşılandı ki, üstelik bu ilgi kesintisizlikle kitabı durma kuşatmakta. Çizimlere yükleyeceğim, renkle, vurgulayacağım görseli sözcüklere aktararak edebiyatımı kurabilirim diye düşündüm. Sözcükler benim için oldum bittim gizemli işaretlerdi. İlkokul öncesi yıllarımda küçük bir çocukken büyüklerine tuturma sayılacak denli, ikide bir garip buldukları sorular sorduğumu anımsıyorum. Kediye niye kedi diyoruz, masaya niye kedi demiyoruz, bana niçin ev demiyoruz vb. sorularla onları bunaltıyordum. Onlar da sıkkın "Öyle denmiş başka türlü olamaz" yanıtıyla yakalarını üstelemelerimden sıyırıyorlardı. Böylece sonunda bir başıma bir köşe bulup kedileri masa ya da başka şey yaparak, kendimi de bana hangi sözcük çekici geliyorsa o sayarak oyalanıp duruyordum. Çocuk beyninin koşullanmamış tazeliği dünyanın kesin sözcüklerle tanımını kuşkuyla karşılıyor olmalıydı. Ya da onların yer değiştiremezliğinin sıkıntısı duyuyordu. İlk kitabımla başlayan okurlarımın yoğun ilgisinin ve öteki çalışmalarımı da kucaklayan d... Devamı

26 06 2006

07 EKİM 1999: FARUK DUMAN, GENÇ BİR HİKAYECİ / FETHİ NACİ

 07 EKİM 1999 Bir hikâyeci Faruk Duman, genç bir hikâyeci. Yirmi beş yaşında. İki yıl önce Seslerde Başka Sesler adlı bir hikâye kitabı yayımlanmış. Okumamıştım. Yeni kitabını, Av Dönüşleri'ni (Can Yayınları, 1999), okudum. Bir solukta. Beni şaşırtan, Faruk Duman'ın, bu kadar genç bir yazarın kendi üslubunu yaratabilmiş olması. Bunda, yazarken, okurlara güvenmesinin payı büyük; gereksiz açıklamalara yer vermiyor hikâyelerinde. Bu, bir. Hikâyelerinin bir cümlesi üzerinde bir zanaatkâr gibi çalışıyor. Bu, iki. Kitabın en sevdiğim hikâyesi Yengecin Günlüğü. Kitabın son hikâyesi. İlk paragraf, "Bir kız tanıdıydım..." diye bitiyor. İkinci paragraf, "Bırakmasa mıydım onu, aşk, üzüntüyü öğrenmek..." diye. Üçüncü paragraf, "Neyse ki geride kaldı bu, çözümsüz bir geride. Unutulmaya, sararmaya yüz tutmuş." diye. Beşinci paragrafta pişmanlık, üzüntü: "...Çok üzdüm onu. Oysa hiç istemezdim. Telaşla açılan gözler, üzüntüyle, yaklaşan bir acının üzüntüsüyle titreyen dudaklar..." Altıncı paragrafta, "Oturan bir kız elleriyle düşünür, onda fark etmiştim bunu ilk." (Bu incelikleri yazan Faruk Duman, sekizinci paragrafta, "..., otobüs bekliyorlardı. Nasıl da benziyorlardı birbirlerine. İnsanlar nasıl da birbirinin aynı." diyebiliyor! Faruk Duman'a Attilâ İlhan'ın bir romanının adını hatırlatırım: Zenciler Birbirine Benzemez. "Zenciler"den sonra bir "bile" de eklenebilir.) Aşk acısı bırakmıyor ardını anlatıcının: "En çok, sessizliği hatırımda şimdi. Olgunluğu, gülümseyişi. (...) Yaşıtlarında görülemeyecek durgunluğu, gündelik isteklerden el çekmişliği. Nasıl sessizce gülümserdi her söylenene..." Ve anlatıcı o yakıcı soruyu sorar: "Beni sevmiş miydi?" Bir aşkın zamanla yok oluşu: "Günün birinde, sıradan arkadaşlar gibi davranmaya başladık birbirimize. El sıkışmalar, gülüşmeler, sıcaklığını yitirmiş. İnsan o ilk günlerde, farkına varmıyor olanların."/ "Görüşmüyorduk da artık./ Ama bir keresinde, bir yaz günü, kalabalık bir kaldırımda gördüyd... Devamı

26 06 2006

FAKİR BAYKURT'U UĞURLUYORUZ...

Fakir Baykurt'u uğurluyoruz İstanbul Haber Servisi - Almanya'da yaşamını yitiren ve önceki gün cenazesi Türkiye'ye getirilen Köy Enstitülerinin yetiştirdiği edebiyatçı, eski Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Başkanı Fakir Baykurt bugün İstanbul'da düzenlenecek törenle toprağa veriliyor. Fakir Baykurt bugün İstanbul'da dostları, okurları ve sevenleri tarafından son yolculuğuna uğurlanacak. Baykurt için ilk tören saat 10.30'da Türkiye Yazarlar Sendikası'nın (TYS) Yıldız Sarayı Dış Karakol binası önünde gerçekleştirilecek. Baykurt daha sonra Teşvikiye Camii'nde öğlen kılınacak cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilecek. Son çalışması Fakir Baykurt'un yakın arkadaşı Mustafa Güzelgöz , Baykurt'un son çalışmasını Ürgüp ilçesindeki ''Merkepli Kütüphanesi'' üzerine yaptığını söyledi. Baykurt'un bu araştırmasını 15 yıldır sürdürdüğünü anlatan Güzelgöz, şunları söyledi: '' Kütüphanenin olmadığı Ürgüp köylerine merkeplerle kitaplar ulaştırdık. Bu çalışmamız bazı dünya ülkelerinde bile değerlendirildi. Sayın Baykurt bu çalışmanın özüne inmek istedi. Kütüphaneler Genel Müdürlüğü'nde müşavir olarak çalışma yaptığı dönemde benim çalışmalarımı incelemiş, bu çalışmaları kitaplaştırmak istediğini söyleyince ben çok sevinmiştim. Bu amaçla Ürgüp'e 1997 yılında geldi. Ürgüp ilçesi ve köylerinde bir haftaya yakın bir çalışma yaptı. Hastaneye yatmadan önce benim biyografimi yazmak için yeniden Ürgüp'e gelmek istediğini belirtti. Ama nasip olmadı kavuşmak. Eğer ailesi kabul ederse bugüne kadar hazırladığı ve basım aşamasına getirdiği Ürgüp'teki Merkepli Kütüphanesi ile ilgili çalışmalarının basımını üzerimize alabiliriz.''   Birinci sınıf aydın ve eylem adamıydı VEDAT GÜNYOL - Fakir 'i 17 yaşındayken tanıdım. Öykülerini gönderiyordu bana. Ve bir gün ondan bir mektup geldi. İzmir'e Samim Kocagöz 'e gitmiş; İzmir'in ne kadar... Devamı

26 06 2006

peyami safa'nın fatih harbiye romanı incelemesi / fethi naci

 24 HAZİRAN 1999 XX. yüzyıldan kalanlar Fatih-Harbiye Peyami Safa, Fatih-Harbiye (ilk baskı, 1931. Okuduğum baskı, Ötüken Neşriyat'ın 1997'de yaptığı 17. baskı) adlı romanında, ilk döneminde yazdığı çoğu romanlar gibi, Doğu-Batı sorununu ele alıyor ama bu sorunu tartışmıyor, Doğu'yu övüyor, Batı'yı yeriyor. Peyami Safa, Doğu-Batı sorununu ele alırken, hep aynı tekniği kullanıyor, hep "belirli tipler"i seçiyor: Zengin, bol para harcayan "batılı" tip (Macit), fukara ama dürüst bir orta sınıf aydını olan "doğulu" tip (Şinasi), bir de genç kız (Neriman). Daha ilk sayfalarda "genç kız"ın (Neriman) arkadaşı Şinasi'ye (Bu arkadaşlığın yedi yıldır sürdüğünü, Neriman'la Şinasi'nin evleneceklerini daha sonraki sayfalarda okuyoruz.) yalan söylediğini öğreniyoruz: Şinasi'ye Beyazıt'taki bir arkadaşına gideceğini söyleyen Neriman, "Fatih-Harbiye tramvayına" atlıyor. Şinasi, bir kahvedeki masalardan birine oturur ve Neriman'ı düşünür: "Neriman'ın Darülelhan'a (Burada öğrenim görmekte.) uğramadığı günlerin sıklaşması, evine geç gidişleri, tuvaletine verdiği ehemmiyetin artması..." Şinasi, "filizî manto"ya takmıştır, değişik biçimlerde dört defa tekrarlar bunu; belli ki bir "moda düşkünlüğü" ya da "israf" saymaktadır filizî mantoyu; "filizî manto", Neriman'daki değişimin simgesi gibidir. Belki de "sözlü"sü Neriman "gizli karar"ları yüzünden Şinasi'nin yüzüne bakmamıştır... Neriman, Darülelhan'a da yirmi gündür sazını (ut çalıyor) götürmemiştir. Bu değişimin nedenlerini düşünür Şinasi, eski Neriman'ı anımsar: "Siyah saten gömlekli, siyah başörtülü kız..." (Batılı tipi temsil eden Macit'le Doğulu tipi temsil eden Şinasi için "değişim" söz konusu değildir; Peyami Safa, onları bir kere betimliyor ve bırakıyor; onların romanda değişime gereksinimleri yok, diye düşünüyor. Bunun içindir ki Şinasi de, Macit de bir "tip" olarak kalıyor, "roman kişisi" olamıyor.) Neriman'daki değişim... Devamı

26 06 2006

SİZ ORADA MISINIZ? / GÜNİL ÖZLEM AYAYDIN CEBE

SİZ ORADA MISINIZ?                                                          GÜNİL ÖZLEM AYAYDIN CEBE İlk romanı olan Tutunamayanlar’ı otuz dört yaşında yazmış Oğuz Atay; o ana kadarki yaşamından ve edebiyat deneyiminden biriktirdiklerini damıtarak, ince bir mizah anlayışı ve ustalıklı bir dil kullanımıyla. Sonraki yapıtları, nicelik arayanlara belki pek bir şey ifade etmez ama çeşitlilik ve yenilik açısından öncüdürler. Yazarlık yaşamı boyunca iki roman, bir tiyatro oyunu, bir biyografi ve bir öykü kitabına imza atmış olan Atay’ın kitap okuma tutkusu da yaşamının belirleyici itkisini oluşturur. Söyleyecek sözü çok olan böylesi bir yazarın az sayıda yapıt üretmesi olağandışı bir yoğunluk ortaya çıkarmış. Bu yoğunluğu anlamlandırmak, yorumlamak hem okur, hem eleştirmen için zorlu bir süreç. Yıldız Ecevit, “Ben Buradayım…”: Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası adlı çalışmasında, Türk edebiyat eleştirisinde eşine sık rastlanmayan bir başarı ile bu sürecin üstesinden gelmiş. Bir biyografik araştırma olduğu kadar bilimsel çözümlerin de önemli bir yer tuttuğu bu çalışmanın önsözünde Ecevit, Bir Bilim Adamının Romanı’nda Atay’ın da yakındığı bir kültürel özellikten söz ediyor: belge bırakma alışkanlığından yoksunluk (11-12). Bu yoksunluğun telafisinde belleğe çok iş düşüyor; ama Ecevit, bu araştırmayı yaparken belleğin ne yazık ki güvenilir olmadığını da anlamış (12-13). Bu yetersizlikler, Ecevit’i daha dikkatli, seçici ve titiz olmaya yönlendirmiş; aynı zamanda, Atay’ın gerçek yaşamına dair eksik bilgilerin izini onun kurmaca dünyasında sürmeye… Araştırmasının zeminini kuramsal bir temele oturtarak yol alan Ecevit, kurmaca ile... Devamı

26 06 2006

OĞUZ ATAY: YAŞAMI - SANATI - YAPITLARI

Oğuz ATAY     Çağdaş Türk edebiyatının yenilikçi roman anlayışının özgün örneklerini veren Oğuz Atay, 12 Ekim 1934'te İnebolu'da doğdu. Babası hukukçu, bir süre de CHP milletvekilliği yapmış olan Cemil Atay'dır.Oğuz Atay, 1939 da ailesiyle Ankara'ya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Maarif Koleji'nde tamamladı (1951). İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi'ni bitirdi (1957). İstanbul devlet Mühendislik ve mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Burada topografya ve yol inşaatı dersleri okuttu. 1975'te doçent olan Atay "Topografya" adlı bir de mesleki kitap yazdı. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı. Beyninde çıkan bir tümör nedeniyle, bir süre Londra'da tedavi gördü. 13 Aralık 1977 de bu hastalıktan kurtulamayarak, büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan İstanbul'da hayata gözlerini yumdu. babama mektupSevgili babacığım,Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım."Yaşamı boyunca, kendini döke saça yaşamıştır Atay. "Demiryolu Hikâyecileri - Bir Rüya" adlı öyküsünde yer alan, demiryolu öykücüleri gibi, kurduğu öyküleri okuyacak yolcuları, ıssız bir istasyonda beklemeye koyulmuştur." (Selçuk YAMEN)İlk romanı "Tutunamayanlar" ile TRT'nin 1970 de açtığı Sanat Ödülleri Yarışması'nda başarı ödülü kazanarak adını duyurmaya başlayan Atay, bu romanını, ancak 1972'de yayımlayabildi. Roman, o günlerde, pek ilgi görmese de; yazılan yazılarda Atay'ın romana apayrı bir çizgi getirebilecek düzeyde biri olduğunun farkına varıldı."Tutunamayanlar, yeniligi, değişikliğiyle çarpıcı bir roman. Türkiye'de geleneği olmayan bir roman tarzının oldukça başarılı bir ürünü. İlk bakışta belki çok dağınık, çok keyfi. Yazar aklına geleni yazmış gibi. O... Devamı

26 06 2006

OĞUZ ATAY: DEMİRYOLU HİKÂYECİLERİ - BİR RÜYA

OĞUZ ATAY DEMİRYOLU HİKÂYECİLERİ - BİR RÜYA  Hayatı:   Oğuz Atay, 12 Ekim 1934'te İnebolu'da doğdu. 1939'da, ailesiyle Ankara'ya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Maarif Koleji'nde tamamladı (1951). İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi'ni bitirdi (1957). İstanbul devlet Mühendislik ve mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Burada topoğrafya ve yol inşaatı dersleri okuttu. 1975'te doçent olan Atay Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı. Beyninde çıkan bir tümör nedeniyle, bir süre Londra'da tedavi gördü. 13 Aralık 1977'de, bu hastalıktan kurtulamayarak, İstanbul'da öldü.     Öykü Kitapları:   Korkuyu Beklerken, 1975.     Bir Öykü - DEMİRYOLU HİKÂYECİLERİ - BİR RÜYA  Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyeciydik. İstasyon binasına bitişik yan yana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikâye satıcılığı ya-pıyorduk. isimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü- istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğle-den sonraları gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve sucuk-ekmek. Bu saatlerde genellikle biz hikâyeciler uyurduk. Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikâyeciler) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istas-yon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru. Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet salmak, kapılan açmak, kapamak... butun işler tek bir adamın üzerindeydi, Ona yaranmak için sık sık bedava hikâye ... Devamı

24 06 2006

KOMİKLİK - I968 / IŞIL ÖZGENTÜRK

Komiklik / I968 IŞIL ÖZGENTÜRK - John Berger'i görmek için İrlanda'ya yaya olarak gitmeye karar vermiştim, - Gitmedin ... - Doğru gitmedim ama gitmeyi çok istedim. Şimdi bile gidermişim gibi geliyor. Hiçbir zaman gitmeyeceksin. Çünkü sen Herzog değilsin. Herzog bir piç biliyor musun? Bir yerlerde okumuştum,ƒ onu büyüten kadın hastalanmış, kadın Berlin'deymiş Herzog da o sıra Paris'teymiş. Hemen Paris'ten yaya olarak yola çıkmış. Eğer bu yürüyüşü bitirebilir, anacığına kavuşursa kadının iyileşeceğine inanıyormuş.Tam otuz altı gün yürümüş, analığı da iyileşmiş. - Harika hikayeler uyduruyorsun... - Hayır, bu gerçekten olmuş. Herzog'un Fitzgeraldo filmini görmedin mi, film kahramanının tek tutkusu Amazon ormanlarında yaşayan yerlilere Caruso dinletmektir. Parasını, işini bu uğurda harcar, filmin sonunda nehirde ilerleyen buharlı bir tekne görürüz, Caruso'nun sesi tekneden ormanın karanlıklarına doğru yayılır. - Hay benim hayal tacirim, ellerin neden bu kadar yumuşak? - Seni okşamak için... - Gözlerin neden bu kadar parlak? - Sana baktıkları için.. - Peki memelerin neden böyle dik, yuvarlacık? - Senin ellerin senin öpüşlerin için... Kadın güldü, sağ göğsünü erkeğe doğru uzattı. Erkek kadının sertleşmiş meme ucunu hafifçe ısırdı. Kadın, erkeğin kulağına fısıldadı, ''sana benden başka biri teninin çok yumuşak olduğunu söyledi mi? Küçük bir çocuk teni gibi, öylesine pütürsüz, saf'' ''Hayır,'' dedi erkek, bunu ilk sen söylüyorsun.'' Kadın, ''doğrudur'' dedi, ''Hadi beni ensemden öp.'' - Saçların hep böyle kısa mıydı? - Çoğu zaman, gençliğimde daha da kısaydı. Jean Seberg'in saçları gibi. On santim ya var ya yoktu. Çok da yakışırdı, sen Jean Seberg'i beğenir misin? - O bir, Jeanne Moreau iki, onlar benim platonik aşklarımdır. Godard'ın Serseri Aşıklar'ında kadın, yani senin Jean Seberg sevgilisini polise ihbar eder ve b... Devamı

24 06 2006

ASLI TOHUMCU 'YOK BANA SENSİZ HAYAT' ÜZERİNE / ALİ ALKAN

Aslı Tohumcu 'yok bana sensiz hayat' Yüksek sesle okunacak bir yolculuk masalı Aslı Tohumcu'yla editörü olduğu kitap eki nedeniyle sık sık kitaplar hakkında konuşsak da, bu defa sohbetimiz daha farklı oldu. Çünkü konuk olarak kendisini seçtim. Bu sohbete konu, Aslı Tohumcu'nun yeni kitabı: "yok bana sensiz hayat". Kitap, önüne geçilmez tek nedenle sona eren; onsuz süren hayatın anlamının eksik kaldığı ve ancak aşkla tanımlanabilen ender bir dostluğu ele alıyor. Konudaki keder, masalsı bir anlatım ve insana ilk bakışta şaşırtıcı gelen biçim özellikleriyle iç içe geçip kaynaşıyor. Satırbaşları ve özel isimlerde dahi büyük harf kullanılmamış. Bilerek atlanmış virgüller, kasten cümlenin orta yerine konmuş noktalar var. Değişik puntolarda harfler kullanılıyor, içerlek paragraflar ve italik pasajlar hemen dikkati çekiyor. Ali Alkan ALKAN -'yok bana sensiz hayat'ta sanki görsel bir efekt yaratıp metnin etkisine katılmak istenmiş. Böyle yapmaktaki amacın nedir? - Aslında kitapta söylediğinden daha belirgin bir görsel etki yaratmak isterdi gönül. Hani eski masal kitaplarındaki gibi küçük küçük, gölge tadında, karakalem desenler... Kitaptaki punto değişiklikleri ya da içerlek kısımlarda bir görsel efekt katma çabası var tabii, ancak okuyucunun hikâyeyi izlemesini kolaylaştırma, okuyucunun dikkatini çekme arzusu da var. Şunu da ekleyeyim, kişisel olarak yazının illustrasyondan destek alması taraftarıyım. Daha şenlikli olur bence edebiyat o zaman. - 'yok bana sensiz hayat'taki imladan da söz etmek gerek. Hiç büyük harf kullanılmamış. Noktalama da yer yer değişik. - Bu, benim için anlatması zor, dokunaklı bir hikâyeydi. O yüzden de, küçük harflerle yazıldı; yazarını ve okuyucuyu ürkütmeden azar azar anlatıldı. Harfler bağırmasın, okuyucunun kalbine dokunan yerler olursa, okuyucu onları kendisi yüksek sesle okusun istedim. Tabii şu da var; bu hikâye benim için ne kadar önemli olursa olsun, aslında hayat karşısında bir o... Devamı

24 06 2006

EDEBİYATIMIZIN 'SALİM AMCA'SINI BİR YIL ÖNCE YİTİRMİŞTİK

Edebiyatımızın 'Salim Amca'sını bir yıl önce yitirmiştik Sosyolojik bir belgesel olarak Salim Şengil öyküsü 2005'te yitirdiğimiz Salim Şengil, uzun yıllar yayıncılığını yaptığı "Dost" ve "Seçilmiş Hikâyeler" dergilerinin yanı sıra öykücülüğümüze seçkin katkısıyla da Türk edebiyatının klasik yazarlarındandır. Öykülerini inceleyen bir yazıyla anmak istedik onu. Çiğdem ÜLKER "Es Be Süleyman Es' adını verdiği ilk kitabı, Salim Şengil öykücülüğünün sağlam atılmış güçlü temelidir. Salim Şengil'in yirmi altı yıl önce, 1980 yılında Cem Yayınevi tarafından basılmış bu öykülerini okuyunca güncelliğini yitirmemiş bir yazarla ve onun ustalıklı Türkçesiyle karşılaşır okur. Yazar, güneşli, sıcak ve dostça açılan bir kapıdan öykü dünyasına girmektedir. Bu kapının adı Fethiye'dir ve kitabın öyküleri de Fethiye'ye adanmıştır.Yazarın bütün öyküleriyle tanışıp öykülerin hepsini okuyunca anlaşılacaktır ki, "Es Be Süleyman Es"in öyküleri bir yandadır diğerleri bir yanda. Ancak Fethiye'de atılan temel ve o temele konulan tohum öyle sağlam bir toprak bulmuştur ki kendine, Salim Şengil'in öyküleri bugün Türk edebiyatının önemli değerleridir. Es Be Süleyman'ın öyküleriyle, diğer iki kitabın "Savrulup Gidenler"in ve "Penceredeki Işık"ın öyküleri birbirlerinden farklıdır. Ancak, ana hatlar "Es Be Süleyman Es"te çizilmiş, Salim Şengil bu kitapla öykücülüğünü tanıtlamıştır. Hayata ve insanlara hoşgörülü bir bakış, iyilikleri ve yaşama sevincini yazan bir kalem, dünyayı seven, ona mizahla da bakabilen bir yazar. 1940'lı yıllar. Dünya, ikinci savaşın dehşetini yaşarken Akdeniz'le Ege'nin karıştığı noktada bir kıyı kasabacığıdır Fethiye. Bütün Akdeniz'de savaşın uğramadığı, Alman savaş gemilerinin görünmediği birkaç yerden biridir . Türkiye'de Ege kıyılarında, neşeli ve mutlu insanların yaşadığı, sırtını dağa yaslamış güvenli bir köşedir. 1940'LARIN FETHİYE'Sİ Yazar adını hiç söylemese de, ip... Devamı

23 06 2006

AYŞE KULİN'DEN GÜLAY'IN HİKAYESİ / UNİCEF

  Sevgili UNICEF Dostu, UNICEF'le çıktığım Doğu Anadolu gezisinde oniki yaşındaki Gülay bana içini döktü: "Babam beni geçen yıl okuldan aldı. Annem, babam ve kardeşlerim, ailecek geçim zorluğundayız. Annemle babamın yardıma ihtiyacı var. Hem onlara yardım etmek hem de ders çalışmak benim için çok zordu. Okulu bırakmak istemedim fakat başka seçeneğim yoktu. Okulu bırakırken çok üzüldüm ama okula devam etsem bile geleceğim için fazla bir şeyin değişmeyeceğini de biliyordum. Düşünüyordum ki nasıl olsa yakında ablam gibi ben de evlenecektim, küçük yaşta benim de sorumluluğunu yükleneceğim çocuklarım, bir ailem olacaktı." Gülay gibi nice kızların hikayesi artık "güzel son"la bitebiliyor. UNICEF'in becerikli gönüllüsü, Gülay'ın annesiyle babasını ikna etmiş. Gülay'ın eğitimini tamamladıktan sonra çok daha iyi bir geleceği olacağını, güzel bir ücretle işe girebileceğini; kendisine ve onlara çok daha iyi bakacağını anlatmış. Ayrıca Gülay okula dönerse eğitime destek olarak UNICEF'in önerileri ile devletin verdigi aylık 25 YTL'ye yakın 'şartlı nakit transferi'nden ailesini haberdar etmiş.Gülay şimdi okulda. Başarı Sağlandı. Ancak Daha Yapılacak Çok İş Var… Daha binlerce kız çocuğunu bu mutlu sona ulaştırmak için UNICEF, "Haydi Kızlar Okula" kampanyasını 2003'den beri destekliyor. Son iki yılda bu programla 177,000 kız çocuğu, 87,000 de erkek çocuğu okula başladı. Küçümsenmeyecek bir başarı. Ancak daha katedecek çok mesafe var; 500,000 kız çocuğumuzu süratle okula kaydettirmemiz lazım.  Bazı yerlerde halâ, aile ve toplum baskısı ile kızlarımız evlerde küçük kardeşlerine bakmak, tarlada çalışmak için okula gönderilmiyor. Bunun için özel eğitimli gönüllülerimizi seferber ettik. Köy köy dolaşıyor, aileleri ikna etmeye çalışıyorlar. Başarılı da oluyorlar. Yalnız bu yetmiyor. Bazı görünmeyen masraflar var. Okul kitapları ücretsiz ama önlük, ayakkabı, çanta, defter, kal... Devamı

22 06 2006

RAYLARDA MAKAS / SEZER ATEŞ AYVAZ

Sezer Ateş AyvazTAMİRİS’İN GECESUÇLARI Sayfa: 112 ISBN 975-07-0584-X Baskı Tarihi: Kasım 2005Etiket:   7,00 YTL TÜRK EDEBİYATI RAYLARDA MAKASUzaklardan geliyordu. Tepelerden bir yılan gibi kıvrılarak, kent düzlemine iniyordu. Dışarıdan içeriye sokuluyordu sinsice... Caddeleri, sokakları, evleri soluğuyla titreterek geçiyor, gidiyordu sonra. Kentin üstüne kör karanlıkları bırakarak, raylarda akıp gidiyordu. Uzun, bitmeyen gecelerin tek kahramanıydı trenler. Sesi, homurtusu duyulduğu an sönüyordu bütün ışıklar. Tekerlekler hızla makas değiştiriyor, kentten çıkıyordu. Sinerek küçülmüş, kendine kapanmış bir kent kalıyordu ardında. Donuk, kıpırtısız, karanlığı kuşanarak kuytulaşmış... İstasyon binasının duvarlarında, yanıp sönen bir ışığın yürüyen izleri var yalnızca. Karanlıktasın! Gözlerini sonuna kadar açman yetmiyor görmen için. Her yer, her şey, soluğunu tutmuş, tekerleklerin uzaklaşmasını bekliyor... Vagonların kentten ayrıldığı an, o kısa sessizlikte, bir şey olması gerekiyor ve olmuyormuş gibi korkuyorsun. Gergin bekleyişin sonunda beliriyor ışık. İlkin, duvarlara yansıyan mat beyaz sarıya dönüşerek odalarda dolaşıyor. Artık uyku vakti. Herkes için; meydanın ortasındaki heykel, park gazinosunun iskemleleri, renkli ampuller ve köşe başlarını tutmuş delikanlılar için. Caddeler, sokaklar yürünerek bitirilecek... En son parke taşlar bırakılacak ıssızlığa. Perdeler kapandı. Kapıları çoktan kilitlendi evlerin. Artık uyku vakti. Bak! Marşandizin yaklaşan sesiyle başlayan hırslı köpek ulumaları azaldı, kenti aydınlatan lambalar söndü. Uyumalı, görmemelisiniz bütün gece ilerleyen trenleri. Kentin gövdesini hızla yararak makas değiştirdiler. Vagonlar gizlice, bir suçu taşıdılar ötelere... Bilinmeyen bir suçu... Birilerinin bildiği, saklı bir hedefe götürdüler... SürgünGörüyorum seni! Sabah ayaz. Yalnızlık çoğalmış yüreğinde. Tenini saran ürperti üşütüyor seni. Okula gideceksin. Saçlarını taramıyo... Devamı

19 06 2006

ABDULLAH BAŞTÜRK İŞÇİ ÖYKÜLERİ ÖDÜLÜ

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum   ABDULLAH BAŞTÜRK İŞÇİ ÖYKÜLERİ ÖDÜLÜ     GENEL-İŞ ve DİSK eski Genel Başkanı Abdullah Baştürk (1929-1991) anısına, ailesi, Edebiyatçılar Derneği ve Genel-İş’le birlikte bu yıl da “İşçi Öyküleri Ödülü” verilecektir. 1) Yarışma, amatör ya da profesyonel tüm öykücülere açıktır. Ödüle; işçiler ve emeğiyle geçinen diğer çalışanlar hakkında yazılmış her türlü öykü katılabilir. 2) Ödüle aday yapıtlarda, Türkçeyi kullanmadaki başarı, yazınsal duyarlık da aranacaktır. Öyküler daha önce yayımlanmamış olmalıdır. 3) Daha önce bu ödülü kazanmış olanlar, Edebiyatçılar Derneği yönetim organlarında yer alan üyeler, yarışmaya katılamazlar. 4) Öyküler; çift aralıkla, daktilo ya da bilgisayarla yazılmış olmalıdır. 5) Yarışmaya en çok üç öyküyle aday olunabilir. Öykülerde sayfa sınırlaması yoktur. Son başvuru tarihi 10 Kasım 2006’dır. 6) Seçici kurul; Remzi İnanç, Vecihi Timuroğlu, Necati Tosuner, Tuncer Uçarol, Ahmet Yıldız’dan oluşmaktadır. 7) Ödüller; birinci 1.000 YTL, ikinci 750 YTL, üçüncü 500 YTL’dir. Sonuçlar Abdullah Baştürk’ün ölüm yıldönümü olan 21 Aralık 2006 günü açıklanır. 8) GENEL-İŞ; ödül kazanan öykülerle yayınlanmaya değer görülen öyküleri, her birine 100 YTL telif ücreti ödemek üzere, kitap olarak yayımlayabilir. Bu öyküleri, diğer yayın araçlarında da kullanabilir. 9) Ödüle aday yapıtlar; bir başvuru dilekçesi, gerçek ad ve açık adres, telefon numarası ve altında özgeçmiş yazılı olmak üzere, ekinde beş kopya öykü ile birlikt... Devamı

15 06 2006

DUR GİTME / İSA ÇELİK/ ÖYKÜLER / 2006/ Hülya SOYŞEKERCİ

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum  Dur Gitme Hülya SOYŞEKERCİ Son zamanlarda yazın alanında biraz ihmal edilmiş görünmesine karşın, varlığının sürekliliğini, yüreğimizin ve yaşantılarımızın içinde derinden duyumsatan bir gerçeklik var; Anadolu gerçekliği... Yılların fotoğraf sanatçısı İsa Çelik'in ilk öykü kitabı Dur Gitme'nin satırlarında, Yaşar Kemal gibi ustaların yapıtlarındaki o büyüleyici efsane tadıyla, köy-kasaba gerçeklerinin izdüşümleriyle yeniden karşılaşmak; çarpıcı ve heyecan verici bir okuma yaşantısına dönüşüyor. Taşı toprağı, çiçeği yaprağı, dağı bayırı, sevdalı uçurumları ile Anadolu doğası ve bu coğrafyadan insan manzaraları... Nakışları, kilim motifleri, ezgileri ve sevda masallarıyla dile gelen Anadolu'yu okurken, bir taraftan Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun görsel dizeleri içinden geçer gibi oluyoruz. Her biri buruk bir hüzne dönüşen, tam anlamıyla yaşamın atardamarından beslenen "sahici" öyküler, Dur Gitme'nin öyküleri. Yazar, her öyküde değerleri, gelenekleri ve inançları birkaç çizgiyle de olsa yansıtarak Anadolu insanının yaşamı algılama biçimini duyumsatıyor. Okuru natüralizmin sarp kayalıklarına tırmandırırken, arada bir fantastik dünyalara, efsanelerin düşsel ve gizemli göğüne alıp götürüyor. Bu geçişlerin doğallığı ve yadırgatıcı olmaması dikkati çekiyor. Gerçeğin düşe, düşün gerçeğe dönüştüğü yoğunlaşma noktaları var Dur Gitme'nin içinde. GÖRSEL BOYUT Yaşamı fotoğraf karelerine dönüştürmenin ustası olan İsa Çelik, bu dönüştürümde, an'ın gerçekliğine sonsuza dek bakabilen bir pencere ... Devamı

13 06 2006

ATLIKARINCA / ÖYKÜ / ŞANSIN TÜZÜN

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum  Hafta Sonu 10.06.2006 Öykü Atlıkarınca Seni sevmek, Felsefedir, kusursuz. A. Arif ŞANSIN TÜZÜN İstanbul gibi boydan boya açık pazar olan şehirlerde bile kapalı alışveriş merkezlerinin sayısı gün geçtikçe artıyor. Ben genellikle atlıkarıncalı olanı tercih ediyorum, çünkü oğlum atlıkarıncadaki tüm hayvanlara teker teker binerken, ben de kahvemi içiyor ve ona göz kulak olma bahanesiyle karımın alışveriş seramonisine katılmaktan kurtuluyorum. Bir de (sanırım en önemlisi bu) atlıkarıncanın yeni bir turu müjdeleyen zili her çaldığında geriye gidiyor ve bıkıp usanmadan aynı şeyleri anımsıyorum. O yıl, Sorbonne'da üçüncü yılımdı: Sorbonne... Hani insanı silindir gibi ezip geçen kurumlar vardır özgeçmişinde, filanca kolej, falanca üniversite. Boyunuzu boynuz gibi aşan kurumlardır onlar. Üstelik o boynuzlar, çok geçmeden kaçınılmaz bir bilgelik halesiyle taçlanırlar. Sorbenne da benim başımın tacıydı işte! Bir de orada ne okuduğumu söylersem başımın üzerinde nasıl ağır bir yük taşıdığımı tahmin edersiniz herhalde. Evet bildiniz dostlar, felsefe... Saint Denis'deki küçük öğrenci dairemden sayısını hatırlayamadığım kadar çok Türk gelip geçmişti. Pekçoğunu tanımazdım bile, bizim oralardan herhangi birinden (aslında bazen o herhangi birini de tanımazdım!) bir selam getirirlerdi, hepsi o kadar. Genellikle bir gece kalıp giderlerdi. Üstelik yaptıklarına karşılık pek minnet duydukları da söylenemezdi. Uzun süredir Paris'te okuyan birinin memleketinden çıkagelen birisini gördüğüne memnun... Devamı

11 06 2006

RIZA KIRAÇ İLE "ARAF'TA BİR MELEK"İ KONUŞTUK / Erdem ÖZTOP

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum  Rıza Kıraç ile "Araf'ta Bir Melek"i konuştuk   "Benim derdim aslında 'hikâye' anlatmak" Rıza Kıraç yeni bir öykü kitabı yayımladı geçen günlerde 'Araf'ta Bir Melek'. Kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız, şimdilerde insanoğlunun nasıl da bir boşluk içine düşüp, oradan son bir kurtulma çabası sarf ettiğini. Kıraç'ın metinlerinde karşı duruş her daim devam ediyor! İsyan bayrağını göndere çekmiş durumda! Bir anlamda da benzeşimler çıkarmakta tepkisel ortamla olağan arasında, ki şöyle diyor satırarasında: "Ben kendimce sıradan-uç gibi görünen şeylerin-eylemlerin aslında ne derece birbirine benzediğini anlatmaya çalıştım." Yazar kimliğinin yanında sinemacı da olan Rıza Kıraç'la uzun bir söyleşi yaptık; yazın ortamıyla buluşmasından bu yana geçen süreci, sinemayı da işin içine katarak irdeledik... Erdem ÖZTOP -Sevgili Rıza Kıraç, edebiyat serüveninizin başlangıcına giderek, geçmişten günümüze gelen bir yol izleyelim istiyorum. Biraz anlatır mısınız, yazma serüveninizi? Nasıl başladı, fişekleyen olay ve zaman usunuzdadır muhakkak? - Yazmak bir serüven mi bilmiyorum, aslında futbolcu olmak istiyordum. On dokuz yaşıma kadar top oynadım. İyi bir okur değildim. Bendeki cevheri (varsa tabii...) ilkokuldaki öğretmenim görmüştü ve beni tokatlamıştı. Çünkü yazdıklarımın bana ait olduğuna inanmamıştı. Beş yıl öğretmenliğimi yapan ve ancak ikinci sınıfın sonuna doğru okumayı söken bir çocuğun beşinci sınıfta böyle şeyler yazması akıl alacak bir durum değildi doğal ol... Devamı

11 06 2006

Zamanın gizlerini İnci Aral'ın öykülerinde aramak / Mustafa

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum  Mustafa Şerif ONARAN Değinmeler   Zamanın gizlerini İnci Aral'ın öykülerinde aramak İnci Aral, öyküye ilk adımları atarken de, gerçeğin inceliklerini gösteren bir dil anlayışına varmıştı. Böyle bir dili işlemek, soyutlamaya giden bir biçem anlayışına uluşmak, sabır isteyen bir çalışmadır. "Hayatım roman" diyenlerin içi boş sözlerine gülümsemekle yetinelim. Kimi insanların tekdüze geçen yaşaması öyküye bile gelmez sanılır. Zaten Sait Faik de, "Sakın benden büyük vakalar beklemeyin, ne olur" demiyor muydu? Bakmak başka şey, görmek başka! Tekdüze geçen zamanda, görmesini bilen için öyle ayrıntılar var ki! Öykü ayrıntılar sanatıdır. "Hişt Hişt" gibi gelen ses Sait Faik'e öykü yazdırmak olanağı veriyorsa, o seste bir gizli büyü var demektir. Belki de acımasız doğadaki gizil güçlerden birini sezmişizdir. Görmek, kimi sezgileri yorumlamak anlamına da gelir. Bir öykünün düşlem gücünde canlandırılması da gördüklerine yeni anlamlar kazandırmakla olur. Doğada hiçbir zaman yalnız değiliz. Belki ormanın iç sesidir bizi irkilten. O sesi duymak kolay değildir. Belki ağaçlardır bizi dinleyen. Sessizliğin sesi bile bizi değiştirebilir.Nesneleri tanıdıkça kendimize çekilir, oradaki bir yerde kendimizi ararız. O zaman kendini bulmak, "kendini bilmek" anlamına gelir. Belki de iç gerçekleri görmek kendini bilmekten başlar. Bir olayı anlatmanın da biçeme yansıyan ustalıkları vardır. Ama iç gerçekleri görmek; yaşamanın görünmez boyutlarında zamanı yorumlamak, yanılsama bile sayılsa ne... Devamı

01 06 2006

BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum  BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI AlsahBloklarıİndexi 30/5/2006: "YENİ ÇERNOBİLLER İSTEMİYORUZ" / EMİNE ÖZCAN28/5/2006: KÜLTÜR, SANAT VE EDEBİYAT DERGİLERİ / WEB SAYFALARI İNDEXİ28/5/2006: CİDE VE BİR CİDE'Lİ: RIFAT ILGAZ... Nasrullah Gazetesi Haber Arşivi'nden27/5/2006: 27 MAYIS DERSLERİ / MÜMTAZ SOYSAL27/5/2006: CAĞALOĞLU'NA AĞIT / MEHMET GÜLER27/5/2006: RADİKAL KİTAP 26.05.2006 SAYISI'NDA A. ÖMER TÜRKEŞ YAKIN TARIH ROMANLARINA BAKIYOR26/5/2006: 2000’DE TÜRK SİNEMASI / CUMHURİYET-KÜLTÜR SERVİSİ26/5/2006: 1998'DE TÜRK SİNEMASI / TURHAN GÜRKAN25/5/2006: TÜRK SİNEMASI / NEJAT ULUSAY25/5/2006: OSMAN ŞAHİN VE MAHŞER / FECİR ALPTEKİN25/5/2006: RIFAT ILGAZ’IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA / BİLDİRİ ÖZETİ / H. EMEL DİNSEVEN25/5/2006: 2006 SAİT FAİK ÖDÜLÜ (ARMAĞANI) VE ÖNCEKİLER25/5/2006: EN SEVİLEN TÜRK FİLMLERİ 14-12-200525/5/2006: TÜRK SİNEMASI ALANINDA ÖNEMLİ BİR SİTE: "http://www.turksinemasi.com"25/5/2006: BAŞLANGICINDAN BUGÜNE "ALTIN PORTALAL'IN EN İYİLERİ / Ali ŞAHİN25/5/2006: "YEDİNCİSANAT"TAN TÜRK SİNEMASI ÜZERİNE YAZILAR SEÇKİSİ / ALİ ŞAHİN25/5/2006: RIFAT ILGAZIN ŞİİRİ'NE KISA BİR YOLCULUK / BİLDİRİ ÖZETİ / MEHMET AYDIN25/5/2006: RIFAT ILGAZ 2006- KASTAMONU SEMPOZYUMU'NDAN İZLENİMLER / ALİ ŞAHİN25/5/2006: RIFAT ILGAZ SICAKLIĞI... / İZLENİMLER / BARIŞ CANOĞUL25/5/2006: RIFAT ILGAZ 2006- KASTAMONU SEMPOZYUMU'NDAN İZLENİMLER / BARIŞ CANOĞUL4/5/2006: ALİ ŞAHİN SİTE & BLOK & WEB SAYFALARI / ALSAH4/5/2006: ERMENİ İDDİALARININ HUKİKİ TEMELİ YOK /... Devamı

14 05 2006

42. Sait Faik Hikâye Ödülü’ne “Saat Kulesi / Kısa Me

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum   20 yıllık ayrılıktan sonra gelen ödül42. Sait Faik Hikâye Ödülü’ne “Saat Kulesi / Kısa Metinler ve Hikâyeler” isimli kitabıyla Dr. Refik Algan değer görüldü. Algan, edebiyata 20 yıl ara vermişti 11 Mayıs 2006 Perşembe Sema Aslan Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları’nca verilen Sait Faik Hikâye Ödülü, Doğan Hızlan başkanlığındaki, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Kayhan Özel, Jale Parla, Şara Sayın ve Hilmi Yavuz’dan oluşan jürinin oybirliğiyle, Dr. Refik Algan’a verildi. Ödüle “Saat Kulesi / Kısa Metinler ve Hikâyeler” (YKY) isimli kitabıyla değer bulunan Algan, bu akşam Feriye Lokantası’nda düzenlenecek törenle plaketini alacak. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olan 1952 doğumlu Algan, öykülerinde hem çağın alışkanlıklarını ve yaşam tarzını yansıtıyor hem de eskilerden, eskiye ait olandan izler taşıyor bugüne. 20 yıl süreyle edebiyatın dışında duran Algan, kitapta klasik öykü anlayışının sınırlarını zorluyor; kitabın ilk bölümü, ilmeklerle birbirine bağlanan birkaç satırlık kısa metinlerden oluşuyor. Görece uzun hikâyelerinde ise aynı metin içinde farklı edebi türleri harmanlıyor. Uzun süre uzak kaldıSait Faik Hikâye Ödülü özellikle bu nedenle önemli Algan için. “Bu kitapta birbirinden çok farklı uygulamalar var. Bir anlamda öykümüzün sınırlarını genişletme çabası taşıyor. Böyle bir kaygının ödül almış olmasına çok sevindim” diyor Algan. Kitapta yer alan öykülerden “Soytarılar Bayra... Devamı

13 05 2006

ÇATIŞMA / ÖYKÜ / SAİT FAİK ABASIYANIK

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum  Cumhuriyet 13.05.2006 Çatışma SAİT FAİK ABASIYANIK Çürümeden çok önce, galiba kokuşmadan da evvel, ölümle dirim arasında geçen kavganın sonundaki boşlukta; birtakım ecza şişelerinin küçüklü büyüklü, sıra sıra dizildikleri, ağızlarını açıp bekleştikleri zamanı; ötekisi ile; sıcacık bir oda ve bir sepet içinde kokmaya, bir kurt yüzünden bozulmaya, delirmeye, canlanmaya hazırlandıkları zaman parçası ile karıştırıyorum. Burnuma yıldızlardan, çamurdan, tohumdan, yosundan, denizden, albümin ve asit parçalarından güzel diyebileceğim bir koku; taze balıkların taze kokusu daha meme emmemiş, yıkanmamış çocuk kokusu, süt kokusu, bir genç saç kokusu geliyor. Bu ölüm ve doğum rüyası içinde şafak atıyor. Kalkıyorum. Kollarıma uykusuzluğumun hırkasını geçiriyorum. Dar geliyor. Şafak söküyor, aynadaki yüzüme saldırıyorum, bakıyorum. Birdenbire viyaklayarak bir çocuk doğuyor. Birdenbire; saniyelerle seneler birbirine karışmış bir halde büyüyor. On beş, on altı yaşlarında güzel bir erkek çocuk oluyor. Elleri fildişinden... Avuçlarını açıyor; dört nasırı var. ''Kürek çekmeden oldu'' diyor, ''küreği bırakırsam bir ay içinde nasır namına bir şey kalmaz.'' Fildişinden uzun parmaklı ellerini çeviriyor. Kıpkırmızı, tütüyorlar. ''Kartopu mu oynadın?'' diyorum. Dişlerindeki aydınlığı gözlerinin ve kaşlarının karası kesiyor. Alnının sakin mermerinin soğuk, buz gibi, yapışan buz gibiliğinden kabarmış dudağının çatlamış kırmızısını elime sürüyor. ''... Devamı

07 05 2006

Erdal Öz (26 Mart 1935- 6 Mayıs 2006) / Sular Ne Güzelse

ERDAL ÖZ    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum   Hayatı Erdal Öz, 26.03.1935 tarihinde Yıldızeli'nde doğdu. İlkokulu, Uzunköprü ve Muğla'da, ortaokulu Antalya'da, liseyi Tokat'ta okudu (1953). İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı yüksek öğrenimini Ankara Hukuk Fakültesi'nde tamamladı (1969). Amerikan Haber Merkezi'nde (1958), Türk Dil Kurumu'nda (1969) çalıştı. Cem Yayınevi'nin çocuk kitapları dizisini yönetti. Halen, 1980 yılında kurduğu Can Yayınları'nı yönetiyor. Sanat hayatına, şiir ve hikâyeler yazarak başlayan Erdal Öz, Sular Ne Güzelse ile 1998 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı aldı. ERDAL ÖZ , Öykü Kitapları Yorgunlar ( 1960), Kanayan (1973), Havada Kar Sesi Var (Yorgunlar'dan dört öykü ile birlikte, 1987), Sular Ne Güzelse (1997). Bir Öykü - SULAR NE GÜZELSE  Üzerine oturduğum kayalığın karanlık kovuklarına küçük patlamalarla vurup duruyor deniz.Puslu, kapanık bir göğün altında yürüyüp geldim buraya.Yıkık sur kapısını geçince, sur duvarlarının içine oyulmuş, altı yedi kişinin güçlükle sığdığı o küçük içkievini görmüştüm önce. İçeridekiler görmesin diye pencerenin önünden eğilip geçmiştim. Sonrası birdenbire denizdi.Kuma çekilmiş karanlık, uzun sandalların arasından geçtim. Uçtaki bu karanlık kayalığa nasıl gelip oturduğumu hatırlamıyorum. Sigara yakmak için kibritimi çakınca, kayıkların ötesinden birinin, ben de buradayım, der gibi bana doğru öksürdüğü aklımda.Ötelerdeki fener, o sonu gelmez dönüşleriyle u... Devamı

06 05 2006

ÖYKÜ / İstanbul Gözlerin Kara 'Sevaçya İstanbul' /KARİN

    Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk - Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum  PORTRE 5 Ekim 1972'de doğdu. Sankt Georg Avusturya Lisesi'ni ve Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu Çevirmenlik Bölümü'nü bitirdi. İlk öyküsü Sis'in Ötesi Adam Öykü dergisinde yayımlandı. Karakaşlı 1994'te Gençlik Kitabevi öykü yarışmasında birincilik, 1995'te yine Gençlik Kitabevi öykü yarışmasında üçüncülük ödülü aldı. Karakaşlı 1998 yılında da Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü'nün sahibi oldu. Karin Karakaşlı Cumhuriyet 06.05.2006 İstanbul gözlerin kara 'Sevaçya İstanbul' KARİN KARAKAŞLI Akşam kuşlarını İstanbul'un Damlar üzerinden bir kaldırıp Başka damlara konduruyoruz Dışardan yukardan gözlerimizle Bu camlar yalnızlık camları Bu camlara yağmur yağdırıyoruz Gülten Akın Yalnızlık Camları' ndan Sonsuz anlar var ya da anlık sonsuzluklar... İstanbul bir ateşböceği seli gözünün önünde. Bennu, o selin yakamozuna saldı kendini, İstanbul yanar döner ışıklarıyla biraz da onun hikâyesini anlatır gibiydi. Önünde bir pencere boyu uzanıyordu şehir. Herkesin kendi gerçekleri ve yalanlarıyla bir yanan bir sönen ışıklı nehir. ''Hiç olmadığı kadar bekliyorum, benim gerçeğim bu'' diye düşündü genç kadın, ''aşkımı bekliyorum.'' Uzaklardan göz kırpan İstanbul'a gülümsedi. Denize komşu mahalledeki bu eski binanın en üst katındaki daireye taşınması rastlantı değildi. O taş basamaklı, yüksek tavanlı, geniş apartman girişinden adımını attığı anda anlamıştı burasını... Devamı