18 10 2006

'Yaz Evi'nden 'Rüzgâr Geri Getirirse'ye bir öykü

'Yaz Evi'nden 'Rüzgâr Geri Getirirse'ye bir öykücüMehmet Zaman SaçlıoğluMehmet Zaman Saçlıoğlu ilk öykü kitabıyla eleştirmenlerin dikkatini çekmiş, öyküleriyle ilgili çok olumlu eleştiriler almış bir öykücümüz. Mehmet Zaman'ın öyküleri şimdi topluca Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında yayımlandı. Dört kitaptan oluşan bu öyküleri ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nu aldık bu sayımızın kapağına. NURSEL DURUELMehmet Zaman Saçlıoğlu'nun öykü dünyasına ilk kitabı Yaz Evi'nin kapısından girmiştim. O gün bugündür peşini bırakmadan okuduğum, yazacaklarını merakla beklediğim yazarlardan biri oldu. Yeni öykü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse'yi Sarkaç'taki şiirleriyle birlikte okumak, onlarla eşzamanlı olarak yeni baskıları yapılanYaz Evi'ne, Beş Ada'ya yeniden dönmek tam bir okuma şöleni oldu benim için. Rüzgârın geri getirdiklerini yazarına sormak istedim.***-Rüzgâr Geri Getirirse'nin alt başlığından, Eşikli Öyküler'den yola çıkarak, 'eşik'ten başlayalım söyleşimize. Kitabın yapısına, biçimine, içeriğine ilişkin açılımları olan bir kavram çünkü eşik. Kitaptaki yedi öyküden altısının önünde birer giriş metni yer alıyor. Şiirle denemenin iç içe yoğrulduğu sıkı dokunmuş metinler bunlar. Tıpkı evlerimizin, odalarımızın kapılarındaki eşikler gibi işlevsel ve işlekler. Nasıl doğdu bu fikir; hangi gereksinimlerden kaynaklandı?-Rüzgâr Geri Getirirse kitabım yapı olarak önceki kitaplarım olan Yaz Evi ve Beş Ada'dan farklı. Bu farklılık özellikle öykülerin önlerinde birer giriş metni bulunmasından kaynaklanıyor. Öykülerimi yazarken kimi zaman şiire yakın bazı tümceler geliyor kalemin ucuna. Kimi zaman öykünün içine girmeyen ama çevresinde dolaşan, öyküyü sarmalayan bazı düşünceler, deneme parçaları ortaya çıkıyor. Daha sonra çalışırken öyküde fazlalık gibi durabilecek bu tümceleri, paragrafları çıkarıyorum. Ama sonuçta, öykü bittiğinde bir eksiklik duyumsadığım oluyor. Öyküyle ilk kez karşılaşan okuyucu... Devamı

18 10 2006

2002Ö Zeynep Aliye'den "Vahşi Kelebek"

Zeynep Aliye'den "Vahşi Kelebek"Deneysel bir öykü kitabı90'lı yılların Türk öykücüleri, derin yapılarında geniş anlam ve anlatımlara gönderimde bulunan özgün dil kullanımlarına başvurarak, yeni yöntemler geliştirme eğilimindeler. Bilindiği üzere, son on yılda, öykü yazarları, okurları üzerinde yoğun bir etki yaratmaya çalışmakta, sürekli olarak, özgür, özgün ve deneysel biçim denemeleri arayışındalar. Onların bu dinamik özellikleri, ortaya koydukları ürünlere akışkan biçimsel özellikler katmakta, öyküleri, kendilerine özgü estetiğe ve biçimsel değişkenliğe sahip sanat ürünleri haline getirmekte. Zeynep Aliye'nin, Bilgi Yayınevi tarafından, 2002 yılında yayınlanan öykü kitabı Vahşi Kelebek, yukarıda sözü edilen bu özelliklerin hemen hemen tümünü içeren, birbirlerinden farklı nitelikte, on bir öyküden oluşmakta.Prof. Dr. AYSU ERDEN *Vahşi Kelebek'te, her biri ayrı ayrı birer deneysellik ve yaratıcılık örneği olan; görselliği önceleyen ve düş gücünün uçlarında gezinen on bir öyküyü dört temel gruba ayırmak olası Şiirsellik, gülmece-eleştiri, fantastik ve toplumcu-gerçekçilik boyutları taşıyan öyküler.Yazar, öykülerinde, şiirsellik boyutunu çoğunlukla öne çıkararak, az sayıda sözcük kullanımıyla çok yoğun duygular aktarmakta, içlerinde, şiirsel söyleyim, kişileştirme, eğretileme, simge, imge, sıradışı sözcük birliktelikleri, zıt kavramların bağdaştırılması, masalsı anlatım, sapma, önceleme gibi söz sanatlarını barındıran dil kullanımlarını sıklıkla kullanmakta. Bu türün içinde belki de en dikkati çeken öyküler, şaşırtan, kimi zaman da, okuru yer yer rahatsız eden, ancak, şiirselliğinden ödün vermeyen dil kullanımlarıyla ''Bir Şahmaran Uyanması'', ''Köpek, Kadın ve Bir Adam'', ''Yap-Boz Gece''''Gerçi yıldızların da bütün öteki düşler gibi bu kalleş göğün altında, dibi fokurdayan, kuyu mu, ayna mı olduğuna bir türlü karar veremediği şu karanlığın başında durmuş, kızına suyu ve göğü... Devamı

18 10 2006

Alper Akçam'la "Gidenler Gelenlerdi" üzerine

Alper Akçam'la "Gidenler Gelenlerdi" üzerine"Bizde romancı çok ama roman az..."______________________________________________________Kamuran SEMRA EREN______________________________________________________Alper Akçam'ı çok sevdiği dostlarının aracılığı ile okumaya başlamıştım. İyi ki öneriyi dikkate alıp okumuşum. Akçam'ın öykü dünyası bildiğim sandığım ortamları, kimlikleri başka bir ses tonuyla yansıtmakta. Her ozan ve yazarın yazma dünyası başkalık taşır kuşkusuz. Bu başkalıktan dolayıdır ki yazar olurlar. Akçam'ın öykücülüğünün, edebiyata eleştirel bakışının okurunu saran bir kendine göreliği var. Onunla , Ağaların Ağası ile başlayıp, Yükledi Günahı Sırtına ile süren ve yaz başında okuru ile buluşan "Gidenler Gelenlerdi" adlı kitabındaki öykü serüvenini konuştuk. -Yazmak eylemi, yazma uğraşı her yazar için aynı anlamı taşımıyor. Örneğin Adalet Ağaoğlu, "Yazmak ateşim benim, aşkım..." demekte. Sizin için yazmak eylemi nasıl bir uğraşı?- Yazmak benim için bir yaşama biçimi. Yaşamdan bana düşen en önemli parça... Yazısız bir dünyada yaşıyor olsaydım ne yapardım bilemiyorum ama kendimi bildim bileli kendimi yazıyorum. Yazma denince, istençli olan, yeni bir şeyler üretmeye, bilinenin dışına çıkmaya yönelmiş yazma anlaşılmalı elbet. Dersle, ödevle ilgisi olmayan şeyler yazardım çocukluğumda da. Kısa şiirler, öykü çalışmaları vardır ta ortaokul yıllarına uzanan. Sonra politik, yarı politik yazılar, bildiri metinleri, dergi yazıları, arkasından hekimlik... Anadolu'nun bölge hastanelerinde genel cerrah olarak çok yoğun çalıştım. Ameliyattan, poliklinikten, yorgunluktan, uykusuzluktan, olanaksızlıklardan başımı kaldıramazdım ama hastane başhekimliğine hastane düzeniyle ilgili yazılar yazmaktan, yöneticisi olduğum derneklere, kulüp yönetim organlarına, hekim örgütü yayınlarına, gazetelere konuk yazar olarak makaleler yazmaktan geri duramazdım. Konuşmanın, diğer iletişim biçimlerinin dolduramadığı bir yer olmalı içimde. Diğer yazarlar için de bu böyledir... Devamı

08 10 2006

Kayıp Şecere” Muharrem Erbey'in Öykü Kitabı

Bir derdimiz var: ŞECEREMİZ KAYIP..!”Diyarbakırlı, avukat ve aynı zamanda bir kalem erbabı olan Muharrem Erbey de var olan derdini öykü yazarak anlatmayı tercih edenlerden… Öykü aracılığıyla derdini anlatabileceğine olan inançla masalsı bir dile (konuşma dili demek daha doğru galiba) yaslanıp yazıyor Erbey.   Bir derdimiz var: ŞECEREMİZ KAYIP..! Vedat Çetin “Kayıp Şecere” Muharrem Erbey Agora Kitaplığı, Eylül 2006, 118 sayfa ... Sesi zaman zaman kulaklarda çınlayan, gürültüsü dinmiş, ama uğultusu süren, yarası kabuk bağlamış, dokundukça acıtan anıları anlatmak meşakkatli bir iş. Üstelik birebir, sıcağı sıcağına diyebileceğimiz yaşananlardır anlatılmak istenenler. Sözgelimi tanık olduklarımız, göz göze gelip, diz dize oturup dinlediklerimiz, içimizde yer edinen korkularımız, titreyen gözlerimiz, uçuklayan dudaklarımız… Hepsini ve her şeyi, özellikle de unutmamak için anlatmak gerekli. Yaşadıklarımızı kafamızda kurguluyor, anımsadıkça yeniden yaşıyoruz ve yeniden yaratıyoruz düşlerimizde. Anlatılanları büyük bir merakla dinleyip unutmamak için yaşantıya dönüştürüyoruz bazen; yeniden canlanıyor yaşananlar. Her dem taze, dingin. Bazılarıysa daha dün gibi… O yaşantılardan kendimize pay çıkarıyoruz. Kimi zaman yakınlarımızın yaşadıklarının ve çektiklerinin acısını üstleniyoruz. Kendimizi sorumlu tutuyoruz, aynı acıyı yaşamamışsak bile. Yüreğimizi dövüyoruz. Birbirimize sataşıyoruz. Bakışlarımız benzeşiyor, oturuşlarımız, kalkışlarımız aynılaşıyor. Tıpatıp acılar yaşıyoruz çoğu zaman. Hamili yakınımızla özdeşleşiyoruz. Köy yangınları, göçler, çatışma ortamları, yargısız infazlar, faili meçhuller ve gözaltında kayıplar kaderimiz oluyor. Günlük hayatımız acı haberlerle bütünleşiyor. Denge! Ve bütün bunlar derdimiz oluyor. Travmalarımız desek daha doğru. Giderek travmatik bellek oluşturuyor beynimizde. Sanki bu acılar anlatmak için yaşanıyor. Yaşadıklarımız yanında dinlediklerimiz, tanıklıklarımız, gözlemlerimiz var... Devamı

24 09 2006

Bir insanlık heykeli / CAFER HERGÜN

CAFER HERGÜN 1956 yılında Düzce'de doğdu. İlkokulu ve liseyi Hendek'te okudu. Yüksek öğrenimini Ortaköy Eğitim Enstitüsü ve Anadolu Üniversitesi İşletme F akültesi'nde tamamladı. Öğretmenlikten emekli oldu. Yazko Edebiyat, Varlık, Gösteri, Hürriyet, Edebiyat Koop., Broy dergilerinde öyküleri yayımlandı. Kalfa ve Yaşam Sürgünlerini Verirken adlı iki öykü kitabı var. Halen İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde yüksek lisans öğrenimi görmektedir.   Öykü Bir insanlık heykeli   Semtimi severim. Çılgınlar gibi severim, ölürcesine severim. Daha otobüse biner binmez Emirgân hasreti başlar, huzursuzlaşırım, keyfim kaçar, yerim kendi kendimi dönmek isterim, ama yapılacak işlerim vardır. Bu nasıl sevgidir böyle... Çınaraltı kaçacak gibidir. Buharlaşıp uçacak gibidir. Alışkanlık mı desem, sevgi mi, tutku mu desem. İnsan ancak yuvasını, sevgilisini böyle sever. İşten gelince takım elbisemi, kravatımı bir kenara fırlatır, omzumda kahve rengi çantam, dudağımdan düşmeyen sigaramla keyifli bir şarkı tutturup Çınaraltı'na inerim. Hakkak Yümnü Sokak, Dilkaşa Sokak, Yedekçi Hüseyin Sokak, Görgü Sokak, Zergerdan Sokak gibi güzel isimli, kendileri de güzel sokaklardır bunlar. İsimleri güzeldir, kendileri güzeldir, çiçeklidir, ağaçlıdır, temizdir. Ama ben hangi sokak isminin nereye ait olduğunu bilmem. Belleğim zayıftır. Dikkatsizimdir. Yalnızca yürürken gözüme çarpar sokak tabelaları, sonra unuturum. Defalarca önünden geçtiğim halde gece yarıları sipariş verilerek sokak sokak dolaştırılan motorlu çocukların sordukları adresleri bilemem, utanırım, köşedeki semtimizin güler yüzlü bakkalına, İhsan 'a yollarım. O üşenmez, yüksünmez, savsaklamaz, yapılması, yerine getirilmesi gereken bir görev ciddiyetiyle, işini gücünü bırakır onlara doğru adresi gösterir. Pek sevinirim... Sokak isimlerini aklımda tutamam demiştim. Ertesi gün o sokak ismine rastlarım. Çocuk gibi sevinirim. Yine de unuturum. Ben derecemi, kadromu da bilmem. Bir... Devamı

22 09 2006

ALDATAN KADINLAR ANLATIYOR

Siz ne diyorsunuz beyler? Mehmet Coşkundeniz 'Aldatan Kadınlar Anlatıyor' adlı kitabında kadınların neden aldattığının altını çiziyor. Kitap, ilginç bir tartışmayı da Türkiye gündemine taşıyor 22/09/2006 (1 defa okundu) OYA ÖZDİLEK (Arşivi) Mehmet Coşkundeniz'in Aldatan Kadınlar Anlatıyor kitabını okurken, hop oturup hop kalktım. Öyküler boyunca hırslandım. Bu kadar irite olmamın nedeni, önce bir kadın olmamdı. İkincisi, Posta'dan önce on üç yıl boyunca, çok sevdiğimiz ama henüz bir iki ay önce yitirdiğimiz Duygu Asena'yla birlikte, önce Kadınca, sonra da yine aynı ekiple Kim'i çıkarırken, en çok didiklediğimiz konulardan birisinin 'aldatma, aldatılma' olmasıydı. Üçüncüsü de, yaşamımın bir vakitlerinde, aldatma 'cürmü'nün benim de 'yakınım olmuş' olmasıydı... Kitabın sonundaki kadın ve erkek okurlardan gelen mektupları okurken ise, artık hop oturup hop kalkmakla yetinemez oldum. Özellikle erkeklerden gelen mektuplara tek bir yanıtım var toplu olarak: "Siz bu öykülerin, kimleri, neye iteceğini bir tarafa bırakın da, kafanızı ve kendinizi toplayın biraz. Artık başınızı kuma gömmekten vazgeçin. Yüz yıllardır bunu yaptınız zaten. Hiç hoş, doğru ve ahlaklı bir şey değil aldatmak, evet, ama maalesef gerçek. Aldatma oranlarına bakılırsa, her bir karısını aldatan erkeğe karşı, yine bir kadın var, kocasını aldatan. Anlayacağınız, aldatma konusunda sizden pek de geri kalmıyor karşı cinsiniz. Bilmem, başınızı kuma gömmeye devam etmek mi hayırlı olur, yoksa eşlerinizin değerini bilmek, onlara ilgi, sevgi, aşk, şefkat ve cinsel arzu göstermeye başlamak mı?.." Gazetecilik ve kadınlık hayatımda yıllarca merak ettiğim bir konu vardı. İşte kitabı okurken, hemen her kadın öyküsünde, bu sorumun gündeme gelmesiydi beni asıl çıldırtan. Demet, Melis, Gizem, kocalarını ya da sevgililerini aldatırken, bu erkeklerin elleri armut mu topluyordu Allah aşkına! Bu erkekler kör, sağır, salak falan mıydılar, eşleri bütün bunları b... Devamı

22 09 2006

Eleştiri çaresizse...

‘Toplumumuz kendi diline yabancılaşıyor’   Dil Bayramı dolayısıyla yazılı bir açıklama yapan Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS), “Her yıl 10 bine yakın dil yeryüzünden siliniyor. Ulus ve kavim dillerinin ortadan kalkmasında en büyük etkenin, o ulusların veya toplulukların bağımsızlıklarının yok edilmek istenmesi olduğunu biliyoruz” dedi. Kültürel etkileşim denilemeyecek bu baskının, ulusların geçmişlerine yöneldiği gibi, geleceklerini de tehdit ettiğini ifade eden TYS, dillerini yitiren toplulukların, bağımsızlıklarını da yitireceklerinin bilincinde olduklarını belirtti. “Özellikle “iletişim dili” aldatmacasıyla, Amerikan dili ve kültürünün ulusal kültürümüze dayatılması, sözünü ettiğimiz baskıyı daha da arttırıyor ve toplumumuz kendi diline yabancılaştırılıyor” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi, “Bu baskılar altında “dil bayramı”nın kutlanması, bizleri yayılmacı dillerin saldırganlığına karşı daha da bilinçli olmaya çağırmaktadır. Bu bilinç ve duyarlıkla topraklarımızda kutlanan bu günü anlamlı bir bayrama çevirmek, artık tarihsel bir zorunluluktur. Bu konuda basın-yayın organlarını, eğitim kurumlarını ve Milli Eğitim Bakanlığı’nı sorumluluğa çağırıyoruz”   Eleştiri çaresizse...   Bir tek eleştiri, kendini yaratıcı yazının içinde var ediyor olsa bile, soru sormayı ve boşluğa asılı soruları yanıtlamayı iş edinir. Hem yatkınlığı vardır sormaya ve yanıtlamaya, hem de kendi varoluş kaynakları ona bu yükümlülüğü hiçbir zaman unutmamasını öğütler   Radikal Kitap, 22/09/2006   SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)   Edward Said'in sorduğu, "Kim yazar? Yazma işi kimin için yapılır? Hangi koşullarda?" sorularının şimdi yaşadığımız tüketim çağı içindeki anlamları, belki de herkesin daha kolay anlaşılır bulduğu 1960'lardakinden daha yerinde. Şu farkla ki, geçmişte hep toplumsal ya da örgütsel düğümler atmak için sorulan bu sorul... Devamı

09 09 2006

Yasadışı Öyküler / MURAT GÜLSOY

MURAT GÜLSOY Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyesi. 1992-2002 yılları arasında arkadaşlarıyla Hayalet Gemi'yi yayınladı. 2001 Sait Faik Öykü Ödülü, 'Bu Kitabı Çalın' adlı kitabına, 2004 Yunus Nadi Roman Ödülü 'Bu Filmin Kötü Adamı Benim' adlı romanına verildi. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi'nin Genel Yayın Yönetmenliğini yapan Gülsoy, ayrıca yaratcı yazarlık atölye çalışmalarını Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği'nde sürdürüyor.   ***********************************   Yasadışı Öyküler   Oktay Bey ellilerinde, kısa saçları kırlaşmış, en azından on-onbeş yıl önce satın alınmış koyu renk takım elbiseler giyen, zayıf, limon kolonyası kokan, kalın mercekli gözlüklerinin ardında küçücük gözleriyle son derece sıradan bir adamdı. Geçtiğimiz Cumartesi günü Kadıköy'de, daha önce hiç gitmediğim bir kıraathanede buluştuğumuzda, Oktay Bey'in kendi hikâyesini yazdırtacak bir adam olduğu hiç aklıma gelmemişti. Cunta zamanında kurulmuş olan Basın ve Yayın İzleme ve Değerlendirme Dairesi'nde şef olarak çalıştığını söylediğinde ürktüğümü anlamış olmalı ki, ''Korkmayın, resmi bir vazife sebebiyle karşınızda değilim; üstelik de şu anda izindeyim ve büyük bir ihtimalle de iznim bittiğinde emekliye ayrılacağım...'' demişti. İlk şaşırtıcı hamlesini yapıp karşısındakini gafil avlayan insanlara özgü bir bilmişlikle, bir alayla susarak sigarasını yaktı ve derin soluklar çekti. İşte insan bu anlarda ya teslim olur ya da bir biçimde karşısındakiyle başa çıkmanın yolunu bulur. Rahat görünmeye, böyle şeylere alışık bir adam olduğum izlenimini vermeye çalışarak gülümsüyordum. Yine de diken üzerindeydim. Yayınladığım öykülerle ilgili olarak birçok okurla buluşmuşluğum vardı, ama böylesi bir olay ilk kez başıma geliyordu. ''Bakın dostum, önce kendimden söz etmeliyim. Ne tahsil hayatım boyunca ne de teşkilata ilk girdiğim zamanlarda bu kadar çok okuyan bir adamdım. Vazifem, piyasaya çıkan tüm derg... Devamı

31 08 2006

Güvercinler / Ümit SARIASLAN

Güvercinler Ümit SARIASLAN Erdal Atıcı'nın öykülerini okuyorum. Kendisini tanımasaydım diyorum, bu öyküleri okurken aynı tadı alır mıydım?.. Yazı-n ürünü ile hemhal olmanın gizi nerededir? O tadın ya da tatsızlık duygusunun kaynağında ne vardır? Yazarın yazdıklarının bizi bir yerden yakalaması, yani yazınsal metne konu olan olay ve olgulara aşinalığımız mıdır salt ... Olay örgüsü içindeki insanların davranışsal yapılarında bize sıcak ve yakın gelen bir onay ve kabul duygusu mudur ya da, bizi yazara-yazdıklarına yaklaştıran. Yazarın kalemini yönlendiren kafasına uzandığını düşündüğümüz o yolda, bizi de bir yoldaşlık ve yaşanmışlık duygusuyla saran bir ön yakınlık mıdır?.. Hangisi... Yoksa hem bunlar hem bunların dışında bir yaşantı mıdır bizi metne yaklaştıran... Dilden, düşünceye, yazarın, yazının ardında duyulan içsesine, yazınsal ürünün anlaşılıp, anlamlandırılmasına uzanan serüven edebiyat biliminin sayfalarında dursun. Dümdüz, bir okur olarak o değil de şu öykülerin bizi sarması, sarsmasının gizi, yazarın, herhalde bütün bu değindiklerimizin harmanlandığı bir eşikten tökezlemeden bir üst eşiğe çıkabilmemize olanaklı kılmasından. Yazar istediği kadar dili ustaca kullansın, yazınsal metni, yazmak oyununun yazınbiliminin raflarını dolduracak dolambaçlarından geçirtsin; her kitap herkesi sar-s-mıyorsa, bu yalnızca yazarla okur arasındaki hesaplı bir ötekileştirme ya da özdeşleştirme makasına bağlanamaz diye düşünürüm. BİR KAPI BULMAK... Ne yaparsak yapalım, yazarın yazdığına, okumak üzere elimize aldığımız yapıta bizim de okur olarak bir yerinden giriş yapmamızı sağlayacak bir tutamak, kilitli de olsa bir kapı bulmamız, yakalamamız gerekli. O kapıyı size açmıyorsa, ya da siz, okur o kilidi çözecek anahtarı kendi içinizde, bilincinizde üretemiyorsanız o metin size ulaşamayacaktır. Okuru olmayan, okuruna tüm kapıları kilitli bir metinden söz etmiyorum, bir biçimde yazı-n yapıtındaki dünya ile -ki bu dünya da bir gerçeklikler dünyasıdır- okurun iç ve d... Devamı

31 08 2006

Doğan Katırcıoğlu'ndan 'Hayvannâme' / Ahmet ÖZDEMİR

Doğan Katırcıoğlu'ndan 'Hayvannâme'   Ayı Gedi Aşka, Ayı ile Aşk Bambaşka Doğan Katırcıoğlu hayvan gibi insanları değil, isteyen bir pay çıkarsın diye, hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkiyi, kendine özgü bakış açısıyla, kendine özgü arı, duru, akıcı, esprili anlatımıyla aktarıyor. Ahmet ÖZDEMİR Her zaman av eti yenmez. Bazen de taban eti yersin. Bu kez tutturamadım. Doğan Katırcıoğlu'nun yeni kitabının kapağına göz gezdirdim: "Hayvannâme". İkinci adı da yer alıyor kapakta: "Ayı geldi Aşka, Ayı ile Aşk Bambaşka" "İşte bir Doğan Katırcıoğlu klasiği daha" dedim. "İnsan kısım kısım, yer damar damar" derler. Doğan Katırcıoğlu'nun her kitabında kısım kısım insan manzaralarını, ağlarken güle güle okuruz. Ayıp Sokağındaki Aşk'tan Olur Böyle Vakalar'a, Her Mevsim Kadın'dan Keriznâme'ye kadar; kitaplarının bütününde o insanların "hal-i pür melali" gözümüzün önüne getirilmişti. Bu alışkanlıkla, "Hayvannâme" adını görür görmez, bu kez aramızda dolaşan, iki ayaklı, ama insanlıktan nasiplerini alamamış, hayvan gibi insanları, onların hoyrat serüvenlerini anlatıyor önyargısına kapıldım. Çünkü yine kapakta tırnak işaretleri içerisinde bir slogan yer alıyordu: "Kimse kimseyi insan olmaya zorlayamaz." Kolayca kendimi kaptırdığım önyargının etkisiyle, dudaklarıma yayılan peşin tebessümle kapağı çevirdim. Aslında önyargılarımın isabetsiz olduğunun ipucunu Orhan Erinç Ağabeyin kısa sunuş yazısının bir cümlesi veriyordu. Ama bende yine jeton düşmemişti. Erinç, "Yazın alanındaki sanatlardan birinin de 'teşhis ve intak' olduğunu okul yıllarımızda öğretmişlerdi" diye yazmıştı. Evet okul yıllarında ben de teşhisin "Canlı veya cansız varlıklara insan benliği vermek, yani onları şahıs gibi kabul etme sanatı" olduğunu öğrenmiştim. İntak ise, sözcük olarak söyletmek, konuşturmak anlamına geliyordu. Buna La Fontaine'in hayvanları konuşturduğu küçük öyküleri örnek gösterilirdi. Orhan Erinç'in ne demek istediğini v... Devamı

28 08 2006

Tomris Uyar bizimle kalacak / Füsun Akatlı

ÖYKÜMÜZDE BİR DORUK NOKTASI.Tomris Uyar bizimle kalacakTomris Uyar'ı üç yıl önce yine böyle bir temmuz ayında kaybetmiştik. Erken ölümüyle edebiyatımızı kimbilir ne olağanüstü öykülerden, her birini şiirsel kıldığı hangi ilginç tanıklıklardan yoksun bıraktı! Füsun AkatlıTürk öykücülüğünün en seçkin yazarlarından biri olan Tomris Uyar'ı üç yıl önce yine böyle bir temmuz ayında kaybetmiştik. Erken ölümüyle edebiyatımızı kimbilir ne olağanüstü öykülerden, her birini şiirsel kıldığı hangi ilginç tanıklıklardan yoksun bıraktı! Ama ilk kitabı "İpek ve Bakır"dan (1971) son kitabı "Güzel Yazı Defteri"ne (2001) otuz yıl boyunca yazdıkları ile öyle zenginleşmiştik ki, siteme pek de hakkımız yok! Gelen kuşaklar için Tomris Uyar'la tanışmak, edebiyatı anlamanın ve sevmenin eşsiz serüvenlerle dolu yolunda vazgeçilmez bir dönemeç olacak. Uyar'ın öykülerinde olay akışlarından çok, olay kesitleri, yaşantılara ve ilişkilere yepyeni ışıklar düşüren can alıcı 'zoom'lar vardır. Bütünlüğü kendi içinde gizli bir iletim biçimi seçmiştir yazar. 'An'ların peşine düşer, okurunu da 'an'larla sürükler. Tomris Uyar öykücülüğünün ana yapısını kavramak için, bütüne götüren anayoldan ayrıntıların titizlikle seçilerek büyüteç altına konması iyi bir yoldur. Öykü sanatına ilişkin olarak yazar diyor ki: "Gibi'yi bulmak gerek kısa öyküde. 'Yaşamdaki gibi' gibi'yi . Kimi zaman aksak, yanlış, kimi zaman doğru, açık, yalın olanı. Gerçeğin kendisine abanmadan, yaslanmadan, sanatta inandırıcı olan gerçeği bulmak önemli. Değişik sınıfların, değişik bireylerin, başka başka yerlerde ve zamanlarda karşılaştıkları ayrı gerçekliklerin, çeşitli görünümlerin içinden, iletilmek istenen gerçeğin asıl yüzünü bulmak. Bildiriyi söylev havasıyla değil, sanat gereçleriyle iletmek. Bir daha değil, yeni, yani taze söylemek."Dediğiyle yaptığı bu kadar birbirini tutan, bilinçle duyarlığı böylesine örtüştüren yazar azdır edebiyatımızda. Tomris Uyar öykücül... Devamı

18 08 2006

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizi

______________________________________________Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini (1867- 2006) / KronolojiAli ŞAHİN______________________________________________   Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 1 (1867- 1929)/ Ali ŞAHİN   Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 2 (1930- 1939)/ Ali ŞAHİN   Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 3 (1940- 1949)/ Ali ŞAHİN   Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 4 (1950- 1959) / Ali ŞAHİN   Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 5 (1960- 1969) / Ali ŞAHİN   Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 6 (1970- 1979)/ Ali ŞAHİN   Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 7 (1980- 1989)/ Ali ŞAHİN   Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini -Taslak- 8 (1990- 1999)/ Ali ŞAHİN   Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini -Taslak- 9 (2000- 2006)/ Ali ŞAHİN                                                                                                                ****************************   2004'TE ÖYKÜ KİTAPLARI / Ali ŞAHİN   2005'TE ÖYKÜ KİTAPLARI / Ali ŞAHİN   2006'DA ÖYKÜ KİTAPLARI / Ali ŞAHİN     &n... Devamı

03 08 2006

“İç dünyam çok karmaşık değil”

“İç dünyam çok karmaşık değil” ASLI TOHUMCU <Sayı: 79 Ocak 2005> Mine Sögüt Otuz yaşıma gireceğim ekşi sabahı bir Mine Söğüt kahvaltısı ve söyleşisiyle tatlandırdım. Söyleşinin konuğu oydu belki ama, Mine Söğüt’ün Çukurcuma’daki aydınlık ve kedili –Asprin, Paşa– evinde, çok sevdiğim, takdir ettiğim bir yazarla, bir yaşıma daha giren bendim! Dünyayı ve ikâmetçilerini gerçekçi bir bakışla değerlendiren, bu değerlendirmeyi seçtiği konulara tezat, masalsı bir üslupla yapan Mine Söğüt’ün iki romanı: Beş Sevim Apartmanı, Kırmızı Zaman; bir biyografisi: Adalet Cimcoz, Bir Yaşamöyküsü Denemesi ve Sevgili Doğan Kardeş olmak üzere yayınlanmış dört kitabı var. Kendisiyle çocukluğu, politik duruşu, romancı ve gazeteci olarak yazmak ve illaki bir dolu konu hakkında konuştuk. Ben yeni yaşımı pek sevdim, umarım sizler de söyleşiyi severek okursunuz. Küçükken annen sana ne yedirdi içirdi de böyle güzel iki roman yazdın? (Gülüyor) Bu soruya hazırlıklı değildim! Annem yediklerime karışmadığı, istediğimi yiyip istemediğimi yemediğim için böyle romanlar yazabildim sanırım. (Gülüyor) Gerçekten de rahat, keyifli, biraz fazla önem verilen bir çocuk olarak büyütüldüm. Eminim arkamdan alay ediyorlardı ama bana büyük ve önemli biriymişim gibi davranırlardı ufakken. O yüzden istediğimi yer, istemediğimi yemezdim ama meğer gizli gizli, neyi isteyip neyi istemeyeceğimi aşılamışlar, o ayrı. Karşıma geçip seyretmişler sonra, doğru yaptık mı bakalım diye. Pek özgüvenli, pek değer verilen bir çocuk olarak yetiştirildim. Aslında yazı yazmanın arkasında, sanatı üretmenin arkasında büyük acılar, uyumsuzluklar oluyor, ya da daha çok öyle hikâyeleri biliyoruz; zor geçen çocukluk, bir türlü değer verilemeyen kişilikler, anne babayla problemli ilişkiler. Belki onlar da besleyici ama kendi deneyimimden biliyorum ki huzurlu bir hayat sürmek de insanın yeteneklerini, egosunu, kişiliğini yönlendirmesi açısından kıymetli. Kita... Devamı

03 08 2006

Yazmak istemediğim hikâyeler - 1

Yazmak istemediğim hikâyeler - 1 Karanlığın Kedileri <Sayı: 79 Ocak 2005> Refik Algan En son o da yüzüne kapatıvermişti telefonu; hem de hiçbir şey söylemeden. Yıllar birçok şeyi unutturmuş olsa bile, sesi hep aynı kalmıştı. Sesinden tanımış olmalıydı onu. “Hiç değilse ötekiler gibi, kedilerim, para durumum ve hayatta artık ne yapmam gerektiği ile ilgili bir söyleve girişmedi” diye geçirdi içinden. “Borç isteyeceğimi hissetmiş olmalı. Ne olacak, erkek işte!” diye söylendi. Erkek kedilerin tek düşündüğü şey zaten hep o iş değil miydi? İşleri biter bitmez kaçıp yok olmazlar mıydı? Yıllar sonra da arada bir ortaya çıkar ve akıl vermekten başka hiçbir işe yaramazlardı. Hele o yeni doğan yavruları niçin korunmasız bulunca yerlerdi ki? Dişi onlara yine yüz versin, diye değil mi?Erkeklerden uzak durmalı, yavruları da onlardan uzak tutmalıydı. Yeni doğmuşlar aklına gelince, birden yerinden fırladı. Yeni yavrular ile daha kısırlaştırtamadığı dişileri kapattığı o odanın kapısına koştu. Koşarken de göremediği bir kedi kakasının üstünde ayağı kaydı. Neredeyse boylu boyunca koridora uzanıverecekti; son anda kurtardı kendini. Neyse ki kapı kapalıydı, açık unutmamıştı. Dişiler güvendeydi. Geçen seferki unutkanlığının sonucu o sekiz yeni yavruydu çünkü. “Olsun! Onlara da bakar, büyütürüm!” demişti. “Kim bilir bazıları ile nasıl da sevişiriz biraz büyüyünce?” Eli sütyeninin yenik meme uçlarına gitti. Her iki sütyeninin de meme uçlarına gelen yerinde çevresi yenmiş, büyükçe birer delik vardı. Her iki meme ucu da oradan dışarı fırlamıştı; neredeyse her an emilmeye hazırdılar. O ilaçları almaya başladığından beri memeleri büyümüş, süt gelmeye başlamıştı. Yavru pisiler de onun çocukları sayılmaz mıydı? Dilini bile emdirmiyor muydu onlara?Telefon defterini bir kenara fırlattı. “Hepsinin canı cehenneme!” dedi. Hayır, artık kesin olarak kararlıydı. Eski defterleri bir daha hiçbir zaman karış... Devamı

03 08 2006

Sabah Ola Hayrola

Sabah Ola Hayrola <Sayı: 78 Aralık 2004> Barış Müstecaplıoğlu Ali Bursalı, sarı otomobilin yarı açık camından dışarıyı, bir iş merkezinin otuz küsur katlı binasından boşalmakta olan insan selini gözlüyordu. Mağrur görünümlü, ceketlerini subay üniforması gibi gururla taşıyan ya da üzerlerindeki takım elbiseyi zoraki giydikleri, ilk fırsatta ondan kurtulmanın hesabını yaptıkları gevşek kravatlarından belli erkekler, makyajları özenli, kıyafetleri şık, ama gözlerindeki yorgunlukla güzellikleri gölgelenmiş kadınlar, onları evlerine, sevdiklerine ya da zor bir çalışma gününün ardından ruhlarını dinlendirecek, yaşamlarındaki rutinliği anlık da olsa kıracak eğlencelere götürecek servislere aceleyle yürüyorlardı. Ama neyse ki servis kullanmayanlar da vardı, hep olurdu. Bazıları rahatına düşkün olduğundan, kimi acele ettiğinden taksiyi tercih ederdi. Servislerin ulaşmadığı noktalara gidenler de olurdu elbet. Ali bunun için akşamları orada mevzilenirdi. Ekmek parası. Müşteri, genç bir adamdı. Orta boyluydu, hafifçe göbekliydi. Hoş sayılabilecek yüzüyle ne göze batıyor ne de gözü rahatsız ediyordu. Arabanın kapısına taksi için kendisiyle yarışan biri varmış gibi telaşla atılmış, koltuğa kurulduktan sonra ilk sözü “Biraz bekleyeceğiz,” olmuştu. “Bir arkadaşım gelebilir, yalnızca birkaç dakika.” Ali aldırmamıştı. Kötü geçen günlerde böyle mızmız müşterilerden gıcık kapardı, ama havaalanına iş çıktığı için günü kendince kurtarmıştı. Bundan sonrası kadayıfın kaymağı. Dikiz aynasından müşterisini şöyle bir süzdü. Saçları kısacık kesilmiş delikanlı, ondan en az yirmi yaş genç olmalıydı. Kulağının kenarında küçük bir et beni vardı. Çenesi biraz sivriydi. Mavi üzerine beyaz çizgili, şık bir kravat takmıştı. Gökdelenden çıkanlara bakışı bir garipti. Arkadaşını bekleyen birine göre fazla rahatsız, hatta düpedüz kaygılıydı gözleri. Buna da aldırmadı. Kendi derdi ona yeterdi. “Acaba bu kez onu görebilecek miyim?” diy... Devamı

03 08 2006

Beyaz Karınca

Beyaz Karınca <Sayı: 78 Aralık 2004> Nihat Ziyalan Eyvah!!!Bahçe sandalyesinden sarkan ayaklarıma sürünmekte olan kedilerim, karımın bağırmasına, gök gürlediğinde yaptıkları gibi evin altına kaçtı.Yetiştim.Yüzü bembeyazdı.“No'ldu?Sanki dili tutulmuştu. Topraktan yarı söktüğü kütüğün dibini zorlukla gösterebildi. Komşuyu ayıran alüminyum çit boyunca uzanan bahçedeydi. Orada yıllardır duran kütük, artık kazık olmaya yüz tutmuştu. Hazırladığı saksıları, söküp atacağı kütüğün yerine koyacağını söylemişti biraz önce.“Bir bu eksikti!”Beyaz karınca kaynıyordu toprak. Sökük yer eski yerine otursun diye kütüğü bastırmaya uğraşıyordu. Bırak bana diyerek var gücümle yüklendim. Cehennemin dibine kadar yolları var!Hav! Hav! Hav!Yandakinin köpeği. Boşa havlamaktan başka bir işe yaramaz ki! Beyaz karıncalar burnunun dibini istila etti işte! Çit bahane! Geçen yıl sizin tarafta çıkmıştı. İlaçlayıp bu tarafa sürdünüz değil mi? O taraftayken niçin icabına bakmadınız? Kes sesini!İlk defa beyaz karıncalı oluyoruz!Paddington Market zamanında, dikiş makinalarımızı tamir eden usta sayesinde tanışmıştık onlarla. Üşenmeden küçük bir kavanoza koyduğu, evinin mutfak dolabından koparılmış bir parçayı getirmişti. Gözümüzün önünde tahtaya dokununca, tahta un ufak olmuş, minnacık, beyaz hayvancıklar kaynaşmaya başlamıştı. Beyaz karıncaymış onlar. Evini yemiş, yemiş, yemiş. Neyse ki evleri başlarına yıkılmadan farketmişler. Köklerini kazımak için varını yoğunu harcamıştı. Daha doğrusu karıncaları başka bir tarafa sürmek için. Bahçemizde beyaz karınca görünce ödümüz koptu. Çünkü ne varımız ne de yoğumuz var harcayacak.Kes sesini demiştim sana değil mi? Yoksa bize mi havlıyorsun? Çitin üstünden az beslemedim seni! Nankör!Kuşlardan çektiğimiz yetmiyormuş gibi, şimdi de beyaz karıncalar! Kırmızı çiçek açan ağacımız var. Çiçek açar açmaz onun kuşları dadanır. Çiçek biter kuşlar kaybolur. Çamın yapraklarını didikleyenler. Daha dut hamken haklayanlar. G... Devamı

03 08 2006

Yüzeysiz Yüzeysiz

Yüzeysiz <Sayı: 77 Kasım 2004> İlyaz Bingül 1Kırışıklıkların oluşturduğu pürtüklü uzam ve dokunulanda girinti-çıkıntıların verdiği derinlik duygusu bir yanıyla kıvrandırıcı bir haz kusar, bir yanıyla da sonsuza dek devinme gücünü paramparça ederdi. Bilincin işiydi bu kuşkusuz, ama etten fışkıran kırıklıkları da görmezden gelemezdi her ikisi de. Birinin bir gerçeği gözler önüne –ama genellikle karanlıkta– sermesi, öbürünün bile isteye bir çağrıya olumlu yanıt vermesi; işte bu iki ucun birleşmesiyle oluşacak çemberde yuvarlanacaklardı bir süre. Karşılıklı bir antlaşma mıydı, yoksa bir düello mu? Hem antlaştılar, hem çarpıştılar, kısa bir süre boyunca. Etteki gizden korkan genç çoktandır tanınmanın, görülmenin ya da bakılmanın kaygısına bürünmüş; her geçen yılla birlikte uzaklaştığı gizin korkusundan geriye kalan şimdi yalnızca korkuyduysa da bu korkunun ardında kımıldayan bir geride bırakılan vardı, bellekte biçimlenerek. Bugünse, geride bırakılan olmayacaktı, biliyordular bunu; eylemin ardından kalan, bilinç-bellek posasında oradan oraya savrulmayacaktı bundan böyle. Bunun ayırdında olması onu daha özgür, biraz da hoppa kılarken –ilkgençliğindeki benzeri gibi, ama o günlerin utangaçlığından arınmış– içinden söküp atamadığı, hâlâ yenemediği tedirginliği onu egemenliği altına almayacak mıydı? Ne olursa olsun bir an önce gücüne kavuşmalıydı. Ellerine bakıp gördüğü çağrışımlı derinlik, onulmaz kırgınlık biraz daha büyüyüp kendini bütünüyle yutmadan giysisini çözmeliydi üstünden. Onun giysisini iliklerken duyumsadığı erincin, doygunluğun kaynağı, bir yanıyla ette dolanan kanın akışında, bir yanıyla bellekte dolanan çağrışımların şimdinin iki ucuna ötelenişinde ortaya çıkan utkuydu, – kendine güven. Yıllar yılı boğuştuğu kendi’nden şimdi kopmuş, ayrışmıştı. Olanca açıklığıyla görebilirdi ayrışanları. Dipdiri. Dokunuşuyla, duruşuyla, geçmişi ve geleceği anımsayışıyla, anımsayarak; bir olanak ya da bir yitiş... Devamı

03 08 2006

Sınır Hikâyeleri

Sınır HikâyeleriEylül'den Önce Eylül'den Sonra <Sayı: 77 Kasım 2004> Fahrettin Çiloğlu Ne zaman o fotoğrafa baksam, gençliğim aklıma geliyor. Fotoğrafı zarftan çıkarıyor, bir süre açıkta tutuyorum. Bazen okuduğum kitabın arasına koyuyor, arada bir kitaplığımın rafına dikiyor, bazen de görünür bir yerlerde bırakıyorum. Bu fotoğraf, gençliğimle neden bu kadar ilişkili geliyor bana, çözebilmiş değilim. Fotoğrafa bakarak kendimi ünlü bir fotoğrafçı gibi düşündüğüm zamanlar da oldu, hani şu “Afgan kızı”nın fotoğrafçısı gibi. Bu fotoğrafı otuz yıl önce çekmiştim, bu küçük kızın fotoğrafını. Öyle görünüyor ki altı yaşında olabilirmiş. Ama yaşını sormamıştım, kızla hiç konuşmamıştım, oysa şimdi fotoğrafa bakarak konuşuyorum onunla. Beni anımsayıp anımsamadığını soruyorum. Ben, bu fotoğrafı çekerken nasıl biriydim onun için, merak ediyorum. Yirmi üç yaşında biri o yaştaki bir kız çocuğuna nasıl görünür? Hele bu kişi habersiz, iki kelime bile etmeden resmini çekmişse o kızın, kız kendisini nasıl hissetmiştir. Oysa şimdi fotoğraftaki kıza bakınca, yüzünün ifadesine bakınca, kızın o anda fotoğrafını çektiğimi anladığından bile emin olamıyorum. Toprak bir yolun kıyısında duruyor kız. Ayaklarında lastik ayakkabıları var. Ayakkabılar toprağın rengini almış. Bir bacağı çoraplı, diğeri değil. Çorap çoraba benzemiyor, bacağından aşağıya kaymış ve ayağının üzerinde toplanmış. Bacaklarını saran, şalvar benzeri bir giysisi var, bu şalvarın çıplak bacağındaki paçası uzun, çoraplı ayağındaki daha kısa. Sonra, paçalarının üzerine eteği düşüyor. Eteği kirli mavi, onun üzerinde de kirli yeşil bir kazak, uzun kollu. Saçları yarı açık kızın, başını yarım kapatan bir eşarbı olduğu görünüyor. Boynunda biri beyaz, diğeri turuncu iki halka boncuk. Kız fotoğrafını çektiğim sırada bir elini alnına koymuş, diğerini şakağına dayamış. Yüzünü kapatmak istemiş muhtemelen, ama gözlerini değil. Belli ki ne yaptığımı görmek istemiş. Kızın arkasında... Devamı

03 08 2006

Otobüs

Otobüs <Sayı: 75 Eylül 2004> Erhan Bener Çok yorgunum. Sıcak beynimi uyuşturuyor. Durağın tentesi yok. Güneş tam tepemde. Gidecek daha epeyce bir yolum var. Orasının neresi olduğunu da tam olarak bilmiyorum. Aldığım ilaç bilincimi bulanıklaştırmıştı, uyku sersemi, söyleneni tam algılayamadım. Nasıl olsa bulurum diyorum. Birisine sordum. Bu durağı gösterdi, son durakta inecekmişim. Hat numarasını da söyledi, ama unuttum. Levhada yazılı numaraların son iki rakamı hep aynı. Demek hepsi eninde sonunda oraya gidecek. Gideceğim yerin adresini orada birilerine sorup öğreneceğim. Bu otobüslere kartla binildiğini söyledi, durakta danıştığım adam. Benim kartım yok, dedim. Önemli değilmiş. Biletçiye bilet parasını verirsem, o elindeki kartı kullanır, binmeme izin verirmiş. Kart daha ucuz olduğu için, biletçi bu işten kârlı çıkıyormuş. Nasıl diye sordum. Bana akıl veren adam birden telaşlanıp uzaklaştı. Ben şimdiye kadar bu tür bir sahteciliğe hiç alet olmadım, ama anlaşılan bu kez başka çarem yok. Bugün mutlaka oraya gitmeliyim. Durağa geldiğimde kimse yoktu. Durak, neredeyse bir stadyum büyüklüğünde kocaman bir alanın orta yerinde, küçücük bir ada gibi. Otobüsün ne taraftan geleceğini tahmine çalışıyorum. Alan bomboş. Alanın çevresindeki, birbirine yapışık kırk elli katlı gökdelenler, dev ejderhaları andırıyor. Kimsecikler yok görünürde. Ürkütücü bir sessizliğin ortasındayım. Derken, birden, göz açıp kapayıncaya kadar, kalabalıklaştık. Nereden geldiler, nereden ortaya çıktılar, kestiremedim. Belki yakınlarda bir yeraltı tren istasyonu vardır diye çevreme bakındım. Göremedim.Bu kadar insanın hepsi aynı otobüsü bekliyor olamaz diyorum içimden. Genç yaşlı, kadın erkek, çoluk çocuk, renk renk, çeşit çeşit bir sürü insan. Hiçbirini tanımıyorum. Böylesi daha iyi. Canım kimseyle konuşmak istemiyor, hele şöylece tanışıklığım olan birine nereye gittiğimi, niçin gittiğimi anlatmak zorunda kalırsam diye korkuyorum. Oysa yabanıl biri değilimdir ben. Birçok ... Devamı

03 08 2006

Deli Kadın Hikâyeleri

Deli Kadın HikâyeleriNaz Neden Derine Gömmemiş Kediyi? <Sayı: 74 Tem - Ağus 2004> Mine Söğüt NNeden? Neden öldürdü bebekleri? Neden hepsini yandaki arsaya gömdü? Neden kimse fark etmedi... o eve bebeklerin geldiğini... o evde bebeklerin öldüğünü... bebeklerin yandaki arsaya teker teker gömüldüğünü... — Naz! Ne yapıyorsun öyle elinde kazma kürek? Kedi mi gene?— Kedi Fadik abla... kocaman tekir bir kedi. Dün gece yine sarhoşun biri ayı gibi geçmiş sokaktan. Koca hayvanı pestile çevirmiş... biliyorsun sabah pencereyi açınca... tam da evin önünde... ölü tekir kediyle göz göze...— Tamam tamam kes anlatma! İçim kaldırmıyor senin ölü kedilerini... Annesinin kocaman parlak gözleri vardı. Saçları oksijenle açılmış, kalın kızıl sarı halatlar gibi omzundan beline akardı. Kocaman kalçaları, kocaman elleri ve kocaman ayaklarıyla etrafına her daim asabiyet saçardı. Henüz annesinin onu dolunaylı bir gecede, kasabanın garındaki hurda vagonlardan birinde, bir başına, çığlıklarını demir gürültüsüne kata kata doğurduğunu bilmiyordu. Dünyayı pis bir döşek, bitmesin diye az, çok az yakılan ve üstünde yoksul çorbalar kaynayan küçük mavi bir tüp, bir de içi paçavra dolu tahta bir valizden ibaret sanıyordu... Annesi onu gün boyu uyumaya zorluyordu. Yaşama anca geceleri izin vardı. Gündüzleri demiryolunda deli bir anne kızıyla saklambaç oynuyordu.Birki üçdört beşaltı yedisekizdokuz on... önümarkamsağımsolum sobe saklanmayan ebe. Gar bekçisi canı çektikçe becerdiği halat saçlı kadınla kendisinden olma ihtimalini ancak çok çok çok ama çok içtiği ve her şeyin mesela ray kenarındaki yaban otlarının, arada karısının gelip şu tepeden topladığı ebegümecilerinin, soldan ikinci makasın ortasında kendiliğinden biten cılız söğüt ağacının, kulübenin önündeki asma çardağın ve hatta sobanın üzerinde kaynayan acı çayın bile anason koktuğunu fark edip irkildiğinde, sarhoşluğu evet ancak sarhoşluğu cümle âlemi onun kısık kirpiksiz bencil ve korkak... Devamı

03 08 2006

Hizmetçi Fantezisi Hizmetçi Fantezisi

Hizmetçi Fantezisi <Sayı: 70 Mart 2004> Orçun Türkay Henüz Yayımlanmamış Bir Kitaba Tanıtım Masalı Julio Cortàzar’ın Seksek’ten ayırdığı bölümün önsözünün yeniden yazımı ve “Hizmetçi Fantezisi” Belleğin tuzaklarını, kapanlarını gayet iyi biliyorum, ama bu “bastırılmış bölüm”ün hikayesi yaklaşık olarak şöyle:Özgünlükten bütünüyle uzak adıyla Peri Masalları* bu sayfalardan çok önce bitti, bitti dediğim elden, elimden çıktı; bir masal olarak, bir masal niyetiyle doğmuştu, ama öyküden, birbirine çok gizliden gizliye bağlı öykülerden öteye gidemedi, kısa birkaç metin elimde zaten vardı, bir tek öykü etrafında toplaşmaya çalışan metinlerdi bunlar. Bu bölümü kitaptan sonra yazdım, benim olması yüzünden haddinden fazla anlam yüklediğim kitap sözümona tamamlandıktan kısa bir süre sonra. Böylece henüz yayımlanmamış kitaptaki Resim, Yokluk, Kapalılık, Kaçış imgelerinin yeniden tanımlandığı, bir tür çekirdek ortaya çıktı; kitap elimden çıkınca birden atılım sönüvermişti, acı veren bir duraklama olmuştu, bir ilk kitap için epey umut kırıcı, sonra yine şiddetli şekilde anladım ki her şeyi öylece bırakmam, beklemem, kendisine ilişkin neredeyse hâlâ hiçbir şey bilmediğim bir olay örgüsünü ileriye doğru katetmem ve sözü geçen metinleri bir çıkış noktası olarak kullanıp, bambaşka, bu imgelerin, elimden geldiğince, bir daha kullanılmayacağı birşey çıkarmam gerekiyor bundan sonra. “Öbür taraf”tan “bu taraf”a atlamak için de korkunç bir çaba göstermem gerek, çünkü Peri Masalları, benim oyuncağımdan başka şey olmayan kitap, hâlâ benden birşeyler bekliyormuşçasına orada duruyor, ben de tıpkı kitapta anlatıldığı gibi oraya dönmek zorunda hissediyorum sıklıkla kendimi. Artık bugün onunla hiç uğraşmamam gerektiğini biliyorum, elimden çıktı, gitti, onunla oynamak güzeldi ama. Dağ gibi kağıtları son kez yüksek sesle okuduğum, bu okumadan sonra eklenmesi gereken bir dolu unsuru eklediğim, ardı... Devamı

03 08 2006

Bir Başka Ev: Cihangir

Bir Başka Ev: Cihangir <Sayı: 66 Kasım 2003> Orhan Pamuk Bazan da annemle babam birlikte kaybolurlardı. Böyle bir sefer, 1958 kışında ağabeyim bir süreliğine iki kat yukarı halamla eniştemin dairesine yollandı. Beni ise bir akşamüstü Nişantaşı’na gelen teyzem Cihangir’deki evine götürdü. Hüzünlenmeyeyim diye bana çok iyi davrandığını, ilk dakikadan başlayarak daha arabadayken (Chevrolet) “Senin için Çetin’e akşam yoğurt aldırıyorum” dediğini, yoğurt ile ilgilenmezken bir şoförleri olduğu için etkilendiğimi hatırlıyorum. Dedemin yaptırdığı ve yıllar sonra bir dairesinde yaşayacağım büyük apartmanın asansörsüz, kalorifersiz ve dairelerin de küçük olması bende bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Dahası yeni evimde ertesi gün hayata hüzünle alışmaya çalışırken, pijamalar giydirilerek, el bebek gül bebek yatırıldığım öğle uykusundan uyandıktan sonra, Pamuk Apartmanı’ndan edindiğim bir alışkanlıkla, evdeki hizmetçiye “Emine Hanııım, gel beni kaldır, giyindir” diye buyurduğumda beklenmedik bir şekilde terslenmem beni sarsmıştı.Belki de bu yüzden, orada geçirdiğim günler boyunca kendimi ağırdan sattım, biraz hava bastım. Teyzem, gazeteci, şair editör (Melling’in bir tıpkıbasımının yayımcısı) kocası Şevket Rado ve benden yedi yaş büyük, on iki yaşındaki kuzenim Mehmet’e, bir akşam yemeğinde, duvardaki beyaz çerçeveli kitsch resimden başı kasketli ve sevimli bir benzerim bana bakarken, amcamın Başbakan Adnan Menderes olduğunu çok fazla önemsemeden söylemem umduğum gibi saygılı bir şekilde karşılanacağına, gülüşmelere ve alaycı sorulara yol açtığı için harksızlığa uğradığımı hissettim. Çünkü amcamın başbakan olduğuna da içtenlikle inanıyordum.Ama bu inanç aklımın bir köşesindeydi yalnızca. Amcam Özhan ile Başbakan Adnan’ın son iki harfi uyuşan beş harflik isimleri, Başbakan Adnan’ın o sırada, amcamın da yıllardır yaşadığı Amerika’ya gitmiş olması, ikisinin de fotoğraflarını... Devamı

03 08 2006

“Fetih” mi, “Düşüş” mü?

“Fetih” mi, “Düşüş” mü? <Sayı: 63 Temmuz 2003> Orhan Pamuk Bazı meyvelerin adı da tadı da dünyanın her yerinde aynıdır. Bazı olayların ise adı da anlamı da dünyanın neresinde bulunduğunuza bakar, öyle ki olayın nasıl adlandırıldığına bakarak dünyanın neresinde, Doğu da mı, Batı da mı olduğumuzu çıkarabiliriz. 29 Mayıs 1453’te olan şey, Batılılar için Constantinople’un Düşüşü, Doğulular içinse İstanbul’un Fethi’dir. Kısaca “Düşüş” ya da “Fetih”. New York’ta Columbia Üniversitesi’nde okuyan bir yakınım bir ödevinde “Fetih” kelimesini kullandığı için Amerikalı profesör tarafından milliyetçilikle suçlanmıştı. Liseyi Türkiye’de okuduğu için olaya Türk milli eğitiminin kelimeleriyle bakan yakınımın kalbi oysa biraz da Ortodokslardan yanaydı. Ya da belki de olayı aslında ne fetih ne de düşüş olarak görüyordu, ama ya Hıristiyan ya da Müslüman olmaktan başka bir seçeneği olmayan kimi bahtsız harp esirleri gibi iki dünya arasında kalmıştı.İstanbullular olayı “Fetih” olarak kutlamayı son yüzyılda Batıcılık ve Türk milliyetçiliği yüzünden öğrendiler. Unutmayalım, geçen yüzyılın başında İstanbul’un nüfusunun yarısı Müslüman değildi ve bunların çoğu Bizans’ın devamı olan Rumlardı. Türkler özellikle Cumhuriyetten sonra şehrin kendilerinden önceki bu sahiplerinin varlığından hep huzursuz olmuşlardır. Batılılaşmayı önemseyen Türkler ise Fetih’in altını çizmekten hoşlanmazlar. 1953’teki Fethin 500. yıl törenlerine, yıllar süren hazırlıklara rağmen zamanın Cumhurbaşkanı da, Başbakan da Batılı dostları ve Yunanlıları gücendirmemek için son anda katılmaktan caymıştı. Soğuk savaşın ilk yıllarında, NATO üyesi Türkiye, Fetih’i dünyaya hatırlatmak istemiyordu. Üç yıl sonra ise 1955’te Türk hükümetinin el altından kışkırttığı kalabalıklar kontrolden çıkınca İstanbul’daki Rum ve azınlık malları yağmal... Devamı

03 08 2006

Çufff!.. Çufff!..

Çufff!.. Çufff!.. <Sayı: 63 Temmuz 2003> Adnan Binyazar Enis Batur’a... Taksim’den Galatasaray’a yürüyordum. Yağmur sonrası ıslaklığının temizliği İstiklal Caddesi’ni ferahlatmıştı. İstanbul benim için, bahar yağmurlarıyla ıslanan bu caddeydi. Üç-beş haftada bir, işlerimi izlemek üzere bilgisayarın başından kalkıyor, takır tukur bir otobüsle Ataköy’den Taksim’e geliyordum. Yol boyunca Taksim-Galatasaray arasını yürümenin düşünü kuruyordum. Çünkü yüksek kan basıncından da, yüreğimi avuçlayan sıkıntıdan da iz kalmıyordu bu kısa yürüyüşlerde. Ara sokaklardan öfkeyle fırlayan taksi şoförleri yolumu kesse de, beni araba kalabalığından bu cadde kurtarıyordu. Bir yerden bir yere yürünerek varılan küçük bir kasabada yaşama umudumu yitireli çok olmuştu. Böyle yerler, doktorların, elledikleri her damarından hastalık sinyalleri aldıkları yaşlılar için erken mezarlardır. Kapalı-açık saçık, türbanlı-boyalı saçlı, dişi-erkek, tutucu-anarşist, kara cahil-entelektüel... ne konumda olurlarsa olsunlar, bu caddede herkesin eşit gülüşlere erdiğini görmek, içimde hoş bir toplum özlemi yaratıyordu. Hayatın, bir ‘zaman’ı yaşamak olduğunu bu caddede yürürken anlıyordum. O gün, az önce her yer günlük güneşlikken, doğurgan bir bulutun rahminden boşalan yağmur, üç-beş dakika içinde havanın gerilimini almıştı. Sonra bulutlar sıyrıldı, caddeye ışık topu bir güneş düştü. Güneş, yüreğimde katmanlaşan karamsarlığı silip süpürdü, beni ‘yazı’nın ayak basılmamış sokaklarında dolaştırdı. Yazmak, içimizi saran sevincin dilinden anlamak, anlatılanları ‘dil’in malı eylemektir; yazar, çorak duygularını belleğinin mezarına gömüp o güneşi görmeden eline kalem almamalıdır. Cadde boyunca, insanın yazmaktan başka kurtuluşunun olmadığını düşünerek yürüdüm. Yapı Kredi’nin önündeki yükseltiyi görünce, düşüncem orada sergilenen lokomotife yöneldi. “Demir Yol / Tren Çağı” başlıklı çağrı kartını ... Devamı

03 08 2006

NARLI BAHÇE <Sayı: 59 Mart 2003> Ayfer Tunç Narlı Bahçe'yi arıyordum. Hangi coğrafyaya ait olduğunu bilebilsem yollara düşmeye hazırdım. Ama bir türlü hatırlayamıyordum: Batıda mıydı Narlı Bahçe, doğuda mı? Uzun yolların ucunda mıydı, burnumun dibinde mi? İçimde miydi, dışımda mı? Var mıydı, yok muydu? Kuzeye ve güneye giden yolları büyük denizler kesiyor, rüyalarımda sürekli yer değiştiren Narlı Bahçe'nin yolu da bir görünüp bir kayboluyordu. Gözlerimi yumduğumda kendimi bazen Narlı Bahçe'nin önünde buluyordum, ama, tam içeri girip 'bahçede yine mevsim değişmiş' diyecekken uyanıyordum. Kendimi rüyaların sonsuzluğuna bırakarak Narlı Bahçe'yi bulamayacağımı anlayınca, kütüphanelere dadandım. Soğuk ve loş kütüphanelerde rafları taramaya başladım, kalın bulutların arasından süzülen gün ışığıyla girdiğim kütüphanelerden çıktığımda, karanlık basmış, herkes evine çekilmiş oluyordu. Ümitsizliğe kapılıyordum, vazgeçecek oluyordum bu arayıştan, ama rüyamda karanlıkta uzanan, içinden anlaşılmaz uğultuların yükseldiği, arada bir, bir yıldızın ışığıyla ağaçlarının dalları pırıldayan Narlı Bahçe'yi görünce heyecanla uyanıyor ve aramaya yeni baştan başlamaya karar veriyordum. Kütüphanelerde birçok dost edindim. Bazılarıyla sabahları karşılaşırdık. Yosun tutmuş eski taşlara basarak, aramanın tadını çıkartmak için acele etmeden yürürken dostlarım sorarlardı: 'Hâlâ bulamadın mı?' Ümitsizce başımı sallardım: 'Yok. Narlı Bahçe yok...' 'Vardır,' derlerdi, 'aramaya devam et.' Ben sadece Narlı Bahçe'yi arıyordum, onlar her şeyi arıyorlardı. Birini buldukları anda buldukları şey onları başka bir şeye götürüyor, böylece yeni bir şey arar oluyorlar, buldukları dağ gibi birikiyordu. İmreniyordum onlara. Bir gün ben de Narlı Bahçe'yi bulacak, ardından başka bir şey aramaya başlayacak mıyım acaba? diye kendime soruyordum. Bana yardımcı olmak istiyorlar, hatta benim için Narlı Bahçe'yi arıy... Devamı

03 08 2006

Erdal Atıcı'nın öyküleri: Güvercinler / Ümit SARIASLAN

Güvercinler Ümit SARIASLAN   Erdal Atıcı'nın öykülerini okuyorum. Kendisini tanımasaydım diyorum, bu öyküleri okurken aynı tadı alır mıydım?.. Yazı-n ürünü ile hemhal olmanın gizi nerededir? O tadın ya da tatsızlık duygusunun kaynağında ne vardır? Yazarın yazdıklarının bizi bir yerden yakalaması, yani yazınsal metne konu olan olay ve olgulara aşinalığımız mıdır salt ... Olay örgüsü içindeki insanların davranışsal yapılarında bize sıcak ve yakın gelen bir onay ve kabul duygusu mudur ya da, bizi yazara-yazdıklarına yaklaştıran. Yazarın kalemini yönlendiren kafasına uzandığını düşündüğümüz o yolda, bizi de bir yoldaşlık ve yaşanmışlık duygusuyla saran bir ön yakınlık mıdır?.. Hangisi... Yoksa hem bunlar hem bunların dışında bir yaşantı mıdır bizi metne yaklaştıran... Dilden, düşünceye, yazarın, yazının ardında duyulan içsesine, yazınsal ürünün anlaşılıp, anlamlandırılmasına uzanan serüven edebiyat biliminin sayfalarında dursun. Dümdüz, bir okur olarak o değil de şu öykülerin bizi sarması, sarsmasının gizi, yazarın, herhalde bütün bu değindiklerimizin harmanlandığı bir eşikten tökezlemeden bir üst eşiğe çıkabilmemize olanaklı kılmasından. Yazar istediği kadar dili ustaca kullansın, yazınsal metni, yazmak oyununun yazınbiliminin raflarını dolduracak dolambaçlarından geçirtsin; her kitap herkesi sar-s-mıyorsa, bu yalnızca yazarla okur arasındaki hesaplı bir ötekileştirme ya da özdeşleştirme makasına bağlanamaz diye düşünürüm.   BİR KAPI BULMAK... Ne yaparsak yapalım, yazarın yazdığına, okumak üzere elimize aldığımız yapıta bizim de okur olarak bir yerinden giriş yapmamızı sağlayacak bir tutamak, kilitli de olsa bir kapı bulmamız, yakalamamız gerekli. O kapıyı size açmıyorsa, ya da siz, okur o kilidi çözecek anahtarı kendi içinizde, bilincinizde üretemiyorsanız o metin size ulaşamayacaktır. Okuru olmayan, okuruna tüm kapıları kilitli bir metinden söz etmiyorum, bir biçimde yazı-n yapıtındaki dünya ile -ki bu dünya da bir gerçeklikler dünyasıd... Devamı

28 07 2006

KADRİ ÖZTOPÇU: YANLIŞ HİKÂYELER'DEN

Kadri ÖztopçuYANLIŞ HİKÂYELER   Kadri Öztopçu, 1954 yılında Samsun’da doğdu. Yazmaya şiirle başladı. İlk şiirleri 1973-80 yılları arasında Yeni Adımlar, Güney, Türkiye Yazıları gibi dergilerde yayınlandı. Reklam yazarlığı yaptı. Bir vakıf üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı; reklamcılık konusunda uygulamalı dersler verdi. Son yıllarda, şiirleri Şiiratı ve Adam Sanat, öyküleri ise Adam Öykü dergilerinde yayınlandı. Halen, bir reklam ajansında yaratıcı yönetmen olarak çalışıyor.      Çeviren YokSayfa: 120 ISBN 975-07-0642-0 Baskı Tarihi: Temmuz 2006Etiket:   7,00 YTL TÜRK EDEBİYATI Hikâyeler yazdım.Yazdıktan sonra fark ettim: Hepsi yanlış!Hikâyesi yanlış olanlara adıyorum. UykusuzAksini söyleyen varsa, istisna! Kırk yıl sonra, hâlâ sevişilmiyor. Çok oldu sevişmeleri bırakalı. Soluk soluğa kalmayalı yatakta. Terlerimiz, kokularımız birbirine karışmayalı. Hatta, bırakın sevişmeleri, yatağa aynı saatte girmeyeli de çok oldu. Eskiden olsa, sevişmesek de aynı saatte yatardık. Kokularımızı çekerdik içimize. Uykuyu, kırlarda ilk kez rastladığımız bir yaban çiçeğinin kokusunu paylaşır gibi paylaşırdık. Çocuksu bir heyecan ve coşkuyla...Sadece uykuyu mu? Düşleri de. Benzer düşleri gördüğümüz çoktur, inanması zor. Sonra aynı saatlerde uyanırdık, birlikte; birbirimize susamış, hayata acıkmış.Işıyan günü öpüşe koklaşa karşılardık. Dingin. Umutla. Ne çok şey beklerdik tek bir günden bile! Ne çok şey sığardı o güne!Onun uykuları uzadıkça, tuhaftır, benimkiler kısaldı zamanla. Benden önce yatıyor artık. Yatar yatmaz da uyuyor.Bazen, eski günlerimizi özler, birbirimizin kokusunu duya duya uyuyalım isterim. Saatimi –yatma saatimi– onunkine uydurur, yatarım. Başım yastığa alışmadan daha, bakarım, uyumuş. Karanlıkta seçebildiğim kadarıyla, yüzünü, zamanın ve hayatın yüzünde bıraktığı izleri seyrederim bir süre. Kendi yüzümdeki izleri görürüm, yüzüne baktıkça onu... Devamı

28 07 2006

FARUK DUMAN: KIRK'TAN...

Faruk DumanKIRK Çeviren YokSayfa: 111 ISBN 975-07-0605-6 Baskı Tarihi: Mayıs 2006Etiket:   7,00 YTL TÜRK EDEBİYATI Neşe’ye1GeçişVaktiyle, Demir nam birini tanımıştım. Bu Demir artık ne yer ne içerdi bilmem ama günlerini evinin karanlık odalarında geçirir, belki uyuyup uyandığı yataktan hiç kalkmaz, böylece erinir, akşamın gezinti saatlerini oracıkta beklerdi. Topal bir annesi vardı Demir’in. Kadın sabah ezanıyla birlikte uyanır, sobanın külünü çıkıp kapının hemen önüne boşaltır, sonra geçip kovayı yeniden doldururdu. Ateşti, çıtırdamaya başlar, borular yardımıyla evin küçük, nemli odalarını dolaşır, duvar tomurcuklanır. Sonra bu borular belki Demir’in uzandığı odaya bile ulaşırdı. Ulaşınca Demir şöyle bir kendine gelerek gözlerini açar, ama hemen kapatırdı yine. Derken, belki annesinin ayak seslerinden rahatsız olduğu için güçlükle kalkıp koltuğuna gömülür. Evin küçük pencerelerinden dışarısı hep karanlık görünür. Kim bilir, is ya da kömür tozuyla kararmış. Demir de bu dinlenme hiç bitmesin isterdi. Ama, uyanmak gerek. Öteden beri toptancı halinde çalışır, bu yüzden sabahlara kadar üzüm salkımlarıyla maydanoz çuvallarının, portakal kasalarıyla erik çekirdeklerinin altında ezilirdi, kasketi başında. Sonra uykusunda sanırsın iki aslan kavgaya tutuşmuş; gümbürtüsü sokağa taşardı. Taşınca, bu gümbürtü kimi zaman bizi derste yakalardı tabii. O zaman sabah ezanı çoktan okunmuş, okulun zili –bir atmaca sesiydi bu– çoktan susmuş olurdu. Bu yüzden Demir’in sesini iyice duyar, her yanından maydanoz yapraklarıyla muz kabukları, pırasa leçekleriyle soğan dalları sarkan bu sesle önceki gece olup bitenleri de öğrenmiş olurduk. Demir sonra kalkıp binde bir de olsa sokağa çıkar, korunun içinde yapayalnız dolaşır, çocuklarla arkadaşlık ederdi. Gençliğe yeni adım atmış, eski günlerini unutamamış, yeniliklereyse akıl erdirememişti. Babası da erkenden göçüp gidince öyle çaresiz y... Devamı

27 07 2006

’Terk eden her zaman kadındır’

’Terk eden her zaman kadındır’ 60 yıldan bu yana yazıyla haşır neşir olan Tarık Dursun K. 75. yaşını ’Hepsi Hikaye’ adlı kitabıyla kutluyor. SERPİL GÜLGÛN serpilgulgun@yahoo.com TARİK DURSUN K, ’Tanrı yalnız, siz yalnız, ne mutluluk, ne mutluluk’ diye açıklıyor İstanbul’u terk edip, Foça’ya yerleşmesini. Bu arada, 60 yıldan bu yana yazıyla haşır neşir olan yazar, 75. yaşını ’Hepsi Hikaye’ adlı kitabıyla kutluyor.’Hepsi Hikaye’, bir 75. yaş kitabı. Kitapta, tam birbirine bağlanan hikayeciklerden oluşan 25 ana hikaye var. Güzel, temiz, yalın bir Türkçe, onun üstüne güçlü bir anlatım, onun da üstüne hikaye anlatan hikayeler okumak istiyorsanız, kaçırmayın diyoruz.     Elli yıldır yazıyorsunuz...Bir küçük yanlış, onu düzelteyim, yazarlık yaşamım elli değil, altmış yıllık. İlk imzalı hikâyem bir çocuk dergisinden (’1001 Roman’ adlı bir çocuk dergisinde) yayımlanmıştı, yıl 1946’lardı sanıyorum, çünkü ortaokul birinci sınıftaydım.    Yetmiş beşinci yaşınızda da ’Hepsi Hikâye’ diyorsunuz. Karamsarlıktan mı bu yoksa ironiden mi?Sizce hangisi acaba? Sorunuza bir karşıt soru size, evet.    İroni diyorum, çünkü hikâyelerinizde hep yaşanmışlık, tanıklık ve hüzün öne çıkarıldı. Oysa, kara bir ironi diyeceğimiz bir ton var çoğunda. Katılıyor musunuz?Büyük bir keyifle. Sonra?    Sonra, ’Hepsi Hikâye’nin ithafınızdaki ’olsun mu?’ sorusundan tutun da ’Hiçbir şey değişmemişti, doğruydu, hiçbir şey değişmiyordu, doğruydu, hiçbir şey değişmeyecekti, o da doğruydu’ deyişinizde bu var. Sizce de öyle mi?İnsan yaşını başını alıp geldiği yaşın gereği yaşamın tam ortalık yerinde durup şöyle bir geçmişe baktığında üzerine bir ’kemal’lik varıp geldiğini hissediyor. Şaşırtıcı bir acelecilikle yüzleşiyorsunuz. Bir şeylerde gecikmişsiniz de... Bir şeyleri tamamlayamamı... Devamı

27 07 2006

Akıl kaçıyor çünkü bir yere gidiyor: Edebiyat alanında da ‘

Akıl kaçıyor çünkü bir yere gidiyor Delilik, yüzyıllardan beri erkekten çok kadına yakıştırılır. Edebiyat alanında da ‘deli’ diye geçiştirilmeye çalışılan, sonrasında güç de olsa hak ettikleri yeri bulan ya da bulacak olan yüzlerce aykırı kadın yazar var. Deliren, yoldan çıkan, deliliği, ölümü, çirkinliği, bedenin acısını, uygarlığın ikiyüzlülüğünü yazmaktan korkmayan kadınlar... 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle... SENEM KALE kalesenem@yahoo.com YOLDAN çıkan, sapan, çıldıran, aklını kaçıran, deliren, intihar eden aykırı kadınlar... Deliliği, ölümü, çirkinliği, bedenin acısını, uygarlığın ikiyüzlülüğünü yazmaktan korkmayan kadınlar... Bu kadınlar ki ‘sırça fanus’larda nefessiz bıraktığımız, ‘kendine ait oda’larına kilit çaktığımız, ‘ölmeye yatma’larına izin verdiğimiz, ‘tımarhane yolculukları’nda yalnız bıraktığımız ve ‘ruhlarının üşümesi’ne seyirci kaldığımız yazarlar. Ve bu kadınlar şimdilerde ya ormanlarına, odalarına, bahçelerine çekildiler, ya bedenlerinin acılarıyla baş başa kaldılar ya da denizlerin, rüzgârların sesini dinleyip kül oldular, deniz oldular, hava oldular, toprak oldular. Delilik, yüzyıllardan beri erkekten çok kadına yakıştırılır. Erasmus, ta 1509’da deliliği kürsüsünden indirirken ona kadın olduğunu itiraf ettirir. Özgürleştirici, mutluluk verici, karnavalesk ve devrimci bir mit olarak kucaklanan delilik aslında ötekileştirmenin, toplumdan soyutlamanın ve zindanlara kapatılmanın adıdır aynı zamanda. 19. yüzyıla gelindiğinde delilik daha ‘bilimsel’ bir şekilde tanımlansa da daha çok kadınların tutulduğu bir hastalıktır hâlâ. Belki de böyle olmasının nedeni, devrin tüm sosyo-kültürel değişme ve gelişmelerine karşın kadının evdeki durumunda bir değişiklik olmamasıdır. Kapılar hâlâ kilit altındadır, dışarısı genişledikçe ve zenginleştikçe içerisi daha da küçük görünür. Buhranlar ve histeri krizleri içinde ayılıp bayılan zayıf... Devamı