27 12 2008

HOROZU VURDULAR /FİKRİ UZUN

HOROZU VURDULAR                  Oğuz Taşköprü Kızılcaören Köyüne geldiğinde; ilk önce “Koca Muhtar”, sonra da “Ücüklerin Satılmış” geldi yanına.                 Dostlukları sürüp gitti her ikisiyle de.                Köyün ortasında kurulu, kim bilir kaçıncı yüz yılda yapılan, ağaçları güneşte kavrulmuş, tahtaları yer yer çürümüş ahşap caminin ağaç minaresinden ezan okundu. Köylülerle birlikte, Oğuz Öğretmen de gitti camiye. Önemli bir işleri olmadıkça camiye gelenler, hem birbirlerini görür, hem iki laf ederlerdi namaz bitiminde.Camiye gelen köylülerin tümünü tanıyordu Oğuz.                O gün; tanımadığı birisi vardı camide. Öğle namazını kıldıkları anda; önündeki safın bir önündeki safta, iki kişi sağdaydı. Oturduğu yerde, boynunu iyice yan yatırıp bükmüş, büzülebildiğince büzülmüştü. Enseden, yandan göründüğü kadarıyla; esmer tenli, zayıf ve kara seyrek sakallıydı. Kim olduğunu bilemedi. Üzerinde de durmadı. Namaz bitti, O büzülen adam daha namaz kılıyordu. Kendisini ibadete vermiş, “Dünyadan elini eteğini çekmiş” birisi olabilirdi.                Caminin önünde ayaküstü bir iki laf ettiler. Zaman zaman Oğuz Öğretmene, hem moral, hem de her konuda destek veren Koca Muhtar:          &nbs... Devamı

15 12 2008

MEKTUP /FİKRİ UZUN

MEKTUP                  Hobu Kadın, yumurta biriktirir, her hafta gelen yumurtacıya satar, parasıyla eve gaz, tuz, sabun, arada bir de, bir kap kibrit alırdı. Bir kap kibrit, bir yumurtaydı.Geçen ki gelişinde satmadı, kibrit de almadı. Verdiği yumurtaların karşılığında, mektup zarfı ve kâğıdı getirmesini istedi. Yumurtacı; zarf ve kâğıdı getirdi. Hobu kadın, yüklük dolabındaki yatakların altına sakladı. Yumurtacıya, yumurta karşılığı getirtip, yüklük dolabındaki yatakların altına sakladığı zarf ve mektup kâğıtlarından birer tane aldı, buruşturmadan koynuna soktu, yola çıktı. Ilıcadan geçerken elini yüzünü yıkadı, ön bezine sildi. Beş altı yüz metre yürüdü, Orta Köye geldi. Öne eğik, omuzları kabarık, kolları açık yürür, kirli beyaz giyinirdi.Topal Bayramın Uzuncuk, gittiği mahalle mektebinde, namaz surelerinin yanında yeni yazıyı da okumayı yazmayı öğrenmiş, duymayan kalmamıştı.Hobu kadın Uzuncuğa, askerdeki oğluna mektup yazdıracaktı. Kadın başına her kapıya mektup yazdırmaya gidilmez, laf-söz edenler olabilirdi.              Kapının önünde, Uzuncuk çam kabuğundan teker yontuyor, nenesi Koca Ayşe civcivleri doyuruyordu.Hobu Kadın, bağırarak: “Aay Ağşa ablaaa, evde misiniz?” demeğe gerek kalmadan, kediye köpeğe dolaşmadan yanlarına kadar geldi. Koca Ayşe, yumurtayı katıca pişirip, ufalamış, önündeki katık kabının içinde yumurtadan yeni çıkmış civcivlere yediriyordu. Uzuncuk, çerden çöpten kağnı arabası yapacak, tekerleri ona takacaktı.“Maşşallah,- maşşallah, benim karatavuk ta gülük oldu, altına yedi yumurta koydum, yedisi de cılk çıktı” dedi, yere oturdu Hobu Kadın.“Benimde ... Devamı

31 10 2008

63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009

63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009 Yunus Nadi Armağanı Yarışması, 1946’da kuruldu; hem geçmişe hem geleceğe dönük olan anlamı, gazetemizin kurucusu Yunus Nadi’ye saygı ve sevgiden kaynaklanıyor. Yalnız Cumhuriyet gazetesinin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük emeği bulunan Yunus Nadi’nin anısını her yıl tazelemek bizim için bir görev. Devrimci ve demokrat Cumhuriyet’in Ulusal Bağımsızlık Savaşımızla ve Türkiye Cumhuriyeti’yle zamandaş ve eşanlamlı bir kuruluş tarihçesi var. Yunus Nadi, gazetemizin temel taşlarını bu doğrultuda koydu.Cumhuriyet İstanbul- Yunus Nadi’nin ölüm yıldönümünü geçmişe dönük bir acı olarak değil, geleceğe yönelik bir kültür olayına dönüştürmek amacıyla bu yarışma düzenlendi.Yarışmanın ilk düzenlendiği yıllarda Türkiye’de sanat alanında hiçbir özel ödül yoktu; tek parti dönemiydi ve yalnız CHP’nin koyduğu bir şiir ödülü vardı. Aynı dönemde bütün dünyada sanat, bilim ve edebiyat ödülleri ün yapmışlardı. İsveç’te Nobel, ABD’de Pulitzer, Sovyetler’de Lenin, Fransa’da Goncourt ödüllerinin sonuçları Türkiye’de de izleniyordu; ama ülkemiz bu alanda da geç kalmıştı. Cumhuriyet gazetesi bu öncülüğü üstlendi, altmış yıl önce düzenlenen Yunus Nadi Armağanı’yla sanat ve kültür yaşamımızda bir yarışma coşkusu oluşturdu. Daha sonraki yıllarda Türkiye’de de yarışmaların ve ödüllerin sayısı çoğaldı, yirmiyi aştı. Bugün belki ödül enflasyonundan söz açılabilir; eleştirel bir yaklaşımla sakıncaları gündeme getirilebilir, ama yine de kültür, bilim ve sanat konularında yapılan y... Devamı

15 10 2008

II.OĞUZ ATAY-ÖYKÜ ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ

II.OĞUZ ATAY-ÖYKÜ ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİKategori: Haber    II.OĞUZ ATAY-ÖYKÜ  ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ Amaç: Kullandığı anlatım teknikleri ve biçimi ile yeni bir tür romanı yaratmış olan Oğuz ATAY’ı anmak, sanatını ve sanat anlayışını genç kuşaklara tanıtmak, ülkemizin kültür-sanat yaşamına katkı sağlamaktır. Çünkü o Tutunamayanlar’ın yayınlanmasının ardından, önemli bir tartışmanın odağında yer almış, TRT 1970 Roman Ödülü’nü kazanan  Tutunamayanlar’ı kısa bir süre sonra, 1973 yılında Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiş, öykülerini Korkuyu Beklerken adı altında toplamıştır. 1911-1967  Yılları arasında yaşamış olan eğitmeni Mustafa İNAN’ın hayatını romanlaştırarak Bir Bilim Adamının Romanı’nı yazmıştır. Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmiş, 13 Aralık 1977’de büyük projesi, “Türkiye’nin Ruhunu” yazamadan hayata gözlerini yummuştur. Bu nedenle bu önemli yazın insanını, onun yaşadığı Kastamonu’da anmak daha anlamlı olacaktır.          Koşullar:30.06.2007 --30.06.2008 içersinde yayınlanan tüm öykü kitapları seçici kurul tarafından değerlendirilir. 1-     Seçici Kurul sonuçları 05 Aralık 2008 tarihinde toplanır ve açıklar2-     Ödül Töreni 19 Aralık 2008 tarihinde düzenlenir.3-     Sonuçlar Düzenleme Kurulu’na e-mail ya da posta yoluyla ulaştırılır.4-     Ödül töreninin ardından da aynı gün Oğuz ATAY ile ilgili bir panel düzenlenir.5-     Ödül sadece bir kitaba verilir.6-     O... Devamı

26 09 2008

9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı

9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı 10-11-12 Ekim 2008 BURDUR/Merkez 10 Ekim 2008 Cuma12.00Basın Açıklaması İçin Toplanma12.45 (Fakir Baykurt kavşağından Cumhuriyet Meydanına Yürüyüş ve Basın Bildirisinin Okunması)13.00Yard. Doç. Dr Nevin Güven Resim SergisiValilik Resim Sergi Salonu17.30MAKÜ KONGRE MERKEZİSinevizyon Fakir Baykurt Kimdir?Açılış Konuşması: A. Nejdet İlgünDinleti Elmas Gün, Zeynep GerginKonferans: Türkiye Nereye? (Eğitim)Konuşmacı: Prof. Dr. Mustafa Akaydın  11 Ekim 2008 Cumartesi 11.00MAKÜ Konferans SalonuPanel Eğitim ve Kültürde Türkiye Nereden Nereye SavrulmaktaKonuşmacılar: Zafer Gençaydın, Haluk Erdem, Oktay KöseOturum Başkanı : Behsat Savaş 14.30PanelSiyasette Nereden Nereye ? Sol Ne Yapmalı Nasıl Yapmalı?Tülay ÖzüermanSüleyman YağızUfuk UrasZübeyde Kılıç 20.30Tiyatro ( Sivas 93 Dostlar Tiyatrosu) 12 Ekim 2008 Pazar 11: 00MAKÜ Konferans SalonuAlper Akçam, Ahmet Özer ,Metin TuranÇağdaş Türk Edebiyatının Oluşmasında Halk Kültürü13.00-19.00 Arası Konuklarla Akçaköy ve Gönen'e Gezi19:00-20.00 Arası Etkinlikleri Değerlendirme Söyleşisi 20.00KONSERARİF SAĞBurdur Cumhuriyet Meydanı... Devamı

08 09 2008

Dullar ve Reçeller

Dullar ve ReçellerKenan Biberci'nin yeni hikâye kitabı Dullar ve Reçeller (Kanat Kitap, Mayıs 2008), aynı adlı hikâye ile başlıyor. 'Bir kilo çilek, bir kilo şeker, bire bir' diye anlatıyor kadınlar birbirlerine reçel tariflerini. Onların tariflerini dinlerken dünyalarına giriyoruz. Diyaloglara kulak misafiri olmak zorunda kalan delikanlının aracılığıyla kıt kanaat geçinen, bu yoksul kadınların dünyasına... Metin Celal Cumhuriyet / Kitap- İkinci hikâye 'Eşya Tabiatı Gereği Eskiyor'da dürüst ve kuralcı işadamı Sadullah Bey'in bir bayram günü yaşadıkları, yetiştirdiği elemanların ziyaretine gelmesi evdeki eskimiş mobilyadan yola çıkılarak anlatılıyor. Sadullah Bey'in günümüz ticari ilişkilerine hiç uymayan dürüstlüğü gibi evdeki mobilyalar da bugünün modasına uymuyor. Üçüncü hikâye 'Kapalı Aralık' haylaz bir öğrencinin bir ders boyu sınıfta yaşadıklarını, gözlemlediklerini aktarıyor. 'Nosyon, Formasyon, Uydurmasyon' ise yeni bir iş arayan fabrika çalışanı ile parktaki heykeline bakan heykeltıraşın söyleşileri ekseninde gelişiyor. Kitabın ana teması olan yoksulluk, yoksulların hayatına içeriden bakış da bu hikâye ile iyice belirginleşiyor. Dullar ve Reçeller, yoksulluk ana temasını taşısa da sadece bu temayı işleyen bir kitap değil. Ana eksenden kopan hikâyeler de var. Sanırım belli bir dönemde yazılan hikâyelerin bir araya getirilmesinden oluşturulmuş kitap. Sadece yoksulluk temasını işleyen hikâyelerden oluşsaymış sanırım etkisi daha güçlü olurmuş. Kenan Biberci, günlük hayatın küçük ayrıntılarını iyi gözlemliyor. Yalın anlatımını bu ayrıntılar renklendiriyor, derinlik kazandırıyor. Büyük şehirlerde tutunmaya çalışan, hayatta kalmaya uğraşan yoksul insanların hayatlarını ... Devamı

22 08 2008

Öyküler- Öykücüler Arşivi'nden

 Arşiv22/8/2008: Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik• Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik• *Gülbiye " / Öykü / Vicdan EFE• KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN• ALİŞİM / FİKRİ UZUN• YILIN ÖYKÜ ÖDÜLÜ• HOCALAR İLÇESİ OKUYOR• Hayatın kamera arkasının yönetmeniDün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.• Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri• NARLI BAHÇE • AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN• SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN• KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN• 2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLÜ SONUÇLARI AÇIKLANDI• YAĞ TASI / FİKRİ UZUN • YARA / FİKRİ UZUN • İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN • VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN • DİSK başkanlarından Abdullah Baştürk adına düzenlenen ‘İşçi Öyküleri Ödülleri’ sahiplerini buldu• “İç dünyam çok karmaşık değil” • Kayıp Yazarın İzi, Elıas'ın Gizi• Kamaera Lucida’ya Öykünme / Ezgi Umut • Bu Şiir Senindir Roziçkam / Ezgi Umut • Narsist Manita / Ezgi Umut • Bir Bahar Günü / Ezgi Umut • Elem Çiçekleri / Ezgi Umut2008Ağustos 2008Temmuz 2008Haziran 2008Mayıs 2008Nisan 2008Mart 2008Ocak 20082007Aralık 2007Kasım 2007Ekim 2007Eylül 2007Ağustos 2007Temmuz 2007Haziran 2007Mayıs 2007Nisan 2007Mart 2007Şubat 2007Ocak 20072006Aralık 2006Ekim 2006Eylül 2006Ağustos 2006Temmuz 2006Haziran 2006Mayıs 2006Nisan 2006Mart 2006Şubat 2006Ocak 20062005Aralık 2005... Devamı

22 08 2008

Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik

Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik Ayşe SarısayınYAZDIR | YOLLA15/08/2008HANDE ÖĞÜT (Arşivi) Ayşe Sarısayın’ın öyküleri, üzerinden zaman geçmiş travmaları, bir imgeyle temsil etmenin, zamana-mekâna sığdırmanın ve tek bir anlatıcının dilinden aktarmanın olanaksızlığını, geleneksel hikâye anlatıcısının anlatımdaki otoritesini yıkarak usulca gösteriyorÖyküyü, “İnsanı altüst eden bir duygunun özenle, iyi seçilmiş sözcüklerle aktarımı” olarak tanımlıyor Ayşe Sarısayın. Sözcüklerin, kişilerin, zamanın, mekânın seçimi elbette önemli ancak insan bilincini yitimle, aklı zemin kaymasıyla tehdit eden ‘altüst’ oluşlar, nesnel gözlemi güçleştiren bir duyarlılığa yol açar ki Siegfried Kracauer, bu tür olayların hiçbir tanığı ya da katılımcısının bunlar hakkında güvenilir bilgi veremeyeceğini ileri sürer. Sarısayın’ın Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alan Denizler Dört Duvar  ve Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Yorgun Anılar Zamanı adlı kitaplarının ardından yayımlanan Karakalem Resimler bende bu ‘belirsizlik’ kavramındaki negatif anlamın, kullanım biçimine bağlı olarak nasıl pozitif bir yöne, yeni bir perspektife çekilebileceği düşüncesini uyandırdı. Anlatılanların gerçek mi hayal mi olduğu, eldeki somut bilgilerden yola çıkılarak mı şekillendirildiği yoksa çağrışımlar üzerine varyasyonlar mı yaratıldığı klişesini bir yana bırakırsam; anlatıcının kim, asıl hikâyenin ne olduğuna dair -bağlamını yitirme ve yüzergezerleşme durumuna düşmeden- hissedilen ‘belirsizlik’, egemen anlatının parçalanışı idi tam da.Aynı hikâyeler, farklı kadınlarGören, düşünen, konuşan, anlatan, yazan kişiler ile farklı bilişse... Devamı

03 07 2008

*Gülbiye " / Öykü / Vicdan EFE

*Gülbiye" ---Gülbiye’ nin savrulan saçlarından gelen sabun kokusu yaşama sevincimi artırıyor. Soğuk rüzgar yakıyor yanaklarını. Dudaklarında ürkek tebessüm. Desenli divitin elbisesinin üzerine, kendi ördüğü pembe yeleği giymiş. Vücudu küçülüvermiş. Kamburunu çıkartarak duruyor öylece. Yaramazlık yapınca, yazı tahtası önünde bekletilen suçlu çocuklara benziyor. Geldiğini duyar duymaz elime bir fincan alarak, koşup gittim. Soran olursa, bir pişirimlik kahve isteyeceğim. Annem, Gülbiye ile asla konuşmayacaksın, diye tembihlediydi. Gecenin karanlığında getirmişler. Böyle diyorlar.  Bütün mahalle biliyor. Bir gören olmamış ama biliyorlar işte. Duvar diplerinde, koltuğunun altına örgüsünü kıstırıp sakız çiğneyen; kaşları bir tel, ayak topukları nasırdan parçalanmış, tırnak uçları kınalı kadınlar söylüyorlar. “Dün gece uykumun bir yerinde, tor tor bir araba sesi.  Hayırdır inşallah, dedim, bu saatte... İçime de doğdu, Gülbiye gelmiş olmasın? O’ymuş meğer!” “Bak sen şu orospuya, mahallemizin namusuyla oynadı.” “Evlerden ırak, daha on beşinde. Elimizde büyüdü. Asıl suç adamda.” “Kime güvenmeli, ne etmeli bilmem ki? Bizim de kocalarımız var. Allah korusun, tövbe tövbe.” “Halide de kocasına sahip çıkaydı. Akşama kadar o kapı senin, bu kapı benim. Bir tas sıcak çorba koymadı adamın önüne ne olacak!” Her öfke dolu sözde, biraz daha hırsla atıyorlar örgülerinin ilmeklerini. Ne kadar evcimen olduklarını gösterecekler. Elleri yara bere içinde çocuklar geliyor arada bir, eteklerinden çekiştiriyorlar annelerini. Kan sızıyor kiminin yarasından. Annelerinin şiddet içeren bakışlarından, kor... Devamı

02 06 2008

KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN

KOŞA-KOŞA                 İlkokul öğretmeni Rıfkı Acar, Köy Enstitüsü mezunuydu.             Metreyi ölçerek, daireyi çizerek öğrendi, doğruyu tartışarak buldular. Coğrafya derslerini karatahtaya asılı haritasız, masalara yayılı atlassız yapmazlardı. Tepelere çıkıp çevreyi gözler, dere-tepe uzak-yakın hakkında bilgi edinirlerdi. Uzaklara gidebilme olanakları yoktu. Türkiye Haritasını, tuyumuna (hiçbir haritaya bakmadan) çizerlerdi.             Kum masasında; dağ, ova, yayla yapar, vadiler arasından ırmak akıtırlardı.             Aralarında paylaştıkları bölgelerin haritasını, büyük boy karton kâğıt üzerine yapmış, bölgede yetişen önemli ürünleri ve bölgenin gelir kaynaklarını, şehirlerini, dağlarını, ırmaklarını, yaptıkları harita üzerinde göstermişlerdi. Haritalar kümeler arasında değişilir eksik olup olmadığı denetlenir, özellikle eksik aranırdı.             İç Anadolu’nun haritası Ozan ve görevli arkadaşlarıyla yapılmış, yetiştirdiği ürünler mini resimlerle işaretlenmiş, Ankara’daki “Ogüst Mabedi” bile unutulmamıştı. Bir bölge haritasında, bölgenin özelliğini anlatan her hangi bir ürün işaretlenmemişse, “hazine bulmuşçasına” sevinilir, tartışma başlardı.             Doğu Anadolu’nun haritasını yapan arkadaşları, Yurdumuzun en yüksek dağı olan Ağrı Dağını işaretlememiş, önemli tartışmalara neden olmuştu.             Aile Bilgisi derslerinde, yırtık sökük ve düğme dikmesini de öğrenmişlerdi. Lise öğrenimi yıllarında, felsefe öğretmenleri, “Hasanoğlan Köy Enstitüsü“ mezunuydu. O yıllarda, hemen-hemen her orta der... Devamı

02 06 2008

ALİŞİM / FİKRİ UZUN

ALİŞİM                                    Ali öksüz büyüdü. Babasızlığın acısını hep içine gömdü. Çabucak büyümek, evin erkeği olmak istiyordu.  Köyde herkes onu sever korurdu. “Aliş” derlerdi ona, başkalarından başka baktıkları için.                 Bir ana, bir oğul, bir çift öküz, bir de inekleri vardı. Başka kimseleri yoktu. Ali büyüdü, para kazanmasını anlayacak yaşa geldi.                 Borç dert bir eşek edindi. Odun satıp, evin geçimini sağlayacaktı. İnekleri buzlamış, (Buzağılamış, doğurmuş) nedeni bilinmeyen bir nedenden, buzağı üç günlükken ölmüş, İneğin sütünün tümü, Aliş ve anasına kalmıştı.                 Keşke buzağı yaşasa da sütün hepsi onun olsaydı…                  O yıl çok kar yağdı. Uzun süre erimedi. Alilerin, eşeğe, mallara verecek otu samanı azaldı, akşam sabah biterdi.                 Satın alacak paraları yoktu. Aliş, ne yapacağını uzun uzun düşündü. Köyün varlıklılarından Bekir Ağa geldi aklına. İki yıl davarını gütmüş, beş kuruş almamıştı. Ödünç üç beş çit (saman sepeti) saman isteyecek, “hasılda veririm” diyecekti. Umutla gitti Aliş, Bekir Ağa’ya. Bekir Ağa, bağdaş kurup evinin “pirelik” odasındaki sedirine oturmuş, yastıktan artan sırtını bucak dolabı kapısına yaslamış, kehribar takımına taktığı sarma sigarasını tüttürüyordu. Tütün tabakası önünde,  kav çakmağı tütün tabakasının yanındaydı. Aliş’in kapıdan girdiğini gören Bek... Devamı

31 05 2008

YILIN ÖYKÜ ÖDÜLÜ

Haldun Taner Öykü Ödülü'ne başvuru zamanı 07/03/2006 (1072 kişi okudu) İSTANBUL - Milliyet gazetesinin düzenlediği 18. Haldun Taner Öykü Ödülü için başvuru zamanı... Ödüle kısa öykülerinden oluşan ve 1 Ocak 2005'ten sonra yayımlanmış bir kitap ya da yayımlanabilecek bütünlükte bir öykü dosyasıyla başvuru yapabiliyor. Aday yapıtların 11 nüsha olarak, özgeçmiş ve bir adet fotoğrafla birlikte 31 Temmuz'a kadar Doğan Medya Center, Milliyet Ödülleri 34204 Bağcılar/İstanbul adresine gönderilmesi gerekiyor. Jüride Füsun Akatlı, Faruk Duman, Ferit Edgü, Tuğrul Eryılmaz, Doğan Hızlan, Selim İleri, Ahmet Oktay, Şara Sayın, Demet Taner ve Tahsin Yücel yer alıyor. Tel: 0212 505 63 49 (Kültür Sanat) Devamı

11 04 2008

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR       İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli yaşamın en önemli gereklerinden olan okumanın, toplumun tüm kesimlerine aşılanarak; üreten, düşünen, paylaşan ve sorgulayan bireylerin yetişmesine, toplumun   topyekûn nitelikli olabilmesine ve kalkınmasına siz de katkı sağlayın.   Bunun için lütfen Kitap Toplama Kampanyamıza destek verin.                 İLÇE YÜRÜTME KOMİSYONU   Kampanya Merkezi     : Hocalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü   Adres                            : İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü   Hocalar / AFYONKARAHİSAR Tel                                : 0 272 5512256                                         0 505 5153232 Faks                              : 0 272 5512256... Devamı

10 04 2008

Hayatın kamera arkasının yönetmeniDün Yılmaz Güney’in 71 .

Hayatın kamera arkasının yönetmeni Dün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor. Güney, 1982 Cannes Film Festivali’nde ‘Yol’ filmiyle Altın Palmiye’yi almıştı. ÇİRKİN KRAL HALA ALGILARI DEĞİŞTİRİYORHaber: Seray ŞahinerSinema formatlanmış bir dönemde büyüdük. Önceki kuşaklara nazaran ‘özgürlükler çağı’ndaydık. Her şeyin ideali belirlenmiş, kana karışmayı bekleyen haplar halinde önümüzde duruyordu. Ve henüz kimse bize, “kırmızı hap mı, mavi hap mı?” diye sormamıştı. Beyaz yakalıklarımız ortaokul bitene kadar annemizce özenle ütülenmiş, tırnak kontrollerinden alnımızın akıyla geçmiştik. ‘Okul servisi’ literatürümüze gireli çok olmuş, kire çamura bulanmadan geçirdiğimiz yıllarda arkadaşlarımıza, hatıra defterlerimizden ‘kalbimiz kadar temiz’ sayfalar açıyorduk. ONU ALKIŞLAYANLAR BİR ANLAMDA KENDİLERİNE ALKIŞ TUTUYORDU“Nihayet gelmiş!” lafını bir film için ilk duyduğumuzda liseye gidiyorduk. Seksenden sonra doğmuştuk. Biz sanatı algılayacak çağa geldiğimizde kitaplardan okuduğumuz kitap toplatmaları, film yasaklamaları ‘tarihte kalmış’, Hollywood filmleri ‘bile’ neredeyse aynı anda ülkemizde vizyona girer olmuştu. Bu dönemde “nihayet gelmiş” derecesinde bekletilmiş bir film dikkatimizi çekmiş, biraz da ergenliğin verdiği, ‘nihayet’liğine tepkiyle Çemberlitaş Şafak Sineması koridoruna dizilmiştik on- onbeş arkadaş. Sinemanın tanıtım panosunda ‘Yol’ filminin afişini ve yanında Yılmaz Güney’in Cannes’da ödül alırkenki fotoğrafını gördüğümüzde Güney’in başrolde oynayacağı bir film seyredeceğimizi sanıyorduk. ‘Yönetmen sineması’ nedir onu bile bilmiyorduk ki senariste Cannes’da neden ödül verildiğini anlayalım…O gün, bir çoğumuz, köt... Devamı

10 04 2008

Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri

Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri "Gerçek Türkçe'siyle birlikte, hikâyelerinde anlattığı, bir düş içinde görünen insanları da gerçektir. Düş dünyası Sait'in gerçekçiliğinin üstüne çekilmiş bir cila gibidir..."Sait Faik'in eserlerinde bir çağın bütün anlamı, kendi kuşağının düşünce ve davranış çıkmazlarının zengin bir tasviri vardır. Bu eserlerde yalnız Sait Faik'in değil, kargaşanın ortasında bırakılmış kuşakların dramı da anlatılmıştır. Sait Faik, 23 Kasım 1906 Adapazarı doğumludur. Ailesi, kentin tanınmış ve hali vakti yerinde insanlarındandı. Çocukluğunu Adapazarı'nda geçiren Sait Faik'in ailesi, Yunanlıların kenti işgali üzerine Bolu'ya göçmüştür. Daha sonra İstanbul'a taşınmışlardır. YARIM KALAN EDEBİYAT EĞİTİMİİlk eğitimini Adapazarı'nda Rehber Terakki adlı özel okulda, liseyi İstanbul Erkek Lisesi'nde başlayıp, Bursa Erkek Lisesi'nde tamamlamış, iki yıl İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine devam ettikten sonra 1930 yılında Fransa, Grenoble'da yine edebiyat fakültesine yazılmıştı. Üç yıl süren bu öğrencilik döneminde Sait Faik Paris, Strassburg, Lion ve Marsilya arasında yolculuklar yapmış, yaz aylarında da İstanbul'a gelmiştir. Bu avare öğrencilik yıllarında içkiye başlamış, Fransa'da içine girdiği bohem hayatı onun kişiliğinde ve sanatında önemli bir rol oynamıştır. 1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a dönen Sait Faik, Yağ İskelesi'nde babasının bir arkadaşıyla ortak bir ticaret evi açmış, ancak burasının iflası ile ticareti bir daha dönmemek üzere terk etmiştir. Daha sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Lisesi'nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yapmış, kısa süre sonra gazeteciliğe başlamıştır. KENDİNİ YAZMAYA VE GÖNLÜNCE YAŞAMAYA VERİRBir kaç iş denemesinden sonra, asıl başıboş yaşamı, babasının ölümü ile birlikte (1939) başlar, kendini bütünüyle yazmaya ve gönlünce yaşamaya verir. Düşük telif ücretlerinden dolayı eline az bir para geçmesine rağmen, ailesin... Devamı

01 04 2008

AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

                                     AHMET-MEHMET     “Meşakkatli bir yolculuktan sonra, ilçe merkezine indi, lokanta karışımı kahvehaneye girdi, bolca çay içti, yemek yediler. Yorgunlardı. Yatıp uyumalı, dinlenmeliydiler. “Hangi odaya?” dedi adam kahveciye. Kahveci de: “Hepsi de müsait. İstediğiniz odaya” dedi. Üçü birlikte, bir kat yukarı çıkıp dıştan görünüşü, kapı ve duvarları Birbirinin tıpkısı olan odalardan birisine girdiler. Kahveci, “çatılı” olan sobayı yaktı gitti. Adam yanan soba odayı ısıtmadan soyunmaya başladı. “Dur” dedi, Ozan. “Ben bu yatakta yatamam. Köyümüze kadar gidelim.” Adam yanıt vermeden, soru sormadan Ozana baktı. Ozan yatağı inceliyordu. Nevşehir Muhtelif Gayeli Orta Okuluna başlarken babasının aldığı yeşil boyalı boru karyolanın benzeri, yatacakları odadaki karyolanın boyaları yer-yer dökülmüş, borusu küflenmiş, yayları gevşemiş, yatak çökmüş, yorgan ve çarşaf kirliydi. Adam; yarı anlatımdan, yarı bakışlarından ne demek istediğini anladı. “Kalk seni bir yere götürüyüm” dedi. Alt kata inip, yola çıktı, Pınarbaşı’ndan ayrıldılar. Karlar donmuş, cılka yol yok olmuş, ayakları karların içine batmıyor, kar üstünde yürüdükçe gıcırdıyordu. Gökyüzü bulutsuz, ay ışıklı, karla kaplı yeryüzü dümdüz, pırıltılı, ışıltılı gece sessizdi. Gıcırdayan kar üstünde; yürüyerek, dere tepe aşıp bir köye geldiler. Her yer karla kaplı, köy, masal kenti gibiydi. Adam elindeki sopayla, önüne geldikleri evin dış kapısı üstündeki pervaza birkaç kez eşit aralıklarla vurdu. Çevre evlerin önlerinden bir iki köpek sesi duyuldu, yanlarına gelmediler. Her köpek, kendi evini koruyor olmalıydı. Evde ışık yoktu. Sopa vuruşlarından sonra pencere açıldı. “Kim o?” dedi gecenin o soğuğ... Devamı

01 04 2008

SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

SUĞLA YAYLASI              “Yaylalar içinde Erzurum Yayla” gibi olmasa da, Kastamonu Yaylaları içinde hatırı sayılır bir yayla Suğla Yaylası.             Hani, Ilgarini Mağarası, Düden Şelalesi olan; Pınarbaşı ile Azdavay arasındaki her yıl adına şenlikler düzenlenen yayla. Dört tarafı ormanlık, geniş düzlük, çimenli-çiçekli ve ağaçsızdı. Yayla, bahar ve yaz aylarında gelinlik kız, kış aylarında “Eli kanlı katil” gibiydi. Ozan, o yaylayı, çimenli çiçekli günlerinde değil, karlı fırtınalı bir kış gününde geçti.             Bir yarıyıl Tatilinde yakalandı yine “Karakışa”, Azdavay da.             Kar; geçit vermeyen kalınlığına daha da katkı yapmak istercesine gece gündüz yağdıkça yağıyordu.             Ne Azdavay Kaymakamı, ne de Azdavay ilköğretim Müdürü, lokantadan yiyip, otelde yatan öğretmenlere “görev yerinize gidin” diyemiyorlardı. Günler geçti, öğretmenlerin okullarına gidecekleri yollar açılmadı. Kimi zaman güneş yüzünü gösteriyor, çok zaman geçmeden toz dumana karışıyor göz gözü görmüyor, dondurucu soğuk, donduracak adam arıyor, yerler mermer gibi, çatılardan buzlar sarkıyordu. Yeryüzü ak ta olsa, “karakış” dedikleri buydu demek.   Kar yağışı dinecek, yollar açılacak gibi oluyor, bir gecede yeniden kar yağıp üstüne ekliyor, köylere ulaşılamıyordu. Bir süre sonra yağışlar dindi, güneş açtı. Güneş ışınları altında parlayan karla kaplı yeryüzü her zamankinden daha uysal pürüzsüz, pırıltılı ve dümdüzdü. Sivri Mehmet çıkageldi bir gün Azdavay’a. Ayağında yün çorap kara lastik, bacakları dolak dolalı, uzun ince boylu, sırtında abası, elinde sopası, başı başlıklıydı. “Hocam seni almağa geldim” dedi. Y... Devamı

01 04 2008

KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

                                                    KANARYA SUSMADI                                                                                       FİKRİ UZUN   Nevşehir Lisesi ikinci sınıfında, derse ilk girdiği gün hoca, kucağında ki kitapları masasına döktü, kara tahtanın önünde dikildi. Kollarını arkadan kenetledi, kaşlarını çattı sınıfı süzdü.  Elbisesi bol, kravatı yan duruyordu. Orta yaş üstü, yumuşak etli bedenli, uzun boyluydu. Kendisini tanıttı. Adının Ahmet, Soyadının Yiğit (üstüne basa-basa) olduğunu, coğrafya derslerine gireceğini, çalışmayanı sınıfta bırakacağını, sert ve net biçimde anlattı. Yılışıklardan hiç hoşlanmam. Kopya çektirtmem, sınıfta konuşturtmam, gürültü istemem” dedi. Sınıfa epeyce gözdağı verdi. Hiçte öyle birisi olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Sınıfa bir kucak kitapla girer, kucağındaki kitapları masasının üstüne döker, kara tahtanın önüne dikilir ya bir öğrenciye çatar, ya hiçbir şey yapmamış olana yapmış gibi bakar, affetmiş gibi davranır, sınıfı güldürür, bir iki coğrafya ile ilgili tümcelerinden sonra, başka konulara geçerdi. Rusya’nın Sibirya iklimini değiştirmeği, Azak Denizi kıyılarına set çekmeyi düşündüğünü anlatır, Filistin Topraklarına yerleşen İsrail’in elindeki kıt toprakları değerlendirmek, kısıtlı toprağından daha f... Devamı

28 03 2008

2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLÜ SONUÇLARI AÇIKLANDI

2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLÜ “ASMALAR ÜZÜM VERMEYECEK’e”     11 Nisan 1980’de öldürülen TRT (İstanbul Radyoso) Prodüktörü , Gazeteci ve Yazar Ümit Kaftancıoğlu adına Yalın Ses Yayınlarının bu yıl dördüncüsünü düzenlediği 2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLLERİ sonuçları açıklanadı.   Adnan Özyalçıner, Osman Şahin, Feyza Hepçilingirler, Mehmet Güler ve Öner Yağcı’dan oluşan seçici kurulun 280 öykü içerisinden, birinciliğe İBRAHİM ŞAŞMA’nın “ASMALAR ÜZÜM VERMEYECEK” adlı öyküsünü, İkinciliğe AYŞE AKALTUN’un  “ISIRGAN OTLARI” adlı öyküsünü, Üçüncülüğe ise HİKMET YILMAZ’ın  “KARLI EYLÜL VE SAKSAĞANLAR” adlı öyküsünü değer gördü.   Seçici kurul ayrıca, GÖNÜL ÇATALCALI’nın “YOLLAR”, MURAT TAŞ’ın “TOPRAK”, SALİM NİZAM’ın “TERS LALE”, MAHMUT YAMALAK’ın “RAHATMISIN YAVRUM”, MUAMMER KÜÇÜKERGÖR’ün “HAİN LODOS”, BERDAR DOĞAN’ın “ÖZLEM” ve SUNA DÜNDAR’ın “HAYAT AKARKEN” öykülerini de MANSİYONA değer gödüklerini açıkladılar. Dereceye giren öyküler “2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLLERİ” adı altında bir kitapta toplanacaktır.   Dereceye girenlere ödülleri, 12 Nisan 2008 günü saat 19.00’da AKATLAR KÜLTÜR MERKEZİ’nde yapılacak olan ÜMİT KAFTANCIOĞLU anma gecesinde verilecekti. Katılım üçretsiz olup tüm halkımız davetlidir.   Dereceye giren arkadaşlarımızı kutlar, seçici kurula ve tüm katılımcılara teşekkür ederiz.      Öztürk Tatar Yalın Ses Yayınları     BİLGİ:   0555 254 27 26 www.yalinses.com www.umitkaftancioglu.com  ... Devamı

13 01 2008

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN 13 Ocak 2008 , Pazar | Etiketler : Öykü YAĞ TASI       Reis, “On parmağında on hüner” Topal Şükrü’ye tırpan kırığından yaptırdığı belinde kın içinde taşıdığı kemik saplı keskin bıçağıyla somunu (fırında pişirilmiş çörek) eşit kalınlıkta dilimledi. Kabuğunu ayırıp, tarhana çorbasına doğradı. İçini de anasının önüne uzattı. Oğlu yanı başında, kızı da beşikte sarılı karşısındaydı. Babası, yarı sofradan, yarı ocaktan yana dönmüş, kahvesini yudumluyordu. Ocaktaki közü maşayla tutup, dudakları arasındaki sigarasını yaktı. Avurdunu içine geçirerek derin-derin birkaç nefes çekti. “Hey gidi gençlik” dedi, içinden. “Gözüm almıyor. Gücüm olsa durur muydum? Goca Gırana gider, iki gürgen yıkar, doğrar, satışa hazırlardım.” Babasının içinden geçenleri okumuş gibi, ağzını silip sofradan kalktı Reis. Merdivenleri inip, avlu kapısının arkasındaki duvardan baltayı aldı, köselenin başına oturdu. Reisin olduğu sofraya oturamayan, bakır güğümlerine pınardan su doldurup gelen eşi Huriye’ye; “Çevir” dedi adını anmadan. Huriye köseleyi çevirdi. Daha önceki deneyimlerinden nasıl çevireceğini biliyordu. Laf işitmemek için özen gösterdi. Reis baltayı zağladı, (iyice keskinleştirdi) ayağa kalktı, koltuğunun altına aldı, eşiyle konuşmadan ve nereye gittiğini söylemeden sekercesine yürüyerek, Koca Kıran’a gitti. Yolda, baltasının yüzünü kara çıkarmayacağını, ne büyüklük ve kalınlıkta ağaç keseceğini düşündü. Koca kıran da her tür orman ağacı vardı. “Allah ne nimetler veriyor, vereceğine. Şehirliye de verseydi bu odunu, kime satardık?” dedi kendi kendine. Meşe kesecekti bu gün. Öylede yaptı. Bilek kalınlığında olmalıydı. Hem kesime iyi gelir, hem de alan iştahlı alırdı, bu kalınlıktaki meşe odununu. Fazla kalın olursa yarmak ister, ince olursa, dayanıksız olur, satışa gelmezdi. Dibinden kesmedi seçtiği meşeleri. Önce işe yaramayacağına inandığı uç dallarını u... Devamı

13 01 2008

YARA / FİKRİ UZUN

YARA / FİKRİ UZUN 13 Ocak 2008 , Pazar | Etiketler : Öykü                                                YARA     Temmuz ayının, sıcak kokan sıcağında, Nizamın kâmil, hiç durup dinlenmeden öğleye kadar ekin biçti. Köse’nin Enver’den aldığı “çift öküz” marka tırpanı güneşte bıraktı, ahladın (yabani armut) dibine gölgesine oturdu. Ahlatın, dalları genç, gövdesi yaşlı, gölgesinde “bir ev kişi” barınabiliyordu. Yoğurt tasına güvlek ten (ağaç su kabı) su koydu, kaşıkla karıştırdı. Yoğurt parçaları suyun içinde yüzmeğe başladı. Kestiği çöreğin en kabuklu yanını, suyla cıvılttığı (sulandırdığı) yoğurdun içine doğradı. “Ürün (süt ve süt ürünleri)  olmadı mıydı, köyde durmayacaksın. Başını alıp gidecek, karnını başka yerlerde doyuracaksın. Köy yerinde ürün oldu mu, başka katık, aranmaz.” dedi. Az yumuşayan çöreği, kaşıkla ağzına aldı, daha önce boğazından geçmeyen çöreğin hem katılığı değişti, hem de kokusu. “Aslında köycülük zor. Bak topal bayramın oğluna, okudu başını kurtardı. Demirci Eminin oğlu Hafız dükkân açtı. Maşa kürek yapıp satıyor. Kefelide mıh kessen o da iş değil. Ha şehirde yaşamışsın, ha köyde? Edince bir mesleğin olacak Küçük Usta dükkân açmış, tüfek tamir ediyormuş. Yağmuru yok yağışı yok. Başı kuru yerde. Mesleğin olacak. Şehre gitsen ne yapacaksın amelelikten başka. El kahrı çekmek kolay mı? Şu Topal Şükrü niye inmez şehre bilmem. ‘on parmağında on hüner.’ O’nun yerinde olsam bir gün durmam. Bir dükkân açarım, oturduğum yerden para keserim. Hacı Sakalların Osman Bey, bozulan tabancasını Ankara’da yaptıramamış, Topal Şükrü yaptı. Böyle marifetli adamın rençperlikle işi ne? Ekeceksin, biçeceksin, yağmur yağmazsa biçecek ... Devamı

13 01 2008

İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN

İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN 13 Ocak 2008 , Pazar | Etiketler : Öykü İŞKEMBECİ                             Böbüroğlu koltuğuna oturdu, bir eliyle direksiyondan yapıştı, öteki eliyle tuttuğu kontak anahtarını yerine takıp cipi çalıştırdı. Arkasına döndü, çabucak yolculara baktı, bakışlarıyla saydı. Yolcular tamamdı. “Yolcu yolunda gerek” dedi içinden. Deneyimlerine bakılırsa, hava kar yağışlı olacaktı. Kastamonu Cide- Cide Kastamonu arası posta çekiyor, bulursa yolcu alıyor, yolcusuz da kalmıyordu. O gün, beş kişilik cipte,  beş yolcusu vardı. Aralara yolcu almaz, alsa da sığmazdı.  Kastamonu’dan ayrıldı, Gölköy’ü Subaşı’nı geçti, Dadaya yaklaştı. Yolda bekleyip “hazırol” da dikilen iki kişiye:”Üzgünüm yer yok” der gibi, direksiyonu bırakıp, ellerini gökyüzüne açtı. Daday’da, “çay ve yemek molası” verdi. Yolcuların hepsi de Kastamonulu, iki öğretmen bir ebe, bir tarımcı, birisi de belirli işi olmayan bir vatandaştı. Önce lokantaya girdiler. Doğal olarak lokantacı, elindeki bezle silinmiş masayı bir kez daha sildi, ne yemek istediklerini sordu. “Ne var yiyecek?” dedi, her gün oradan geçen, zaman-zaman da yemek yiyen  Böbüroğlu. Lokantacı saydı: “Kapuska, kara kelem, ısbıt sarması, tarhana çorbası, tava böreği, pirinç pilavı” dedi. Öğretmenlerden birisi, yenisi: “tarhana çorbası” dedi. Çorba geldi. Gurbet yabancısı değildi de. Gurbette olduğunu ağzına aldığı ilk kaşıkta anladı.  Damak tadına uymuyordu. Zar-zor, “açlık belasına” yedi. Yanı başlarındaki kahvehaneden çaylar geldi, içti, ayrıca çay parası ödemediler. Konuşmalara bakılırsa, Azdavay-Cide arası çok kar yağışlıydı. Azdavay’da yağış yoktu. Gidemeyeceklerini anlasalardı, aslında kahvehanenin üstündeki odalardan birinde yatabili... Devamı

13 01 2008

VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN 13 Ocak 2008 , Pazar | Etiketler : Öykü                                    VEDA etmiyorum     Sevgili okurlar; Asıl görevim eğitimcilik. Asıl görevimi aksatmadan yerel, “Yeni Kastamonu Gazetesi”nde, aralıklarla da olsa yirmi altı yıl köşe yazıları yazdım. Tanınmak, meşhur olmak gibi bir tutkum, “kim ne der” gibi bir kaygım “bana ne?” gibi de bir düşüncem olmadı.  Topluma ödemem gereken borcumun eksik kaldığı kanısındaydım. Yaşadığım, ilgi duyduğum, görüp izlediğim tanık olduğum toplum olaylarını, toplumun düşüncelerini, duygularını yergilerini gazetenin köşelerine, yansıttım. Yazdığım yazı konularım hep gerçek, “inkâr itiraz” edilemeyecek, karşı çıkılamayacak cinstendi. Kalemi çıkarıma kullanıp, kimseyi hırpalamadım, karalamadım, çamur atmadım. Hırpalamam gerekenler olduğunda, yüz yüze hesaplaştım.             Yazılarım okundu mu, okunmadı mı, ciddiye alan oldu mu, olmadı mı, havanda su mu dövdüm, bilemiyorum?             Emekli olalı on yılı geçti. Emekli lafını hiç sevmedim. “Bir işe yaramaz, ıskartaya çıkmış” algılanmasının değiştiğini de göremedim. .             Bundan sonra, aklım ereliden bu yana beynimin derinliklerinde kayıtlı olan, bende derin iz bırakan anımsayabildiklerim yaşadıklarım duyduklarım izlediklerimin biraz sıra dışı, biraz acıklı, biraz çileli, biraz da ağlamakla gülmek arası boğazı düğümleyen kimi bölümlerini öykü türünde yazmayı düşünüyorum. Yazarak anlatacaklarımın benzerleri belki de çoğunuzun başından geçmiş olacak. Gerilere gidip, anılarınızı tazeleyeceksiniz. Kimilerinizde; ̶... Devamı

29 12 2007

DİSK başkanlarından Abdullah Baştürk adına düzenlenen ‘İşç

Evrensel, 28/12/2007 ‘İşçi Öyküleri Ödülleri’ sahiplerini buldu DİSK başkanlarından Abdullah Baştürk adına düzenlenen ‘İşçi Öyküleri Ödülleri’ sahiplerini bulduDİSK ve Genel-İş’in eski başkanlarından olan Abdullah Baştürk adına, 5 yıldır öykü yarışması düzenleniyor. Genel-İş ve Edebiyatçılar Derneği’nin ortaklaşa yaptığı yarışmanın amacının, Baştürk’ün adını ve anısını hem taze tutmak, hem de günümüzde esamesi pek okunmayan işçi öykülerine yeni soluklar kazandırmak olduğu belirtiliyor. Bu yıl 5’incisi düzenlenen yarışmanın sonuçları ise önceki akşam açıklandı. Ankara’da İnşaat Mühendisleri Odası’nda yapılan “Abdullah Baştürk 5’inci İşçi Öyküleri Yarışması Ödül Töreni”ne edebiyatçılar ve Genel-İş üyesi işçiler katıldı. Törenin sunuculuğunu üstlenen Hasan Uysal, 2004’te başlayan yarışmaya bu yıla kadar toplam 803 öykünün katıldığını belirtti. Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Genel-İş Genel Başkanı Erol Ekici, Baştürk’ün içinde yer aldığı örgütü büyütmek üzere elinden geleni yaptığını hatırlatarak, işçi öyküleri yarışmasının Baştürk ailesinin katkılarıyla süren bir çaba olduğunu vurguladı. Yarışmaya gönderilen eserlerden kitap da meydana getirildiğini söyleyen Ekici, yarışmaya katılmak için emek veren öykücülere teşekkür etti. Türkçenin kazanımı Ardından, Baştürk’ün yeğeni sinemacı Ahmet Soner’in hazırladığı, Abdullah Baştürk’ü anlatan sinevizyon gösterildi. Sinevizyondan sonra ise Baştürk adaşı olan Barış Abdullah Baştürk sahneye çıktı. Gazeteci İlhami Soysal’ın, Baştürk’ün ölümünün ardından kaleme aldığı makalesini okuyan Abdullah Baştürk’ün yeğeninin oğlu Barış Baştürk, izleyicilerin beğenisini topladı. Yarışma jürisi adına söz alan Remzi İnanç da, “Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması”nın hem toplumsal bir faydası olduğunu, hem de Türkçenin kazanımı olduğunu bildirdi. Bu yıl 132 dosyanın jüriye ulaştığını kayde... Devamı

22 12 2007

“İç dünyam çok karmaşık değil”

“İç dünyam çok karmaşık değil” ASLI TOHUMCU <Sayı: 79 Ocak 2005> Mine Sögüt Otuz yaşıma gireceğim ekşi sabahı bir Mine Söğüt kahvaltısı ve söyleşisiyle tatlandırdım. Söyleşinin konuğu oydu belki ama, Mine Söğüt’ün Çukurcuma’daki aydınlık ve kedili –Asprin, Paşa– evinde, çok sevdiğim, takdir ettiğim bir yazarla, bir yaşıma daha giren bendim! Dünyayı ve ikâmetçilerini gerçekçi bir bakışla değerlendiren, bu değerlendirmeyi seçtiği konulara tezat, masalsı bir üslupla yapan Mine Söğüt’ün iki romanı: Beş Sevim Apartmanı, Kırmızı Zaman; bir biyografisi: Adalet Cimcoz, Bir Yaşamöyküsü Denemesi ve Sevgili Doğan Kardeş olmak üzere yayınlanmış dört kitabı var. Kendisiyle çocukluğu, politik duruşu, romancı ve gazeteci olarak yazmak ve illaki bir dolu konu hakkında konuştuk. Ben yeni yaşımı pek sevdim, umarım sizler de söyleşiyi severek okursunuz. Küçükken annen sana ne yedirdi içirdi de böyle güzel iki roman yazdın? (Gülüyor) Bu soruya hazırlıklı değildim! Annem yediklerime karışmadığı, istediğimi yiyip istemediğimi yemediğim için böyle romanlar yazabildim sanırım. (Gülüyor) Gerçekten de rahat, keyifli, biraz fazla önem verilen bir çocuk olarak büyütüldüm. Eminim arkamdan alay ediyorlardı ama bana büyük ve önemli biriymişim gibi davranırlardı ufakken. O yüzden istediğimi yer, istemediğimi yemezdim ama meğer gizli gizli, neyi isteyip neyi istemeyeceğimi aşılamışlar, o ayrı. Karşıma geçip seyretmişler sonra, doğru yaptık mı bakalım diye. Pek özgüvenli, pek değer verilen bir çocuk olarak yetiştirildim. Aslında yazı yazmanın arkasında, sanatı üretmenin arkasında büyük acılar, uyumsuzluklar oluyor, ya da daha çok öyle hikâyeleri biliyoruz; zor geçen çocukluk, bir türlü değer verilemeyen kişilikler, anne babayla problemli ilişkiler. Belki onlar da besleyici ama kendi deneyimimden biliyorum ki huzurlu bir hayat sürmek de insanın yeteneklerini, egosunu, kişiliğini yönlendirmesi açısından kıymetli. Kitap okunur... Devamı

22 12 2007

Kayıp Yazarın İzi, Elıas'ın Gizi

Kayıp Yazarın İzi, Elıas'ın Gizi <Sayı: 59 Mart 2003> Süha Oğuzertem [Bu "eleştiri öyküsü"nde adı geçen kişi ve olayların gerçek kişi ve olaylarla ilişkisi bulunabilir.]Kütüphanedeki az sayıda Türkçe kitap arasında dikkatimi çekmişti. Şöyle bir göz atmak için ödünç almıştım. Arka kapağında, Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazandığı belirtiliyordu. Bu da merakımı kamçılamış olmalı. Sonrasında tuhaf bir okuma serüveni gelişti.Birkaç cümlesini okuduktan sonra bir tarafa bırakacağınız kitaplardan değildi. Epey dizgi hatası vardı ama Türkçesi pek aksamıyordu. Yazarın sözcük dağarcığı zengindi. Klasik Türk müziği ve antikacılık alanlarında önemli bir birikime sahip olduğu anlaşılıyordu. Kurgusunda da ilginç sayılabilecek öğeler vardı. Öykü kitabı olarak sunuluyordu ama bir öykü derlemesi değildi. Başlığın altındaki "Üç Kısım Tekmili Birden" sözleri ve öykülerin başlıklarına eşlik eden üstbaşlıklar, belli bir bütünlüğe sahip olduğunu gösteriyordu. Kitaptaki öyküler, o dönemde -hattâ hâlâ- gözde olan ikiz kimlik, gerçeğin göreceliliği, çoğul anlatıcı perspektifi gibi bazı izlek ve tekniklere dayanıyordu. Bu ilk izlenimlerden yola çıkan yüzeysel bir değerlendirmede "iyi edebiyat" sayılabilirdi. Nitekim, öyle sayılmış ve önemli bir öykü ödülünü kazanmıştı.Ancak galiba kitabın başka bir boyutu daha vardı. Dili ve yansıttığı kültürel birikim, arka kapakta yazıldığı gibi, "[g]enç öykücü"nün "ilk yapıtı" olamayacağını düşündürüyordu. Kitabın adı, epigrafı, öykülerin başlık ve üstbaşlıkları, öykülerdeki sahtecilik ve kayıp kimlik izlekleri, metinde yazarının kimliğiyle ilgili bir oyun oynandığını sezdiriyordu. Bu, "postmodern" denince akla gelen, bazılarınca otomatik olarak iyi edebiyatın göstergesi sayılan (ama "metin içinde" kalan) bir oyun muydu? Yoksa bu kitap, daha doğrusu yazarı, gözde izleklere dayanan bir metin kurarak edebiyat dünyasına bir oyun mu oynuyordu? Kitabın "ciddi edebiyat"la bağdaşmayan bazı öğeleri olduğunu, yüzeydeki bazı öğe... Devamı

06 04 2008

NARLI BAHÇE

NARLI BAHÇE <Sayı: 59 Mart 2003> Ayfer Tunç Narlı Bahçe'yi arıyordum. Hangi coğrafyaya ait olduğunu bilebilsem yollara düşmeye hazırdım. Ama bir türlü hatırlayamıyordum: Batıda mıydı Narlı Bahçe, doğuda mı? Uzun yolların ucunda mıydı, burnumun dibinde mi? İçimde miydi, dışımda mı? Var mıydı, yok muydu? Kuzeye ve güneye giden yolları büyük denizler kesiyor, rüyalarımda sürekli yer değiştiren Narlı Bahçe'nin yolu da bir görünüp bir kayboluyordu. Gözlerimi yumduğumda kendimi bazen Narlı Bahçe'nin önünde buluyordum, ama, tam içeri girip 'bahçede yine mevsim değişmiş' diyecekken uyanıyordum. Kendimi rüyaların sonsuzluğuna bırakarak Narlı Bahçe'yi bulamayacağımı anlayınca, kütüphanelere dadandım. Soğuk ve loş kütüphanelerde rafları taramaya başladım, kalın bulutların arasından süzülen gün ışığıyla girdiğim kütüphanelerden çıktığımda, karanlık basmış, herkes evine çekilmiş oluyordu. Ümitsizliğe kapılıyordum, vazgeçecek oluyordum bu arayıştan, ama rüyamda karanlıkta uzanan, içinden anlaşılmaz uğultuların yükseldiği, arada bir, bir yıldızın ışığıyla ağaçlarının dalları pırıldayan Narlı Bahçe'yi görünce heyecanla uyanıyor ve aramaya yeni baştan başlamaya karar veriyordum. Kütüphanelerde birçok dost edindim. Bazılarıyla sabahları karşılaşırdık. Yosun tutmuş eski taşlara basarak, aramanın tadını çıkartmak için acele etmeden yürürken dostlarım sorarlardı: 'Hâlâ bulamadın mı?' Ümitsizce başımı sallardım: 'Yok. Narlı Bahçe yok...' 'Vardır,' derlerdi, 'aramaya devam et.' Ben sadece Narlı Bahçe'yi arıyordum, onlar her şeyi arıyorlardı. Birini buldukları anda buldukları şey onları başka bir şeye götürüyor, böylece yeni bir şey arar oluyorlar, buldukları dağ gibi birikiyordu. İmreniyordum onlara. Bir gün ben de Narlı Bahçe'yi bulacak, ardından başka bir şey aramaya başlayacak mıyım acaba? diye kendime soruyordum. Bana yardımcı olmak istiyorlar, hatta benim için Narlı Bahçe'yi arıy... Devamı

18 12 2007

Kamaera Lucida’ya Öykünme / Ezgi Umut

Kamaera Lucida’ya Öykünme / Ezgi Umut     Kalktı yatağından. Bedenini bir bulutsu gibi  saran acı hafiflemişti. İlkyazın ağrılı sızılı  nemli günleri!. Nem bacaklarına ve eklemlerine dayanılmaz ağrılar sarmıştı bir gece önce. Şu yün taytını giymek istemişti ama nerede? Bir türlü bulamamıştı. Her halde diğer odadaki karmakarışık çamaşır  öbeğinin içinde düğüm olmuştur. İncecik poplin pijama  ile titreyerek uyumuştu.  Bir gün önce edindiği kitaplar geldi hatırına. Ederini düşününce biraz canı sıkıldı. Kahvaltı niyetine ağzına tıkıştırdığı kocaman peynir parçasını neredeyse çiğnemeden yutarken eli sigara paketine uzandı. Biliyordu içeceği her bir tütün  çubuğunun üfleyeceği, her bir barış halkasının göğsünün  şu sol tarafındaki baskıyı ve ağrıyı daha da arttıracağını biliyordu ama sigarasız olur mu? Yine çılgın günlerinden biriydi önceki gün. Kalkmış tüm tanımadığı ve doğru dürüst kavraması için belki de birkaç yılın geçeceği son yılların düşünür yazarlarının kitaplarını doldurmuştu poşete bu kez. O da artık kabul ediyordu. Yüz sayfayı aşmayan böyle kuramsal kitapları okumak, ağzında erimeye başlayan  sert bir çikolata parçasının bıraktığı o hoş mutluluk  tadını veriyordu. Çikolata yenilip yutulduktan bir müddet sonra ağızda unutulmuş  kırıntılardan  gelen, o çok kısa süreli hoş tatları da yeniden yapılan okumalara benzetiyordu.  O güzelim  tadı belleğe yerleştirmek ve yeniden duyumsayabilmek için defalarca    bir daha, bir daha  okumak! Beş yüz sayfalık bir düşünceler yumağını okumak ise  çok zaman yitirici ve kafa karıştırıcı olabiliyordu  ara sıra. Hele de sonunda yazılanların bir safsata olduğuna karar verdiği o (özensiz) yapıta harcadığı günler  için o süslü püslü  kitabı çıkaran  yayın evine kızıp yazarına da küsüyordu. Böyle bir yazarla sohbet  etmek ne mümkün? Oysa bu tek kişilik dünyada en yakın dostları kitaplar değil miyd... Devamı

18 12 2007

Bu Şiir Senindir Roziçkam / Ezgi Umut

Bu  Şiir  Senindir Roziçkam  / Ezgi Umut     “Bu şiir senindir Roziçkam” dememiş miydim meleğim? Alıp okuduktan sonra  dizelerimin yazılı olduğu  peçeteyi katlayıp ipek gömleğinin  göğüs cebine, yüreğinin üstüne  yerleştirmiştin dikkatle.   Tam da vazodaki beyaz güllerden birini iliştirmeye niyetlenmişken ipek   saçlarına. “Öyleyse  bu fotoğraf da senin olacak!” diye kalkmamış mıydın  iskemleden aceleyle? Parmaklarının ucunda semah yaparcasına dönüşünün yeliyle  kırmızı çiçekli kloş eteğinin şöylece   burgulanarak  o hoş havalanışı, yarım daire çizişi  gitmiyor gözümden.  Kim inanırdı iki çocuk anası olduğuna. İki çocuğumuzun anası. Bir bahar dalı kadar narin olan sen, yeri geldiğinde kötülük rüzgârlarına göğüs veren bir granit kale  kadar da sağlamdın. Uzun bal rengi saçlarını yele gibi savurarak karşıma geçişin vardı ya işte unutamadığım...  “Gül artık gül” demiştin. Yine de o bungunluğu, içten içe yayılarak tüm duygularımı tutan o kötücül ürpertiyi susturup da gülümseyememiştim.  “Bak tüm dünyayı sana bırakıyorum.” diye bağırmıştın deklanşöre basarken.   “Dünyayı sana bırakıyorum,   Bırakıyorum sana dünyayı,   Sana dünyayı bırakıyorum,   Dünyayı, dünyayı...   Duyuyor musun ? dünyayı... ”   Yüreğimizi burkan o kötü haykırışları duymazdan geliyordun. Kötülerin çığlıklarını  yüreğinde açan güzellik tomurcuklarıyla  bastırmak istercesine alaya alıyordun olan biteni.  Yine de  gözlerin ele veriyordu kaygılarını, ne kadar saklamaya örtmeye çalışsan da. Yavrusunu avutan gururlu  bir anne edasıyla basmıştın deklanşöre. Keşke  fotoğrafı çeken sen değil de ben olsaydım. Belki de en doğrusu yanımızda ayakta duran genç ozanlardan birine rica etmekti o son kare için. Onlar bizim otobüste yoktular akşam. Sanırım Ad... Devamı

18 12 2007

Narsist Manita / Ezgi Umut

 Narsist Manita / Ezgi Umut     Yürüyen bir bant üzerinde doğduğumu hatırlıyorum. Öncesinde çatırtılı, vızıltılı,kokulu  kopuk kareler var sadece.Yürüyen bantta ilerlerken etrafımda dizili bir sıra beyaz önlüklü insanın bana hayranlıkla baktığını görünce, nedenini anlamasam da  çok sevindim.Doğumun şaşkınlığı işte. Beyaz  bonesinden  taşan kumral saçlarını  içeri doğru itelerken  gözlerini benden ayırmadan bir yandan da dirseğiyle arkadaşını dürtükleyen kızın sözcükleri takıldı aklıma. -Ah Fedayi Abla ah, Ne kadar güzel değil mi? Bir gün biz de...  Yanındaki ızbandut gibi iri yarı kırışık suratlı kadının dirsek atmasıyla   susan kızın gözlerindeki mutluluğun buğulandığını da görmüştüm. -Salak salak hayallere kaptırma kendini. Buradan aldığın askari ücret belediye otobüsüne bile binmeye yetmezken.. diye fısıldamıştı izbandut. Ha demek belediye otobüsüyle yolculuk edenlerin bile edinemeyeceği kadar kıymetli bir metaydım. Gururla kasıldım. Henüz vicdani duyum gelişmemişti. Oysa bu gün o zavallı beyaz boneli kızın dediklerini düşününce içime bir sızı düşüyor ve sinirden gaz telim kasılıyor. Fabrikadan çıkıp artık bilinmez bir geleceğe doğru emeklemeye başlayacağımı düşündüğüm sırada yukardan inen yengeç gibi kuvvetli mahmuzları olan acayip bir şey beni tutup havalandırınca başım dönüp midem bulanmaya başladı. Havada yolculuğum ne kadar sürdü bilmiyorum. Kendimi  ağzına kadar dolu bir depoda buldum. Neyse ki bu karanlık yerde fazla kalmadık. İşçi tulumları giymiş biri koltuklarımdaki naylonları bile çıkarmadan kapımı açıp öndeki sürücü koltuğuna oturdu ve marşa bastı. Karanlık bir tünelden çıkıp güneşin ışıl ışıl parıldadığı yeşil ağaçlarla bezeli bir dünyaya merhaba dedim. Yoksa doğum anım karanlıklardan kurtulduğum o an mıydı bilemiyorum. Adam radyoyu kurcalamaya başladı. Bir müzik bulmuştu ve ıslık çalmaya başlamıştı ki daha kalın bir sesin uyarıcı komutu belirdi içerde. ... Devamı