24 07 2011

Saklı Bahçenin Ozanı

Saklı Bahçenin Ozanı

Nevra Bucak / Türk Dili Dergisi, Sayı: 142

Kadın masallarda, düşlerde yaşardı. Yıllar sonra karşısına çıkan adam ona aynı masalı, düşü anlatınca etkilenmemesi olanaksızdı...

"On dört yaşımda da, erişkin kadınlığımda da hiç bozmadan aynı masalı, düşü kuruyorum. Bundan böyle artık 'onun' masalını dinlemek istiyorum, dahası artık bu benim de masalım!"

Ne yazık ki, adamın pek vakti yoktu; yine de tüm yoğunluğunun arasında kadına masallar anlatmayı, düşlerde gezdirmeyi bildi. Kadın artık deneyimli bir sabırla bekliyordu. Adama söz verdiği gibi olgun bir özveriyle... Aynı masalın ve düşün içindeydiler.

Kadın büyülenmişti. "Yalnızca sesini duymak istedim," demişti; güneşli bir öğle saatinde adamı aradığında. Adam da her zamanki içtenliğiyle, onu unutmadığını, arayacağını söylemişti.

Kadın ona sitem etmemişti, yalnızca onu özlediğini anlatmaya çalışmıştı. Sözcüklerindeki tını ürkekti, utangaçtı. Adam anlamıştı...

Kadın hâlâ çocuktu, büyümek de istemiyordu. Adamın düşlerini seviyordu: o düşlerde yol almayı da.

Yaşam acımasızdı, alaycıydı ve kısaydı; kadın da gülmeyi öğrenerek yazgısıyla baş etmeye çalışıyordu. Kimi kez başa çıkabiliyordu, kimi kez de kendini ağaçtan düşmüş gibi duyumsuyordu; özellikle adamın onu istese de arayamadığı günlerde, gecelerde... Aranıldığındaysa, bir dünya değil, dünyalar onun oluyordu...

Bu böyle sürüp giderken, yolu bir gün saklı bahçeye düştü.

Ağaçların altındaki tahta masalardan birine geçip oturdu. Yakınlarda bir yerlerden flüt sesi geliyordu; insanı kendine döndürüp uzak düşlere yaklaştıran, sakıncalı yoğun tutkular yaşatan, baştan çıkaran ezgilerdi.

Kadın anılara gömüldü...

Bir akşam vakti, adamın ellerini avuçlarına arasına alıp sormuştu: " Bu ellerle mi yazıyorsun?" Sonra onun yanıtını beklemeden dudaklarına götürüp, her bir parmağı birçok kez tek tek öpmüştü...

Saklı bahçede kimseler yoktu. Yalnızdı kadın. Ağaçlardan güz yaprakları basbayağı dans eder gibi dönerek yavaşça düşüyordu. Bir tanesi kadının saçlarına kelebek gibi kondu. Flütün lirik ezgileri arasında, "Bu yaprağı artık saklarım," dedi ardında bir ses. Kadın başını çevirdi, baktı. Arkasında duruyordu saklı bahçenin ozanı.

"Çiçeklerin perisi seni aramamı söyledi," dedi kadın.

"O zaman çiçeklerin perisine teşekkür etmeliyim," dedi adam. Kadının yanına oturdu. Kadın başını onun omzuna koydu.

El ele diz dize periyi beklemeye başladılar.

Saklı bahçe yavaşça değişiyor, mitologya ormanına dönüşüyordu. Derken göründü çiçeklerin perisi. Üzerinde sararmış güz yapraklarının renginde, yerlere dek inen tül bir giysi vardı. Uzun saçlarından altın ışıklar dökülüyordu manolya tenli biçimli, yuvarlak omuzlarına. Ekinde defne dallarından yapılmış bir taç tutuyordu.

Ozan tacı görünce irkildi: "Rufinus mu yolladı?"

"Sana yolladı," dedi güzel peri. "Onun başına koyman için!"

"Rufinus'u artık kıskanmıyorum," dedi ozan.

"Rufinus, beni sana verdi," dedi kadın. Bir gece düşüme girmişti. Ben de ona, benimle aynı düşü paylaşan bir adamı yollaması için yalvarmıştım."

"O adam ben miyim?"

"Kuşkusuz," dedi kadın. Ozan tacı perinin elinden aldı, düşlerde ve masallarda yaşayan kadının başına koydu...

Böylece tanrıların orman kapıları ardına dek açıldı. Çiçeklerin perisi önden gitti, onlar ardından... Söğüt dallarının içine eğildiği gölün kıyısından geçerlerken, aşka âşık olduğunu söyledi peri. "Âşıkları severim, onlara elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım. Bu benim işimdir. Onlara menekşelerden yatak, gül yapraklarından yastık yaparım, tenleri zaten birbirlerinin üstüne kapanır. Üşümezler."

Hava kararmış, ay çıkmıştı. Önlerinden giden perinin eteklerini aydınlatıyordu ay ışığı. Yürürlerken saklı bahçenin ozanı, çiçeklerin perisiyle sevgilisini birbirlerine benzetiyor, onları aynı kadın gibi görüyordu. Bu belki de aşka âşık olan güzel perinin oyunu, ya da insanlarla oynamayı seven tanrıların bir şakasıydı...

Yıldızlardan uzanan uyku perisi değneğiyle sevgililerin başlarına hafifçe dokundu. Ozanla, kadın kendilerinden geçerek yaprakların üzerine yatıp derin bir uykuya daldılar. Çiçeklerin perisi, teşekkür etti, uyku perisine. Saklı bahçenin ozanına artık istediği düşü gösterebilirdi.

Ozan düşündü, kadına sahip olurken aynı anda periye de sahip olduğunu duyumsadı... Bu şimdiye dek tatmadığı bir taddı; doygunluktan titredi, kendinden geçti. İçine girdiği kadın, bir peri oluyordu, bir sevgilisi...

Ozan, kadının üzerinden ayrıldığında iki güzel kadınla birden sevişmiş gibiydi; halinden hoşnuttu. Yüzü ışıldıyordu.

Uyandıklarında sabah olmuştu. Kadın ozanın düşünü görmüştü düşünde. Çiçeklerin perisi onları ayak uçlarında bekliyordu. Ozanla peri bir an göz göze geldiler. Aynı anda, gökyüzünden nal sesleri gelmeye başladı. Ak kanatlı atlar uçarak geçiyorlardı havadan. Birbirlerinden güzel peri kızlarını taşıyorlardı Zeus'un sarayına. Periler anadan doğma çıplaktılar, uzun saçları soluk kesen gül pembesi kalçalarını örtüyordu. Birbirleriyle şakalaşıyorlar, şarkı söyler gibi insanın içini hoplatan ezgili kahkahalar atıyorlardı.

Ozan bir onlara baktı, bir yanındaki kadına. Sevgilisini perilere benzetti. Belki de bütün güzel kadınlarda sevgilisini görüyordu. Kadın bunu duyumsamış gibi kulağına fısıldadı: "Gördüğün düş, hiçbir şey değil. Bu geceyi bekle bir tanem! Burası tanrıların ormanı. Bize unutamayacağımız bir sevi gecesi sunacaklar. Onlar bu armağanı herkese vermezler. Tenimde güzel ve tutkulu bütün kadınları topluyorum senin için, içime girerken, onların hepsine sahip olduğunu duyumsatacağım sana."

Ozan birden irkilip titredi. Şimdiye dek yaşamadığı sıra dışı coşkularla dolup taşacağını sezdi; düşüncesi bile şimdiden içini kaldırıyordu.

Yeniden ormanda yürümeye başladılar. Kanatlı atlar, üstlerindeki perilerle uzaklaşmışlardı.

Çiçeklerin perisi her zamanki gibi önden gidiyor, yol gösteriyordu. Yanlarından kanatlı çarıklarıyla Rüzgâr Tanrısı Hermes hızla geçip gitti.

Çiçeklerin perisi, "Afrodit'i dinlemeye gidiyor," dedi, "Onu dinlemekten hiçbir zaman bıkmaz, dahası lir çalarak eski sevgilisine eşlik eder."

Ozan ilgiyle sordu: "Tanrıçayı biz de dinleyebilir miyiz?"

Peri tatlı tali güldü: "Kuşkusuz, aslında Afrodit erkekler için konuşur büyük tiyatroda. Genç tanrılara her hafta ders verir. Onu Zeus bile dinlemeye gider!"

Ozan hafifçe gülerek sordu: "Koca Zeus'un derse gereksinimi mi var?

"Her erkeğin vardır, tanrı bile olsa da. Erkek erkektir! Gelin, biz de dinleyelim güzel tanrıçayı."

Uzaklardan lir sesi duyulmaya başlamıştı.

Büyük tiyatroya yaklaştıklarında ozan, yanında yürüyen kadına fısıldadı."Bu eskil bir tiyatro, kim bilir kaç yüzyıllık."

"Altı bin yıllık!" diye yanıtladı peri önlerinde giderken. Ozan, coşkuyla yanında yürüyen kadının elini tuttu.

Eskil tiyatroları, yarı yıkık bir durumda görmeye alışkın olduklarından oldukça çoşkulanmışlardı. Kırk bin kişilik tiyatro, yeni yapılmış gibi duruyordu karşılarında. Kenarları aslan başı oymalı mermer basamaklar, tıklım tıklım doluydu. Erkeklerin bir kısmı eşleriyle birlikte gelmişlerdi. Tanrıların yeri ayrıydı, en önlerdeydi. Aslında insanlara istedikleri zaman görünüyorlardı.

Afrodit sahnenin tam ortasında duruyordı. Yontularındaki gibi çıplak değildi. Giyimliydi, Yerlere dek inen kuğu beyazı bir harmani vardı soluk kesen vücudunda. Batan güneş kızıllığındaki uzun saçlarını ensesinde toplamıştı. Tanrıça, güzelliğin ötesindeydi; betimlenemezdi. O denli göz kamaştırıcı ve çekiciydi ki, fazla bakılamıyordu ona. Eteklerinin dibinde Hermes, çok hafif bir tonda lir çalıyordu. Afrodit'in sesi de çok güzeldi, yankısı da. Lirin baştan çıkaran gizemli ezgileri arasında, ağır usul bir sesle konuşuyordu:

"Kadınınıza yaklaşırken beni düşünün. Ona özenli, uyumlu olun. Kesinlikle sabırsızlık göstermeyin, bir törende gibi bu kutsa1 birleşmenin tadını çıkarın. Susamış bile olsanız, küçük bir testiden su içer gibi ağır ağır yudumlamasına, sonrasında, sırası geldiğinde kana kana, hem tad vererek, hem de alarak kucaklasın. Aynı zamanda benimle seviştiğinizi unutmayın!"

Tiyatro dağılırken, çiçeklerin perisi,"Zeus da buradaydı," dedi. "Hera ile birlikte gelmişti, ama siz onları görmediniz."

Ozan, "Hera'nın çok kıskanç bir kadın olduğu biliniyor," dedi.

"Hera'nın kıskançlığı boş.yere değil," diye yanıtladı peri. "Zeus onu çok aldattı. Hiçbir kadın nedensiz kıskanmaz erkeğini. Yaradılışında aşırı kıskançlık yoksa."

"Afrodit'in sevgilisi yakışıklı Adonis de burada mıydı?" diye sordu kadın.

"Ne yazık, Adonis henüz yerin altında. Yeryüzüne çıkmasına üç ay kaldı."

"Birbirlerini severlerken savaş tanrısı Ares'in onları kıskanıp ayırması ne acı," dedi kadın.

Peri içini çekti: Acı ama Zeus'un izniyle kısa süreli de olsa görüşebiliyorlar. Kimse aradığı mutluluğu bulamıyor, tanrıçalar bile... Yine de, Zeus aşka saygısı vardır..."

Konuşarak yollarını sürdürdüler. Gökyüzü gitgide kararıyordu.

Yıldızlar çıktığında, "Yatağınız hazır," dedi çiçeklerin perisi. Sonra birden gözden kayboldu. Koca ormanda tek başlarına kaldılar. Periyi ararlarken, uzaklardan yine lirik bir lir sesi geldi. Ezgiler öylesine gizemli, öylesine şiirseldi ki periyi unuttular.

"Hermes, bu kez bizim için çalıyor," dedi kadın.

"Belki de liri icat etmenin keyfini çıkarıyor," dedi ozan.

"Dinle," dedi kadın, "lirden gelen ezgilerde, bu gece bize çok özel bir düş göstereceğini söylüyor. Ey Hermes, sana şimdiden teşekkür ediyor, öpücükler yolluyorum!"

Ozan kadını kendine çekti."Teşekkür et, ama neden öpücüklerini yolluyorsun? Bana kalmasını istiyorum öpücüklerinin."

"İçimde bir değil, pek çok kadın var, sen merak etme, bir tanem, öpücüklerim sana da yeter, tanrıya da."

Ozan irkildi, kaşlarını kaldırdı. Hafiften bir korku düşmüştü yüreğine.

Kadın tatlı tatlı gülümsedi. "Gel, hadi gel!"

Yıldızlar bir anda ışıldadılar, ormanı aydınlattılar. Çiçeklerin perisinin hazırladığı yatak yanı başlarındaydı. Birden mis gibi kokular yayıldı ormana. Yatak menekşelerden, yastıklar gül yapraklarından yapılmıştı.

Yıldızlar usulca ışıklarını kısarlarken, ozan korkularından arındığını duyumsadı. Sevgilisini kucaklayıp yatağa götürürken, alçak bir sesle, "Merak etme, Afrodit'in sözleri usumda," dedi.

"Senin, tanrıçanın dersine gereksinimin yok" diye yanıtladı kadın.

Ozan, onu kollarında biraz daha sıktı, yavaşça menekşelerin üstüne yatırdı...

*****

Ozan kendine geldiğinde, dünyanın bütün güzel ve tutkulu kadınlarına sahip olduğunu duyumsadı. Öylesine tatlı bir bitkinlik, farklı bir doygunluk içindeydi ki, o yoğun duygularla yüzyıllar boyu sürecek destanlar yazabilirdi; henüz kimsenin bilmediği, tatmadığı doymuşluğu, tanrıların ona bağışladığı gizemli sözcüklerle ak kâğıtlara dökebilir, dünyayı yerinden oynatabilirlerdi...

Yanında uyuyan kadına baktı. Uzandı dudaklarından öptü. Kadın uyandı, onu kendine çekti. Ozan hafifçe iç geçirdi. Çok yorgun olmasına karşın durumundan hoşnuttu, dahası o, bir erkekti, tek eşli olamazdı, tüm hemcinsleri gibi... Yeniden, yeniden kadının içine süzüldü, belki de pek çok kadının; öte yandan orası tanrıların ormanıydı, orada insanların henüz tatmadığı doygun duygular yaşanır ve yaşatılırdı...

"Ne alırsınız?"

Kadın düşlerden sıyrıldı, başını kaldırdı. Baktı; karşısında ozan yerine saklı bahçenin garsonu duruyordu. Özür diledi, bir şey istemediğini söyledi. Ayağa kalktı, ağır usul adımlarla bahçeden çıktı.

Yeni düşlere, masallara doğru yürüdü.

 

 

2010-Çiftehavuzlar

Bir küçük im: RUFİNUS, Eskiden Doğu Roma döneminde Çiftehavuzlar'da kendine dillere destan bir saray yaptırıp yaşamış, Doğu Romalı güçlü devlet adamı, aynı zamanda imparator naibi. O zamanlar Çiftehavuzlar ve yöresine RUFİNİA denilirdi. Yazar, RUFİNİA'DAN ÇİFTE HAVUZLARA adını verdiği belgesel kitabında Rufinus'a özel bir yer ayırmıştır. (İlgilenen için) 

Çatırtı

İnci Aydın / Türk Dili Dergisi, Sayı: 141

Uykum ağırdır aslında. Ama o gece nedense bir türlü uyuyamamıştım. Dön babam dön, dön babam dön.

Benim küçük kız lise son sınıfta. Üniversiteye hazırlanıyor. Ben yatarken o hâlâ test çözüyordu odasında. Yatmıyor musun kızım, diye sordum. Sabaha değin ders çalışacağını söyledi.

Çok yedim yatmadan önce. Ağır geldi. Belki de ondan uyuyamıyordum. Birden çatırt diye bir ses işittim. Yatakta oturdum. Kulak kabarttım. Çatırt çuturt bir ses daha. Sanki...

Sanki kapı zorlanıyor gibiydi. Son bir ayda bizim mahallede iki ev soyulmuştu. Yüreğim öyle hızlı atmaya başladı ki...

Bunların elinde silah da oluyor. Allah yarattı demiyorlar, basıyorlar tetiğe. Ne alırsa alsın aslında, cana geleceğine mala gelsin de derdim amaa... Mal da az şey mi? Bizim herif horul horul uyuyor. Dürttüm. Uyku sersemi bağırmasın diye, susu işareti yaptım. Şaşkın şaşkın bakıyor.

  • Evde hırsız var, diye fısıldadım.

  • Saçmalama, derken çatırt çuturt bir ses daha duyuldu. Herifin sözü ağzında kaldı. Fırladı kalktı yataktan. Çekmecenin gözünden tabancasını aldı. Koridora çıktı. Arkasından bakakaldım. Ya herife bir şey olursa... Bu yaştan sonra bir de dul mu kalacağım? Ah kara yazım, aahh! Az sonra herif öfkeli öfkeli içeri girmesin mi... Tabancasını çekmeceye bıraktı. Bana ters ters bakıp,

  • Çok film izliyorsun. Bir de geceleri bu denli yemek yeme, dedi.

Şaşırmıştım.

***

Lale eve geldiğinde, ayakkabılarını aceleyle çıkartmış, okul çantasını ayakkabılarının üzerine fırlatmıştı. Eteğinin üstüne sarkıttığı gömleği, gevşek boyunbağıyla yorgun görünüyordu.

  • Anneee, çok açım, diye bağırdı.

Hayriye hanım, mutfaktan başını uzatarak kızına seslendi.

  • Bulgur pilavı yaptım yeni. Gel de yoğurtla ye.

Lale, mutfağa doğru ilerlerken, cep telefonu çaldı. Okul çantasının ön gözünden kağıtlar, allık, göz kalemi, matematik testinin yanıt anahtarı, renkli ispirtolu kalemle" yarım kalmış bir bisküvi paketi arasından cep telefonunu bulabildi. Arayan Mert'ti. Belli ki özür dileyecekti. Telefonu kapattı. Mert yeniden aradı. Lale, sıkıntıyla telefonunu açtı.

  • Alo?

  • Ya Lale yapma. N'oldu? Niye böyle yapıyorsun?

  • Lale?

  • Öfff! Ne var? Lale Lale... Hem Gül hem Lale... Yok ya? Yeni işin hayırlı olsun. Sınava girmene de gerek yok!

  • Ne işi?

  • Bahçıvan olmuşsun derlediğin çiçeklerden. Öyle diyorlar.

  • Ya kızım, Gül benim arkadaşım.

  • Ahmet de benim arkadaşım. Ama ben onun elini tutmuyorum.

  • Off ya ne inatçısın.

  • Arama beni Mert. Bit-tiiii.

  • Dur

  • Elveda

  • Dur. Kapatma...

. Mert, ellerini yumruk yapıp, şakaklarına bastırdı. Ne yapıp etmeli, Lale'ye durumu açıklamalıydı.

Lalelerin evinde akşam yemeği yenmişti. Mahmut Bey, televizyonda maç izliyor, Hayriye Hanım çekirdek çıtlatıp gazetedeki dedikodu haberlerini okuyordu. Lale ise kafasını toplamaya çalışıyordu. Önünde çözmesi gereken bunca test varken bugün yaşadığı neydi böyle. Bunları düşünürken telefonu çaldı. Arayan Mert'ti.

  • Ne var Mert? Arama demedim mi sana? dedi fısıltıyla.

  • Kapının... önündeyim... Geldim...

  • Hiii, diye bir ses çıkartan Lale, kendi sesinden ürkerek eliyle ağzını kapadı. İçki mi içtin sen? Deli misin? Ne işin var gecenin bir yarısı?

  • Konuşmazsan zile basarım. Babandan isterim seni haaaa! Konuşacakmısın?

  • Tamam, tamam. Bekle biraz. Annemler yatmadan kapıyı açamam.

  • Beklerim seni... Bir ömür...

    Aradan birkaç saat geçti.

Hayriye Hanım ile Mahmut Bey yattılar. Mahmut bey, bir ilköğretim okulunda temizlik işçisiydi. Çok yoruluyordu. Yastığı görür görmez uykuya dalardı. Hayriye öyle miydi ya? Pembe

diziler, yarışma programları, akide şekerleri, bayram şekerleri, sabah şekerleri, yemek, kahve falı, telefon söyleşileri... Pek yorulmazdı. Yatakta dön babam dön, dön babam dön.

Bir türlü uyuyamıyordu.

Mert, Lale'nin telefonunu çaldırdı. Lale, çok ses çıkarmamaya çalışarak, anahtarı kilitte iki kez döndürdü. Çatırt çuturt seslerinin çıkmasına engel olamadı ama.

Mert'in gözleri kan çanağına dönmüştü. Lale'yi görür görmez yere kapandı. Dizlerine sarılarak ağlamaya başladı.

  • Gül beni sevdiğini söyledi. Ben elini arkadaşça tuttum. Olmaz dedim.

  • Tamam Mert.

  • İnanıyorsun değil mi?

  • Tabii... Hadi git. Yarın okulda konuşuruz.

  • İnanıyor musun?

Ayağa kalkan Mert işaret parmağını neredeyse Lale'nin gözüne sokacaktı. İster istemez geri çekildi Lale.

  • İnanıyorum. Hadi n'olur git.

  • Seni seviyorum.

  • Ben de... Hadii...

Lale'nin kalbi ağzında çarpıyordu sanki. Kapıyı yeniden kilitledi. Çatırt çuturt. Döndü. Koridorda, elinde tabancayla babasını gördü. Az kalsın heyecandan baygınlık geçirerek, yere yığılacaktı. Babası:

  • Neydi o sesler?

  • Hangi sesler baba?

  • Çatırt çuturt.

  • Haaa ben, şey...

    Yutkundu.

  • Çöp poşetini koydum da kapı önüne. Annem unutmuş böcek. Yani böcek oluyor diye şey ettimdi.

Mahmut Bey, silahını indirdi. Omuzları düşük yatak odasının yolunu tuttu. "Hayriye hanımın lafıyla iş mi yapılır?" diye geçirdi içinden. Duymazlığa gelip uyuyacaktı işte.

Hayriye hanım merakla sordu.

  • O ses neymiş Mahmut?

Mahmut Bey, içinden 'elinin körü' diye geçirdi.

Sırtı karısına dönük uyuklarken, homurtuyla karısının sorusunu yanıtladı.

  • Kızın, unuttuğun çöpü dışarı çıkarmış.

Hayriye Hanım, çöpü dışarı çıkardığını anımsıyordu. Ama Mahmut Beye bunu söylemek pek olanaklı gözükmüyordu.

Mert, ıssız sokaklarda yürüyerek çoktan evinin yolunu tutmuştu.

***

Yürüyordun. Dudaklarında ıslık... Çöpleri karıştıran sokak kedileri sana şaşkınlıkla bakıyordu. Onlara gülümsüyordun.

Yolun ortasında boş bir teneke kutu gördün. Bir tekme savurdun. Metalik tını kaldırım taşlarında yankılandı. Çevrene bakındın. İlerde karton toplayan iki Romandan başka, görünürde koca sokakta kimsecikler yoktu.

Gülümsedin. Onu düşündün. Gülümseyişi, telaşı gözünün önüne geldi. "Aşk ne güzel şey be" diye fısıldadın yıldızlara. 

 

40
0
0
Yorum Yaz