13 01 2006

Sait Faik Abasıyanık/ Plajdaki Ayna (Öykü)

Çağdaş öykücülüğümüzün Ustaları/ Semih Gümüş

Öykücülüğümüzün çağdaş atılımını öncüleyen yazarlar, denebilir ki, Türk edebiyatında öykünün niçin bu denli zengin ve etkin bir tür oluşunu da açıklar. Sonra gelen öykü yazarlarıysa, öykücülüğümüzü çağdaş Türk edebiyatının burçlarına çıkardılar.

Öykücülüğümüzdeki köktenci değişikliğin başında, ilkin Memduh Şevket Esendal (1883-1952) var. Onun da gerçek değeri on yıllar sonra anlaşılabildi. İlk iki öykü kitabı 1946’da, altmış üç yaşında yayımlanabildi. O yılda bile açık adı yerine "M.Ş.E." adını kullanarak. En belirgin özelliği arı duru bir Türkçeyle yazmış olmasıydı. Popülizmi aşan bir halkçılığı vardı. Anadolu gerçekliğini kentli aydının gözlemiyle yansıtmış; bürokrasinin sıkıcılığını yermiş; kent insanını gündelik yaşantısı içinde işlemiş; kadın ve erkek arasındaki ilişkileri kadınlardan yana gözlemlemiş; yumuşak bir dille eleştirmiştir. Olağanüstü bir dinginlikle kurduğu öykülerinden kısacık ruhsal çözümlemeleri, anlık durumları yakalama biçimi dikkat çekicidir. Tipik bir kısa öykücüdür Esendal. Ayrıntılara önem veren, bir tek ayrıntıdan bir öykü yaşantısı çıkaran yazar tutumuyla kendinden sonra gelen kısa öykücülere örnek olmuş, yenilikçi bir öykücü.


Öykücülüğümüzün iki büyük adı Sabahattin Ali (1907-1948) ve Sait Faik (1906-1954), kendilerinden sonra gelen öykücüleri de çok etkilemiştir. Pek çok genç öykü yazarı kendi öykü anlayışını bu iki büyük yazara bakarak belirlemeye, ikisinden birine yakın durmaya çalıştı. Şu var ki, Sabahattin Ali kendi benzerlerini daha çok yaratsa da, onun gibi de, Sait Faik gibi de olunamadı.


Sabahattin Ali, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun oluşturduğu memleket gerçekçiliği çizgisi ile sonra gelen yeni arayışlar arasında sağlam bir köprü kurdu. Kendi dönemini geleceğe taşıyan bir öncü oldu. Değirmen’de (1935) yer alan öykülerindeki coşkusal ve romantik anlayışını Kağnı (1936) ve Ses (1937.) ile birlikte gerçekçilik temelinde yeniden kurdu. Anadolu’yu yakından tanıdıktan sonra ülke gerçekliğini yeni bir bakış açısı içinde almaya başladı, toplumculukla beslenen bir kaygı ve duyarlığın öykülerini yazdı. Onun köy ya da kentten çok kasaba gözlemlerinin gelişmiş olduğunda birleşilir. Kasabanın eşrafı ve bürokratı ile yoksul halktan bireyleri arasındaki çatışmayı, kasabalı erkek duyarlığını içerden gözlemlerle anlatır. "Hanende Melek", "Gramofon Avrat" ve "Yeni Dünya" öyküleri bu kasaba gerçekliğini etkileyici öykü kişilerinin (özellikle kadınlarının) dünyaları içinde, yetkinlikle yansıtır. Yurt ve insan sevgisi öykülerinin belirgin özelliklerindendir. Yeni Dünya (1943) kitabıyla birlikte sıradan insanların yaşantılarını çıkış noktası olarak aldığı, döneminin öykü anlayışını değişmeye zorladığı ve kendinden sonra gelen öykücülere yeni bir öykü kalıtı bıraktığı belirtilebilir. Sabahattin Ali, geleneksel öyküleme biçimlerini ustaca kullanmanın yanı sıra, getirdiği gerçekliğin yeni oluşu ve şaşırtıcı ölçüde yalın Türkçesiyle de tarihsel bir önem kazandı. İnsancıl, hümanist özü yanı sıra, anlatım biçimlerindeki başarısı ve altmış yıl sonra bugün, ilk yazıldığı biçimlerinde değişiklik yapılmaksızın kendini okutturacak denli yalın, arı duru diliyle, eskimemiş bir yazardır.


Sait Faik edebiyatımızda öykü türünün akla gelen ilk adıdır. Sıradan insanların sorunlarını, mutluluklarını, yoksunluklarını, yaşam sevinçlerini, iç dünyalarının zenginliklerini anlatmak, Sait Faik’e her şeyden önemli gelmiştir sanki. "Varlık" dergisinde yayımladığı öyküleriyle (1934) öykü sanatımıza yenilikçi bir yol açmıştı. Klasik öykü kalıplarının ve anlayışının değiştirilmesine öncülük etti. Öykülerinde bir konu ya da olaydan çok, bir küçük yaşantı parçasını, bir kişilik özelliğini ya da bir durumun şiirsel etkilerini çıkış noktası olarak aldı. Bu seçimi ona benzersiz bir anlatım zenginliği sağladı. Kapalı mekânların değil, dış dünyanın, doğanın ve özgür yaşantıların öykücüsü oldu. Sıradan insanların iç dünyalarını, yaşantılarındaki gizli kalmış zenginlikleri, elbette ilkin denizi, Burgaz adayı, balıkçıları, kırları, hayvanları, kent yaşamının ayrıntılarını dile getirdi. Sait Faik denince, akla ilk gelen özelliklerinden biri de bütün bu yaşantıları benzersiz bir hümanizmin ışığında almasıdır. Sait Faik’in Semaver (1936) ve Sarraftaki (1939) düzanlatımdan Havuz Başı (1952) ve Son Kuşlar (1952) kitaplarına doğru geçirdiği değişim, Alemdağda Var Bir Yılan’da (1954) köktenci bir dil anlayışına yönelir. Dil bazen öykülerdeki yaşantının kendisi olur, onunla özdeşleşir. Tamamıyla kendine özgü bir öykü anlayışı geliştirmiş olan Sait Faik, geleneksel öykü biçimini, denebilir ki kendi başına yeniledi. İnsan sevgisi Sait Faik’in de başlıca özelliklerindendir. Dili yalın, konuşma dilinden yararlanarak gelişen, anlatım biçimi kısa öykü türünün özelliklerini dışa vuran, kendinden öncekilere benzemediği gibi, kendinden sonraki öykücülerce de öykünülmesi olanaksız bir öykü biçimi kurdu.

 

Çağdaş Türk Yazını
Adam Yayınları 2001
44-48

 

PLÂJDAKİ AYNA

Sait Faik

 

 

 

Sonradan deli olduğuna karar verilen bir adam plâjın aynasını kırdı. Bu, insanı yemyeşil gösteren, altının sırı dökülmüş, camlaşmış aynanın, insanları çirkin göstermesine içerledi, diye tefsir ettiler. Hayır ondan değil, evvelce aynacı imiş. İtalya’dan ayna ithal edermiş, sonra iflâs etmiş, az buçuk oynatmış, ayna görünce kırmamazlık edemezmiş diye uydurdular. İşin aslını bir ben biliyorum, bir de ayna.

O halde aynayı kıran da sensin diyeceksiniz, bize numara yapıyorsun. Pek âlâ! Aynayı kıran benim. Deli olduğuma karar verildi. Ama zararsızmışım, pek zararsızmışım. Öcümü aynalardan alırmışım. Bunlar doğru değil! Doğrusu şu:

Aynayı kırmamın hiç bir sebebi yoktur. Sebepsiz yere kırdım. Canım sıkıldı, eğlenmek için kırdım bile diyemem. Güzel insanları çirkin gösteriyormuş; ne münasebet efendim. Güzel insanları çirkin gösteren ayna onların derununu tefriş eder. Böyle aynayı plâjlara asamazlar. Yoksa aynada insanların çirkin taraflarını mı görmeğe başladın da... Hani nasıl yazılar aynada ters çıkarsa insanların da tersleri mi gözüküyordu sana, derseniz ben de size felsefeden hiç hoşlanmadığımı, hele böyle dâhiyanesinden iğrendiğimi arzederim.

Hayır ayna, aynaydı. Böyle haltlar karıştırmazdı. Hangi enayi, onu hangi zamanda icat etmişse etmiş; saçımızı taramak, suratımızda kara var mı diye bakmak burnumuzu silerken biraz sümük kalmış mı diye göz atmak, yahut da:

- Ulan! benim gözlerim fena değilmiş be! Hele şu ağzımın kenarına inen çizgiye bak! Vay anasını! İfade veriyor suratıma! Şu karılar da erkekten anlamıyorlar vesselâm...
Diyebilmek için işe yarar. Her nevi kendi kendine konuşmalar istediğimiz kadar ayna vesilesile uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde yakalarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pek âlâ bir aynayı kırma sebebini felsefeye edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plâjdaki aynayı kırmamın sebebi ise kat’iyen yoktur. Ama size günümü yazacağım. Oradan bir sebep bulmağa çalışmak pek mânasız olacak ama:

Zeytin ağacının altında bir küçük çocuk oynuyordu. Yanına yaklaştım. Yeşil zeytinleri korku ile bana uzattı.

- Sizin mi bunlar? dedi.
- Benim ya, dedim.
- Ben taş atmadım, dedi, kendi kendilerine düştü bunlar.
- Onlar ne? dedim.
- Acı şeyler, dedi.

Açık mavi gözlerinin kırmızı kirpikleri yanıp yanıp sönüyordu.

- Bunlar ne biliyor musun? dedim.
- Bilmem, dedi.
- Sen zeytin nedir bilir misin?
- Bilirim elbette.
- İşte bunlar zeytin.
- Sabahleyin yediğimiz mi ?
- Siz sabahları zeytin mi yersiniz?
- Yeriz ya.
- Senin baban kim, dedim.
- Benim babam yok, dedi.

Mavi gözlerine beyazlıktan mavileşmiş bir göz kapağı altın ışıklarıyla indi. Büyük büyük dudaklarını uzata uzata:

- Benim babam ölmüş, dedi.
- Nerede ölmüş.
- Muharebede?
- Hangi muharebede?
- İstiklâl muharebesinde.

İçimden dostum, kardeşim, canım, ruhum, evlâdım, ciğerim benim, dedim.

- Oyna zeytinlerle ama, dedim, sakın, taş atma emi!
- Sizin mi bu zeytinler?
- Hayır, benim değil. Bu zeytinler kimsenin değil.
- Eve götüreyim mi bunları?
- Bunlar düşmüş; buruşmuş, iyi değil, kurtludur.
- Öyleyse oynarım, dedi.
- Oyna ama; sakın yine ısırma. Hepsi acıdır.
- İyileri de mi acıdır?
- İyileri de acı olur.
- Sonra nasıl tatlılaşır?
- Onu ben de pek iyi bilmem.
- Kim bilir bunu peki?
- Ne yapacaksın?
- Sabahleyin yemek için zeytin yaparım.
- Annen var mı senin?
- Var tabiî.
- Ne iş yapar?
- Çamaşıra gidiyor.
- Sen ne olacaksın büyüyünce?
- Ben mi? dedi.

Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık.

-Ben, dedi, boyacı olacağım.
- Ne boyacısı?
- Kundura boyacısı.
- Neden kundura boyacısı?
- Ya ne olayım?
- Doktor ol, dedim.
- Olmam, dedi.
- Neden ?
- Olmam işte.
- Neden ama?
- Doktoru sevmem ki.
- Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu ?
- Tabiî sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
- Ama annen iyileşti.
- Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün, yemek yemedim ben.
- Peki, dedim, öğretmen ol.
- Ben mektebe gitmiyorum ki.
- Neden?
- Öğretmen beni dövüyor.
- Neden?
- Yaramazlık ediyorum da ondan.
- Sen de yaramazlık yapma.
- Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.
- Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
- Belli olmuyor ki!.. Bir gün arkadaşımın biri “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de döğdüm onu. Öğretmen de beni döğdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi döğmedim. Yaramazlıkmış diye. Bir kaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye döğdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem döğdüler, hem mektepten koğdular.
- Çok fena yapmışsın.
- Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
- Ne olmak istiyorsun ya?
- Boyacı olacağım dedim ya. Ahmet ağabeyim de boyacı.
- Sever misin Ahmet ağabeyini?
- Tabiî severim. Annem de sever. Bazı gece bizde kalır. Para verir bize. Aç bile kalsak o bulur bize ekmek.
- Asıl ağabeyin değil mi?
- Nasıl asıl ağabeyim?
- Bayağı asıl ağabeyin, babanın oğlu değil mi o da?
- Değil tabiî.
- O kimin oğlu?
- Bilmem.
- Kaç yaşında?
- Benden büyük.
- Sen kaç yaşındasın?
- Dokuz.
- O?
- Büyük işte.
- Ne kadar?
- Senin kadar var.
- Ha şu mesele. Peki boyacı olunca nolacak?
- Para kazanacağım.
- Sonra?
- Sonra rakı içeceğim.
- Sonra?
- Sonram yine potin boyayacağım.
- Sonra?
- Sonra sigara içeceğim.
- Sonra?
- Elinin körü!
- Bu lâf ayıp işte. Senin kulaklarını çekerim.
- Anneme söylersem seni.
- Bir de selâm söyle.
Öteden baş örtülü, yüzü yuvarlak, tatarımsı bir kadın geldi.
Çocuk ona doğru koştu.
- Anne, bak zeytin, dedi.
Kadın - At onları elinden.
Çocuk bir dakika atıp atmamak için düşündü. Bana doğru ilerledi. Zeytinleri kadının:
- Ne yapıyorsun hınzır?
Demesine vakit kalmadan suratıma attı.
Ben güldüm:
- Üzülme hanım, dedim, çocuktur.
Çocuk - Anne be, dedi, iki saattir beni lâfa, tutuyordu.
Kadın - Seni sevmiş de konuşuyor oğlum, öyle nobran olma.
- Ben onu sevmedim ki... Ahmet ağabeyim gibi boyacı olacağım dedim. Bana doktor olacaksın sen diyor.
- Bak ne güzel söylüyor.
- O kendisi olsun doktor. Sen bana demiyor muydun? Allah kahretsin o herifleri! Gözlerini toprak doyursun! diye.
- Öyle mi dedim? Allah muhtaç etmesin demedim mi?
- Öyle dedin.
Kadın bana döndü:
- Değil mi beyefendi, dedi. Allah hekime, hâkime muhtaç etmesin.
- Doğru, etmesin dedim.
Çocuk şimdi arsızlaşmıştı. Annesinin eteklerinde idi. Düşmanca bakıyordu.
- Anne be, dedi, ben boyacı olacağım değil mi?
Kadın - Başka ne olabilirsin ki?
Çocuk - Benim babam neciydi anne ? dedi.
Kadın - Boyacıydı.
Çocuk bana:
- Na gördün mü ? Babam da boyacı imiş işte.
Kadına:
- Öyle mi? dedim.
Kadın - Evet, dedi.
- Muharebede ölmüş, hangisinde? dedim.
Kadın - Muharebede ölmedi, dedi.
Çocuk - Sen bana öyle söylemedin miydi anne?
- Kim söylemiş sana muharebede öldü diye?
- Ahmet ağabeyim.
- Ahmet ağabeyinin Allah belâsını versin.
- Ama ekmeği o getiriyor.
- Sus artık, hadi şuradan!
Çocuk yeniden zeytinler toplamıştı. Kadın:
- At o zehir gibi şeyleri, dedi.

Çocuk yine suratıma attı. Anası bu sefer suratına tokadı yapıştırınca hızlı hızlı viraneliğe doğru uzaklaştı. Orada yıkık bir mescit duvarının kenarından:

- Al, herifi de götürsene mahzene, dedi.
Annesi - Utanmaz, hınzır.

Diyerek çocuğa doğru koştu. Bana da bir göz atmağı unutmadı. Büyülenmiş gibi kadını takip ettim. Kapı yerine takılmış bir çuvalın yırtığından içeriye girdik. Arkasında hamamlarda olduğu gibi bir tokmağı olan bir kapı açtık. İçerisi yıkanmamış bir sefil insan kokusu ile aptesane kokuyordu. Muşamba ile örtülü masanın üstünde iki domates, iki hıyar vardı. Kadın:

- Rakı alalım mı? dedi.
- İstemez, dedim.
- Paran yok galiba?

İçimi ezen bir şehvet havasını kaçıracağımdan korkar gibi:

- Var var, dedim, ama rakı içmek istemiyorum öğle sıcağında.

Gözlerini gözüme dikti. Eliyle cüzdan cebime vurdu. Bir iki buçukluk çıkardım. Beğenmedi. Bir ikinciyi zorla buldum.

- Başka meteliğim yok, dedim.

Güldü. Kollarını boynuma doladı. Dizlerime oturmuştu. Küçük çocuk kulübenin kenarına yığılmış taşlardan yukarda bir deliğe sıkışmıştı. Kafasını uzatmış mavi mavi bize bakıyordu.

- Çocuk? dedim.
Kadın - Aldırma, dedi. Alışıktır.

Belki yarım saat çocuk sabit gözlerle bize baktı. İkide bir ne zaman cebine koyduğunu hatırlamadığım yeşil zeytin tanelerini kafamıza atıyordu.

Birdenbire kafasını ellerime aldı. Bir hayvan çığlığı ile kıpkırmızı bağırmağa başladı:
Kadın ısılık gibi bir sesle:

- Beş on para at ona sussun. Yoksa susmaz, diyordu.

Evvelâ iki çeyrek attım. Olmadı. Bir çeyrek daha attım. Sonra bir yirmi beşlik attım. Beş dakika bir sükût oldu. Sonra mahzenin içini çın çın öttüren bir zil gibi öttü. Şimendifer düdüğü sesi çıkardı. Gözleri bende idi.

- Şimdi Ahmet ağabeyim yetişsin de görürsün sen, diyordu.
Bir yirmi beşlik daha attım.
- Bir tane daha atmazsan...

Demeğe kalmadı, anası dizlerimden kalktı. Beni bile yere yıkacak bir tokat aşketti. Bana :

- Ver bir yirmi beşlik daha şimdi, dedi.

Çocuğun küçük kara eli uzandı. Yirmi beşi aldı. Bize arkasını döndü. Şimdi kulakları seslerimize dikilmiş bir köpek gibi yatıyordu.

Oradan âdeta erimiş bir öğle aydınlığına çıktığım zaman şakaklarında bir zonklama vardı. Hemen plâja koştum.

Plâja temizlenmek, bir şeyden silkinmek, ferahlanmak için mi koştum. Hayır, yalnız mahzenden çıkar çıkmaz kuyudan sıcağa çıkarılmış bir testi gibi terlemiştim. En çok kafam terlemişti, parmaklarımı şakaklarımın diplerine sürdüm. Tırnaklarımın ucu tarafından emilen, yahut bana emilir gibi gelen bir ıslaklık duymuştum. Elime baksam bu ıslaklığın ter olmadığını, tepemden kan sızdığını anlayacakmış gibi oldum.

İşte o zaman tepemden kan sızdığını sanarak denize koşmuştum. Yolumun üzerinde denize girinceye kadar hiç bir şey görmediğimi sanıyordum. Halbuki serinlik vücudumu kaplar kaplamaz bir yeşil ot, bir harabe, bir çocuk, bir duman, bir tren yolu, bir köpek gördüğümü hatırladım. Sonra kadının çocuğunun gözlerini gördüm. Sırtımda idiler. Piç ne biçim bakıyordu adama.

Deniz suyu iyi geldi. İyi gelmesi de mühim bir şey değil. Yalnız şunu anladım da rahatladım ki kafamdan sızan kan değil, termiş. Öyle olsa deniz kıpkırmızı kesilirdi. İşte deniz suyunun yalnız bu faydası oldu. Yoksa hâlâ şakaklarım zonkluyordu. Hâlâ serinliğin; denizin içinde terliyordum. Hâlâ o abdesthane kokulu, serin, çok serin bir mahzen havası, gözlerini bize dikmiş mavi gözlü, elleri arpa ekmeği gibi kara ve çatlak çocuk bir duman halinde, ama; ne zaman istesem vücut haline getirebileceğim bir ruh halinde beynimle gözüm arasında bir yerde uçuyordu. Durmadan geziniyordu.

Şimdi size aynayı kırmamın sebebini buldum gibi gelir. Bana sen aynada kendini apaçık bütün vuzuhiyle, çirkinliğiyle, pisliği adiliği ile görmüşsün. İşte onun için de... Şiddetle hayır, derim. Siz gülümser aynada bütün insanlığı, bütün çirkinliği ile kendi vasıtanla sezer gibi olduğun için, insanların bütün denaetlerini,. sefaletlerini... Vallahi de hayır, billâhi de hayır

O halde sen bayağı delirmişsin, diyeceksiniz. Neden böyle söylüyorsunuz canım? Bir plâjın pis aynasını hiçbir şey düşünmeden, şuursuzca eğilip yerden bir taş alarak, hatta o taşı denizin durgun yüzünde dört beş kere sekdirmek içinmiş gibi alarak, aynayı isteyerek bile değil kazara da denemez, şöylece kırıvermek... Neden olmasın?

Herifler koştu Ben koştum. Yakalayamadılar. Neden sonra ben döndüm, plâjı apaçık gören bir ağacın altına yüzükoyun yattım. Hepsi plâj sahibinin kulübesi önüne toplanmışlardı Yarım saat geçtiği halde hâlâ benden bahsediliyordu. Daha bir saat öyle ayakta durdular, konuştular, gülüştüler, fikir beyan ettiler Sonra bir polis geldi. Mesele ona da anlatıldı. O da dinledi. O da fikrini söyler gibi idi.

Ben başka yoldan vapur iskelesine gitmek için. yolu çok uzun, kendimi çok yorgun buldum. Ağacın altında geceyi bekledim, Sarı bir ay doğdu. Gazinolardan sesler, kahkahalar, şarkılar gelmeğe başladı. O zaman elimi saçlarıma attım ki karmakarışıklar. Tarağımı çıkarıp saçlarımı taradım. Bir cigara yaktım. Dudağıma bir vals yapıştırdım. Pantolonumun cebine ellerimi soktum. Plâjın önünden ıslık çalarak, herkes gibi, mesut bir adam gibi, aynayı kıran ben değilmişim gibi geçtim.


Sait Faik, Mahalle Kahvesi, Varlık Yayınları, Sayı 45, Ocak 1950

1503
0
0
Yorum Yaz