ÖYKÜNÜN YOLU AÇIK / SEMİH GÜMÜŞ

15/7/2006 · Kategori: oyku Yazilari

Kitap 


Öykünün yolu açık

Öykünün yolu açık
Kadri Öztopçu, 'Yanlış Hikâyeler'de, kuşağına uygun düşünme ve davranış biçimlerini hayatın, hüzünlü yanlarını kavrayarak anlatmayı seçmiş

14/07/2006 (6 defa okundu)

SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)

Edebiyat, yazarın önce kendisi için seçilmiş bir yaratma eylemiyse anlamlıdır elbette, paylaşmak sonra gelir. Yoksa anlamsız mıdır? Sonunda her yazar yayımlayıp göstererek kendinden uzaklaştırdığı yazdıklarını bizim okur dediğimiz belirsiz kitlenin oluşturduğu kamunun aklına ve vicdanına bırakmaya gönül indiriyorsa, gene de anlamlıdır, ama bu iki yakanın çoğun buluşamadığı da yadsınamaz.
Kadri Öztopçu'nun yayımlanmaları için epeyce beklettiği öyküleri, Adam Öykü'nün onun gibi yazarlara açık kapısından içeri topluca girmişti. Sonra sık aralarla yayımlanmaya başlayan bu öykülerin kitap olarak da ortaya çıkmasının zamanı geldiğinde gene beklenecek bir sıra vardı, ama en doğru seçimlerden biri olan Can Yayınları'ndan yayımlanması Yanlış Hikâyeler için de yerinde olmuştur.
Kadri Öztopçu ilk öykü kitabını yayımladı, ama genç bir öykücü değil. İlk şiirleri 1973-1980 yıllarında dergilerde yayımlanmış. Sonra yazdığı öykülerin durulup oturmasını beklemiş. Daha çok kendi kimliğine, kuşağına uygun düşünme ve davranış biçimlerini hayatın buruk, hüzünlü yanlarını kavrayarak anlatmayı seçmiş.
Yanlış Hikâyeler, üstünde adamakıllı düşünülmüş on beş öyküden oluşuyor. İki önemli yanı var bu öykülerin: İlki, anlatılanların sahici ilişkilerden süzülmüş deneyimlere dayanması; ikincisi, yalın dili içinde gereksiz olanları ayıklayıp gerekli ayrıntıları seçtikten sonra onların çevresini sıkı saran anlatım biçimi.
"Uykusuz"da aynı yastığa baş koyan, ama artık sevişmeleri bırakalı çok olduğunu bilen anlatıcının paylaştığı hüzün var: "Karanlıkta seçebildiğim kadarıyla, yüzünü, zamanın ve hayatın yüzünde bıraktığı izleri seyrederim bir süre. Kendi yüzümdeki izleri görürüm, yüzüne baktıkça onun." Kuşağının, birlikte yaşadığı insanı kırması olanaksız bireylerinin davranış biçimlerindeki yumuşaklık "Uykusuz"da ve sonraki öykülerinde belirgindir.

Azınlığın dili
Bu yaklaşımın okur için de yeni konular, izlekler getirdiği söylenebilir. Çünkü bugün öykücülüğümüzün daha genç kuşaklarının anlattıklarıyla Kadri Öztopçu'nunkiler arasında bir ayrım hemen yapılabilir. İnsan ilişkilerinde kırıkdöküklük, karşılıklı saygı, boynu büküklük şimdi yerini yazınsal nedenlere bağlanan sert ilişkilere bırakmış görünüyor.
"Gece" öyküsü, "Hadi bakalım, herkes kendi gecesine!" diye başlar sözgelimi ve bu söz bugüne egemen olan ruh durumuyla neredeyse bir arada tutulamaz. Üstelik "Gece", Yanlış Hikâyeler'in en güzel ve sanırım en etkileyici öyküsü, bir akşam yemeğinde ister istemez Talha acısı çevresinde toplanan küçük bir arkadaş grubunun çaresizliğini anlatmaya çalışır ki, hem bu denli yalın ve açık yazılıp hem de tam anlaşılması için yazarıyla aynı düşünce ve duygu durumuna sahip olmayı gerektirmesi şaşırtıcıdır.
Kadri Öztopçu, şimdi yalnızca bir kuşağın da içindeki küçük bir azınlığın korumayı sürdürdüğü duyarlıkların anlatıcısı oluyor böylece, bilinmedikleri için yazılmayanları yazıyor, insanın çaresizliğini hayatı anlama kaygısından çıkarıyor. Anlattıklarının sanki içinde yaşamış olduğu etkisini bırakıyor, ama edebiyatın değeri, gerçekten yaşanmış olmayı sorgulamaya gönül indirdikçe azalmaya başlar.
Sıkı bir sokak efsanesinin anlatıldığı "'Kedi'yi Vurdular" da ustaca kurgulanıp yazılmış, acı bir hikâyeyi hayatın nasıl da mizah içinde alabileceğini gösteriyor. Belki gerçekliği doğru yansıtma biçimiyle değil de, kurmaca yetkinliğiyle öne çıkıyor. Yanlış Hikâyeler'de bir zamanlar tanıklık edilip bellekte yerini almış yaşantılar ya da Kadri Öztopçu'nun düşünme biçimine uygun gözlemler bulunduğu gibi, gene aynı kaynaktan çıkan, ama öyküyü yalnızca kurmaca içinde gören buluşlar var.
Kadri Öztopçu her iki biçimde de kısa öykünün nasıl başlayıp bitmesi, neyi nasıl anlatması gerektiğini ve kendine ait olmayan hayatları kendi gördüğü biçimde kurgulamayı iyi biliyor. Yanlış Hikâyeler bir olgunluk dönemi ilk kitabı. Adı da bunu gösteriyor sanki. Bu öykülerden, İnsan hissetmeli ki, yazabilsin, duygusunu çıkarıyor okur.
Yanlış Hikâyeler'in belki herkesin görmeyeceği çok küçük sorunları da var ki, bunları da Kadri Öztopçu ile konuşacağız.
Geç gelen öykücü, daha yorulmamıştır.



Şehir ve 'Soyka'
Bizim edebiyatımızda bütün kimliğiyle yazılanı etkileyen bir İstanbul var ve Ankara ya da İzmir bile bir kent, kimlik, yaşayan bir kültür olarak edebiyatta karşılığını yaratamamıştır. Kentlerin yazılmaya değmez oluşları değilse bunun nedeni, yazacak olanların o kentleri yeterince yaşamamış olması mıdır? İnandırıcı bir gerekçe olabilir ikincisi. Oysa Adana'nın yazılmaya değer yanları neyse üstünde hiç kuşku yok ki durmaya değer, İstanbul'dan sonra bir de onun yarattığı edebiyat vardır ve bu oluşumun enikonu geleneksel, sürekli bir dünya kurduğu söylenebilir.
Adana ile en çok özdeşleşen iki yazardan Yaşar Kemal, şehri anlatmaktan çok, Çukurova ile söylenceler içi bir ilişki kurmuş, bir kentin yazarı olmanın ötesine geçmiştir. Oysa Orhan Kemal'in sokakları ve çalışma koşulları, insanları ve aşklarıyla bütün zerrelerine dek yaşadığı Adana da kendini en iyi Orhan Kemal ile anlatmıştır. Bugün yazarlarıyla Adana'nın kurduğu bağlar belki tersini söylemek gerekir öteki kentlerden çok daha yakın ilişkiler içinde hâlâ sürüyor.
Öteden beri öykünün dilenciliğini edenlerden Zafer Doruk, sanki yazılacak başka bir tür yokmuş ve anlatacağı hikâye hiç bitmeyecekmiş gibi Adana'dan ve Adana'yı yazmayı sürdürüyor. Soykayeni öykü kitabı ve ne anlatmaya başlamışsa, belli ki kaldığı yerden başlıyor. Sözü Adana'dan açmamın asıl nedeni Zafer Doruk.
Onun deyişiyle, "Güvercin besleyen, horoz dövüştüren, kız yüzünden kavga eden, zincir kolyeli, bileği künyeli, kundurası sivri topuk yumurta ökçeli, aynalı, mongol gömlekli delikanlıların; güvercin bakışlı, ceren sekişli, çeyizi yaslı kızların; ıtır, kekik, çam, yarpuz kokulu Binboğalar'ın; portakal kokulu sokakların, mimozaların, yağmurkuşlarının ve Kemal'lerin diyarı" Adana.
Soykabu Adana'dan çıkmıştır ki, onu, bir Anadolu kentinden çok Doğu'nun bir metropolüne dönüştüren ne varsa onu, ama özellikle sokaktan geçen hayatı anlatır Zafer Doruk. Yaşadığı yeri hem benimsemiş gibi görünen, hem de sürekli hoşnutsuzluk, isyan içinde yaşayan insanları. Aralarından biri de çıkıp kendini kurtaracak, sınıf atlayacak, kimlik ve kişilik değiştirecek midir? Olmaz ama, olduğunda da Zafer Doruk'un öykü kütüğünden düşecekleri bellidir.
Zafer Doruk nasıl bir öykücü olduğunu Soyka'nın son öyküsü "Yakamoz Düğün Salonu"nda anlatıyor. Kentin kıyısında oturduğu yerdeki mahalleli öykü nedir diye sorulsa bilmez, ama hikâye denirse, bir zamanların sokak satıcılarına gider aklı. Değil mi ki okur yazarlık etmekte, ona buna bulaşmadan sakin bir hayat sürmektedir, tam da kendilerinden biri olduğunu düşündüğü mahallelilerin arasında bile yadırganır anlatıcı. Gene de okuduğumuz bu öykü içinde yazdığı öykü kişileriyle yüzleşme fırsatı da yaratır kendine.
Sonunda, yaşadığımızı sandığımız hayat değil de, öykülerde yazılanların daha gerçek olduğuna inandırmaktır Zafer Doruk'un bütün amacı. Bunu yapmak için nice zamandır, nasıl çetin bir çaba içinde olduğunu bilmeden Zafer Doruk'u anlamak kolay değildir. Yayımlanmaları için gönderdiği sayısız öyküyü okudum, uzun süre aradık çıkılacak yeri, bazen ayrı ayrı, bazen karşılıklı, ama sonunda bugün okuyorum da, Zafer Doruk'un öyküyle ilişkisi, genç yazarlarca bilinmesi gereken güzel bir hikâyedir.
Artık yazdığı öyküleri olgunlaştırmak için daha az çaba göstermesi gerekiyor, sık sık yakaladığı güzel öykülerde kendi aradığını bulmanın dinginliği içinde görünüyor ve yazdıklarından daha ötesini zorlamıyor. Zafer Doruk bugünkü Adanalı ve Adana'yı yazan yazarlar arasında ilk aklıma gelenlerdendir. Onun kendine yakıştırdığı bu özelliği atlayamayız...

 'Kitap' ekimizdeki diğer haberler
» YERYÜZÜ KİTAPLIĞI - CELÂL ÜSTER
» Kara bir roman - KEMAL VAROL
» 'Saliha Hanım' Halid Ziya'nın mı? - ATİLLA BİRKİYE
» 'Kül'e yazgılı bir kent: Kâbil - BURCU AKTAŞ
» Komiser Berlach'ın 'adalet'i adil mi? - A. ÖMER TÜRKEŞ
» Yaşıyor olmakla yetinmek - ERKAN CANAN
» Bir sohbet güncesi - BERİL YALÇIN
» KAPAK - HASAN BÜLENT KAHRAMAN
» Gazeteciler sanık kürsüsünde - CEM ERCİYES
» Tarihin attığı taklalar - HAKAN GÜLSEVEN
» Kolay okunanlar... - CEM AKAŞ
» Padişahın ekonomisi - FATMAGÜL DEMİREL
» O, Burhan Karaçam; fark orada... - FUNDA ÖZKAN
» Bir 'Garip' Kaftancıoğlu - KADİR AYDEMİR
» Masala ayrılık sökmez - ROZERİN BOLLUK
» Bu nasıl bir dümen? - EBRU AKKAŞ
» YENİ ÇIKANLAR
» DİL MESELELERİ - NECMİYE ALPAY

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

1 yorum yazılmıştır

Yazan:elfesya | Tarih: 18/2/2007
Konu: semih gümüş'ün notos dergisine

öykü yazarlarınında bir çoğunun tıpkı iktidarda bulunanlar gibi koltuklarına yapışıp kendilerinin dışında başka yeni gelenlere tahammül geliştirmediklerini görüyorum.öykücülüğünüzü bilerek bu derginizde enazından genç öykücülere kendilerini ifade edecek alan yaratılmasını istiyorum.ve genç öykücülere,öykü atölye çalışmalarını dergiden takip edecek bilimsel, uygulanabilir ve geliştirici alanların derginizde yer almasını canı gönülden istiyorum.öykü alanındaki başarınızın bizlerede bulaşmasına katkıda bulunmanızı istiyorum.

Bağlantı » »

« Önceki :: Sonraki »