22 12 2011

ÖYKÜLERİYLE RIFAT ILGAZ / Fahrettin Demir

ÖYKÜLERİYLE RIFAT ILGAZ /Fahrettin Demir

Fahrettin Demir: ÖYKÜLERİYLE RIFAT ILGAZ

Rıfat Ilgaz, çoğunlukla şair ve romancı olarak tanınır. Sadece okur katındaki algılanmasıyla ilgili değildir bu yanlış kanı. Edebiyat incelemelerinde, dönemle ilgili değerlendirmelerde hep şairliği ve romancılığı irdelenir de öyküleriyle ilgili ya birkaç cümle edilir ya da “mizah öyküleri de yaz”dığı söylenerek geçiştirilir. Edebiyat tarihi açısından, gerek Şükran Kurdakul’da olsun, gerek Tahir Alangu ve Rauf Mutluay’da, öykücülüğüne pek değinilmez. Dolayısıyla da Rıfat Ilgaz’ın öykücülüğü hep şiirlerinin ve romanlarının gölgesinde kalır. Oysa Rıfat Ilgaz, şairliğinin ve romancılığının yanı sıra iyi bir öykücüdür de. İlk şiirinin 1926’da “Nazikter” dergisinde yayımalanmasıyla birlikte, 1927’de de “”Çalçene”ve “Açık Söz” gazetelerinde de mizah öyküleri yer alır. Yani Rıfat Ilgaz’ın öykücülüğü şairliğiyle birlikte yürür. Bunun böyle olduğunu da “hâlâ” yeni baskılar yapan yirmi civarında öykü kitabı göstermektedir.(1)
Rıfat Ilgaz’ın öykücülüğünün ikinci planda değerlendirilmesinin ya da hiç değerlendirilmemesinin nedeni sanırım, “mizah”ın edebiyattan sayılmaması gibi bir anlayışın ürünü olmalıdır. Elbette, öykünün roman ve şiirin yanında daha az önemsendiği de düşünülebilir ama en önemli etken birincisi olmalıdır. Çünkü “mizah”ın edebiyat olarak değerlendirilip değerlendirilmeme sorunu zaman zaman tartışılan bir konu. Kimilerine göre “mizah” edebiyat olarak değerlendirilmemesi gereken bir “yazı” türüdür. Bu görüş temsilcilerinin başında da, yetmişli ve seksenli yıllarda edebiyatımızda önemli bir yer tutan, değerlendirmeleri ve yargılarıyla edebiyatımıza yön gösteren Rauf Mutluay gelmektedir. Rauf Mutluay, mizaha nasıl baktığını 1978 tarihli “Varlık Yıllığı”nda, 1977’nin roman ve öykülerini değerlendirirken açıklıyor: “ Mizah yazılarına ilgi duymam pek. Satış ve sürümü oranında okunması da kolay olan bu gibi yazılar, bana eleştirinin ölçülerini bozduğu çarpık bir gerçek olarak görünür. Doğrusu ve güzeli dururken de, daha az insancıl, daha çok karikatür bozuntusu olan yazılara niçin yaklaşayım... Sanat eseri dururken mizah abartısıyla kolayca uğraşamam.(italikler benim, FD) “ (2) İlginçtir, Mutluay, Muzaffer İzgü’nün “Donumdaki Para” ve Mehmet Semih’in “Altın Kirpi ve Svistov Kenti Özel Ödülü”nü alan “Dünyanın En Haksız Yere Dayak Yiyen Adamı Selahattin Bey” adlı öykü kitapları nedeniyle bu düşüncelerini açıklamasına rağmen hep “mizah yazısı” tamlamasını kullanıyor. Onlara “öykü” demiyor ve onları, nedendir bilinmez, “daha az insancıl” bularak, aşağılar gibi, “karikatür bozuntusu” diyor.
Oysa Rıfat Ilgaz, soruna mizah açısından değil,” öykü” açısından yaklaşmak gerektiğini vurguluyor: “Bu açıdan şunu da belirteyim: mizah diye, yazınsal bir tür yoktur. (paradoks sanılmasın) Mizah büyük bir gerçektir ama yazınsal bir tür değildir. Bir bakış, bir görüş, bir yorumlayış, çelişkiler, zıtlıklar, sürprizlerle gerçeği avlayış, göremiyenlerin, görmek istemiyenlerin gözlerine sokuştur. Bununla birlikte üstün bir mizah değeri olan herhangi bir yazar, hikâyeci olma niteliğine de erişmiş sayılmaz. Önce hikâyecilik vardır. Bir hikâyenin mizah hikâyesi oluşu onun değerini düşürmez, tam tersi, arttırır, eğer bu hikâyede gerçekten hikâye niteliği varsa...” (3)
Yine Rıfat Ilgaz, mizahtan çok türsel olarak öyküyü öne çıkararak, mizahı öykünün yerine koymamak gerektiğini vurgular. Değişik dönemlerde kendisiyle yapılan söyleşilerde de hep bu noktayı özellikle dile getirir. Aslolanın mizah öğesi değil öykü olduğunu, kendi edebiyatımızdan olduğu gibi (Memduh Şevket Esendal, Refik Halit...) dünya edebiyatından getirdiği örneklerle açıklamaya çalışır: “...Eleştirmenlerden bir ricam olacak. Öykülerimi gerçek bir eleştirmen cidiyetiyle yeniden ele alsınlar. Hiç öykü antolojisinde benim adım geçmez. Öykü müdür, değil midir bunu değerlendirsinler. Mizah mıdır, değil midire bakmasınlar. Ben onların mizah olduğunu çok iyi biliyorum. Öykü müdür, Nasrettin Hoca’nın fıkra anlayışı mıdır yoksa? Ben daha ileri giderek söyleyeyim, Batı’da bunun usta mizahçılar tarafından yazılmışlarını görüyorum. Yanlış anlaşılmasın, diyelim ki O’ Henry, Çehov, Thunber, Mark Twain örneklerini bir hatırlayalım dedim.”(4)

Rıfat Ilgaz’ın mizahının niteliği

Rıfat Ilgaz, bunları söylerken, öykülerinin mizah yanının öykü için bir olumsuzluk değil, tersine, olumlu bir katkı olduğunu düşünüyor. Nitekim bu düşüncesinde yalnız da değildir. Ömer Faruk toprak, “Duman ve Alev” adlı “anı-günce”lerinde bu noktaya işaret ediyor: “Biraz da diyorum terör dönemi (40’lı yıllardaki devlet eliyle yürütülen baskı dönemi) götürdü onu mizah yazarlığına. Ama bu, bir kaçış değildir edebiyattan. Küçük kederleriyle geçip giden insanların yaşamını acı gülüşlerle anlatmaktadır.”(5) Bu açıdan Ömer Faruk Toprak, Rıfat Ilgaz’ın mizahında, o güne kadar yapılan mizah açısından bir farklılık bulacak ve Rıfat Ilgaz’ın “getirdiği mizah, Yusuf Ziya’nınkine, hele Refik Halit’inkine hiç benzemiyordu,”diyecektir.
Nedir bu farklılığı doğuran?
Bu farklılığı anlayabilmenin yolu, Yusuf Ziya ve Refik Halit’in mizah anlayışına bakmak gerekir. Çok ayrıntılı bir incelemeye girmeden değinmek gerekirse, bu noktada öncelikle değerlendirilmesi gereken nokta mizahın işleviyle ilgili olacaktır. Yusuf Ziya’da mizah sadece güldürmeye ve çoğunlukla da hoşça vakit geçirtmeye yönelik bir anlayışla değerlendirilirken, Refik Halit’de öyküden bağımsız olarak, siyasi bir taşlama içerir. “Kirpi” takma adıyla yazdığı yazılar siyasi taşlamanın örnekleri olarak değerlendirilebilir. Oysa Rıfat Ilgaz’da “yan tutma” vardır. “Toplumsal aksaklıkları, dengesizlikleri, zıtlıkları, haksızlıkları, eşitsizlikleri” eleştirel bir gözle irdeler Rıfat Ilgaz. Bunu yaparken de yaptığının edebiyat olduğunu, sanat olduğunu unutmaz. “Giden müsteşarlar, genel müdürler ve su gibi giden paralarla birlikte bir kördövüşüdür de gidiyordu.” Bu talan içerisinde Rıfat Ilgaz ortamı çarpıcı bir şekilde çizer; yalan dolan talan ortamı tek cümleyle ortaya konur: ”kimin eli kimin gırtlağında, kimin parmağı kimin kursağında belli değildi.” Ekonomik ve toplumsal çarpıklıklar, özel olarak vurgulanma amacıyla değil de kendiliğinden sızar Ilgaz’ın öykülerine. Geçerken dokunulanlar, küçük ayrıntıların gerisinde yatan gerçeklikler olarak çıkar ortaya. Ve bu küçük ayrıntıların toplamı bir dönemin ekonomik ve toplumsal panoramasını koyar ortaya. Fakat bunlar, öğreticiliğe ya da ders vermeye kaçmadan, durumun gerektirdiği ayrıntılar olarak yer bulur öykülerde.
Rıfat Ilgaz’ın amacı bu çarpıklıkları, bu olumsuzlukları işaret etmekle birlikte, daha da önemlisi, bunların insan öğesi üzerindeki etkilerini ortaya koyarak toplumun yaşadığı yozlaşmayı ön plana çıkarır. Özellikle kapitalizmin ve para hırsının insani değerler üzerinde yarattığı aşınmayı, bu anlayışta para sözkonusu olunca, oğulun bile babayı “tanı”madığı bilinmektedir. Okul yaptırmaya kalkan bir babanın, parayı “çar çur ediyor” diye, oğlu tarafından bunaklıkla suçlanarak “hacir altına alınması” için savcılığa dilekçe yazan bir anlayıştır bu. (Bunadı Bu Adam)
Kimi zaman ancak bize özgü olabilecek çarpıklıkların altında yatan asıl özü vurgulamaya çalışırken de gülmek mi ağlamak mı gerektiğine karar vermek güçleşiyor. Boğazda sis var, vapur bir türlü hareket edemiyor. Oysa radar da var vapurda. Radar var da anahtarı yok. Ilgaz bu ağlanacak güldürüyü “Radarın Anahtarı”nda o şiirsel anlatımıyla şöyle anlatıyor: “ Çocuk okula gidecek, okuyacak adam olacak. Başkan olacak. Başbakan olacak; ama radarın anahtarı çaycıda...çaycı ortalarda yok!... Memur dairesine geç kaldı. Bir ayak önce masasının başına geçip ‘âsiyabı devlet’i döndürecek; ama radarın anahtarı çaycıda! Daktilo bayan, makinesinin başına geçecek, gelgelelim anahtar yok, radarın anahtarı!... Kimde? Çaycıda! Çaycı nerde? Ya çaya gitti, ya şekere... Herkes çaycıyı soruyor da biri çıkıp da : ’peki, şu radarın anahtarı çaycıda ne geziyor!’ demiyor hiç.” (Radarın Anahtarı)
Rıfat Ilgaz olayları ele alışında olsun, kişilere yaklaşımında olsun “taraf”tır. Ezilenin, hakkı yenenin, güçsüzün tarafındadır. Onun öykülerinin büyük bir bölümünde, alttan alta işleyen bir sınıfsallık ve geleceğe duyulan güvenin izleri görülür. Kimi zaman bunu olayların gidişatından çıkarmak gerektiği gibi kimi zaman da simgesel bir anlatımla koyar ortaya. “Rüşvetin Alamancası” adlı kitabında yer alan “Çinekopların Sağlığına” adlı öykü bu simgeselliğe örnek gösterilebilir. Öykü çok bilinen ve kullanılan “büyük balık küçük balığı yutar” anlayışının haksızlığını vurgular. Çinekopçularla Torikçilerin meyhanede tutuştuğu ağız dalaşı biçiminde düzenlenen öykü anlatıcının şu cümleleriyle son bulur: “ Ben de yapıştım kadehime... Bu kadehi hep böyle çinekoplar için kaldırmışımdır. Bu bir meyhane alışkanlığı değildi. İnanıyordum çinekoplara...İnanıyordum çinekopların bir gün büyük balıkları önüne katıp, şu denizlerden karaya vuruncaya kadar kovalayacaklarına.”
Rıfat Ilgaz’ın öyküleri bu taraflılıklarının yanı sıra yapısal olarak da farklılıklar gösterir. Mizah, Rıfat Ilgaz’da öykünün bütünlüğünden çıkar. O’nun mizahında sözcük oyunlarına, cümlelerle oynamaya yer yoktur. Mizahın kaynağı bunlar değil, öykü bütünlüğünün ortaya çıkardığı, çoğu zaman da, acı bir gülümsemedir bu. Bunun da “mizah” olgusunun bizde yaygın olan biçimini bir hayli değiştirdiğini söylemek mümkün. Aziz Nesin’e göre “onun mizahı da şiirleri gibi ince, duygulu ve halktan yana”dır.
“Rıfat Ilgaz, gündelik olayların aktüel parlaklığına bağlanan bu yüzden de çabuk eskiyen mizah unsurlarından uzak kalmaya çalışıyor. Hikâyelerini mizahlık olaylardan değil de ‘kişilerin çatışmalı’ yaşantılarından alıyor... Onda, Çehof, O’Henry, Esendal gibilerde gördüğümüz, hikayelerin yapısına oturmuş ölçülü, dengeli bir sağlam mizah anlayışı var. Bu mizah, aslında ‘halkının yaşamında beliren’ değerlerden özünü alıyor.”(6)
Gerçekten de Rıfat Ilgaz’ın öyküleri “gündelik”in etkileyici tazeliğinden, gelip geçici ışıltısından almaz gücünü. Gittikçe derinlere işleyen insanlık durumunu verirken acı bir tortu bırakır. Kızları hakkında dedikodulara tanık olan banka gece bekçisi bir babanın, büyük kızının güpegündüz kaçmaya yeltenmesinden( içten içe, kaçması,bu dedikoduların son bulması için, biraz da teşvik edilen ve istenen) nerdeyse sevinç duyması ve başarısızlığa uğrayan bu kaçma girişimi karşısındaki düş kırıklığının anlatıldığı “Tuh Sana” adlı öykü babanın ağzından, şöyle biter: “Nedir senin bu yaptığın? diye bağırdı, ‘ne yüzle dönüyorsun bu eve?...İnsan kaçmalı ama bir daha dönmemeli eve! Tuh senin kalıbına, kıyafetine, edepsiz! Bu kadarcık işi beceremedin! Geceler çuvala mı girdi be! Günün ortasında yenir mi bu halt! İki paralık ettin şerefimi! Gece bekçisinin kızı böyle gün ortasında mı kaçar? Hiç olmazsa beni düşünseydin de evde yokken yeseydin bu haltı! Tuh sana!...”

küçük insanlar ve hayalleri

Ilgaz’ın kişileri çoğunlukla kendi çevresinden, ay başını zor getiren memurlar, daktilo kızlar, hayat kadınları, işsizler, kiracılar ve onların karşısında kapı gibi dikilmiş ev sahipleri, patronlar, daire müdürleri, amirler...vb...dir. İlk grubu oluşturanlar ne denli ezik, yoksun ve korkaksa, ikinciler ortama uymakta ustadırlar. Duruma göre yelken açarlar. Ekonomik ve toplumsal açıdan kendilerinden düşükler karşısında aslan kesilir, afra tafralarından geçilmezken, üstlerinin ya da küçücük de olsa çıkar umdukları birilerinin karşısında süt dökmüş kediye dönerler. Yalnız bu kaba saptamadan birinci grubu oluşturanlara hep olumlu, ikinci gruptakilere ise olumsuz yaklaştığı sanılmasın, Rıfat Ilgaz’ın. Tam tersine eleştiri oklarının en sivrisini birinci gruptakilere yöneltir. Ama bu eleştiri onlara olan sevecen bakışını, kayırmacı tavrını değiştirmez. Kimileri çokbilmişliklerinin, aç gözlülüklerinin hazırladığı tuzaklarda çırpınırken, Rıfat Ilgaz, onların bu durumlarıyla ince ince alay ederek, okurla birlikte , “oh olsun kerataya, beter olsun” nefesini koyuverir.
Zekai Ergüder, bu çokbilmişlerden biridir.( Kaldırım Mühendisi ) Zekai Ergüder, apartmanının bulunduğu sokakta ölçüm yapan birilerini görür ve bunları yol mühendisleri sanarak, belediyenin istimlâk yapacağını düşünür. Kendi apartmanının değil de , sokağın karşı cephesinde bulunan rakibinin apartmanının istimlaki için sokakta, sözde, ölçüm yapan mühendise yanaşır ve istimlakin karşıdan geçirilmesi karşılığında kırk reşat altını teklif eder. “Kaldırım mühendisi” altınları alır ve ortadan kaybolur. Zekai Ergüder altınları kaptırmakla kalmaz apartmanını da istimlâkten kurtaramaz. Çünkü yol mühendisi sandığı kişi bu işlerden anlayan bir dolandırıcıdır.
Aynı durum ( çok bilmişliğinin tuzağına düşme), “Sen Daha Oralarda mısın” adlı öyküde de vurgulanır.
Hep köylü kurnazlarını, hacıağaları dolamaz kalemine Rıfat Ilgaz. Basında yer tutmuş, kalemiyle “ordular bozan” , kalemi çıkarının kölesi olmuşlara da yöneltir oklarını. Bunların simgeleştiği bir kişiliktir Nail Moralı ( İngilizler Neye Güler). İki kalem darbesiyle tüm Nail Moralıların kimliğini bir masal tekerlemesi havasında ortaya koyar: “Kara tavuğun kadı, kara karganın klavuz, Nail Moralı’nın da fıkra yazarı olduğu bir dönemdi...” diyerek, ortamı çizdikten sonra, “bu memleketi kurtarsa kurtarsa özgürlük kurtarır!” demesini bilecek kadar ezbere politikadan anlayan hin oğlu hin bir yazar... Özgürlük diyordu da başka bir şey demiyordu,” diyerek devam eder. En can alıcı darbeyi ise son cümleye saklar: “Daha önceleri başka bir şey de demişti: demokrasi!...Bu işin tacirliği Amerikalıların eline geçince bu kez de özgürlük alıp, özgürlük satmaya başlamıştı.”
Sadece Nail Moralı ve onun gibiler mi!... Uzaktan her şeye düzen vermeye çalışan, iş başa düşünce ortalıkta görünmeyen yurtseverler!...(Paris’te Bir Yurtsever) Ortaçağ Avrupasından Servantes’in romanına, oradan da İstanbul’a düşmüş Don Kişotlar; Don Kişot’un gözüyle İstanbul, Türkiye (Don Kişot İstanbul’da), mezarda bile muhalifliğini sürdüren Abbas öğretmenler (Abbas Yola Giden)...
Özgün kişilikleriyle, toplumun değişik kesimlerinden getirdiği tiplerle, toplumu ve toplumsal aksaklıkları ameliyat masasına yatırmış gibi lif lif ayıran bir gözlem gücü ve ustalığı yansır Rıfat Ilgaz’ın öykülerine. Toplumun her kesiminden insanın boy gösterdiği öyküler, bir anlamda, belli bir tarihsel ve ekonomik kesit içerisinde, toplumumuzun duygu, düşünce ve anlayış haritasını çıkarmaktadır. Hepsi bildik, hepsi tanıdık olaylar ve kişiler. Tanıdık olmalarının nedeni, titiz bir gözlemin ürünü olmaları ve gerçeklik duygusunu eksiksiz yansıtıyor olmalarında yatıyor. Öyle ki, Rıfat Ilgaz’ın öykülerinde en aykırı kişiyi bile yadırgamaz okur. Çünkü bunlar çoğunlukla kurmaca kişilikler de olsa, her gün rasladığımız, selamlaştığımız ya da göz ucuyla izlediğimiz gerçek kişilerden izler taşırlar. Yani hayatın içinden, yaşayan, birlikte yaşadığımız kişilikler. Bunlar abartılmadan, karikatürleştirilmeden olanca doğallığı içinde verilir. (Rıfat Ilgaz’ın mizahı da işte bu doğallıktan kaynaklanır.) Onların duygu ve düşünce biçimleri, hayalleri, özlemleri olanca gerçekliğiyle yansır öykülere. Çoğunlukla küçük insanın küçük hayalleridir bunlar. Küçük mutluluklardan doğan yaşama sevinci de buna eşlik eder. “Radarın Anahtarı”nda yer alan “Kurban Kanı” adlı öyküde böyle küçük mutlulukların tetiklediği engin bir hayal gücüne tanık oluyoruz. Yıllarını kira evlerinde geçirmiş küçük bir memurun girdiği kooperatife yatırdığı ilk taksidin makbuzuna bakarak, karısıyla daldıkları hayaller bu türdendir: “ Bir kağıt parçasında bahçe ile birlikte bir ev görecek kadar zengin bir hayal gücümüz olduğunu bu gece anlamıştım. Karım, bahçesinde ayçiçeği yetiştiriyor, sonra cayıyor, tavuk beslemeye kalkışıyordu. Tek katlı olacaktı evimiz... İki oda... Bir mutfak... Kooperatif müdürü bilgili bir adama benziyordu. Açık kahverengi bir kâğıdın üstündeki parsellenmiş arsalara bakmış, bana güneş gören bir ev vereceğini söylemişti. Demek bizim ev, doğuya karşı olacaktı. Arsalar satılır satılmaz hemen temeller kazılacaktı. Dediğine göre bu kış arsalar satılır, ilkbaharda temeller atılırdı, önümüzdeki kış mutlak anahtarlarını korduk cebimize. Yaza doğru karım bahçede, boyunca ayçiçeği yetiştirirdi.”
Ilgaz, öykü karakterlerin seçerken gerçek kişiliklere de yer verir kimi öykülerinde. “Oldu Bir Yanlışlık”ta Orhan Veli ve ünlü bir eleştirmen, bir başka öyküsünde çoğu kişiye tanıdık gelen oyuncu-şair, polis müdürü Parmaksız Hamdi, “Taksimdeki Ev”de Mücap Ofluoğlu... Ve elbette en başta da kendisi, Rıfat Ilgaz olarak kendisi. Çoğu öyküsünde kendisi var Rıfat Ilgaz’ın. Bu “ben” anlatımından kaynaklanan bir durum değil, öykü kişisi olarak yer alır öykülerinde Rıfat Ilgaz. Sanatoryumda ya da hapiste değilse iki yüz elli liraya düzeltmenlik yapar gazetelerde, gazete patronlarıyla didişir; çıkardığı dergileri “tütüncü”lere bırakır, iki tek atmak için Lambo’nun yolunu tutar.

Ilgaz’ın öykülerinde dil ve anlatım

Rıfat Ilgaz’ın öykülerinde öne çıkan bir özellik de dil tutumudur. Alışılmış mizah öykülerinin dışında özenli bir dili var Rıfat Ilgaz’ın. Aslında ister roman, ister, şiir, isterse öykü olsun dil başat öğedir Rıfat Ilgaz’ın sanatında. Çünkü dil, sanatçının kendi kişiliğinin damgasını taşır. Yazarın dil tutumu, ürünleri hakkındaki yargının ilk basamağını oluşturur. Rıfat Ilgaz’a göre: “Her sanatçının, her yazar ve ozanın kendine özgü bir sözlük düzmesi, dile kendi kişiliğini, kendi damgasını yansıtması anlamına gelir. Kişisel olmayan hiç bir sanat yapıtı, yazın türü toplumsal olamaz.”(7)
Dil tutumundaki bu özen cümle kuruluşu, sözcük seçimi, kimi özel söyleyişlerin ya da yerel gibi görünen sözcüklerin kullanımında ortaya çıkıyor. Bir anlamda bu eğilim Rıfat Ilgaz’ın yukarıda sözü edilen “kendine özgü bir sözlük düzme” tavrıyla da çakışıyor. Rıfat Ilgaz’ın kimi sözcükleri ya da söyleyişleriyle ilk kez karşılaşıldığında bunun yerel bir söyleyiş mi yoksa Rıfat Ilgaz’a özgü bir kullanım mı olduğunu anlamakta güçlük çekilebilir. Örneğin aynı ekonomik durumu paylaşan (elbette parasızlığı) iki arkadaşın karşılaşmasını şöyle anlatır: “Niyazi’ye Aksaray’da rasladım. Kent içi yolculuklarımızı taşıt araçlarına başvurmadan yapardık o günlerde! Hep bir halliydik.”(Turşu Suyu) Ya da yine aynı öyküde yer alan “ayna gibi işin içinden çıkmak” deyişi, hocanın bir öğrenciyi tokatlaması: “kalktı kürsüden iskele, sancak iki tane yandırdı.” (Emin Efendinin Yerine Gelen) Bu konua yine Rıfat Ilgaz’a kulak verirsek: “Şunu kesin söyleyebilirim, ben doğduğum yerin dilinden yararlanırken, antikalık olsun diye az kullanılan, az duyulan sözler arayıp bulmaya kalkışmam. Tam tersine herkesin rahatça benimseyebileceği yerel sözlerimizi arar, bulur öyle kullanırım. Az kullanılanlar bile olsa onları en uygun söyleyiş biçimleri içinde, kolayca anlaşılır, kolayca karşılığı bulunan tümcelere yerleştiririm. Anlamını bilmemiş olsa bile okuyan, tümce kuruluşundan karşılığını bulmakta zorluk çekmez,” (8)diyecektir.
Ilgaz’ın dili konusunda Tahir Alangu’nun yargısı da şu: “Onun kullandığı Türkçenin, gerçeği anlatışında, kıvrak, akıcı, dokunduğu temalara can gepiren bir çizgiye ulaştığı görülüyor. Ahmet Rasim’in eski fıkralarına yerleşen, meddah ağzının o tatlı kıvrak sohbet dilinden gelen anlatımını andıran bu hikâyeler, ‘yerli mizah’ anlayışının ölçülerine kavuşmuş, doğrudan ‘öğreti’ye gitmeden etkili olabilen, belli belirsiz bir toplumcu satire de ulaşabiliyor.” (9)
Ilgaz’ın anlatımındaki akıcılığı, temizliği ve kıvraklığı sağlayan öğelerden başta geleni ise şiirselliğidir. Sözcükler, sözcük öbekleri, cümleler birbirini izlerken oluşan ahenk ve anlatımın akışından doğan ritm onu şiirsele götürüyor. Öyle ki, bir öksürük bile onun kaleminde şiirsel bir boyut kazanabilir: “Bu öksürük, bu dinine yandığımın öksürüğü beni bozacak, beni rezil edecek, beni yerin dibine batıracak, işlerimi altüst edecek zamanı bilir. Bende bir göğüs hastalığı var, bir bronşit, ne bileyim sigaradan, ya da mevsim değişmesinden...lodostan poyrazdan, karayelden!...” (Öksürük) Ya da “Altın Ekicisi”ndeki kalıpları tekrarlamayan kendine has masal girişi : “Bir varmış bir yokmuş, kiminin karnı açmış, kiminin karnı tokmuş. Aç olanların sayısı tok olanlardan kat be kat çokmuş. Kaf dağının ötesinde, kırkpınar ülkesinde alın teriyle geçinen, gece demeyip gündüz demeyip çalışan, çalışıp çabalayıp ekmek parasını güç doğrultan, evsiz barksız, tarlasız topraksız bir tosun varmış. Ama ne tosun, tosun değil tosuncuk! Yürekli çocuk...Yapmadığı iş, yormadığı düş yokmuş Tosun’un...Sözün kısası, canını adaktan, gözünü budaktan sakınmazmış bu Tosun.” (Altın Ekicisi)
Bu şiirselliğin ve anlatımdaki yoğunluğun bir başka bileşeni de, Ilgaz’ın kişileri belirgin kılmada başvurduğu çarpıcı benzetmeler ve vurucu betimlemelerdir. Bu anlatım biçiminin bir ucu “kimin eli kimin gırtlağında, kimin parmağı kimin kursağında” belirlemesiyle verilen gerçeklikse, öbür ucu da Rıfat Ilgaz’ın kişileri somutlarken belirleyici noktaları bulup çıkarmadaki ustalığıdır. Öykü kişisini tanıtmak için uzun açıklamalara ihtiyaç duymaz Ilgaz. Onun kişilerini tanımada kimi zaman bir davranış, kimi zaman onun ağzından aktarılan bir cümle yeterli olabiliyor. Örneğin duygu ve düşüncelerini rahatça anlatamayan bir öğretmeni tanımamıza şu cümle yeterli olabilir: “Eliyle, koluyla, omuzuyla konuşur Türkçeyi.” ( Volter Ne Demiş) Kahvecilerin hiç sevmediği müşteri tipi emeklilerdir. Bir çayla akşamı ederler çünkü. Kahvecinin gözü, Rıfat Ilgaz’ın cümleleriyle emekliler, “masaya demirlemiş Gülcemal vapuru”dur, bir demirlediler mi kolaylıkla sökülmezler. ( Pulları Yavaş Vur) Mahallenin namus bekçisi “Aaaabi”ler vardır, “mahallemizin kız”larının davranışları onlardan sorulur. İşte onlardan biri: “...Hani, kızların ‘Kenan Aaaabi! dedikleri, sünnet düğünü kavalye”si...(Sevişebilirsen Seviş) Etine dolgun, beyaz tenli bir kız mı anlatılacak: “o oltaya vurmuş lüfer...”dir, vücudun bitikliği mi anlatılacak: “sol yanım kar görmüş İstanbul sokakları...” yeterlidir.
Yazıya girerken Rıfat Ilgaz’ın öykücülüğünün romancılığı ve şairliğinin gölgesinde kaldığını vurgulamıştım. Romancı Rıfat’ın, şair Rıfat Ilgaz’ın yanında bir de öykücü Rıfat Ilgaz vardır. Onun öyküleri de şiirleri kadar, romanlar kadar irdelenmeli ve değerlendirilmelidir.

( l) Rıfat Ilgaz’ın 1957’den başlayarak değişik adlar ve yeni baskılarla yayımlanan öykü kitapları şunlardır: Radarın Anahtarı, Don Kişot İstanbul’da, Kesmeli Bunları, Nerde O Eski Usturalar, Saksağanın Kuyruğu, Şevket Ustanın Kedisi, Geçmişe Mazi, Garibin Horozu, Altın Ekicisi, Al Atını, Bunadı Bu Adam, Çatal Matal Kaç Çatal, Keş, Palavra, Tuh Sana, Sosyal Kadınlar Partisi, Rüşvetin Alamancası, Şeker Kutusu, Dördüncü Bölük, Çalış Osman Çiflik Senin. (Yalnız burada şunu vurgulamak gerekiyor: kitapların yeni baskıları yapılırken kimi öyküler farklı kitaplara girmiş, bir baskıda kitaba adını veren öykü daha sonraki bir baskıda başka bir kitabın içinde yer almıştır. Bu nedenle de öykülerden yapılan alıntılarda sadece öykü adıyla yetinilmiş, bir karışıklığa yol açmamak için kitap adı kullanılmamıştır.)
(2) Rauf Mutluay, Varlık Yıllığı 1978, “1977’de Roman ve Hikaye”.
(3) Yansıma dergisi, Günümüz Türk Hikayesi özel sayısı, haziran l972, sayı 6.
(4) Gösteri dergisi, temmuz 1982, Doğan Hızlan’ın yaptığı söyleşi.
(5) Ömer Faruk Toprak, “Duman ve Alev”, MAY yay. İst. 1968, sf. 85.
(6) Tahir Alangu, Varlık Yıllığı, 1966, aktaran, Refika Taner- Asım Bezirci, Seçme Hikayeler.
(7) Yazko SOMUT, 11 Kasım 1983, R. Sefa’nın yaptığı söyleşi.
(8) Yazko SOMUT, aynı yer.
(9) Tahir Alangu, Varlık Yıllığı, 1966.


Adam Öykü Temmuz 2004 

893
0
0
Yorum Yaz