ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZDE 12 EYLÜL YOK AMA VAR VAR! / (ÖMER LEKESİZ)
18/12/2005 · Kategori: oyku Yazilari
Ancak çeyrek yüzyıl önce yaşanan ve hâlâ canlı tanıkları bulunan bir toplumsal/siyasal olay var ki, onun edebiyatımızdaki konumu hâlâ belirsizdir; bir iç savaşın, ideoloji merkezli toplumsal acıların, toplumu ve siyaseti yeniden yapılandırma adına özgürlükleri rafa kaldıran totaliter anlayışın yürürlükte olduğu bu dönemin adı “12 Eylül”dür. 1971’den 1980’e, 1980’den 1990’a kadar iki ayrı zaman dilimine yayılan, sadece 1980’de 24 Ocak Kararları’nın alındığı, 10.000 şiddet olayı gerçekleştiği, 2000 insanın öldürüldüğü, Fatsa ve Tariş’in jandarma tarafından kuşatıldığı, askeri darbe kararını izleyen günlerde 299 “doğal olmayan ölüm”ün gerçekleştiği, 50 darağacının kurulduğu, binlerce insanın gerekçe gösterilmeksizin evlerinden alınıp günlerce gözaltında tutulduğu 12 Eylül... sahiden edebiyatımızın neresindedir?
Bu sorunun ancak kitap çapında bir çalışmayla cevaplanabileceği aşikârdır. Ayrıca bilimadamlarının Anadolu insanının toplumsal belleğini 17 günle sınırlandırmaları gibi bilimsel (?) bir dayanak da olmasına karşın soru önemini korumakta ve kapsamı daraltılarak, bölümlenerek de olsa bir cevap aranmasını gerektirmektedir. Örneğin şu dar kapsamlı soruyu sorarak başlayabiliriz: 12 Eylül’ün öykücülüğümüzdeki yeri nedir?
1979’da öykü kitabı yayımlayan “usta” öykücülerden -ki bu yılda kitaplaşan öykülerin de geçmiş 2-3 yılda dergilerde yer aldığı varsayımından- hareketle baktığımızda ilkin şuna tanık oluyoruz:
Talip Apaydın, Yolun Kıyısındaki Adam’daki öykülerinde halkı aydınlatma, bilinçlendirme tezi çevresinde dolanırken, “Öğrenciler”, “Gençler”, “Nereden Nereye”, “Dumanlı Gün”, “Öğretmen Hayri” adlı öykülerinde (yirmiyedi öykünün beşinde) polis baskısı, öğrenci kavgaları, öğretmenlerin hedef olarak seçilmesi gibi olgulara açıkça yer vermiş, Nezihe Meriç, Dumanaltı’daki öykülerinde kadınlık durumlarının yanı sıra, “Dumanaltı”, “Tedirgin”, “Işın”, “Tan’ın Öyküsü”, “Acıyı Aşmak” adlı öykülerinde (on öykünün beşinde) dönemin olaylarını paylaşma, hak, adalet, özgürlük kavramları çevresinde üçüncü kişiler üstündeki etkileriyle birlikte anlatmış, Necati Mert, Gramofonlar, Radyolar, Teypler’deki öykülerinde Adapazarı’ndan hareketle sosyal değişmenin boyutlarını işlerken, “Osman Ağbi”, “Sıkıyönetimle Gelen”, “Domates”, “Bizim Partinin Müdürü” adlı öykülerinde (on dokuz öykünün dördünde) gözlemci gerçekçi bir bakış açısıyla söz konusu dönemi sunmuş, Mustafa Kutlu, Yokuşa Akan Sular’daki öykülerinde yeni göç ettikleri kente emekleriyle tutunmaya çalışan yoksul ama kanaatkâr insanları anlatırken, atmosfer olarak 12 Eylül öncesini iyi yansıtmış, “Yokuşa Akan Sular”, “Gergef”, “Dayan Seydali” öykülerinde özellikle grev olgusunu işlemiştir.
Oktay Akbal, Karşı Kıyılar’daki öykülerinde zamanı daha çok çocukluk günlerinde dondurarak yalnızlığı, bayramı, yoksulları, mevsimleri ve trenleriyle gündelik yaşamı tablolaştırmış, İnci Aral, Ağda Zamanı’ndaki öykülerinde karşılıksız, yitik, aykırı sevgilerle, ezilmişlik, yanlızlaştırılmışlık üzerine kurulu kandınlık hâllerini sunmuş, Necati Cumalı, Reviziyonist ile Yakubun Koyunları’ndaki öykülerinde Makedonya, Paris, Sofya, Leningrat, Kiev, New Orleans, Şiraz, Tahran, Pire, Milano, Rotterdam ve İsrail’deki tarih, mit, insanlık ve eşitlik arayışından fırsat bulup Türkiye’ye ve burada yaşanan can pazarına bir türlü uğrayamamış, Nazlı Eray, Geceyi Tanıdım’daki öykülerinde, fantastik damarı iyice belirginleştirme çabasıyla kendini küçük insanların, küçük dünyalarını keşfetmeye adamış, Muzaffer Hacıhasanoğlu, on yıllar öncesinden yazdıklarını ancak şimdi Eller adıyla kitaplaştırabilmenin sevincini yaşamış, Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki masal/öykülerinde masalın çağdaş kurgusuyla masalsı bir dünyada yürümeyi seçmiş, Tomris Uyar, Yürekte Bukağı’daki öykülerinde ayrıntılarla tümü gösterme konusunda yetkinliğini pekiştirmiş, bunun için de sıradan hayatları ve şeyleri anlatmıştır.
Bu altı öykücünün yanı sıra 1980-84 arasında öykü kitabı yayımlayan Adalet Ağaoğlu, Mustafa Balel, Ayhan Bozfırat, Cihat Burak, Sevim Burak, Muzaffer Buyrukçu, Orhan Duru, Nursel Duruel, Ferit Edgü, Füruzan, Necati Güngör, Feyza Hepçilingirler, Tarık Dursun K., Pınar Kür, Demir Özlü, Zeyyat Selimoğlu, Osman Şahin, İzzet Yasar, Durali Yılmaz ve Tahsin Yücel gibi ‘80’li yılların öykü ortamını belirleyen usta öykücüler de öykülerinde 12 Eylül’e küçük anıştırmalar dışında yer vermeyerek Talip Apaydın, Nezihe Meriç, Necati Mert ve Mustafa Kutlu’yu öykücülüğümüzde bir 12 Eylül izinin oluşmasında yalnız bırakmışlardır. Ayrıca İnci Aral, Kıran Resimleri’ndeki 9 öyküsünde 12 Eylül öncesine dönmüşse de devamını getirmemiş, Nezihe Meriç ve Mustafa Kutlu yeni öykülerinde temalarını değiştirmiş, Necati Mert ise daha Adapazarı üstünden sosyal değişmeyi işlemeye devam etmiştir.
Söz konusu dönemde, öykücülüğümüzü temsil eden, öykü ortamını oluşturan otuz bir öykücüden, sadece dördünün 12 Eylül’e çıkan olayları, kişileri öyküye taşımalarını, onların özel tercihleriyle, ideolojik seçimleriyle, sivil duruşlarıyla açıklamak yeterli bir neden olmasa gerektir. Çünkü diğer yirmi yedi öykücü de şu ya da bu oranda kendilerini sol’da tanımlayan öykücülerdir. O halde ne olmuştur da 12 Eylül ilgisi sadece dört öykücüyle sınırlı kalmış ve yine ne olmuştur da diğerleri ve sonradan gelen öykücüler onları izlememiştir?
Bunun 12 Eylül öncesinde şiddetten korunabilmek için dışarıdan bakma (dışarıda kalma) tutumuyla, 12 Eylül sonrasında hâkim olan yenilmişlik, sindirilmişlik psikolojisiyle diğer bir söyleyişle kimlik bunalımıyla bir bağlantısı olmalıdır.
12 Eylül dönemi aynı zamanda bir aydın kıyımının da yaşandığı dönemdir. Aydınlar tutuklanmış, öldürülmüş, gazeteler yağmalanmış, kitaplar yasaklanmıştır. Buna göre isimleri belirtilen öykücülerin 12 Eylül öncesinde yaşananlara karşı suskunluğunu, -sanatçının yönlendirilemezliğiyle birlikte- doğal korunma kaygısı, kısaca insani bir eğilim olarak almak gerekmektedir. 12 Eylül sonrasına özel durum ise tam da “öykücülüğümüzde 12 Eylül yok ama var var” dedirten bir yaklaşıma denk düşmektedir. Şöyle ki:
12 Eylül 1980 tarihinde ordu ülke yönetimine el koymuş, Meclis feshedilmiş, dokunulmazlıklar kaldırılmış, siyasal çalışmalar durdurulmuş, ülke çapında sıkıyönetim ilan edilmiş ve sokağa çıkma yasağı konulmuştur. 1971’den beri süregelen ideolojik çatışmaların nedeni sanki bunlarmış gibi aynı gün şiddet eylemleri birden bire kesilmiştir. Devrim ya da devrime karşı ülkeyi koruma umutlarıyla motive edilen yığınlar bir anda sahipsiz, amaçsız, yönsüz ve hedefsiz kalıvermiştir. Sonrası gözaltılar, tutuklamalar, mahkumiyetler, idamlar ve sürgünler... ve daha sonrası sistemli bir şekilde uygulanan bir depolitizasyon... Değil Türkiye’yi, tüm dünya yoksullarını, sömürge devletleri kurtarmaya, emperyalizmi yenmeye şartlanmış bir kuşak çok kısa bir süre içerisinde “mahallenin delisi”ne dönüştürülmüş, siyasetten, okumaktan, düşünmekten, düşündüğü gibi yaşamaktan alıkonularak zihinsel bir travmaya uğratılmıştır. Tüm bu nedenlerle bağlantılı olarak 12 Eylül sonrasında “yapılan” edebiyat da söz
konusu travmanın izlerini, yeni toplumsal/siyasal ortamın “belirlenmiş” atmosferini kaçınılmaz olarak taşımıştır.
Tarık Günersel’in Bir Geçiş Toplumunda (1983), Hüseyin Su’nun Tüneller (1983), Selim İleri’nin Bir Denizin Eteklerinde (1980), Eski Defterde Solmuş Çiçekler (1982), Son Yaz Akşamı (1983), Özcan Karabulut’un Karşı Öyküler (1984), Ali Karaçalı’nın Kamçı (1982), Cemil Kavukçu’nun Pazar Güneşi (1983), Durali Yılmaz’ın Gel İçimde Ağla (1981) adlı kitaplarındaki öykülerini belirtilen yaklaşımla okuduğumuzda hemen aynı sonuçlara ulaşırız.
Tarık Günersel, saçma ile mantığın buluş(ama)ma noktasında derin bir isyan dili kurmaya çalışırken, Hüseyin Su ve Ali Karaçalı yeni dönemin yalnızlaştırdığı insanlarla, silikleştirdiği değerlerle yeni bir dünya kurmaya yönelmiş, Selim İleri yılgınlık, tedirginlik, hüzün, iç ağrısı kavramlarına yeni boyutlar kazandırmış, Özcan Karabulut, iç çelişkileri, umutsuzluğu, yalnızlığı ve dilsizliğiyle toplumcu bireyin yeni fotoğrafını çekmiş, Cemil Kavukçu, taşraya ve çocukluğa/ilk gençliğe sığınarak yeni bir güvenlik alanı aramış, Durali Yılmaz, yaralı bilinci iç konuşmalarla sağaltmaya uğraşmıştır.
Sonraki yıllarda kimi öykücüler (Örneğin Işıl Özgentürk, Uğur Özakıncı) doğrudan tanıklıklarına dayalı olarak 12 Eylül’ü anlatmışlarsa da genel planda öykücülüğümüzde 12 Eylül’e mahsus tematik bir damar oluşmamış ancak yeni kuşak öykücülerin çoğu öyküleri için –belirttiğimiz çerçevede- “12 Eylül yok ama etkisi var” yargısı hâkim olagelmiştir.

