25/2/2009 · Kategori: oyku
"Yağmurdan Kaçırılan Kuş Kafesi" | Jale Sancak
"SULUKULE ISSIZLIĞIN KUCAĞINDA BUGÜN..."
Ben Sulukule'de doğdum
Babam Sulukule'de doğdu
Dedem Sulukule'de doğdu
Çocuklarım Sulukule'de doğdu
Burada benim tarihim var
Sizin için ara olan yerde İstanbul var.
Hepimiz Sulukuleliyiz,
Sulukule İstanbul'dur.
(Sulukule'deki bir duvar afişinden)
Yuh olsun be! Ruhum hâlâ acı çekiyor be! Nasıl bir ruh bu anlamadım yahu! Terk-i dünya ettim güya, hâlâ Sulukule'de Roman inadıyla dolaşmakta ruhum! Ah be mezarda da başıma bela be!
Gırnatacı Sami'nin ruhu bir vakitler yaşadığı evin önüne dek geldi. Bahçede yalnız bir incir ağacı, incirin dibinde Sami'nin oğluna miras bıraktığı, kırk yıllık yayları pırtlamış koltuk, ayağı kırık ceviz sehpa, sehpanın üstünde üç şarap şişesi, yeşermemiş, kalık toprağın üstüne bırakılmış birkaç bira kutusu, kediler hafiften kafayı bulmuş olmalı, şişelerle sevişmekte… Yani her şey Sami'nin bıraktığı gibi.
Ah bu tuhaf, sancılı ruh, ah!
Sokaklarda iplere asılmış çamaşır manzarası, ahşap ve kâgirlerin, yani numaralanmış evlerin üzgün hafızası ve çocukları bekleyen asırlık çınar ağacı, hani bir dokunsan bin ah işiteceksin, az ötede terk edilmiş bir at arabası, kapı önlerinde sigara tüttüren, vaktinden önce kocamış, saçları oksijen sarısı gacılar, küfür kıyamet çocuklarına bağıranlar, öte yanda çocukların yaygarasını umursamayan gamsız analar, dövülüp de cami duvarına serilmiş yıprak halılar, salına salına dolanan badem gözlü, taş gibi kızlar, odalardan sokaklara taşan arabesk şarkılar, arada bir uyuntu bir tef sesi, hevesi kaçmış bir zil, ağlamaklı bir pandele,(1) bakma bu dokuz sekizlik gezintiye, o eski cümbüşler şimdi hayal, neşe-i muhabbet desen aynen öyle, yağmur hafiften, pabuçlara sarı bir çamur sırnaşmakta, Romanlar aslında yıkıma mıkıma pabuç bırakmamaktan yana. Belediyeye de, başkabakana da ateş püskürmeler gırla. Seçim yakın, baksınlar bakalım onlardan oy alabilecekler mi bu defa? Yok öyle köfte abicim, hem bizi Sulukule'den et, hem de oy iste, o ne âlâ!
Nurgül Pembegül, kimseye çaktırmadan gözyaşlarıyla çıktı evden. Bugün günlerden ne? Mayısın ikinci pazarı, yani anneler günü! Şıpıdık terliklerini sürüye sürüye yürüdü, gelip geçen kimseye bakmadı, yüz vermedi birine bile, omuzlarını çökertmiş yüküyle birlikte bitişik evin bahçe duvarına çöktü. Anam öleli üç yıl oldu mu? Oldu. Ona Topraktepe'de bir mezar yaptırdı mı? Yaptırdık. Adasını paftasını parselini aldık mı? Aldık. Tapusunu? Onu da. Sonra mezarı başkasına sattılar mı? Sattılar. Anamın üstüne başkası gömüldü mü? Gömüldü. Anamın mezarı kayıp mı? Kayıp.
Kıytırık bir yağmurun altında Sulukule vallahi ve billahi de hüzün deryası. Tırnak Memet, "ekmek yok, para yok, iş yok, sokakta kalıyorum" diyerek yoldan geçen yabancılara sarkmakta, hüznü yırtsa yırtsa plastik bidonda ritm tutan küçük kız yırtar, amma velakin o da ritmin içinde kaybolup kaybolmamakta henüz kararsız. Saksılardaki sardunyalar, begonyalar, camgüzelleri kararsız. Şarapcı meyhanesinin sarmaşığı… belkisi yok o da öyle. Bu yıl ilkyaz enikonu hayırsız. Kemancı Ali, yedi göbek Sulukuleli ve gözleri dumanlı gri, aynı zamanda şimdiki dernek başkanının babası, çok uğraştı kurtarsın diye mahallesini, hani nerdeyse çalmadık kapı bırakmadı, dil dökmedik muhterem zat, lâkin nafile. Sulukule yıkılacak ya da kaldırılacak, ikisi de aynı kapıya çıkıyor zaten, eski Sulukule yok olacak, Romanlar Taşoluk denilen cehennemin bir bucağına alenen sürülecek.
Sulukule yağmurun altında bir kuş kafesi.
Kemancı Ali havayı koklayarak derneğin bahçesine girdi.
Tuhaf ruh Sami, hayattayken olduğu gibi aksayan sol bacağını sürüye sürüye üst sokağa doğru seğirtti. 3645… 3643… 3562… Pandeleci kıllı Sami'nin evi değil mi bu? 3557… 3558… Bu da tepsi kıçlı Zarife'ninki. Yuh ulan, hepsini numaralamışlar evlerin. Yollayacaklar bizimkileri buradan. Ne yapar be bu çileli millet oralarda? Zati dokuzyüz doksaniki'de teşkilat bastı buraları, kırdılar evlerin kapılarını, sazları kırdılar, eğlenceyi engellediler, ekmek parasını. Güya fuhuş yaparmışız evlerde be. Ne fuhuşu be! Amirim, biz müzisyeniz be, canavar değiliz. Hem de yedi sülaleden be. Dedem ud çalardı, halam cümbüş, amcam namlı klarnetçi, babam has darbukacı… Ben amcama benzemişim, na şunacık çocuğum, klarnete yazıldım. İstanbul bizi bilir be. Bizden sorulurdu gazinolar. Adnan Pekak'a, Adnan Şenses'e çok çaldık be, çok! Sonracığıma Sibel Can da buralardan çıkmıştır. Karagümrük iki adım, Karagümrük dedin mi Türkan Şoray bir, Sibel Can iki. Fuhuş bunun neresinde?
Kuruçınar, Çalı Çıkmazı, Neslişah, Zuhuri, surdipleri… Yıkılmaya hazır tapulu tapusuz evler, kirli sokaklar, kapkaç, tokar, diğer adıyla esrar, yoksunluğun katlanılmaz kokusu, parya muamelesi görmekten yorgun Sulukule ahalisi, usanık, ezgin ve olup bitenlerin sonucunda kindar. Aralarında yıkım olacak diye ruh halleri bozulup hastaneye düşenler, mal paylaşımı yüzünden birbirine girenler, cinayet işlemeye yeltenenler var. Anlayacağınız bizi birbirimize kırdıracaklar.
Hüzün birdenbire dağılıveriyor. Beyaz gelinliğiyle incecik, esmer güzeli bir kız evinden çıkıyor. Damat alesta, kapıda süslü mü süslü fiyakalı bir araba; gelinin anası, kardeşleri camda, çocuklar bahçeye üşüşmüş, akrabalar sokağa dizilmiş; zurna yaman mı yaman, oynak, kıvrak bir hava serpiliyor üstlerine; kız babası biraz alarga, belki yüzünü saklıyor, kaygılarını belki… Büyüdü de kızanı gelin oluverdi ne çabuk! Ne çabuk karışıverdi ele! Vay başıma!
Gelin arabasının kornası sabırsız, şoför abi, yani damadın kardeşi mutluluktan esri, sıkıyor havaya üç eli, şakası yok tabanca sahici, para zarfları atılıyor çocuklara, bir sevinç bir neşe; pembe ibikli horozun teki böbürlenerek dolaşıyor; biri çift kâğıtlı sarıyor, küçük bir kız çalmadan oynuyor; sen dur da namın yürüsün be Sultan mahallesi, ayrı gayrı yok herkes düğüne davetli.
Bir kadın eli uzanıyor usulca…
Sulukule yağmurdan kaçırılan bir kuş kafesi.
Kemancı Ali dumanlı gözleriyle kahveyi şöyle bir taradı. Allah vere de bir gazeteci ya da bir televizyoncu düşmüş olsun… Yok, yabancı yok aralarında, oğlan bizim kız bizim, hem dernek hem kahve burası, pişpirikciler, tavlacılar azınlıkta, okeye sardırmış delikanlılar, çayların biri geliyor biri gidiyor, iki orta kahve, köpüklü olsun, bir de sade, Kemancı Ali gibi çoğu işsiz artık, çaresizlikten bir rivayete kanıp define bile aradılar su kuyularında, ne ki bir şey çıkmadı. Şimdi umut derme çatma evleri satıp buradan bir an önce fıymakta. Elli metra kare yeri iki yüz bin liraya satıyorlar, tapuların nereye, kime gittiği belirsiz. Ola ki yakında milyarlık apartmanları dikecekler buralara. Bıçkın bir kadın dalıyor içeriye, dernek başkanına hesap sormaya gelmiş. Kahvenin bitişiğindeki top sahası kıraç, sol bekler, forvetler, kaleciler keşfedilme derdinde. Ali çok istemişti oraya okul yapılsın, çocuklar okusun, okusun da Sulukule'nin yazgısı değişsin, yoksulluk, cehalet bitsin. Kemancı Ali'yle gırnatacı Sami'nin ağzı neredeyse bir: Tamam bilinçli değiliz, ama kabadayı da değiliz be cancağazım, müzisyeniz biz, müzisyen!
Bir gazeteci gelmiş olsaydı, Ali ilkin bir türlü kapanmayan yarasını gösterecekti elbette.
Nurgül Pembegül bir sigara yakıp kahırla soluklandı. Annem Neziha Erdem'in mezar yeri Tokmaktepe / 4907. Cilt 33, sayfa 3. Sıra no'su 264 olarak kayıt düşüldü. Mezarın eni 1.20, boyu 2 metre. İsmail Bey, yani mezarlıklar müdürü, onu her defasında kapısından çevirdi. Ah keltroş İsmail Bey, Romanım diye, di mi? Romanım, on çocukluyum, okuma yazmam yok, mangırım yok, kocamdan dayak yerim diye, di mi? İyi de ben de senin gibi insan değil miyim? Ha? Anamın başında dua edip içimi dökemez miyim? Dalgın bakışları köşede çalmadan oynayan kız çocuklarına takıldı, efelenmeye hazır civanım delikanlılar, işsizlikten sararıp solmuş herifler… Yarın diye bir şey var mı bizim için? Yeşile boyanmış tarihi çeşmenin tatlı mı tatlı suyunu da kestiler. Kahrol emi mezarlıklar müdürü!
Bak sur duvarları da ağıt dokumakta be ablam, binlerce yıldır neler gördüler, kimler geldi kimler geçti, kimler kovuldu bu şehirden, kimler hırstan, hınçtan delirdi, kimler ayaklar altında ezildi kim bilir? Biz ne ilkiz ne de sonuncuyuz be ablacım. Yaz bak, sen bunu aynen böyle yaz. Ah bir gazeteci düşecekti ki bu gün, Ali iyice bir döktürsün.
Sulukule ıssızlığın kucağında bugün.
Zuhuri sokak, Kuru Çınar, Çalı Çıkmazı, Neslişah…
Ne arayan ne soran. İnsan hayatı pilaçka,(2) üstüne üstlük sipali nakka.(3)
Mahalleli topyekûn düğüne hazırlanmaktaydı ki, Sami'nin ruhu incir ağacının dibine, yayları pırtlamış koltuğa bir güzel kuruldu, 3558… 3681… 3713… on üç uğursuzdur malum… 3721, 3722… bir süre evlerin, sofaların, kırık camların çığlıklarını dinledi, şişenin dibinde birkaç damla şarap kalmıştı, şişeyi başına dikti, anılar ayaklandığında ruhların içip ağlayacağına kimse inanmazdı, sonra masada uyuklayan klarneti dudaklarına dayadı, şu bahçede ne cümbüşler, ne muhabbetler yaşanmış, yürekler nasıl da yıkanmıştı nağmelerle. Kediler kuyruklarını havaya dikip dikkat kesildi, çınar ağacı ürperdi, güvercinler takla üstüne takla, si bemoller uzayıp sokaklara dağıldı, Nurgül Pembegül bir an duraksadı, kemancı Ali yerinden sıçradı… Bu ses, bu klarnet, bu hovarda üfleyiş Sami ağabeyin üfleyişi değil mi?
Bu coşturan ve yürek yakan hava!
Ali besmele çekti, oynatıyor muyum ne?
Evvel zamanda Sulukule sokaklarında, annem Neziha Erdem'in bu üfleyişe âşık olduğu rivayeti dolaşırdı. Klarnet turlamaya çıktığında babam öfkeden kudururdu da, imansız klarnet gene de bizim kapının önünde nöbete dururdu. Aşk mıydı? Rivayete göre aşktı. Aşk, ayrılıktı. Öyle de olsa annem Neziha Erdem hiçbir vakit sevdaya kıydı mı? Kıymadı? Kocam beni alsın diye kapılarda yattığında, ona acımadı mı? Acıdı. "Ben mesut olamadım, bari kızım olsun" diye güçbela razı etmedi mi babamı? Etti. Eee annem Neziha Erdem'e nasıl kıydılar peki?
Taşlar silkindi, yıkıldı yıkılacak ahşaplar gidip geldi, rakamlar ayaklandı, 3721 güney batıya kanat açtı, 3722 kuzey doğuya, 3546 kıbleye indi, 3548 avazı çıktığı kadar bağırdı, ardına dek açık kapılar, pencereler çarpıp çarpıp kapandı, saksılar devrildi, sakız çamaşırlar iplere dolandı… yalnızca sokak soluğunu tutup dinledi. Nurgül Pembegül apacı inledi, "Sami amca hortladı mı ne?"
Düğüne gidiyoruz, düğüne! Kimi evlerde bir telaş, kravat bağlamayı beceremeyenler, dudağına ruj beğenmeyenler, gözlerine sürme çekenler, yeşil, mavi, mor, allı güllü giysiler, erkenden kafayı tütsüleyenler… Umurunda mı? Oturamaz, yerinde duramaz oldu kemancı Ali. Baktı, kahvede kimsede tık yok. Her şey olağan, yani her zamanki höpürtüler, pul şakırtıları, acaba bizim iki göz haneyi kaça okuturuz hülyaları... Öyleyse bu sesi ondan başka duyan da yok. Öyleyse keçileri kaçırıyor usuldan usuldan. Bir ölü klarnet çalsın… Yok, daha neler! Ondan başka biri çıkıp da klarneti böyle çalsın… onun da mümkünü yok. Ne ki aldanması da imkânsız, kulağının pası ilk bu sesle silindiydi çünkü.
Esmer güzeli gelinle, mahcup damat salona girdiler, düğün Trakya karşılaması ile açıldı. Sami, kıvırta kıvırta, göbeceğini ata ata yürüyen Nurgül Pembegül'ün ardından hüzünle baktı. Ahh ah, anasının tıpkısının aynısı!
Nurgül ayırdına varmadan adımlarını ve bedeninin her yanını Sulukule göğünü tutan ezgiye uydurmuştu, öylece de yürüyüp ağlaya oynaya kahveye yollandı. Onun bu halini gören kemancı Ali, şaşkınlıkla uzun bir destur çekti, bu da mı oynattı ne? "Kız dur!" dedi, "sıyırdın mı balataları?" Anlamadan baktı ona Nurgül Pembegül, "Şey… şu şey var ya Ali abi, şu…"
Gözyaşı sağanağı, durmak bilmeyen, durmadan kıvrılan kalçalar, üzüntüsünü öfkeye dönüştürdü, sigarasını hırsla atıp Ali, pabucunun ucuyla ezdi, "Bak mezar lafı falan etme, çekemem bu gün, zırnık çekemem! Zaten kafayı yiyecem be bacım! Soluğu alan burada!"
"Yok be" dedi Nurgül, "onun için gelmedim. Sesi duyuyor musun, sesi?”
Gırnatacı Sami üflemenin en hasında almış başını gidiyordu.
27/12/2008 · Kategori: oyku
• Anasayfa
• Rıfat Ilgaz Arşivi • Taşköprü'den Bakış • Kastamonu Net (Blogcu) • Şiir Sayfası • Öykü • Sinema • Atatürk • Edebiyat • Roman Yazıları Politika • A.Alsah Blogları • AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07 • AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07 • EdebiyatGündemi / Kasım '05 • EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05 • GünDem / Haziran '07 • Günden Güne / Haziran '06 • GüneşeKarşıYürümek • İşte Öyle Bir Şey • Günlerin Getirdiği / Mayıs '06 • KastamonuNet / Aralık '05 • Okudukça • ÖykülerÖykücüler / Aralık '05 • RomanYazıları / Aralık '05 • RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06 • ŞiirlerŞairler / Aralık '05 • Taşköprü'denBakış / Kasım '05 • UmudaYolculuk / Mayıs '06 • YedinciSanat / Aralık '05 • YenidenDergi / Haziran '07 • YeniDergi / Ocak '07 • YeniGüneTürkü / Ocak '07
• ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..."
• ALİ ŞAHİN (a.alsah) / TÜM YAZILARI
MOR KALEM
Cumhuriyet öncesi her hangi bir okul olmadığı gibi, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da Merkez Ortaköy ve çevresinde “yeni yazıyla” öğretim yapan bir okul yoktu.
Oğlunu “okutmayı” aklına koydu Topal Bayram. Cumhuriyet yönetimi ve okuma yazmanın önemini kavramıştı.
“Hele bir büyüsün” dedi.
Ankara Çubuk ilçesinde nal-mıh, urgan-bez satardı. Bir ev tutacak, oğlunu yanına alıp okutacaktı.
Köyde okul yoktu. “Mektep” zamanı gelen çocuklar, mahalle mektebine gidiyordu. Mektebe gitme yaşı gelmeyen, mektebe gidemeyen çocuklar, kendinden önce gidenlere imrenir, bir an önce büyüyüp kendisi de mektebe gitmeyi arzulardı.
Kuranı öğrenmeli, ağzı dualı olmalı, öte dünyada annesine babasına ve yakınlarına cennetin kapısını açmalıydı.
Mektep zamanı gelmeyince hoca mektebe koymaz, onlar da gidemezdi. Hava sıcaksa sokakta harmanda, soğuksa, ahırda ağılda oynarlardı.
Davar ağılında oyun oynadıkları, her yanını pire sarıp eve geldiği gün, ninesi çardakta giysilerini tümden değiştirip evden çıkartmadı. Giysilerini kazana atıp ocakta kaynattı.
Kavurga kavurdu, dibekte dövdü, kavut yaptı, pişirmek amacıyla kesip içini boşalttığı kabağın çekirdeklerini ayıkladı, sobanın üstünde kavurup, tırnaklarıyla soydu, torununa yedirdi.
Onu evde eyledi.(oyaladı)
“Oğlumun mektebe gittiği günü görür müyüm ki?” dedi içinden
Günler, günlük işlerle gelip geçti.
Torunu, bir iki yıl içinde boy attı, bebeklikten kurtulup, “çocuk” oldu.
Yuyup, aruca (arıca) giysi giydirdiği gün; torununun iki kolundan tuttu, önüne çekti:
“Ay oğlum seni mektebe vereceğim” dedi.
Mektebe vermenin okumaya başlamak olduğunu biliyordu. Sevindi, ninesinin boynuna tırtıl gibi sarıldı.
Koca Ayşe, bir kabağın yanına iki hamullu (bazlama) ekmek koydu, hiç kullanılmamış ön bezine sardı, torununu sırtına bindirdi, Merkez Orta Köyün İmam Mahallesine gitmek için yola çıktı.
Hoca keşiği sırası İmam Mahallesindeydi. Keşik hangi mahallede ise, hoca çocukları o mahallede okuturdu.
Ninesi torununu sırtına bindirmeyi, torunu da ninesinin sırtına binmeyi severdi.
Koca Ayşe; yaşlı, iri yarı, dinç birisiydi, Olur olmaz yükten etkilenmezdi.
Koca Ayşe’nin bir elinde poğ, öteki elinde değneği, ara sıra değneğe dayanarak yürüdü. Gücü yerindeydi de yürürken iki büklüm yürürdü.
Uzuncuğun sırtından sıyrılıp düşme tehlikesi yoktu.
Ninesinin sırtına upuzun yattı, boynundan sarıldı, başını iki omzu arasına yatırdı, beşik gibi sallanan ninesinin sırtında, uyumadan “mektebin” önüne geldiler.
Mektep, tek katlı, tek delik tek camlı, duvarları üst üste ağaç diziliydi. Üst üste dizilen ağaçları güneş yakmış, ağaçlar çatlatmış, sarıçam ağaçları, koyu kahverengine dönüşmüştü.
Koca Ayşe, torununu sırtından indirdi, kendine çeki düzen verdi, tek eliyle torununun yüzünü sildi, elinden yapıştı, mektebin kapısından içeri girdiler. “Talebeler” onlara, Uzuncuk hocaya baktı.
Hoca; derli toplu aksakallı, sevecen biriydi.
Koca Ayşe, poğu hocanın önüne yere koydu. Oldukça kibar, yumuşak bir ses tonuyla: “Hoca Efendi; gayrı mektebe başlatalım.” dedi.
Torunu, ninesinin eteklerinden yapışmış, kafasını bacağına yaslamıştı.
Hoca, belli belirsiz gülümsedi, kafasını iki kere aşağı yukarı oynattı.
Adını sordu:
“Uzun” dedi. Hoca, soyadını sormadı. O zamanlar soyadı önemli değildi.
Ninesi elini bırakınca, o da gitti, önceden çoğunu tanıdığı çocukların arasına diz üstü oturdu. Onlar gibi sallana-sallana, bağıra bağıra okumağa başladı.
Mektebe çabuk alıştı.
Günler geçti, namaz surelerinin bir bölümünü öğrendi. Daha önceki yıllarda gelenler, Mushaf’ı okuyor, herkes onlara hayranlıkla bakıyordu.
Sırayla namaz sureleri öğrenilir, sonra Mushaf’a geçilirdi.
Her öğrencinin sabakı (ders konusu) başka olurdu.
Sırası gelen hocanın önündeki mücürenin (küçücük masa) önüne diz üstü oturur, ders konusu ne ise okur, bilirse, hoca ona “geç” der, bir ileriki konu ne ise, ondan bundan o konuyu öğrenmeye çalışır, hoca da eksiklerini tamamlardı.
Eğer “talebe” dersini bilemediyse, hoca ona: “Öğren de gel” derdi. Bu lafı işiten, o gün için o sabaktan (dersten) kalmış demekti.
Sabahtan öyleye kadar derse ara verilmez, sallana-sallana, bağıra-bağıra herkes dersini okurdu. Hoca; bağırana, sallanana kızmaz, okumayıp birbirini dürtükleyene sessiz oturana kızardı. Kimi zaman önüne çağırır, “âlemi ibret” için tekme tokat döver, kimi zaman da ucu eğri uzun sopasıyla dıdıklardı. Ucu gagaya benzeyen sopayla gagalanmak, cezaların en “ehveniydi”. Daha, falakaya yatırılmak, tek ayaküstünde saatlerce dikilmek, bacakların arka büküntü arasına yarılmış odun koyup diz üstü oturmak vardı.
Çişi gelen, istediği gibi dışarı çıkamazdı. “Çetele” duvarda asılıysa, çeteleyi eline alıp dışarı çıkar, uygun bir yere çişini yapar dönerdi. Öğrenciler için yapılmış, ya da ayrılmış tuvalet yoktu.
İki kişi birden dışarı çıkamazdı. Dışarı çıkan, cetvele benzeyen, duvardaki çeteleyi eline alıp çıkardı. Çetele gelip duvara asılmadan bir başkası dışarı çıkamazdı. Daralsa bile, çetelenin gelmesini beklemek zorundaydı.
Gidiş gelişleri hoca denetlerdi.
Hocanın bulunduğu mahallenin “talebeleri” yemeklerini evlerinde yer, öteki mahalleden gelenler azıklarıyla gelirlerdi. Azıklarında; ekmekten başka, katık olurdu. Katıkları da: Üzüm, incir, kaya şeker, ekşi pekmez gibi yiyeceklerdi.
Katığı olanlar açıktan, olmayanlar gizli saklı yerlerde yerlerdi.
Kaya şekeri ısırılıp çabucak tüketilmez, bir ekmekten ısırılıp, dişleri ile iki parmak arasındaki şekerden azıcık kazınırdı.
O zamanlar kesme şekeri yok, kaya gibi “kaya şekeri” vardı. Kahve pişirmek, şerbet kaynatmak için, çekiç ya da keser tüğtüsü ile kırılırdı.
Başka yiyeceklerde tatlı yerine, şeker değil pekmez kullanılırdı.
Mushaf’ı okuyanların elinde; ağaçtan yontulmuş, oyularak işlenmiş, ”Güdecek” dedikleri bir araç vardı. Mushaf’ın satırlarını onunla güderek okurlardı.
Uzuncuk, o güdeceklerden birisini aldı, baktı, kokladı. Kokusuna bakılırsa, ardıç ağacındandı.
Kime yaptırdıklarını araştırdı, “Kara Mıstık’a” yaptırmışlardı. Onu tanıyordu. Birlikte davar güderlerdi.
Kara Mıstığa gitti.
“Bana da bir güdecek yapıver” dedi.
“Mushaf’a geçince yapıveririm” dedi,Kara Mıstık’ta.
Hiç ummadığı bu yanıt karşısında çok üzüldü.
Mushafa geçemedi ama güdeceğin daha iyisini kendisi yaptı.
Okulda, “peştahta” denen uzun sıraların önünde; çul minder ya da tuz ekip kurutulmuş davar derisinin üstünde dizüstü otururlardı. Bacağını çeken, yorulan sıkılan olmaz, olsa da belli etmezdi.
Ninesi hocaya vereliden beri, iki yılda namaz surelerini zor öğrendi. Zaman-zaman hocanın verdiği “nasihatleri” hiç unutmadı.
Sofrada hapşırmadı, usluya karşı gelmedi, büyüğünden su istemedi, karşısındaki ona bilgi verirken, ya da bir laf anlatırken esnemedi, başkasında olmayan yiyecekleri, olmayanın gözü önünde yemedi, ekmeği yere atmadı. Elini yüzünü yıkarken suyu sıçratmadı. Tutumlu oldu.
Küfür etmenin günah olduğu tembihini tutamadı.
Babası, kendi anlatımıyla: “Yedi yaşından beri gurbette” idi. Dedesinin dedesinden bu yana, Ankara, Çankırı çevrelerinde, ilçelerinde ve köylerinde nal-mıh, urgan, bez satarlar, aylardan sonra köylerine gelirlerdi. Babası da, dedelerinin izinden gitti.
Uzuncuk, babası köye geldiğinde, ardından omzuna, önünden kucağına atlar hasret giderirdi.
Topal Bayram, köyün içini gezdi dolaştı, eve geldi. Yanan sobanın yanı başındaki sedire sırtüstü uzandı. Eşi Şerif kadın, hamur kesmiş, pişirmek için büyük tencereyle ocağa koyduğu suyun kaynamasını bekliyordu. Uzuncuk babasının karnına yüz üstü yattı. Herkeste olmayan akça gömleğinin akça düğmelerini oynadı. Babası da elleriyle oğlunun saçlarını okşuyor, “Altunum” diyerek seviyordu. Oğlunun saçları o yıllarda altın rengine yakındı. Babası için de oğlu, altın kadar kıymetliydi.
Babası bir ara doğrulmak istedi, Uzuncuk anladı. Babasının karnından, kalktı. Babası da doğruldu oturdu. Oğlu, sedirin dibinde ayaktaydı. Babasının kalkıp ne yapacağını izliyordu.
Topal Bayram, yattığı sedire bağdaş kurup oturdu, yutkundu, oğlunun yüzüne baktı. Elini lacivert ceketinin iç cebine atarken: “Seni okutacağım” dedi. Oğlu bir şey anlamadı. Zaten okuyordu.
Baba, cebinden çıkarttığı bir tomar kâğıtların arasından, sayfaları az yazılmış bir cep defteri çıkarttı, eşelediği kâğıtlar arasından bulduğu yarım kalemi, defterle birlikte oğluna verdi: “Hocaya selam söyle, sana yeni yazıyı öğretsin” dedi.
Oğlu, yine anlamadı. Yeniden, yeni bir şey gibi kavramlar da geçti aklından.
Kalemle defteri, kara bez çantasına koyan oğlu, ertesi günü mektebe varınca, sırası gelip hocanın önüne diz üstü oturduğunda, sabakına başlamadan:
“Hocam babamın selamı var. Bana yeni yazıyı öğretecekmişsiniz.” dedi. Hoca bozuldu,
“Ne, ne?” dedi.
“İkisini de hocam” dedi. Hemen toparlayıp, hocayı daha fazla kızdırmamak için.
“Babana selam söyle, iki karpuz bir koltuğa sığmaz” dedi.
Söylemek istediği gerçek anlamı değil de, iki karpuzun bir koltukta taşınamayacağını anlamıştı.
Köye geldiğinde, olanları babasına anlattı. Babası güldü:
“Ben onunla konuşurum” dedi.
Verdiği kalem ve defteri istedi. Uzuncuk verdi.
Topal Bayram kaleme baktı, ucu kütelmişti. Deftere baktı, bir iki yaprağına çizgi çizilmişti.
“Heh, bak işte böyle yazacaksın” dedi.
Yeleğinin cebinden, zincirle beline bağlı Tosya Çakısını çıkarttı, kalemin ucunu kalemtıraşla açmış gibi açtı. Defterin temiz sayfasına harfler yazdı. Birkaç kez okudu. Deftere yazdığı harflerin dördü üstte noktasız, dördü altta noktalıydı.
Babasının, defterine yazdığı bu harflerin sesli harfler olduğunu daha sonra anlayacaktı.
Okulda da, hoca yirmi dokuz harfi yazıverdi cep defterine. O mor kalemle. Uzuncuk ta, o harflere bakarak bir kaç kez yazdı, cep defterine.
Kimsede; kalem, defter, kâğıt yoktu.
Mektebin tüm “talebeleri” kalem ve defterine imrenir, bir çizgi çekebilmek için, dakikalarca yalvarır, ya da sıra ya girip sıra beklerlerdi.
Kalem; okulun el elmasıydı.
Önce en iyi anlaştıklarına, en yakınlarına, daha sonra da öteki çocuklara çizgi çizdirir, onların gönlünü alınca da babası ve hocasının defterine yazdıkları harfleri yazardı.
Ucunu ıslatınca, kalem daha belirgin ve patlıcan renginde yazıyordu.
Yarım kalemin dış yüzeyi de mor renkteydi.
Dil ucuyla ıslatılınca, daha belirgin ve renkli yazdığını kimseye söylemese de, sezmişlerdi.
Kürt Halit; muskayı öyle yazardı. Belki de ondan gördüler.
Sonunda Uzuncuk, ıslatarak çizgi çekmeği yasakladı. Yasaklamazdı da ucu çabuk bitiyordu. Kaşla göz arasında, ne edip-edip ıslatır, çizgiyi öyle çekerlerdi. O’ da kızar, ellerinden kalemini çeker alırdı.
En iyi gözetip koruduğu kalemiydi.
Harfleri öğrenmiş, hocanın deyimiyle: “iş, harfleri çatmaya” kalmıştı.
“Böyle olmaz, madem öğreneceksen bir alfabe aldır” dedi hoca. Nasıl bir şey olduğunu da anlattı.
O’ da bir alfabe edindi.
Alfabenin ilk sayfasında, Atatürk ve evlatlığı Ülkü’ nün resimleri vardı. İlk okuma sayfasında da
AT – AT
TUT-TUT yazıyordu. Ön ayağının tekini kaldırmış bir beygir resmiyle, topu atmak üzere olan bir çocuk ve tutmaya hazır olan bir başka çocuğun resimleri vardı. A ile T nin AT olduğunu hoca öğretti, Uzuncukta anladı.
Hoca her gün bir sayfa verir, önce kendisi birkaç kez okur, sonra da ezberlemesini isterdi. Verdiği sayfayı okuyabilirse geçer, okuyamazsa öğrenip de gelirdi.
Bir günde bir ders alma hakkın vardı. O’nun için bir günde bir sayfa verirdi. Hoca: okutup dinledikten sonra, bir daha dinlemez, ertesi güne kalırdı.
Hemen her gün bir sayfayı yazıp okudu.
Alfabedeki sayfaların okuması ve yazması bitti. Uzuncuk ta Okumayı yazmayı öğrendi. Alfabenin son sayfasında:
“Karga- karga gak dedi
Çık şu dala bak dedi,
Çıktım baktım o dala
Bu karga ne budala” diye başlayıp
“Müjde alfabe bitti.” Sözleriyle biten tekerleme vardı. Alfabeyi yazması, okuması bitti. Uzuncuk ta, okumayı yazmayı “söktü”.
Okuma yazmayı öğrendiğinde; cep defteri bitmiş,”mor kalemin” tutacak yeri kalmamıştı.
Fikri uzun
Ocak 2008
TÜM ÖYKÜLERİ / FİKRİ UZUN
______________________________________________
AĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUN
AHMET-MEHMET / FİKRİ UZUN
ALİŞİM / FİKRİ UZUN
BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN
CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN
GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
HOROZU VURDULAR /FİKRİ UZUN
ILGAZ / FİKRİ UZUN
ILGAZ YELİ / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
KANARYA SUSMADI / FİKRİ UZUN
KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
MEKTUP /FİKRİ UZUN
MOR KALEM /FİKRİ UZUN
OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN
ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN
RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN
SUĞLA YAYLASI / FİKRİ UZUN
ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK? / Fikri UZUN
TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN
YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
27/12/2008 · Kategori: oyku
HOROZU VURDULAR
Oğuz Taşköprü Kızılcaören Köyüne geldiğinde; ilk önce “Koca Muhtar”, sonra da “Ücüklerin Satılmış” geldi yanına.
Dostlukları sürüp gitti her ikisiyle de.
Köyün ortasında kurulu, kim bilir kaçıncı yüz yılda yapılan, ağaçları güneşte kavrulmuş, tahtaları yer yer çürümüş ahşap caminin ağaç minaresinden ezan okundu. Köylülerle birlikte, Oğuz Öğretmen de gitti camiye.
Önemli bir işleri olmadıkça camiye gelenler, hem birbirlerini görür, hem iki laf ederlerdi namaz bitiminde.
Camiye gelen köylülerin tümünü tanıyordu Oğuz.
O gün; tanımadığı birisi vardı camide. Öğle namazını kıldıkları anda; önündeki safın bir önündeki safta, iki kişi sağdaydı. Oturduğu yerde, boynunu iyice yan yatırıp bükmüş, büzülebildiğince büzülmüştü. Enseden, yandan göründüğü kadarıyla; esmer tenli, zayıf ve kara seyrek sakallıydı. Kim olduğunu bilemedi. Üzerinde de durmadı. Namaz bitti, O büzülen adam daha namaz kılıyordu. Kendisini ibadete vermiş, “Dünyadan elini eteğini çekmiş” birisi olabilirdi.
Caminin önünde ayaküstü bir iki laf ettiler. Zaman zaman Oğuz Öğretmene, hem moral, hem de her konuda destek veren Koca Muhtar:
“Hocam, bu sene geçti. Akşam sabah kar yağar. Soğukta iş görülmez. Seneye tahta toplar, okulun da, evin de tavanını tabanını çakarız. Soğuk giremez” dedi.
“Hoca yalnız evde ne etsin. Birer gece konuk etsek yaz gelir” dedi, Kepçe Kulak.
Koca Muhtar; ağzında akide şeker emiyor, evirip çeviriyormuş gibi dilini avurtlarında dolaştırdı, gülümsedi. Hani, ‘acı acı’ derler ya, öyle gülümsedi.
“Hadi sobayı yak” diyesi geldi içinden, demedi. “Patavatsız herif” bir pot kırabilirdi.
Herkes evine gitti.
O, boynunu bedenine gömen seyrek kara sakallı adam; ‘nafile namazını’ bitirdi, ayağa kalktı yürüdü. Dizeme duvara tutuna tutuna merdivenden indi. Kıbı Satı kapının önünde O adamı bekledi. O adamın elinde baston vardı. Aslında, bastona dayanmasa da olurdu.
Kıbı Satı; O adamdan bir adım geri durdu: “Buyur hocam” dedi. O adam yan gözle Kıbı Satı’ya bakınarak, gösterdiği yönde, “aheste aheste” yürüdü. Ara sıra bastonun ucunu yere dokunduruyordu.
Geçtiği yolun kıyısındaki evlerin perde altlarından, çardaktaki tahta yarıklarından, budak deliklerinden, erkeği kadını, yaşlısı genci köylerinin yabancısı O adama baktılar.
Muhtarın anası Hayriye Kadın; iyice baktı hocaya.
“Yürüyüşünden belli, ulu birisi” dedi.
Çocukların pek ilgisini çekmedi. Öğretmenleri, O’ndan yakışıklıydı.
Kıbı Satı’nın evine geldiler. Merdivenleri çıkarken, Kıbı Satı, kendiliğinden O adamın koluna girdi, basakları çıkışına destek oldu.
Konuk odası düzenlenmiş, konuğun ‘köşe’ deki yeri hazırdı. Odanın eşiğine geldiğinde, ‘ayak değiştirdi’ sağ ayağını eşikten içeri attı. Gitti, köşedeki kabartılmış yün minderin üstüne diz üstü oturdu. Ellerini açtı, dudaklarını kıpırdatıp boynunu bükerek özel bir dua okuduğunu belli etti. Ellerini yüzüne çaldı.
Yiyip içti, öteki odaya geçti. O gece Kıbı Satı’da yattı.
Ertesi günü, yanı başındaki eve, daha sonrada öteki evlere gitti. Uğramadık ev bırakmadı.
Öğretmen, O gizemli adamın ev ev gezdiğini duymadı. Kimseden, kimsenin hakkında sır çıkmazdı. Öğretmen, O adamın, o geceden sonra, camide olup olmadığının da farkında olmadı.
Köye geldi geleli, Koca Muhtarla olduğu kadar, “Ücüklerin Satılmış” la da arası iyiydi. İki günün biri, ya Satılmış okula gelir, ya Oğuz onlara giderdi. O gün Oğuz onlara gitti. Her zaman olduğu gibi konuk odalarına oturttular. Hava iyiydi. Açık olan pencereyi örtmediler.
Kimi kadınlar suya samana gelip gidiyor, adamlar harmanlarda eli arkasında geziniyor, tavuklar boklukta eşiniyordu.
Ücüğün ağabeysi de evdeydi. Onlar, büyüklerine: “Ağa” derlerdi. Ablası değil de, erkek büyük kardeşiydi.
Oğuz öğretmen’e aç olup olmadığını sordular. Oğuz öğretmen karnını doyurup gitmişti. Aç olmadığını söyledi. Oğuz öğretmen aç olmadığını söylese de, yağ içinde yumurta yaptırıp çay demlediler.
Çay içme, yağ içinde yumurtayı yeme sırasında; “Hocam şu tabancanı hiç göremiyoruz” dedi Satılmış. Her zaman olduğu gibi, geçiştirdi Oğuz.
“Ne sorup duruyor sun oğlum, gösterilmeyecekleyin bir tabanca var ki hocada, göstermiyor. Üsteleme” dedi. Onlar hep çift tabancayla gezerlerdi. Kimi;”öldürmüş yatıp çıkmış”, kiminin en yakını öldürülmüş, toplum içinde yaşayabilmesi için öldürenin de ölmesi gerekliydi, onların düşüncesince.
Satılmışın ağabeysi Büyük Ücük; babalarını öldüren adamı, “ucuza mal etmek için av tüfeği ile öldürmeğe kalkışmış, küçük kardeşi Satılmış’ın deyimiyle: “Becerememiş” ti.
Fırsat kolluyorlardı.
O adamın da kendileri hakkında iyi şeyler düşünmediğini düşünüyorlardı.
Yürüyebilseler, iki kardeş, demir zırha bürüneceklerdi.
O gün; eveledi geveledi, konuyu Oğuz’a açtılar:
“Hocam, vücudu kurşundan koruyacak bir icat var mı”? dedi, büyük ücük.
“Yok” dedi, Oğuz öğretmen.
“Var” dedi, küçük Ücük.
“Bir çelik zırha, bürünmedikçe, sipere yatmadıkça yok” dedi, yine Oğuz öğretmen.
İki kardeş birbirlerine baktılar.
“Taşköprü’den Kaba Mehmet’e iki tarak boşalttılar, adama bir tanesi dokunmadı” dedi, Satılmış.
“Rast gitmemiştir” dedi, Oğuz.
Kısa süreli bir duraksama oldu. Herkes önüne baktı.
“Peki, Germeç’ten Tilki Selim’e ne dersin”? dedi Satılmış.
“Tanımam” dedi, Oğuz.
“Kurşun dokundukça, adam yere yıkılmış, zıp zıp zıplamış, kedi cırmalaması kadar yara yok. Bu nenin nesi”?
Oğuz’un yanıt vermesine zaman kalmadan:
“Lan oğlum, Allah tarafından. Hem üstünde ‘hamaylı’ varmış. Ondan kurşun geçmemiş” dedi Satılmışın Ağası.
“Hamaylıyı bilmem de, koruyacak Allah onu mu buldu. Kaç kişiyi birbirine öldürttü, kaç kişiye yalan tanıklık yaptı, adamları yaktı” dedi, Satılmış.
“Hamaylı ne?” dedi, Oğuz Öğretmen.
İki kardeş birbirine baktı, “Kurşungeçirmez dua” dediler ikisi birden, az gecikmeyle de olsa.
Oğuz şaşırdı.
“Biz de yazdırdık” dedi, Oğuz’u iyice şaşırttılar.
Satılmış aldı sözü:
“Hocam biz senden sakladık. O boynu bükük yabancı; muskacıydı. ‘Öğretmene duyurmayın. Eğer öğretmene duyurursanız, hiç başlamadan giderim’ dedi. Bütün köye hamaylı yazdı. O kurşun geçmeyen adamlara da kendisinin yazdığını, onun için kurşun geçmediğini söyledi” dedi.
Oğuz dondu kaldı.
“Bak Satılmış” dedi, “Anladığım kadarıyla, sen hamaylıya güvenip, kendini korumayacaksın. Ahbabımsın, üzülürüm sana”.
“Amma o adamlar ölmemiş” dedi, Satılmış. Oğuz anladı. Olayın üstüne önlem almadan gidecekti. Anlayacağı dilden:
“Bak Satılmış, hamaylıyı boğazına sen taksan, ben sana kurşun atsam sana yazık. Ben boynuma taksam sen bana kurşun atsan bana yazık” dedi, Oğuz.
Bunu bir şekilde denemeliydi. Hemen üçü de benzer düşüncedeydi.
“Kimde deneyelim”? dedi, Satılmış.
“Kim denettirir kendi üstünde? Silahın yüzü soğuk” dedi, büyük Ücük. Yine bir süre sessizlik oldu, Oğuz’un da bir deneme yöntemi gelmedi aklına. Yöntemi, hepsinden önce Satılmış buldu:
“Lan Ağa! Muskayı horozun boynuna bağlayalım. Kurşunu atalım. Kurşun horoza dokunurda horoz ölmezse, bize karada ölüm yok. Ölürse pişirir yeriz” dedi.
“Heh, şimdi olur işte” dedi, büyük Ücük.
Satılmış birden kalktı, oturdukları odanın penceresinden de görünen, boklukta eşinen horozun yanına yavaşça yaklaştı. Tam, eli horoza dokunacağı sırada horoz kaçtı. Horoz önde, Satılmış arkada, evlerinin çevresinde birkaç tur attılar. Satılmıştan önce horoz yoruldu, kaçarken sendelemeye başladı. Belki de son bir güçle, Satılmış horozun üstüne kendisini attı, horozu tuttu. Horoz, kafa tutarcasına gıyakladı tepindi. Satılmış horozu bırakmadı. Oturdukları odaya kadar getirdi. Muskayı horozun boynuna bağladılar. Satılmış gitti, horozu bokluğa bıraktı. Horoz kafasını yere dıktı, hızlı hızlı yürüdü, bir iki kez sürçtü, düşüp tepe taklak gelecek gibi oldu. Ya boynundaki muskayı düşüremeyeceğini anladı, ya alıştı.
Boklukta eşinen tavukların yanına geldi, o da eşinmeye başladı.
Satılmış’ta eve gelmiş, üçü de horozun yatışmasını bekliyorlardı. Yatışacağını üçü de biliyordu.
Satılmış tabancasını çıkarttı, şarjörü çekti, namluya kurşunu verdi.
“Dur lan Ağasının” dedi, büyük Ücük.
“Kurşuna yazık etme. Saçma at. Hem garantili olsun”.
Satılmış konuşmadan Ağasının dediklerini onayladı. Kurşunu tabancanın namlusundan çıkarttı, yeniden tabancanın tarağına taktı. Gitti, duvarda asılı av tüfeğini aldı, gözündeki fişeği değiştirdi:
“Kurşun taktım” dedi, Ağasına bakarak.
“İyi…” dedi, Ağası.
Satılmış, açık pencerenin alt pervazını tüfeğine destek yaptı, nişan aldı, tetiği çekti.
Tavuklar gıyaklayarak kaçtı. Horozda gıyakladı; kaçamadı.
Bir adam boyu yukarı sıçradı, sırtüstü yere yattı, tepinmeye başladı.
TÜM ÖYKÜLERİ / FİKRİ UZUN
______________________________________________
AĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUN
AHMET-MEHMET / FİKRİ UZUN
ALİŞİM / FİKRİ UZUN
BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN
CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN
GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
HOROZU VURDULAR /FİKRİ UZUN
ILGAZ / FİKRİ UZUN
ILGAZ YELİ / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
KANARYA SUSMADI / FİKRİ UZUN
KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
MEKTUP /FİKRİ UZUN
MOR KALEM /FİKRİ UZUN
OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN
ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN
RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN
SUĞLA YAYLASI / FİKRİ UZUN
ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK? / Fikri UZUN
TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN
YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
15/12/2008 · Kategori: oyku
MEKTUP
Hobu Kadın, yumurta biriktirir, her hafta gelen yumurtacıya satar, parasıyla eve gaz, tuz, sabun, arada bir de, bir kap kibrit alırdı. Bir kap kibrit, bir yumurtaydı.
Geçen ki gelişinde satmadı, kibrit de almadı. Verdiği yumurtaların karşılığında, mektup zarfı ve kâğıdı getirmesini istedi. Yumurtacı; zarf ve kâğıdı getirdi. Hobu kadın, yüklük dolabındaki yatakların altına sakladı. Yumurtacıya, yumurta karşılığı getirtip, yüklük dolabındaki yatakların altına sakladığı zarf ve mektup kâğıtlarından birer tane aldı, buruşturmadan koynuna soktu, yola çıktı. Ilıcadan geçerken elini yüzünü yıkadı, ön bezine sildi. Beş altı yüz metre yürüdü, Orta Köye geldi.
Öne eğik, omuzları kabarık, kolları açık yürür, kirli beyaz giyinirdi.
Topal Bayramın Uzuncuk, gittiği mahalle mektebinde, namaz surelerinin yanında yeni yazıyı da okumayı yazmayı öğrenmiş, duymayan kalmamıştı.
Hobu kadın Uzuncuğa, askerdeki oğluna mektup yazdıracaktı. Kadın başına her kapıya mektup yazdırmaya gidilmez, laf-söz edenler olabilirdi.
Kapının önünde, Uzuncuk çam kabuğundan teker yontuyor, nenesi Koca Ayşe civcivleri doyuruyordu.
Hobu Kadın, bağırarak: “Aay Ağşa ablaaa, evde misiniz?” demeğe gerek kalmadan, kediye köpeğe dolaşmadan yanlarına kadar geldi.
Koca Ayşe, yumurtayı katıca pişirip, ufalamış, önündeki katık kabının içinde yumurtadan yeni çıkmış civcivlere yediriyordu.
Uzuncuk, çerden çöpten kağnı arabası yapacak, tekerleri ona takacaktı.
“Maşşallah,- maşşallah, benim karatavuk ta gülük oldu, altına yedi yumurta koydum, yedisi de cılk çıktı” dedi, yere oturdu Hobu Kadın.
“Benimde ikisi cılk çıktı A Fadime. Şeytan kulağına kurşun, beş şey var. Büyürse bize yeter. Hoş geldin, sefa geldin” dedi Koca Ayşe. Civcivlerin yumurtasına amrukmasınlar diye yem atmış, tavuklar yemini yemiş, çevrelerinde dolaşıyor, yan gözle onlara bakıyorlardı. Yabancıladıkları Hobu Kadına mı, civcivlerin pişmiş yumurtasına mı baktıkları belli değildi.
Hobu Kadın:
“Uzuncuğun okuma yazmayı söktüğünü duydum. Oğlana mektup yazdırmaya geldim” dedi.
Koca Ayşe: ”Söktü Allah’a şükür. Babası öte yüzde okutacak. Hocaya haber yollamış, sağ olsun hoca da kırmadı, hem namaz surelerini, hem yeni yazıyı öğretti. Maşallah her şeyi saldır-saldır okuyor.
“Ay oğlum gel, Fadime Ablana bir mektup yazıver” dedi, Uzuncuk, yanlarına geldi:
“Evden defterimle kalemimi alıp geleyim” dedi. Gitti aldı geldi. Hobu kadın zarfla mektup kâğıdını Uzuncuğa uzattı. Uzuncuk; bir zarfa, bir kâğıda, bir de kalemle defterine baktı. Zarf ve mektup kâğıdını ilk kez görüyordu. Ona göre, yazı deftere yazılırdı.
Bu konuda Hobu Kadın Uzuncuktan daha deneyimliydi.
“Mektubu, mektup kâğıdına yaz” dedi.
Uzuncuk, defterini de bırakamadı, mektup kâğıdını eline aldı, evirdi çevirdi baktı; içinden:
“Defter yaprağından büyük” dedi. Defterini yan çevirdi, mektup kâğıdını üstüne yatırdı beklemeye başladı.
“Yaz” dedi Hobu Kadın. Uzuncuk kalemi kâğıda dokundurdu, yine bekledi.
“Yaz sana” dedi, Hobu Kadın yine.
“Ne yazayım, sen söyle ben yazayım” dedi, Uzuncuk.
“Ey, sen okumayı öğrendin de mektup yazmayı öğrenmedin mi?” dedi Hobu Kadın.
Uzuncuğun başından kaynar sular döküldü. Nasıl bir şeydi “Mektup yazmak?”
Nenesi torununun zorda kaldığını anladı.
“Git, Gıdık Çavuş’a sor da gel” dedi.
Gıdık çavuş, askerde okuma yazma öğrenmiş, çavuş olmuş, teskereyi alıp geldiğinde, askerde olduğu gibi, çevresinden askere gidenlerin mektubunu yazar, gelenleri okurdu.
Uzuncuk gitti, işliğinde mıh kesen Gıdık Onbaşı’ya mektubun nasıl yazıldığını sordu. Gıdık anlattı:
“Mektup yazdırmaya gelen, zarf kâğıdıyla gelir. Mektup kâğıdını bir kitabın üstüne yatıracaksın. Kalemi eline alıp yazmaya başlayacaksın. Yazmaya başlamadan, mektubu kime yazdırdığını bilmiyorsan soracaksın. Diyelim ki, askerdeki oğluna yazdırıyor:
‘Birücük oğlum; evvela üzerime farz olan Tanrı ve sonsuz selâmlarımı sunar, her iki kara gözlerinden öperim. Oğlum, nasılsın iyi misin inşallah iyisindir. Eğer sen de benden sorup sual edecek olursan hamdolsun şükrolsun iyiyim. Seninde bu minval üzere olmanı Cenabı Allahtan niyaz ederim.
Oğlum oralarda havalar nasıl, hamdolsun şükrolsun buralarda havalar iyidir. İnşallah oralarda da iyidir.
Başka bir diyeceğim yoktur. Senin bir diyeceğin varsa yazarsın’ deyip, bitirirsin.
Diyelim ki sen askerdesin, babana mektup yazacaksın. O zamanda; ‘Pek muhterem pederim…’ diye başlarsın, gözlerinden değil, ellerinden öperim dersin.
Haa: Mektup kâğıdının arkasına bir kuş resmi çizmeyi unutma. Kuşun ağzına bir zarf çiz, altına da şöyle yaz: ‘Haydi mektubum uğurlar olsun. Seni oğluma vermeyenin iki gözü kör olsun’. Mektubu yazdırana oku, zarfa koy. Askerdeki oğlunun yazıp yolladığı mektubun altında: ‘Adiresem şudur’ yazar. O adresi zarfın üstüne yaz, eline ver. Onlar Apışak’tan şehre yollar, postaneye attırırlar” dedi.
Uzuncuk, koşa-koşa eve geldi. Hobu Kadın, Koca Ayşe ile oturdukları kapının önünde konuşuyor, bu yıl rahmet yağmadığından, bostandaki kabakların büyüyemediğinden, mısırların cılız kaldığından söz ediyor, gözlerini de civcivlerden ayırmıyorlardı. Her an kedi kapabilirdi. Büyüyüp kanatlandığında, kediden korumak istemez, yırtıcı kuşların kapmasına önlem alınamazdı. Kimi zaman da, köpekleri atlatıp, kümese tilki girebilirdi. Sağ kalabilenlerden ferik olanlar, bir yaşına yaklaştıklarında yumurtlamaya başlarlardı.
Uzuncuk Hobu Kadının mektubunu, Gıdıktan öğrendiği gibi yazdı. Yazdığı mektubu Hobu Kadına okudu.
Hobu Kadın, mektup biter bitmez, hıçkıra-hıçkıra ağlamaya başladı.
Ağustos 2008
( 06 Eylül 2008 )
TÜM ÖYKÜLERİ / FİKRİ UZUN
______________________________________________
AĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUN
AHMET-MEHMET / FİKRİ UZUN
ALİŞİM / FİKRİ UZUN
BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN
CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN
GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
HOROZU VURDULAR /FİKRİ UZUN
ILGAZ / FİKRİ UZUN
ILGAZ YELİ / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
KANARYA SUSMADI / FİKRİ UZUN
KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
MEKTUP /FİKRİ UZUN
MOR KALEM /FİKRİ UZUN
OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN
ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN
RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN
SUĞLA YAYLASI / FİKRİ UZUN
ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK? / Fikri UZUN
TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN
YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
3/7/2008 · Kategori: oyku
*Gülbiye" |
 |
- - - | | |
Gülbiye’ nin savrulan saçlarından gelen sabun kokusu yaşama sevincimi artırıyor. Soğuk rüzgar yakıyor yanaklarını. Dudaklarında ürkek tebessüm. Desenli divitin elbisesinin üzerine, kendi ördüğü pembe yeleği giymiş. Vücudu küçülüvermiş. Kamburunu çıkartarak duruyor öylece. Yaramazlık yapınca, yazı tahtası önünde bekletilen suçlu çocuklara benziyor. Geldiğini duyar duymaz elime bir fincan alarak, koşup gittim. Soran olursa, bir pişirimlik kahve isteyeceğim. Annem, Gülbiye ile asla konuşmayacaksın, diye tembihlediydi. Gecenin karanlığında getirmişler. Böyle diyorlar. Bütün mahalle biliyor. Bir gören olmamış ama biliyorlar işte. Duvar diplerinde, koltuğunun altına örgüsünü kıstırıp sakız çiğneyen; kaşları bir tel, ayak topukları nasırdan parçalanmış, tırnak uçları kınalı kadınlar söylüyorlar. “Dün gece uykumun bir yerinde, tor tor bir araba sesi. Hayırdır inşallah, dedim, bu saatte... İçime de doğdu, Gülbiye gelmiş olmasın? O’ymuş meğer!” “Bak sen şu orospuya, mahallemizin namusuyla oynadı.” “Evlerden ırak, daha on beşinde. Elimizde büyüdü. Asıl suç adamda.” “Kime güvenmeli, ne etmeli bilmem ki? Bizim de kocalarımız var. Allah korusun, tövbe tövbe.” “Halide de kocasına sahip çıkaydı. Akşama kadar o kapı senin, bu kapı benim. Bir tas sıcak çorba koymadı adamın önüne ne olacak!” Her öfke dolu sözde, biraz daha hırsla atıyorlar örgülerinin ilmeklerini. Ne kadar evcimen olduklarını gösterecekler. Elleri yara bere içinde çocuklar geliyor arada bir, eteklerinden çekiştiriyorlar annelerini. Kan sızıyor kiminin yarasından. Annelerinin şiddet içeren bakışlarından, korkuyla uzaklaşıyor çocuklar. Gülbiye Ablanın başına gelen anlayamadıkları felaketin, içlerinde yaratığı gizli korku ve tehdidin farkında olmadan oyunlarına dönüyorlar. Gülbiye’nin annesi çıktı kapıdan. Bir iki kadın usulca evlerine yürüdüler. Kapı komşusu Meryem, “Nasılsın?” dedi, ”Gülbiye gelmiş ha, hadi gözün aydın!” Demek ki bir tek Meryem dostmuş. Gerçekten dost mu, yoksa ağzından lâf almak için mi soruyor? Kestiremedi Gülbiye’nin annesi. “Sağol Meryem. Geldi, Allahıma şükür.” Ufak tefek çelimsiz birisiydi Gülbiye’nin annesi. Öyle tetikti ki, ayaklarını kaldırmaya bile fırsat vermeden, sürüyerek yürürdü. “R”leri bastırarak, kıvrak kıvrak konuşurdu. Karayağız, zeytin bakışları vardı. Gülümsediğinde yanaklarında ufak çukurlar oluşurdu. Bembeyaz tülbendi çenesinin altından sarar, yanaklarında birleştirir, tuttururdu. Bütün mahallenin dikişçisi Gülbiye’nin annesi. Yıllardır bir başına büyüttü, kızını. Kışın, Balıkçı Rüstem’lere her hafta balık kasalarını kırmaya giderdi Gülbiye. Ertesi gün ellerindeki çatlakları sıcak su içinde tutar, zeytin yağıyla ovardı. Susuz toprak gibi çatlardı elleri. Bir gün birlikte gitmiştik. Evdeki keseri bir poşete koyup, sıkıca giyinerek sabah erkenden çıkmıştım evden. Gülbiye çoktan hazırlanmış, elinde tuttuğu keserle beni bekliyordu. O da kalın giyinmiş, ancak benimkiler kadar eski değildi. Saçını da çok düzgün taramıştı. Bu işi biraz abarttığımı düşünerek utandım. Pek üstünde durmadım yine de. Çok heyecanlıydım, hemen iki sokak ötedeki Balıkçı Rüstem’in evine doğru koşar adım gittik. Balıkçı Rüstem, ağzına giren pala bıyıkları, kanlanmış gözleriyle güldü Gülbiye’yi görünce. Sararmış uzun dişlerinin bir kısmı göründü. Arkası açık Anadol’la işe çıkmak üzereydi. Beni Gülbiye’nin yanında görünce, biraz bozuldu. Yine de, Gülbiye’nin yanağından bir makas alarak, “Nasılsın?” dedi. Benim yüzüme bile bakmadı. Yüzü kızardı Gülbiye’nin. O evde Hayriye ile tüm yaptıklarını anlatırdı da, Rüstem’in yakınlığından hiç bahsetmezdi. Hayriye, saçı başı dağınık, geceliğinin üzerine geçirdiği, kocasının eski ceketiyle, yalınayak kapıda belirdi az sonra. Kalın sesiyle, her şeye küfredermiş gibi homurdandı. Ne dediğini anlayamadım. Biz, bir an önce işimize başlamak istedik. Alçak kapı sövesine çarpmamak için başımızı eğip, briketten yapılmış iki merdiveni inerek girdik bahçeye. Hemen önümüzde, balık kasalarının gelişi güzel atılmış yığınıyla karşılaştık. Duvar dibine yapılmış bir korunağın altındaydı kasalar. Küçük bahçenin tam ortasında duran ceviz ağacı, yapraklarını dökmüş olmasına rağmen, her şeye hükmedercesine duruyordu. Alçak bir set üzerinde bahçeye açılan iki kapı vardı. Birisinin aralık tahtaları bordo ve maviyle acemice boyanmıştı. Diğerinde, boydan boya eski bir kilim, soğuktan korunmak için asılmış, kapı kolunun olduğu yer, kir ve yağdan parlıyordu. Balıkçı Rüstem’in kamyonetinin büyük gürültüyle uzaklaştığını duyunca Gülbiye ile göz göze geldik. Yine al bastı yüzünü. Aceleyle kasaların olduğu yere doğru gitti. Ben de poşetimden çıkardığım keserle, onu takip ettim. Hayriye, tam kapanmayan bahçe kapısını hızla çarparak girdi içeri. Yine bir şeyler homurdandı, anlaşılmadı. Yanımızdan geçti. Bizimle hiç ilgilenmeden, kirli kilimi kaldırarak açtığı kapıdan, tozlu ayaklarıyla girdi içeri. Gülbiye’den hep duyardım. Ona da Hayriye anlatırmış. Her akşam balık yerlermiş. Balık yemekten bıkkınlık gelmiş Hayriye’ye. Gizliden ayırdığı balıklardan verirmiş Gülbiye’ye, Gülbiye de evde pişen yemekten bir kap götürürmüş. Babama, “Sen de balıkçı olsaydın ya,” demiştim. “Biz de her akşam balık yerdik!” Babam yüzüme ters ters bakmıştı. “İyi, seni balıkçıya veririz, o zaman!” Hayriye’nin bugünkü tersliğini görünce, Gülbiye’yle konuştukları aklıma geldi. Bu kadınla normal olarak insan nasıl konuşup anlaşabilirdi ki? Kasaları, yığından birer birer çekerek, çivilerinden ayırıp, sobaya girecek büyüklükte parçalıyor; çıkan yamuk çivileri de ufak, tahta bir kutuya koyuyorduk. Gülbiye’nin eli alışkın olduğundan, aldığı kasayı birkaç darbede çivilerinden ayırıyor, zaten incecik olan tahtalar birer tak-tuk’la bölünüveriyordu. Tahtaları parçalama işini bitirince çivileri düzeltecektik. Çivileri benim doğrultabileceğimi söyledi Gülbiye. Buna aklım yattı. Birkaç çividen sonra sıkıldım. “Ben de tahta kıracağım,” dedim. Kasanın yanlarını önce çökertip çivileri keserle kanırtarak çıkarıyor, kutuya atıyordum. Balık pisliğiydi üstümüz başımız. Bir de avucuma kıymık batınca, akşam annemin söylediklerini anımsadım. “Kızım, hadi Gülbiye’nin babası yok, haftada bir gün yakacaklarını olsun Balıkçı Rüstem’in pis balık kasalarından karşılıyorlar. Bir gün sabahtan akşama kadar pislik içinde çalışmasının karşılığı, bir geceliğine, iliklerine kadar ısınmak. Yanan sobada kaynayan suyla hem kendilerini hem de çamaşırlarını yıkarlar.” İşin burasını bilmiyordum. Hiç düşünmemiştim de. Gülbiye, ne karşılığında oraya gidiyor, hiç sormamıştım. O da söylememişti. Üşümüştüm. Ellerim kasaları zor tutuyordu. Çiviler ise, parmaklarımın süngerleşmiş, hissetmeyen uçlarından kayarak yere düşüyordu. Elimin içindeki kıymık, gittikçe dibe batıyordu. Canım yandıkça pişmanlığım artmıştı. Gülbiye ha bire çalışıyor, her kasa parçalanışında nefesini, içindeki hıncı dışarı atıyormuşçasına verip, yeniden derin nefes alıyordu. “Gülbiye, çok üşüdüm. Şu kıymık da gittikçe acıtıyor. Ne yapsak acaba?” dedim. “Biraz sabret. Az sonra Hayriye Abla bize birer bardak ıhlamur getirir. Bir iğne ister, çıkartırız kıymığı. Benim elime de çok batıyordu. Şimdi alıştım artık,”diyerek önündeki işe döndü, “ Ne kadar çabuk bitirirsek bu işi, o kadar iyi.” Ortada elimi yıkayabileceğim su bile göremiyordum. Geceleri kuru ayaz olduğundan, bahçedeki çeşme donmasın, diye çuval ve eski giysilerle sarılmıştı. Gülbiye de istemeden yavaşlamaya başlamıştı. Yorulmuştu anlaşılan. “Sen her hafta bu kadar kasayı tek başına mı parçalıyorsun?” dedim. Dağılan saçlarını elinin tersiyle toplayarak başını kaldırıp baktı. Şaşırdı ne diyeceğini, “Yok, her hafta böyle değil, bu gün biraz fazla.” Sanırım utandı. Çünkü bu hafta birlikte gelmek için ısrar etmişti. Annemi bile o kandırdı denebilir. Bana anlatırken, burada yaşadıklarını bir oyun gibi gösteriyordu. Belki de böyle düşünerek rahatlıyordu. Hayriye’yi bile ne kadar sevimli anlatmıştı. Suratsızın tekiymiş işte. Yüzümüze bile bakmadan gitti, vurdu kafayı yattı. Tam bunları düşünürken, kirli kilimin ardındaki kapı, gıcırtıyla açıldı. Hayriye, elinde çay tepsisiyle göründü. Saçlarını arkaya toplamış, sabahtan vücuduna hantallık veren şişmanlığı, onu sevimli bile yapmıştı. Kalın, siyah bir etek üzerine tiftikten el örgüsü bir kazak giymiş, sabahki halinden eser kalmamıştı. Gülbiye, “Hayriye Abla, gelirken biraz da ılık su getirebilir misin?” diye seslendi. Uysal bir çocuk gibi sözünü dinledi Gülbiye’nin. Tekrar içeriye girdi. Az sonra naylon bir ibrik içinde ağzından dumanlar çıkan su vardı bir elinde. Hayriye Abla su döktü, bahçedeki çeşmenin başında duran sabunla yıkadım elimi. Kıymık batan yer morarmıştı. Hemen içeriye koştu Hayriye Abla. Temiz bir havluyla kolonya, pamuk, bir de ucunda iplik sallanan dikiş iğnesi getirdi. Elimi ellerine alarak kucağına koydu. Avcumu açtırdı. Feryatlarıma aldırmadan kıymığı çıkardı. Ağrı kesiliverdi. Kolonyalı pamukla sildi sonra. “Kızlar, siz ıhlamurlarınızı içe durun da, benim içerde biraz işim var.Şuradan, kırdığınız odunlardan alayım da sobayı tutuşturuvereyim, ısınalım hep birlikte.” Demek ki içerisi de soğuk. Hayriye sıcacık odasında keyif çatıyor sanıyorum. Bir kasayı alsa, elleriyle bile kırıp, sobaya atıverir. Çok mu zor? Yapmıyor işte. Balıkçı Rüstem’in karısı o. Şu an patron. Sorgulayamam ki! Kocası ağır işler yapmasına izin vermiyordur, ne bileyim ben. Gülbiye, birkaç yıldan bu yana geliyor kışları. Balıkçı Rüstem’in Hayriye’yle evlendiğinden beri. İbrikteki artan suyla Gülbiye de yıkadı ellerini. Ihlamurlarımızı içmiştik ki, “Hadi gelin artık, odanın soğuğu kırıldı, dışarıdan iyidir ne de olsa,” diyerek, daha da sevecenleşen sesiyle bizi içeriye davet etti. Bu kez kirli, kalın kilimden süzülerek biz geçtik, Hayriye Abla da bahçedeki tuvalete... Radyoda dinleyici istekleriyle çalınan türküler vardı. Gülbiye alışkanlıkla, karşıdaki sedirin üzerine geçip oturdu. Sobaya da yakındı burası, “Gel,” dedi, bana da, “Otur, bak burası sıcacık.” Hemen yanına oturdum. Ellerimizi ovuşturarak ısıttık. Hayriye Abla içeri bir torba tahta kırıntısıyla girdi. Onları da sobaya atınca yan odadan, bir tepsi getirdi. Acıkmış olduğumu hissettim. Bir tabak dolusu balık, iki kuru soğan ve bir ekmek öyle güzel göründü ki, Hayriye Abla’nın koltuğunun altındaki sofra bezini bir sekişte kalkarak aldığım gibi yere serdim. Hayriye Abla, gelin geldiği köyün şivesiyle o kadar doğal konuşuyordu ki, ne konuştuğu aklımda pek kalmadı ama çok güldüğümüzü hatırlıyorum. Karnımızı doyurduktan sonra, Gülbiye, “Hayriye Abla, biz şu tahtaları kırıverelim de işimizi bitirelim,” dedi. İkimiz dışarı çıktık. Gülbiye kırıyor, ben çivi düzeltiyordum. Tam son kasaya geldiğimizde, Gülbiye’nin elindeki keser, sapından çıkıp fırladı. Benim elimdekiyle devam etti. O kasanın çivilerini de göstermeden cebine koydu Gülbiye. Fısıltıyla, “Bunları da çöpe atıveririz,” dedi. Gülbiye’de artan bir telaş gördüm. Eve gitmek için acele ediyordu. Hayriye Abla da birkaç kez içeriye girdi çıktı, onun da sinirlendiğini fark ettim. Kapıdan çıkacakken, Balıkçı Rüstem’in arabasının sesini duyduk. Hayriye içeriden çıkmadı. Rüstem, arabadan inmeden gitmiş olacaktık ki kapı da karşılaştık. “Ne o gidiyor musunuz?” dedi. Gülbiye başını salladı. “Hani odun almadın mı bu gün?” Yutkunan Gülbiye’nin başını ellerinin arasına alarak alçak kapıdan içeriye soktu. Ben bekledim. Gülbiye elinde bir torba odunla çıktığında yanakları kıpkırmızıydı. Hızlı adımlarla evlerimize gittik. Birkaç ay önce Gülbiye benden uzaklaşmaya başladı. Nedenini anlayamadım. Balıkçı Rüstem’le ilgili olduğu hiç aklıma gelmemişti. Geçen yıl kasa kırdığımız günü hep unutmak istemiştim. Mahalledeki kadınların konuşmaları arasında, Gülbiye’nin bu işte ne gibi bir suçu olduğunu düşündüm. Hayriye kocasına neden öyle ters davranmıştı? Aslında ne kadar iyi, hatırnaz birisiydi. Kocasının Gülbiye’ye karşı olan davranışının farkında mıydı? Kahve fincanı elimde, çaldığım kapıyı Gülbiye açtı. Fincanı bir tarafa bırakarak sarıldım boynuna. Konuşmadan bakıştık bir süre. Karnını yokladım, elimle. “Üzülme artık,” dedim. Balıkçı Rüstem’in çocuğunu aldırmıştı. Evleri soğuktu. Ortada buz gibi duran demir yığını soba, iyice soğutmuştu odayı. Annemin kızacağına aldırmadan, “Hadi, bize gidelim,”dedim. Gelmek istemedi. Ellerinden tutup zorla çektim. Mahalledeki dedikoducu kadınların arasında annem de vardı. O bizi görmedi. Annem, “Aman komşular, Gülbiye’nin annesi iyi kadındır ama, baksanız ya olanlara, kızına sahip çıkamadı. Bizim de kocalarımız var. Ne kızmış bu böyle. Benim de kızın arkadaşıydı. Allah’tan son zamanda kesilmişti bizim evden ayağı,” dediğini duydum. Gülbiye de duydu mu bilmiyorum. Kasa kırdığımız günün akşamı Gülbiye, keserini sağlamlaştırmak için babama gelmişti. Babam, Gülbiye’nin ardından iç geçirerek bakmıştı. Babamın bakışlarındaki tuhaflığa anlam verememiştim. Çamaşır için babamın ceplerini boşaltırken, Gülbiye’ye yazılmış bir not buldum. Yaktım okur okumaz. *2004 yılı Beşparmak Dergisi, Samim Kocagöz Öykü Yarışmasında ödül. |
|
| | |
| | Vicdan Efe |
http://www.dergi.havuz.de/MAYIS/vicdanefe.html
« Önceki ::