PARASIZ YATILI'DAN SEVDA DOLU BİR YAZ'IN SAYFALARINA / H

5/4/2009 · Kategori: oyku Yazilari

Parasız Yatılı'yı ilk kez 1974'te okuduğumu anımsıyorum. Lisedeki edebiyat derslerinin sıkıcılığından uzaklaşmak için, kendime düşsel bir ada yaratmıştım; "gerçek edebiyat adası". Varlığıyla beni kalıpların, birörnekliğin dışına çıkaran, edebiyat derslerindeki alıştığımız ezberi bozan, içimdeki başkaldırı duygusunu, insan sevgisi ve sanatın evrensel güzellikleriyle dengeleyen bir adaydı bu. Füruzan'ın Parasız Yatılı'sı o adada ilk kez yerini aldığında gözlerimin, aklımın ve yüreğimin başka bir öyküleme ve yazın anlayışıyla buluştuğunu fark etmiştim. İlk cümle, daha önce okumuş olduğum öykülerin cümlelerine benzemiyordu: "Sabah eskimişliğin buzulları burnuma dek geliyor." (Sabah Eskimişliğin, Çok çarpıcıydı. "İşte" diyordu sanki bir ses; "İşte farklı, ayrıksı, sıra dışı öykü metinleri; daha öncekilere hiç benzemeyen.  Anla ve hisset bu öykülerin evrenini." Daha o zamanlar, anlayıp çözümlemeye çalışarak okumuştum Füruza'ı: "Çocuğun kirpikli çocuk gözleri vardı. Yemek yediği iskemlenin üzerinden inip kediye gitti. Kedi sobanın yanında kedileşip duruyordu." "Bana, gençliğinizde sizin de yaşadığınızı söylediler. Sonradan edindiğiniz ölü kabuklarınız yokmuş. Güzelim bir kadınmışsınız üstelik. Sizi de kırdılar mı?" "Gidiyor musunuz? Güle güle.  Kapıyı iyice kapayın. Sizden üşüdüm..."(Özgürlük Atları) İçine doğdukları dilin olanaklarını genişletenler, dünyaya dilin içinden bakarken sözcüklere ve ifadelere yeni ufuklar ve yaratıcı açılımlar kazandıranlar kuşkusuz, şair ve yazarlardır. Füruzan, dile verdiği önemle, ona kazandırdığı yaratıcı ve özgün açılımlarla da önemli bir konumda yer alıyor.
Gerçekten, edebiyat ders ezberinin dışındaki kitaplardandı Parasız Yatılı. Zamansal atlamalarıyla, alışılmış düz- kronolojik zaman akışlı öykülerden çok farklıydı. İnsanın ruhsal derinliği; satırların oylumuna, incecik, yalın bir şiirsellikle sığdırılmıştı. İç konuşmalar, anımsama cümleleriyle geçmişe dönüyordu öykü kişileri. Dümdüz akan bir olay yoktu; öykü anından geriye dönüşlerle, geçmiş ve şimdiki zaman birlikteliğiyle aktarılan insani durumlar vardı bu öykülerde. Sonsuz zaman içinde, kendi kişisel zamanını oluşturan yaşamlardan bir kesit yer alıyordu öykülerin orta noktasında.
Parasız Yatılı'daki İskele Parklarında öyküsünde, iş kazasında ölen babanın ardından yoksulluğa düşen ana- kızın dramına çevriliyor dikkatimiz. Bu öykünün sonunda ne olduğunu bilemiyoruz; anne iş bulacak mıdır, kız okula gidebilecek midir? Öykü, sürüp gidiyor, yıllardır zihnimde devam ediyor. Yaşam da böyle bir şey aslında; sürüp giden bir gerçeklik... Bu noktada, öykü kurgusundan yaşama yeniden dokunmak, yaşama yeniden açılmak mümkün oluyor. 
Aynı kitaptaki Sabah Eskimişliğin 'de bilinç yarılmalarıyla çocukluktaki anı, çağrışım ve imgelere açılan öykü kişisinin iç evrenini, okurun dikkatli bir bakışla çözümlemesi gerekiyor. Yazar, kronolojik algılamanın insan zihninin ürünü olduğunu, yaşamın aslında yapaylığa, hiçbir düzen ve intizama boyun eğmediğini, onun kurallar ve kalıpların dışına taşan olgusallığını vurgulamak istiyor gibi. Bu öyküler, şiire de yakın duruyorlar; imgelerle, çağrışımlarla, yepyeni düş ve anlamlara bürünmüş sözcüklerle yazılmışlar. Az sözcüğün, az sesin oluşturduğu çok anlamlılık önem taşıyor. Bu öyküler, gürültüsüz, slogansız biçimde yoksulluğun hüzünlü çocuk yüzünü ince bir duyarlılıkla gösteriyor. Ayrıca, günümüze uzanan modern öykü tarzının belirleyici örnekleri arasında yer alıyorlar.
Füruzan'ın öyküleri, her an kendini yenileyen, her okumada yepyeni anlamlara doğru evrilen, farklı duygu, düşünce, düş zenginliklerine açılan yapısıyla, 197'li yıllardan beri varlığını ve değerini kabul ettirmiştir. Sanki bir yüreği vardır Füruzan öykülerinin; zaman aktıkça canlılığını sürdüren, her okumada dirimsellik kazanan öyküler...
Öykülerinde ben- öyküsel anlatımı ve 3. tekil anlatımı dengeli biçimde kullanan yazar, bazen aynı öykü içinde her ikisine de yer verebiliyor. İç konuşmalar, dış sesler, yazarın sıkça kullandığı anlatı teknikleri arasında. İlk öykülerinden itibaren, kurgu sağlamlığı, öykülerinin asıl çatısını oluşturmakta. Sevda Dolu Bir Yaz'daki öykülerde, öykü zamanı içindeki geriye dönüşlerle, öykü kahramanı kendi çocukluğuna açılır ve farklı bir zaman boyutuna geçer. Bu zaman diliminde de öykü kahramanının annesi, teyzesi, anneannesi gibi kadın karakterler, konuşmalar yoluyla anılarını anlatarak başka bir geçmiş zaman boyutuna açarlar öyküyü. Böylece, zamansal olarak üç ayrı zaman ve üç ayrı anlatı katmanı söz konusu olur.
Parasız Yatılı'daki ilk kısa öyküler, Füruzan öykücülüğünde ana damarı oluşturacaktır. Sonra, daha oylumlu öykülere ve romana da açılacaktır Füruzan. Bireyin yalnızlığı ve anlaşılamaması, annesiyle bir başına kalan kız çocukları, her kuşaktan kadınlar, İstanbul'un arka ve yoksul yüzü, kağşamış ahşap evlerdeki eğri sofalar, bahçelerdeki ağaçlardan, yeşilliklerden, çiçek ve otlardan yansılanan canlı renkler ve kokular... Bu evlerde yaşayan yaşlı insanların eski günleri yâd ederek geçmişe duydukları özlemi dile getirmeleri... Ve kış... Kış mevsimi, Füruzan'ın öykülerinde, çatılardan sarkan buzlarla, odada bir yanı kızararak yanan taşkömürü sobasından dalga dalga yayılan sıcaklıkla, bahçelerde ağaç dallarını, toprağı örten sessizlikle, serçelerin kar üstündeki güçsüz adımlarıyla, içe işleyen bir çocuk üşümesiyle, başlı başına bir hüzün kaynağı gibidir. Bu üşümeler,  yalnızlıktan süzülüp gelir.
Göçmenlik, ötekileşme ve gurbet, yazarın ele aldığı sosyal konularından birkaçıdır.  Rumeli'den gelenlerin anlatıldığı Edirne'nin Köprüleri (Parasız Yatılı) dramatik yapısıyla, etkileyici bir öyküdür. Göçmenlik nedeniyle toplum dışında kalan insanların, birbirine tutunarak ayakta kalma mücadeleleri, ince bir hüzün duygusuyla aktarılır. Yazarın son öykü kitabı Sevda Dolu Bir Yaz'daki Birinci Yaz Şarkıları, İkinci Yaz Şarkıları öykülerinde farklı kültürlerden insanların uyumlu yaşantıları, mahalledeki dayanışmaları bir Rum ailesi ile bir Türk ailesi arasındaki sıcak dostluk bağlamında dile getirilir. İstanbul'un başat özelliği, toplumsal dokudaki bu uyumdur; ama giderek bu uyum ve denge yitirilmiştir. 6-7 Eylül Olayları meydana gelmiş; Rum aile, Atina'ya göç etmek zorunda kalmıştır. Fakat aileler arasındaki bağ hiç kopmaz. Türk aileye bir başka destek, Rum terzi kızından gelir.
Füruzan'ın öykülerindeki yüce gönüllü insanlar, ince bir İstanbul edasıyla konuşurlar. Sanki seslerini duyarız: "Haydi çocuklar! Madem yolumuz buraya geldi Hacı Bekir'e girelim. Küçük talebemize şekerler alalım. Hem de Şahende, kızım, sen bir demirhindi iç iyi gelir. Bir nefes duralım. Bayram kalabalığı ziyade yordu bizi. "(İkinci Yaz Şarkıları )Şekercide kasada oturan bey şöyle konuşur: "Yok efendim, rica ederim efendim, ufak bir borcunuz kalsın ki yolunuzun buraya düşmesi mümkün olsun değil mi?  Edirne'nin Köprüleri, Temizlik Kolu, Yaz Şarkıları gibi öykülerinde kişiler, kendi özelliklerine uygun olarak, Balkan-Rumeli ya da İstanbul Rum şivesinden ses ve sözcüklerle dile gelirler.
Füruzan öykülerine damgasını vuran asli özellik, ayrıntılardaki titizliktir. Yazar, her duygunun, eşyanın, mekânın, varlığın, kişinin ruhuna girerek anlatır onları. Eşya ve mekânların bütün renkleri, ince noktalarıyla anlatıldığına, insanların yüz ifadeleri, bakışları, tavır ve davranışlarındaki ayrıntıların dile getirildiğine tanık olur; varlıkların, insani durumların üzerinden incecik bir bakışın süzülüp geçtiğini duyumsarız. Füruzan'ın öyküleri doluluk ve yoğunluyla dikkati çekiyor. Her satırın hakkının verilmiş olduğu, ufacık bir gereksiz sözcüğü kaldırmayan, hassas dengelerdeki bir doluluktur bu. Yazar, bu incecik dengeyi bütün öykülerinde korumayı başarmıştır. Füruzan öykülerini okurken öncelikle bu doluluğu duyumsuyorum. Ayrıntılar yalnızca bir arka plan ya da fon değildir; tümü, öykünün can damarını oluşturan bir atmosfer yaratır ki öykü, bu atmosferde soluk alır. Tomris Uyar'ca söylersek, uçsuz bucaksız yaşam gerçekliğinin herhangi bir noktasına tutulan bir ışık demetidir öykü. O ışık altında neler görünüyorsa onların tümünü öyküye taşır yazarlar. Öyküyü gerçek bir sanat kılan, bu yoğunluktur. Füruzan, yoğunluğu ve doluluğu korumayı her zaman gözetmiştir. Uzun öykülerinde de yeğnilik, gereksiz uzatmalar ve söz kalabalığı yoktur. Her sözcüğün ve ayrıntının değeri verilir. Bu yoğunluk, dilsel, betimsel, kurgusal boyutun yanı sıra, karakter yoğunluğunu da içerir.  Kadın karakterlerin, kız çocukların geçididir Füruzan öyküleri. Karakterlerinin canlandırılmasında da yoğunluğu önemser. Eşya üzerinde ayrıntılarda gezinen dili, insan psikolojisini de ayrıntılar yoluyla aktarır. Canlı bir atmosferde soluk alan canlı karakterler, yaşamdan beslenen öykülerin içsel diriminde  yaşarlar. Örselenseler, kırılsalar, yaralanmış olsalar da içlerinin kanayan yanlarıyla var olurlar.
 Yaz Şarkılarıı'nda müzik, görselliğe dokunarak ilerler. Sevda Dolu Bir Yaz'ın asıl adı "Şarkılar Kitabı"'dır. Bu öykülerdeki karakterler müziğin ezgilerine eşlik ederler. Seslerin ve ezgilerin yüreğinde Miltiyadi Aile Gazinosu yer alır. Evde sürekli eski şarkılar söylenir, radyo bir büyülü varlık gibi tanık olur her şeye. Bir gün o radyodan öykü kişisi Küçük Teyze'nin de şarkı söyleyen sesi duyulur. O yıllarda evlerin oda içlerindeki en önemli eşyalardan olan bir radyonun betimlenmesi dikkati çekiyor: "Radyonun karanlıkta öne geçip beliren göz kesimli yeşil ışığına bakıyorum. Bu yeşil ışığı çok seviyorum; o ta uzaklardan gelen seslerin dalgakıranı deniz feneri gibi. O yanarsa sesler ancak yolunu buluyor."  Burada, bir çocuğun yaşama açılan dolayımsız ve naif duyarlıklı bakışı söz konusudur. Füruzan'da kendi çocukluklarına açılan anlatıcılar, birçok varlığı, nesne, durum ve olguyu bu bakışla anlatırlar. Füruzan'ı özgün kılan yönlerden biri de bu bakıştır.
Sinemanın insan üzerindeki büyülü etkisini sık sık dile getirmiştir Füruzan. Yaz Şarkıları'nda siyahi bir Amerikalı'ya âşık olup evlenen, Amerika'ya giden genç kız, filmlerdeki Amerikan rüyasının boşluğuyla karşılaşarak düş kırıklığına uğrar. Gemici baba, Gemici Sinbad filminden o denli etkilenir ki, kızına Şehrazat adını verir. Şehrazat, adından hoşnut değildir; küçük bir kızın taşıyamayacağı kadar ağır gelir bu ad ona; çünkü okulda arkadaşları onun adıyla (aslında yoksulluğuyla) eğlenmektedirler.
Öykülerinde merak unsurunu derece derece artırarak kullanan Füruzan, olay, durum ya da olguyu doğrudan, düz bir aktarımla sunmaz. Okurun da öykü metnine dahil olmasını, yaratıcı biçimde ipuçlarını takip etmesini bekler. Yaz Şarkıları'nda birtakım sözlerden, konuşmalardaki sezdirimlerden, Kerim Ali dayının başına gelenleri, akıbetini adım adım izleriz. Onun Bakırköy'de klinik tedavi gören bir ruh hastası olduğunu; gençliğinde karasevdaya tutulduğunu, sevdiği kızın intihar ettiğini, kendisine uygulanan şok tedavilerini ve en sonunda dünyadan göçüp gidişini... ayrıntılara tutunarak çözümleriz.
Füruza'ın çocuk karakterlerinin okulla ve eğitimle ilgili çelişkileri, bence önemlidir. O yıllarda daha fazla göze batan seçkincilik, yaşamın her alanındaki ayrımcılık,  eğitim kurumlarına da yansımaktadır. Parasız Yatılı'daki Sabah Eskimişliğin, Özgürlük Atları gibi öykülerindeki yoksul çocuklar, sınıfta hak ettikleri ilgi ve kabulü göremezler, ne öğretmen ne de yöneticiler değer verir onlara. Kızılay mutfağından yemek yerler. Başarıları görmezden gelinir. Öğretmenler katı, sevgisiz ve aşırı kuralcı davranırlar. Eski önlükleri nedeniyle bazı çocukların yoksullukları hatırlatılır:"Öğretmen tırnaklara bakacak, oysa kemirilmiş sıskacık ellerimi saklayacak yer de yok, okul önlüğüm gittikçe soluyor, soluyor; öğretmen, sevgisiz, soğuk, yorgun." Eğri büğrü ayakkabıları nedeniyle çocuklar alay ederler öyküdeki kızla. (Sabah Eskimişliğin) Sevda Dolu Bir Yaz'daki Yaz Şarkıları'nda da okulun rengi gridir; eğitimin rengi gridir, kurşun rengi bir ağırlıkla ezer yoksul çocukları. Eskimiş önlükler de griye döner; kurşun rengiyle ağırlaşır yoksul kızın bedeninde. Okula gitmeden alfabeyi söken, çabuk kavrayan, belleği güçlü olan Şehrazat, erken yaşta, kendisine bol gelen okul önlüğü giydirilerek okula gönderilir. Birkaç gün öncesinde tesadüfen babası ve annesini sevişirken gördüğü için ruh durumu sarsılan, sık sık ağlayan küçük kızın sorunlarının başka bir boyutu, okul korkusudur. İncinmiş ruhsal durumu, korku nedeniyle daha zorlu bir hal alır. "Bu kurşun rengi girişte sıralanan odaların ortasındaki yüksek kapılı odanın iki yanındaki büyük saksılarda devetabanları vardı. Onlar da koyu kurşun rengine dönmüşlerdi. " diye anlatır küçük kızın bakışıyla. (İkinci Yaz Şarkıları ) Daha ilk günde, katı ve ruhsuz bir eğitim anlayışı kuşatır kızın çevresini. Sesler buyurgandır; okul kuralları dikte edilmektedir. Düzen, intizam, çocuğu hizaya getirme esastır bu eğitimde. Aynı öyküde, "Öğretmen ve yöneticiler birbirine benzer ses tonlarıyla aynı vurgularla konuşarak, benzer devinimlerle davranırlar. Bakışlarından, bulundukları ortama uzaklaştırıcı bir şeyler geçer." İlk günde, çevresine duyduğu çocukça ilgi ve merakla pencere içine girip oturan ve dışarıdaki çam ağacını seyreden küçük kız, öğretmenin kendisine bağıran sesiyle bir anda ürker. Azarlanır yaramazlığından dolayı. O da yoklamada adını (Şehrazat) söylememeyi ısrarla sürdürür. Aşağılayıcı, buyurgan, yargılayıcı, soğuk bir davranış sergiler öğretmen. Çocuk ruhunu ve eğitim psikolojisini hiç bilmiyormuşçasına davranmaktadır. O gün öğleden sonra onu ikinci sıradan alır ve en arkadaki beşinci sıraya oturtur. Küçük kız sevinir; çünkü çam ağacına daha yakındır. İğne şeklindeki çam püsküllerinin pencereye dokunurken çıkardığı tıs tıs seslerini daha yakından duyacaktır. "O ilk büyük azarlanmadan sonra öğretmenin anlattıklarına duyduğum ilgi yitmişti." diye anlatır küçük kız. Ders dışındaki her şeyle ilgilidir artık; çünkü o bir çocuktur ve bu durum göz ardı edilmiştir: "Dışarıda yankılanan bir kapının çarpışı, merdivenlerden hızla inen topuk seslerinin arasına karışan buyurucu ünlemlerin kesilivermesiyle beliriveren dış sessizlik, okulun koyu kurşun rengiyle örtüşüp beni sarıyor, yerimden uzaklaştırıyordu. Öğretmenin tekdüze anlatışını bölen bir vapur sesini peş peşe gelen tren düdükleri silip yok ediyordu."  Bu olaylardan sonra hastalanıp yatağa düşen küçük kız, uzun süre okula gidemez. Hastalığın ne olduğu da pek belli değildir; kaynağında ruhsal bir sorun; okul korkusu olduğu sezdirilir. Küçük kız, zeki bir öğrenci olmasına rağmen yıl sonunda ancak "iyi" derece ile geçer. Öykü boyunca bu kurşun rengi ağır eğitim sistemi içinde uğraş veren kız, yavaş yavaş ilerler; onca yoksulluğa ve acıya rağmen lise ve üniversite öğrenimini tamamlayarak avukat olur. Artık, yoksulluktan ve onun getirdiği her türlü olumsuz yaşantılardan nefret eder durumdadır. Eğitimdeki olumsuz koşullanmaların çocuklardaki kötü etkileri Birinci ve İkinci Yaz Şarkıları'nda, Füruza'ın derinlikli bakışıyla gösterilir böylelikle. Bir ailenin yoksulluk, ölüm, borç ve hastalık batağındaki savrulmalarını etkilenerek okuruz. Yoksul aile çocuklarının hor görüldüğü eğitim ortamları çocukta ve giderek yetişkinlikte onulmaz izler bırakacaktır.
Benim Sinemalarım'daki Temizlik Kolu öyküsünde benzer bir durum sergilenir. Öyküde Rumeli göçmeni yoksul bir ailede Nine, anne-babası olmayan torunu Hediye'yi ezdirmemek ve onu yoksullukları nedeniyle okuldakilerin aşağılamalarından korumak ister. Sınıfta yoksul oldukları için temizlik koluna sürekli Hediye ile Şahver seçilmektedir. Nine durumu dinledikçe, çekindiği için babasının üç ay önce öldüğünü öğretmene söyleyemeyen torununun sınıftaki ezilmiş durumunu sezer. Üstelik kurşun rengi solmuş ve kısalmış önlükleriyle en arkada kaybolan ve öğretmenin mutlaka siyah saten önlük almaları buyurmasıyla şaşırıp kalan kız için her şey karanlık satene kesilmiştir. Nine, "herkes sırayla temizlik kolunda görev almalı" diye öğretmene söylemezse torununa önlük almayacaktır. Küçük kız zorda kalır; yengesinden yardım ister ve güç bela Nine'yi razı ederler. Burada eğitim ortamının acımasız katılığına ve sınıfta ailelerin toplumsal durumuna bağlı rol dağılımına bir gönderme yapılmaktadır.
Parasız yatılılık, eğitim sistemi içinde yoksul çocuklar için tek kurtuluştur. Bu durum, büyük kentlerde taşralı olma durumunu da temsil eder. Zekâ ve başarısıyla bu zorlu sınavı aşınca yükselme olanağı verilir yoksul ve yetim çocuklara. "Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler." (Parasız Yatılı) cümlesi çok manidar bir biçimde durumu özetler.
Şiir, resim, müzik, sinema ve öteki güzel sanatlara açılan koridorlar gibidir Füruzan'ın öyküleri. Bunların odağındaki asıl unsurun "sanat" olduğu söylenebilir.
Yazar, öykülerde varlığını duyumsatan yaşamın sonsuz sarmalıyla evreni kucaklar; yıldızlara 'merhaba' der, saman yolunda yürür. Çocuk düşlerinin en masalsı serüveni ondadır. Karasevda yüzünden içine kapanıp hiç konuşmayan Kerim Ali dayısı, küçük kızın rüyalarında konuşur, şarkı söyler. Bir gece de gökyüzünde uçar küçük kız: "Göğün sonsuz boşluğunda istediğim yöne kolayca kayabiliyorum. Dedemin sokağındaki gösterişli evin Selahattin Beylerin konağı denen o yerin damında çocuklar kara önlükleriyle, ellerindeki okul çantalarıyla sıralanmış, kıpırtısız duruyorlar. Bir okul görmemiş olduğum için onların orda okuduğuna karar veriyorum. Hiç mutlu görünmüyorlar. Küme halinde duran çok parlak bir yıldız adacığına dalıyorum, daha da yukarda olanlara bakarken, iki yıldız peş peşe boşluğa kayıp siliniveriyorlar. Burnuma gelen kesilmiş, serin taze çimen kokusunun yıldızların kokusu olduğunu öğreniyorum." ( Birinci Yaz Şarkıları)
Ferit Edgü, "Benim yazarlarım, kendilerine baktıklarında başkalarını gören, başkalarına baktıklarında kendilerini kucaklayan ve düşlerinde yaşama, yaşamlarında düşlere yer verenlerdir. Düş yoksa yazınsal yaratıcılık da yoktur." der.(Öykü Teknesi Dergisi, sayı:1; Ocak-Şubat 2008, s:2) Bence Füruza'ın yaratıcı evrenini de kapsamaktadır bu sözler; bütün gerçek sanatçıların evrenini kapsadığı gibi.

Hülya SOYŞEKERCİ      

hulyasoysekerci@yahoo.com

VİRGÜL Dergisi, Mart 2008

Dumansızlar

Kayıp Yazarın İzi, Elıas'ın Gizi

22/12/2007 · Kategori: oyku Yazilari

Kayıp Yazarın İzi, Elıas'ın Gizi

Süha Oğuzertem




[Bu "eleştiri öyküsü"nde adı geçen kişi ve olayların gerçek kişi ve olaylarla ilişkisi bulunabilir.]


Kütüphanedeki az sayıda Türkçe kitap arasında dikkatimi çekmişti. Şöyle bir göz atmak için ödünç almıştım. Arka kapağında, Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazandığı belirtiliyordu. Bu da merakımı kamçılamış olmalı. Sonrasında tuhaf bir okuma serüveni gelişti.

Birkaç cümlesini okuduktan sonra bir tarafa bırakacağınız kitaplardan değildi. Epey dizgi hatası vardı ama Türkçesi pek aksamıyordu. Yazarın sözcük dağarcığı zengindi. Klasik Türk müziği ve antikacılık alanlarında önemli bir birikime sahip olduğu anlaşılıyordu. Kurgusunda da ilginç sayılabilecek öğeler vardı. Öykü kitabı olarak sunuluyordu ama bir öykü derlemesi değildi. Başlığın altındaki "Üç Kısım Tekmili Birden" sözleri ve öykülerin başlıklarına eşlik eden üstbaşlıklar, belli bir bütünlüğe sahip olduğunu gösteriyordu. Kitaptaki öyküler, o dönemde -hattâ hâlâ- gözde olan ikiz kimlik, gerçeğin göreceliliği, çoğul anlatıcı perspektifi gibi bazı izlek ve tekniklere dayanıyordu. Bu ilk izlenimlerden yola çıkan yüzeysel bir değerlendirmede "iyi edebiyat" sayılabilirdi. Nitekim, öyle sayılmış ve önemli bir öykü ödülünü kazanmıştı.

Ancak galiba kitabın başka bir boyutu daha vardı. Dili ve yansıttığı kültürel birikim, arka kapakta yazıldığı gibi, "[g]enç öykücü"nün "ilk yapıtı" olamayacağını düşündürüyordu. Kitabın adı, epigrafı, öykülerin başlık ve üstbaşlıkları, öykülerdeki sahtecilik ve kayıp kimlik izlekleri, metinde yazarının kimliğiyle ilgili bir oyun oynandığını sezdiriyordu. Bu, "postmodern" denince akla gelen, bazılarınca otomatik olarak iyi edebiyatın göstergesi sayılan (ama "metin içinde" kalan) bir oyun muydu? Yoksa bu kitap, daha doğrusu yazarı, gözde izleklere dayanan bir metin kurarak edebiyat dünyasına bir oyun mu oynuyordu? Kitabın "ciddi edebiyat"la bağdaşmayan bazı öğeleri olduğunu, yüzeydeki bazı öğelerin altında okura farklı bir mesaj iletmeye çalıştığını düşünüyordum. Kitapta hem bir edebiyat dili vardı, hem de, alttan alta, bu dilin parodisi. Öykülerdeki olayların gelişimi epey rastlantısaldı. Anlatı sık sık özgünlükten uzaklaşıyor, klişeleşmiş ifadelere, diyaloglara yer veriyordu. Hem gözde izlekleri, teknikleri kullanıyor, hem de araya abes düşünceleri, banal sözleri, düşün ve edebiyat alanındaki klişeleri sıkıştırıyordu. Yazar, bir yönüyle "üsluplu", diğer yönüyle "şakacı" bir kitabı piyasaya sürmüş gibiydi. Sonuçta "otoriteler"in onayını almıştı, ama belki de aslında onlara bir oyun oynuyordu. Nasıl bir oyundu bu? Amacı neydi? Kimdi bu yazar?

Birkaç kez okuduktan sonra kitabın takma adla yayımlanmış olabileceğini düşünmeye başladım. Ancak Türkiye'ye döndüğümde bu varsayımım geçersizleşti; çünkü kitabın kapağındaki adın gerçek bir kişiye ait olduğunu öğrenmiştim. Edebiyat dünyasındaki gelişmeleri yakından izleyen bazı dostlar, tabii ki kitaptan haberdardılar. Kendilerinden öğrendiğime göre, kitaba öykü ödülü verildiğinde yazarının kimliği hakkında bazı söylentiler yayılmıştı. Kitabın yazarı olan ya da öyle görünen kişi gerçekten bir edebiyatçı mıydı? Söylentiler bir süre devam etmiş, sonra konu kapanmış, daha doğrusu unutulmuştu.

Yıllar geçiyor, kitabın yazarı yeni bir yapıt yayımlamıyordu. Kitap da, yazarı da edebiyat dünyasının gündeminden çıkmıştı. Metnin niteliği zihnimi kurcalamaya devam ediyordu ama kitabın izini yitirmiştim. Bazı notlar almıştım, fakat nasıl olsa Türkiye'de bulurum diye fotokopi yaptırmamıştım. Ancak piyasada da, bazı kütüphanelerde de (kayıtlarda görünmesine karşın) bulamıyordum. Sanki gizli bir el, kitabı ulaşılmaz kılıyordu.

Geçen yaz üniversitede bir öğrenci yanıma yaklaşıp kendini tanıttı ve bu kitabı bilip bilmediğimi, hakkında ne düşündüğümü sordu. Kitapla ne vesileyle ilgilendiğimi kendisine ayak üstü anlatamazdım, anlatamadım. Kitabı bildiğimi, ilgilendiğimi, aradığım halde bir türlü bulamadığımı söyledim. Öğrenci, benim için bir kopya sağlamaya çalışacağını söyledi.

Ders yılı başında, aynı öğrenci, telefon edip kitabın bir kopyasını getireceğini söyledi ve birkaç dakika içinde bırakıp gitti. Israrıma karşın ücretini almamış, para ödemediğini söylemişti. Her şey o kadar çabuk olup bitmişti ki kendisine yeterince teşekkür edemediğimi düşündüm. "Hızır" rolünü üstlenen bu arkadaşımız, kitabın benim için taşıdığı tuhaf önemi bilmiyordu. (Kitaba yeniden ulaşmamı sağlayan Mustafa Eray Yücel'e çok teşekkür ediyorum.)

Kitaba yeniden kavuşunca daha önceki varsayımlarımı bir yana bırakıp yeni bir gözle okumaya çalıştım. Ama düşüncem değişmiyordu. Bence burada edebiyat dünyasına bir oyun oynanıyor, okurdan, örtük olarak, kitabın "diğer" ya da "asıl" yazarının kimliğini düşünmesi isteniyordu. Önceki okumalarda dikkatimi çekmeyen bazı ayrıntılar yeni okumada anlam kazanmaya başlamıştı. Kitap, "ciddi edebiyat" gibi sunuluyordu, ama alttan alta, şakacı bir söylemi vardı. Zihnimde oluşan yeni profile göre, yazarı, edebiyat alanında "iddialı" biri değildi. Kitap, edebiyatçılara sunulan bir "edebi aldatmaca"ydı ve bu, metin düzleminde örtük olarak dile getiriliyordu. Metin, "edebiyat gibi" kurulmuştu, ama "edebiyat dışı" olduğunu kabul ediyor, hatta bunu özellikle vurguluyordu. Burada söz konusu olan, sözcüğün kaba anlamında bir "sahtekârlık" değil, bir aldatma oyunu, edebi bir şakaydı. Edebiyatçılar tarafından önemsenmesi, yazarın, kendine koyduğu hedef doğrultusundaki başarısını gösteriyordu. Edebiyatçıları gayet güzel işletmişti.

Edebi aldatmacalar (İng. literary hoax), modern kültür tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuşlardır. Edebiyat değerlendirmelerinde özgünlük, biriciklik ve telif yapıt nosyonlarının egemenlik kazanmasından bu yana yüzlerce aldatma vakası ortaya çıkmıştır. Macpherson'un, Chatterton'un 18. yüzyıldaki aldatmacaları kültür tarihine malolmuştur. Türkiye'deki Râbiâ Hatun vakası, Avustralya'da hâlâ tartışılan Ern Malley olayı, yakınlarda fizikçi Alan Sokal'ın postmodernizm kapsamına giren bazı argümanları deşifre eden sözde-bilimsel makalesi şu an aklıma gelen diğer örnekler. Sözcüğün dar anlamıyla "edebiyat" alanına giren aldatmacalarda, çoğu kez, bir ya da birkaç kişi bir şair icat eder, uydurulmuş bu şair, keşfedilmiş gibi piyasaya sürülür. Bu bazen o kadar inandırıcı olur, sahte şairin şiirleri o kadar beğenilir ki, sık sık alıntılanmaya başlar, antolojilere bile girebilir. Alan Sokal'ın "bilimsel" girişiminde de kurgunun, retoriğin, imgelerin bir "edebiyatçı bilinci"yle devreye sokulduğu görülmektedir.

Bu "eleştiri öyküsü"nde irdeleyeceğim metnin "edebiyat" sayılıp sayılamayacağı tartışılacaktır. Kitabın bir yerinde, "saçmasapan, uyduruk bir öyküden başka birşey" (s. 93) olmayabileceği söylense de, böyle metinler, belli koşullarda "edebiyat" sayılabilir. Edebi aldatmacalar, sıradan sahtecilikler gibi değerlendirilemezler. Kendisine "sahte edebiyat" görüntüsü vermesine karşın, bence bu metin edebiyatın parçasıdır. Kitabın öneminin "edebi değer"inden değil, oynadığı oyundan, edebiyatçıları yanıltma başarısını göstermiş olmasından kaynaklandığı savlanabilir. Ama yalnızca bu bile onu "edebiyat" saymak için yeterli bir nedendir. Edebi aldatmacaları edebiyatın parçası saymakla kalmamalı, bu tür yapıtların edebiyata yaptığı önemli katkıyı da kabul etmeliyiz. Edebi aldatmacalar, belli bir dönemin edebiyat anlayışını, değerlerini, sistemini, kurumlarını sorgulamamızı sağlar. Kalıplaşmış değerlerimizi (ya da değerlerimiz arasında kalıplaşmış olanları) gözden geçirmemize olanak tanır. Bunlar iyi edebiyatta (da) aranan niteliklerdir. Hatta bu bakımdan, kendiliğinden "edebiyat içi" sayılan bazı edebi oyunbazlıklardan çok daha anlamlıdırlar. Ancak, edebi aldatmacalar ortaya çıkarılmazsa edebiyatın yadırgatıcı, dolayısıyla farkına vardırıcı ve kültürü yenileyici işlevi yerine gelmez.

Bu vakadaki aldatmacanın yukarıda sözünü ettiklerimden farklı bir tarzda tezgâhlandığını düşünüyordum. Aldatan kişi, aldattığını metinde örtük olarak dile getiriyor, ancak kitabın asıl yazarı olarak başka bir kişiyi piyasaya sürüyor, yapıtı bu görünüşteki yazar üstleniyordu. Birisi kitap yazacak, başka biri de o kitabın gerçek yazarı gibi rol yapacak... Bu pek inanılır bir senaryo değildi; fazlasıyla cüretli bir girişimdi. Ancak ulaştığım (ya da ulaştığımı sandığım) ipuçları beni böyle bir sonuca götürüyordu. Bu inanılmaz senaryoya inanıyordum, çünkü bence metin bunu söylüyordu.

* * *

Doksan beş sayfalık kitap, İngilizce bir epigraf ile önsöze benzer bir metinden sonra gelen üç ana bölümden (ya da öyküden) oluşuyor. Dört cümlelik İngilizce epigrafta Merry, Gimli ve Gandalf adlı karakterler arasında geçen bir diyalog aktarılıyor. Bu konuşmalardan çıkan sonuç, kitabın aldatmacı içeriğine son derece uygun, çünkü bu diyalogda, kapıların ancak parolayı bilen dostlar için açılacağı söyleniyor ("if you are a friend, speak the password and the doors will open"). Epigrafın alındığı kaynak olarak Oscar Wedgewood'un 1893'te yayımlanan, 1962'de yeni basımı yapılan Tales from Babylon (Babil Masalları) başlıklı yapıtı gösterilmiş. Yaptığım araştırmada böyle bir yazara da, kitaba da rastlamadım. Merry, Gimli ve Gandalf'ın J. R. R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi adlı yapıtının karakterleri olduğunu öğrendim. Aktarılan diyalog bu kitaptan alınmış olabilir (okumadığım için bilemeyeceğim). Kısacası, epigraf, bir epigrafa benziyor ama alıntılandığı belirtilen kaynak gerçek değil. Epigrafın amacı, kitabın aldatmacı içeriğine, parolalı (ya da şifreli) niteliğine dikkat çekmek. Bu yarı-sahte epigrafın kaynağı olarak gösterilen kitabın adındaki "Babil" sözcüğü, farklı dillerin karmaşasını, "Masal" ise hem bir edebi türü, hem de "uydurma" nosyonunu çağrıştırıyor. Böylelikle, parolayı anladığımı sanıyor, açılan kapıdan giriyorum.

Kitabın sonraki bölümü bir tür önsöz, ama herhangi bir başlığı yok. Kurmaca yapıtlar genellikle bu tür önsözlerle sunulmazlar. Yazar, bu önbölümde "masalbilime girişi"ni (s. 11), masallar hakkındaki bazı gözlemlerini dile getiriyor. İlk bakışta metnin deneme üslubuyla yazıldığı söylenebiliyor. Biraz dikkat edilince, bu bölümün de bazı özel mesajlar vermeye çalıştığı anlaşılıyor. Bu bir öykü kitabıysa, yazarı, acaba neden ısrarla "masal" türü üzerine bir söylem geliştiriyor? Bölümü birkaç kez okuyup bazı tuhaflıkları not ettikten sonra, "masal" sözcüğünün "uydurma" anlamını da akılda tutmamız gerektiğini anlıyoruz. Yazarın masallar hakkında söyledikleri çoğunlukla genelgeçer düşünceler olsa da, araya sıkıştırılmış bazı ifadeler, kitabın uydurmaca niteliğine gönderme yapıyor. Şu cümleler özellikle ilgi çekici:

Ve tabii aynı şey kişiler için de geçerlidir. Adsızdırlar ya da eğer bir adları varsa eğer [aynen-S.O.], yalnızca anlatıya bir kolaylık ve akıcılık katmak için verilmiştir bu adlar onlara veya belki de amaç belli bir özelliğe ya da farklılığa dikkat çekmektir. Ama, sonuç olarak güvenilirliği epeyce kuşku götürür bir isim ve bilgi seliyle boğar bizi masal ve ister istemez kaptırırız kendimizi bu önlenemez akışa. (s. 14)

Masallar hakkındaki genelgeçer görüşlerin arasında böyle bir pasaj ister istemez kuşku uyandırıyor. Masallarda kişilerin "genellikle adsız" oldukları söylenemez (Keloğlan, Keloğlan'dır). Demek ki yazar, fazla belli etmeden, adların güvenilirliği konusuna dikkat çekiyor. "[İ]sim ve bilgi seli" de, son derece tutumlu olan masal anlatılarının özellikleri arasında yer almaz (masalda Keloğlan'ın kime ne yaptığı bellidir). Ancak bu kitabı farklı bir anlamda "masal" sayacak olursak yorumumuz da değişecektir. Belki de yazar, bu önbölümde, masal türü hakkında geçerli olabilecek görüşlerle geçerli olamayacakları bir arada sunmakta, ama alttan alta "sahte kimlik" olgusuna gönderme yapmaktadır. Aynı bölümde yer alan şu cümle de epey kuşku uyandıracak nitelikte: "Shakespeare'in dediği gibi 'bir kişi birden fazla rolü üstlenmektedir' artık" (s. 15). Shakespeare'e yapılan bu yersiz, bağlam içinde anlamsız, hattâ abes gönderme, metnin "şakacı" niteliğine dikkat çekiyor. Bu gönderme bir yandan metni "edebi görünüşlü" kılarken diğer yandan da "asılsız kimlik" konusunu vurgulamış oluyor. Yazar, daha sonra, masal ile öykü türlerini eşitleyen bir söyleme yönelerek edebiyatçılar arasında sık rastlanan bazı klişeleşmiş görüşleri ("görecelidir gerçek", vb.) peşpeşe sıralıyor. Bu arada, kendi kitabının "asılsızlığı"yla ilgili sayabileceğimiz bazı noktaları da gündeme getiriyor:

Dolayısıyla, öykülerdeki kahramanları ve kimi zaman bir anlatıcı, kimi zaman ise yalnızca bizi düşüncelerine ortak eden belirsiz bir kişi olarak ortaya çıkan anonim sesi doğrudan doğruya yazarla özdeşleştirmek, içinden çıkmanın belki de imkânsız olduğu bir labirente sürükleyecektir okuyucuyu ve sonunda gözlerimizin önünde tümüyle yanıltıcı bir görüntü oluşabilecektir. Oysa, daha önce de değinildiği gibi, masalların dünyasında adlar, yerler, kişiler, kişilikler ve hatta cinsiyetler bile belirsizdir, kalın ve geçirimsiz bir buğu tabakasının ardından izleriz onları. (s. 15-16)

Bu pasajda, kitap hakkındaki kuşkularımızı pekiştiren birçok ifadeye rastlıyoruz. Masalların anonimliği, el çabukluğuyla, öykülere atfediliyor. Ancak bu düşünce, buradaki özel bağlamda son derece anlamlı; çünkü galiba bu kitabın yazarı da "anonim", yani asıl adı belirsiz. Öte yandan, alıntıladığım pasajda, daha çok öykü türüne içkin olan (anlatıcının konumu ve yazarla ilişkisinin niteliği konusundaki) bazı belirsizlikler masalların özellikleri arasında sayılıyor. Cinsiyetlerin belirsizliğinden söz edilirken ise kitabın asıl yazarının görünüştekinden farklı olan cinsiyetine dikkat çekilmek isteniyor sanki. Dolayısıyla, kitabın bu önbölümünde söylenenlerden bazılarının "masalbilim"le ilgisi yok. Ancak, bu bölümün ayrı bir başlıkla sunulmadığını anımsarsak, burada anıştırılanların, önsözlerde olduğu gibi, kitaptaki asıl malzemenin dışında konumlanmadığını, tersine, kitabın oynadığı oyuna içkin olduğunu düşünebiliriz.

Kitabın "Sessizlik" başlıklı ilk bölümü (ya da öyküsü), bilimsel yayınları anımsatacak bir tarzda, "Giriş" üstbaşlığıyla sunuluyor. Kurmaca yapıtlarda olağan olmayan bir önbölümün ardından, bu kez de, olağan olmayan bir "giriş"le karşı karşıyayız. (Yoksa yazarı bir bilim insanı mı?) Bu kısa bölümde, ahşap bir konakta, geçmiş günleri yalnız başına anarken bir yandan da yağmur damlalarının pencere camındaki tıpırtısını klasik Türk müziğinin bazı ritimleri ile bağdaştıran bir karakterin iç monoloğunu izliyoruz. Bu kişinin sonraki bölümde tanışacağımız Zeynep karakterinin annesi olduğu anlaşılıyor. Üslup bakımından kitabın en edebi bölümü sayılabilecek olan "Sessizlik", sahte kimlik ve edebi aldatmaca konularını izlekleştirmede, epigraf ve önbölümden farklı olarak, "sessiz" kalıyor. İzini sürdüğümüz gizin çözülmesine bu bölümün en önemli katkısı, ritmik dizilerden -bu arada "aksak semai"den- söz eden ve sık sık bazı şarkı sözlerine gönderme yapan yazarının klasik Türk müziği konusundaki bilgisi olabilir.

Kitabın "Ortanca Öykü" üstbaşlığıyla sunulan "Kuzguncuk'taki Konak" adlı öyküsünde Zeynep ve Selim karakterleriyle tanışıyoruz. Bu karakterlerin Robert Kolej'den sınıf arkadaşı olduklarını, Amerika'da üniversite öğrenimi gördükten sonra Türkiye'ye döndüklerini, Zeynep'in reklamcılık, Selim'in bankacılık yaptığını ve ikisinin, halen, metinde söylendiği şekliyle, "yuppie way of life" (s. 30) sürdürdüklerini öğreniyoruz. Selim, Zeynep'in elden çıkarmak istediği dede yadigârı konakla ilgilenmekte, onu satın almak istemektedir. Öyküde Zeynep ile Selim'in buluşmaları, konağa gidişleri, oradaki konuşmaları, daha sonra birlikte oluşları anlatılıyor. Selim'i tanıdığı anlaşılan anlatıcının öyküde birinci ve üçüncü kişi söylemlerini dönüşümlü olarak devreye sokması, kısmi bir ilgi uyandırabiliyor. Ancak, bağımsız bir öykü olarak düşünülürse, "Kuzguncuk'taki Konak"ta karakterlerin derindeki motivasyonları, anlatıcının konumu, neyin niçin anlatıldığı belirsiz kalıyor. Hedefin dağınıklığı, üsluptaki yalpalama, "abes" sayılabilecek kullanımların yer yer devreye sokulması, öykünün amaca ulaşmadığını, ama bu sonucun belki de aslında tasarlanmış olduğunu düşündürüyor. İlk bakışta "edebi üslup sahibi" sayılabilecek bir metin, sanki bazı bilinçli müdahalelerle bozulmak istenmiş. Örneğin, öykünün başlarında, tanınmış iktisatçı Keynes'e yapılan şu gönderme epey tuhaf: "Selim'in de başbaşa bar sohbetlerimizden birinde Maynard Keynes'den aktardığı gibi - görecelidir gerçek" (s. 31). Kendisine yapılan göndermelerde genellikle hep soyadıyla anılan Keynes'in öyküde adıyla anılmasının -yazar neredeyse "Baron John Maynard Keynes" diyecek- hem de bu göndermenin son derece anlamsız bir bağlama yerleştirilmesinin rastlantısal olamayacağını düşünüyoruz. Başka bazı durumlarda beğeni sahibi olduğu anlaşılan yazar, burada beğeniyi elden bırakıyor, en azından "banal" sayılabilecek bir kullanıma yöneliyor. Benzer şekilde, öykünün sonunda Zeynep'in inci kolyesinden dağılan tanelerin Selim'e istatistikteki parabolleri anımsatması (s. 50), romantik bağlamı epey aşındırıyor. Aynı şekilde, bazı erkekler arasında rastlanan "kadınların anlaşılmazlığı" söyleminin devreye sokulduğu pasajda (s. 48) "impenetrable" (çözümlenemez, nüfuz edilemez) sözcüğünün kullanılması yoluyla hem yazarın İngilizce bilgisine ilişkin vurgunun dozu kaçıyor, hem de üslûbun fazla zorlandığı görülüyor.

Tüm bu "şakacı sapmalar" aracılığıyla okura bazı mesajların iletilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. İktisada ve istatistiğe yapılan bu tuhaf göndermeler bizi asıl yazarın kimliğine yaklaştırabilir mi? Bu arada, kadın kimliklerinin "impenetrable" sayılması, acaba, kitabın görünüşteki kadın yazarının sunduğu "geçirimsiz [...] perde"nin (s. 48) arkasındaki gerçeği görmemiz gerektiğini mi anıştırıyor?

Kitapta edebiyat dünyasına bir oyun oynandığı, bu oyunun da, temelde, yazarın asıl kimliğiyle ilgili olduğu kanısına varmamda en etkili olan bölüm, "Çözüm" üstbaşlığıyla sunulan "Saklambaç"tı. Sanki kitap, ödül jürisinin üyeleriyle, okurla ve eleştirmenle bir saklambaç oynamıştı ve / ama bu başlıklar, kurgulanan gizin, çözümünü de içinde barındırdığını dile getiriyordu. Normalde bağımsız bir öykü sayılabilecek bir ürünün "Çözüm" üstbaşlığıyla sunulması, hem kitabın genel kompozisyonunun belli bir tasarıma dayandığını anlatıyor -hatta bunu yüksek sesle bildiriyor- hem de, öncesi olan bir bilmecenin çözümüyle karşılaşacağımız anlamına geliyordu. Okuma tarzım ve varsayımlarım doğruysa, "ebe" konumuna konan okur galiba artık "sobe" diyebilecekti.

Öykünün başında adını bilmediğimiz bir karakter, Yeni Cami yakınındaki arzuhalcilerden birini bulup "Ali" (s. 57) ya da "İbo" (s. 58) adlı bu arzuhalciye "gayet mühim ve acil" (s. 56) bir şeyler yazdırmak ister, bunun için masraftan kaçınmayacağını bildirir. Bu anlatıcı-karakter, nedense, anlatmak istediklerini kendi yazmaz. Yoksa burada "arzuhalcilik", bir simge oluşturacak şekilde mi kullanılıyor? Arzuhalcinin adının Ali ya da İbo olmasının anlatıcı / yazdırıcı açısından fark etmemesi, asıl yazar açısından, görünüşteki yazarın kim olduğunun hiç de önemli olmadığını mı dile getiriyor?

Anlatıcının "yazıcı" konumundaki arzuhalciye yazdırdıklarında, 1920 doğumlu, bekâr, antikacılıktan emekli Arif Emin Konyalı ile tanışıyoruz. Ancak, anlatıcının kendini anlatıp anlatmadığı konusunda belirsizlikler bulunuyor. İlk bakışta, kendini anlattığı sanılsa da, bölümün sonuna doğru, anlatan kişi ile öyküsü anlatılan kişinin kimliklerinin birbirine karıştığı görülüyor. Daha doğrusu, bu iki kimlik bilerek birbirine karıştırılıyor.

Metni arzuhalciye yazdıran anlatıcı, çok geçmeden sadede gelir. "[S]on zamanlarda kafamı ziyadesiyle meşgul etmekte olan bir mesele var" (s. 62) dedikten sonra, elli yıldır tanıdığı ve "pek sevgili refikim, sırdaşım, gönüldaşım, kadim dostum" (s. 63) sözleriyle sunduğu kişiden söz etmeye başlar. Anlatıcının bu kadim dostu, kısa adıyla "Eli" olarak bilinen Elias Behar'dır (s. 63). Anlatıcı ile Elias'ın yaşları, oturdukları mahalle, gittikleri okullar, babalarının mesleği, kendi seçtikleri meslekler, detektif hikâyelerine duydukları merak (nedense) hep aynıdır. Nitekim, eğik harflerle yazılan bir paragrafta, bu yakınlık, "Tıpkı bağlamsal bir bütünün birbirini tamamlayan ve gerektiren iki tikesi gibi" (s. 63-64) sözleriyle vurgulanıyor. Bu sözlerle hem iki karakter arasındaki aynalayıcı / ikizleyici ilişkiye dikkat çekiliyor, hem de bazı çevrelerde "ciddi edebiyat söylemi" sayılabilecek dilin örtük parodisi yapılıyor. Yine eğik yazıyla sunulan daha sonraki paragraflarda kullanılan "şaşkı", "ezinç", "bunaltı" (s. 66), "biçem" (s. 70), "yansı" (s. 72) gibi sözcüklerde yansıyan bir tür edebiyatçı dili, "müteşekkil" (s. 58), "kifayet" (s. 59), "mütekait" (s. 60) gibi eski sözcükleri kullanma eğilimindeki anlatıcı / yazdırıcı tarafından, daha doğrusu, bu tekniği devreye sokan yazar tarafından, pastiş yoluyla parodileştiriliyor. Bu da yazarın "eski dil" ile "yeni dil" arasındaki çatışmaya belli bir eleştirellikle yaklaştığını düşündürüyor.

Anlatıcının "cin gibi bir Yahudi oğlan" (s. 63) olarak tanıttığı Elias, genç yaşında, kuyumculukta büyük bir ustalık göstermiştir, fakat nedense bunun bilinmesini istemez (s. 64). Anlatıcıya göre, mitoman olmak gibi (küçük) bir kusuru vardır Elias'ın (s. 65). Anlatıcı, "Eli'nin bu küçük yalanlarını uydurmaktan zevk duyduğunu, çevresindeki insanları her fırsatta kandırıp yalanlarının tuzağına düşürebilmenin, onun için eğlencenin de fevkinde, adeta bir kendini tatmin vesilesi olduğunu anla[mıştır]" (s. 66). Daha sonra Elias'la iletişimini yitiren anlatıcı, onun "hinoğluhinliklerine vakıf olmaya başla[r]" (s. 68). Elias, taklit antikalar üretip piyasaya sürmektedir. Ancak, anlatıcının kendisi de hiç masum görünmemektedir. Kendisine başvuran antika meraklılarının bilgisizliğinden, onları yanlış yönlendirmekten zevk aldığını itiraf etmekte, bunu "o vakitler, gençtik tabii, serde biraz hergelelik de var" (s. 68) sözleriyle haklı çıkarmaya çalışmaktadır. Anlatıcının Elias'la ikizliği her bakımdan sürmekte ve vurgulanmaktadır.

Elias'ın "muhteşem sahtekârlığı" anlatıcı tarafından keşfedilmiştir, fakat bu "sanatkârane yaratış"taki kendi katkısı nedeniyle bu buluşu kendine saklar (s. 72). Elias'ın "imitasyon"ları (s. 71) anlatıcı için "bir iftihar ve keyif vesilesi"dir (s. 72). "Ellerindeki taklitleri hakikilerinden ayırdedemeyecek kadar bonsanstan mahrum bulunan antika eksperleri ve koleksiyonerlerin haline için için gül[mekten]" (s. 72) kendini alamaz. Bir yandan, Elias'ın piyasaya sürdüğü sahte antikaları izleyen anlatıcı, diğer yandan da bunların farkına varan tek kişi olduğu için gururlanmakta, insanların bilisizlikleri karşısında "kahkahalara boğulup, bütün meseleyi açığa vurmamak için kendi[n]i zor zapte[tmektedir]" (s. 72). Elias'ın piyasaya sürdüğü sahte antikaların farkına varan anlatıcı, kadim dostu ile "edilgin suç ortağı" (s. 73) olmayı sürdürmektedir.

Anlatıcıya göre, Elias, "ardında mahsus birtakım izler bırakarak benim onu takip etmemi, onunla amansız bir kovalamaca oyununa girmemi sağlamaya çalışmaktadır" (s. 75). Daha sonra Paris'e giden Elias (s. 76), sahte antikalarını arkadaşına bir şekilde ulaştırır. Anlatıcı, arkadaşına ihanet edemeyeceği için, "Onu ihbar ve ifşa etmem, hakiki yüzünü açığa çıkarmam mümkün değildi" (s. 79) diye düşünür. Bir seferinde, kendine ulaştırılan bir hamam tası üzerindeki tuğranın ortasında "fazladan bir 'elif'i" farkeder (s. 81). ("Elif", bu bağlamda "e" harfini düşündürecektir ama "a" da olabilir.)

Anlatıcı ile Elias, gençliklerinde, elli yıl sonra buluşmak üzere sözleşmişlerdir. Bu buluşmanın nasıl gerçekleşeceğini bilemeyen anlatıcı, gereken "ipucunu ben kendi kendimde taşıyor olmalıydım" (s. 83) diye düşündüğünde, anlatan ile anlatılanın ikiz olduğu bir kez daha anımsatılmış olur. Elias'la buluşmaya çalışan anlatıcı, pek inandırıcı olmayan bazı serüvenlerden sonra, kendini bir mezarlıkta bulur. Karşısına çıkan mezar taşının üzerinde kendi adı olan "İlyas Bahar" yazılıdır. Bu, "Eli Behar için Arif'in uydurmuş olduğu Türkçe karşılıktı[r]" (s. 91). Anlatan kişi şöyle der: "Çoğu kişi benim asıl ismimin Elias olduğunun farkına bile varmazdı, bilmezlerdi Yahudi olduğumu" (s. 91). Metnin bu bölümünde kimin kim olduğu karışmış gibidir. Ancak, kurgulanan giz açısından bu pek de önemli değildir. Ne de olsa, anlatan ile anlatılan arasındaki olağandışı benzerliği aynılık olarak düşündüğümüzde, sahte yapıtları piyasaya sürenin Arif mi yoksa Elias mı olduğu önemini yitirir. "Benim takma ismimle defnettirmişti kendisini" (s. 91) diyen kişi "iki kadim dost"tan hangisi olursa olsun, önemli olan, varılan sonuç, yani "takma adla gömülme" imgesidir. Nitekim, öykünün sonunda, yazdırıcı, arzuhalciye yazdırdıklarını almadan kalkıp gider (s. 93). Bu sonuç, buradaki yorumu desteklemektedir. Kitabın asıl yazarı, yazdıklarını, aracı konumundaki kişiye bırakmış, yapıt üstündeki isim hakkından vazgeçmiş, "gölge yazar" olarak kalmayı seçmiştir.

Öykünün temel izleği olan sahte antika üretimini simgesel olarak yorumladığımızda "sahte edebiyat yapıtı üretimi" akla geliyor. Takma adla defnedilmenin simgesel yorumu da "başka adla edebiyat tarihine geçmek"tir. Öykünün başlığının "Saklambaç" olması ve "Çözüm" üstbaşlığıyla sunulması, böylelikle -daha doğrusu, bu okumaya göre- açıklık kazanıyor. Kitabın asıl yazarı, okurla saklambaç oynadığı bir metin üretmiş, bu metin, günümüzde geçerli sayılan edebiyatın bağlamına sızmış, kendini "iyi edebiyat" olarak kabul ettirme başarısını göstermiş ve yazar, "diğer adı"yla edebiyat tarihine geçmiştir.

Metindeki "gölge yazarlık", "taklit edebiyat" ve "edebiyat parodisi" bağlamlarını ortaya çıkarmak, eleştirinin ilk göreviydi. Asıl yazarın kimliğine ulaşmak ise ikincil sayılabilecek bir konuydu. Ancak, metnin yazarı, "edebi bir oyun" oynamakla kalmıyor, "edebiyata bir oyun" oynadığını da belli ediyordu. Herhalde o da, "Ellerindeki taklitleri hakikilerinden ayırdedemeyecek kadar bonsanstan mahrum bulunan antika eksperleri ve koleksiyonerlerin haline için için gülüyor [....] bütün meseleyi açığa vurmamak için kendi[n]i zor zaptediyordu" (s. 72). Belki de, "Saklambaç"ın sonunda sözü alan arzuhalcinin "Ama belki de hiçbir önemi yoktur bunun, saçmasapan, uyduruk bir öyküden başka birşey değildir" (s. 93) şeklindeki görüşlerine katılıyor, dolayısıyla, alttan alta, bu edebi aldatmacanın açığa çıkmasını arzuluyordu. Böyle düşünen bir yazar, büyük bir olasılıkla, kimliğinin deşifre edilmesini sağlayacak ipuçlarını metne yerleştirerek "ardında mahsus birtakım izler bıraka[cak]" (s. 75), ustaca yerleştirdiği bu izlerin fark edilmesini bekleyecekti. Eleştiri, bu olasılığı da ciddiye almak zorundaydı. Öyleyse, kitabın asıl yazarının olası kimliğine ilişkin tüm ipuçları değerlendirilmeli, bunlar, gizi çözüme ulaştıracak şekilde yorumlanabilmeliydi.

Kitabın herhangi bir yerinde bizi asıl yazarın kimliğine götürebilecek bir şifreye rastlanmıyordu. Ancak, epigrafta, kapıların ancak parolayı bilenler için açılacağının belirtilmesi, okuru ipucu aramaya özendiriyordu.

Öncelikle, yazarın genel profilini çıkarmak gerekiyordu. Kitapta edebiyat dünyasına bir oyun oynandığının anıştırılması, yazarın kendini edebiyat dünyası içinde saymadığını gösteriyordu. Önemli bir kültürel birikime sahip olduğu, Türkçe kullanımında dil beğenisi sergilediği, bazı eski sözcük ve deyimleri kullanmadaki rahatlığı göz önünde bulundurulursa, orta yaşı geçmiş olabileceği, İngilizceyi iyi bildiği, (Türkçede fazla kullanılmayan "bonsans" sözcüğünün metinde üç kez geçtiğine bakılırsa) büyük olasılıkla Fransızca da bildiği düşünülebiliyordu. Madem metin bizi buna zorluyordu, detektiflerin yaptığı gibi, "failin profili" daha da daraltılmalıydı. Metindeki bazı somut göndermeler, bu genel profili özgülleştirmemizi sağlayabilirdi. Ancak bu göndermeler, metnin herhangi bir yerinde, herhangi bir şekilde bulunabilirdi. Öyleyse, öncelikle, sıradışı kullanımlara dikkat etmemiz gerekiyordu.

Kitabın ilk öyküsünde, yazarın, klasik Türk müziği alanında belli bir birikim sahibi olduğu anlaşılıyordu; ancak bu izlek, diğer öykülerde sürdürülmüyor, bir anlamda, "geçmişte" bırakılıyordu. Başka bir yerde, iktisatçı Keynes'e tuhaf bir gönderme vardı. Daha sonra, romantik bir bağlamda, istatistik grafiklerindeki parabollerden söz ediliyordu.

Metinde kullanılan özel adlara da dikkat etmek gerekiyordu. Toplumda sık rastlanan Zeynep, Selim, Ali, İbo gibi adların yanında, son öyküde geçen "İlyas Bahar" adı düşündürücüydü. Kitabın "Çözüm" bölümünün "aydınlanma anı"nda karşımıza çıkan "İlyas Bahar"ın "Elias Behar" yerine kullanıldığının belirtilmesi özellikle dikkat çekiyordu. Ana izlek olan sahteciliğin çözüme kavuştuğunu imleyen anda "Elias Behar"dan "takma ad" olarak söz edilmesi, İngilizcede "takma ad" ya da "diğer ad" anlamında kullanılan ve "eyliyıs" şeklinde okunan alias sözcüğünü akla getiriyordu. (Metinde sözü edilen "elif"ten yola çıkarak Elias'taki "e" yerine "a" koyabiliyorduk zaten.) Bu durumda "Elias Behar" adı, "alias Behar", yani "diğer adı Behar" şeklinde okunabilirdi. Demek ki, soyadı olarak kullanılan "Behar"ın önemsenmesi gerekiyordu.

Bu soyadı, metnin düşündürdüğü yazar profili ile birlikte değerlendirildiğinde belli bir ad akla geliyordu. Hem genel profil, hem de sıradışı kullanımlar, bu olasılığı destekliyordu. Akla gelen ad, ikinci öyküdeki Zeynep ve Selim gibi Robert Kolej -o dönemdeki Robert Akademi- mezunuydu. Elias gibi Paris'te bulunmuş, orada doktora yapmıştı. İngilizce ve Fransızcayı çok iyi biliyordu. İktisatçıydı. İstatistikçiydi. Klasik Türk müziği alanında önemli çalışmaları vardı. Üçüncü öykünün anlatıcısı (ve temel karakteri) gibi Yahudiydi. Soyadı "Behar"dı. Boğaziçi Üniversitesi'nin de adı geçiyor muydu yoksa metinde? Evet, geçiyordu (s. 30).

Kayıp yazarın izi bu şekilde bulunuyordu. Kitabı A kişisi yazmış, B kişisi ise asıl yazarmış gibi öne çıkarılmıştı. Peki B kişisi kitabı gerçekten yazmış ve / ama A kişisi tarafından yazıldığının sanılmasını istemiş olabilir miydi? Belki de kitabı, hiç hesapta olmayan bir C kişisi yazmış, ama A kişisinin profilini metne yerleştirerek kitabı o yazmış gibi göstermişti.

Nurten Ay'ın Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı, 1991 yılında Simavi Yayınları tarafından yayımlandı. Adına bakılırsa, kitabın "gizli kalması" baştan planlanmıştı.

Pislik tehlikelidir!

13/12/2007 · Kategori: oyku Yazilari

Pislik tehlikelidir!

Pislik tehlikelidir!
'Pis Hikaye', kırsal dünyadaki ahlâk anlayışının, cemaatin hâkimiyet ilişkilerinin namus yasası doğrultusunda işlediğini göstermesi açısından değerli ve yetkin bir eser

04/05/2007 (408 defa okundu)

HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)

Temizliğin pislikle savaşı hakkında şöyle der Mary Douglas: "Mutlak kir diye bir şey yoktur; sadece gözlemleyenin gözündedir pislik. Kir, düzene karşı bir saldırıdır. Kiri öldürmek negatif bir hareket değil, çevreyi düzenleme yönündeki pozitif bir çabadır."
Yaşar Kemal de, 1946'da yazdığı ilk hikâyesi Pis Hikaye'de, kapitalizm ile feodal düzen eşiğindeki bir köyde, toplumsal ve bireysel pisliğin yok edilme çabasının, düzeni sürdürme yönündeki bir harekât olduğunu tema edinir. Çukurova'nın bir köyündeki 'namus davası' çerçevesinde toplumsal, sosyal, psikolojik ve politik bağlamlardaki bireysel durumları irdeleyen hikâye, kendi pisliğini içinde taşıyan her arılık modelinin, tam da temizleme işlemi sırasında bozulacağını ve rutinin kendisinin yok edilmesi gereken kire dönüşeceğine dair mükemmel bir örnek. Kapitalizm öncesi dönemin belirli bir bölgede yaşayan Türk köylüsünü belli başlı nitelikleriyle betimleyen, köyün sert ve trajik gerçekliğini gösteren Yaşar Kemal, asla idealize etmediği köylüyü, göçebe ve feodal Toros insanını, bu ilk ama önemli hikâyesinde, toplumsal ve cinsel gerçekliği içinde acımasızca realize eder. Leit-motif, namus kavramı ve onun toplumsal algıya yansıyışıdır.
Dağ köylerinden kadın getirip satan Cabbar Gülenoğlu, elindeki tevatür avratı köylünün de yüreklendirmesiyle Fas Osman'a satar. Üstelik Osman'a bu hediyeyi satın alan ablası Hürüce Kadın'dır. Kadının metalaşmasını, gövdelerinin herkesin hak yürütüp hakimiyet kurduğu 'alan'lara dönüşmesini sorunsal edinen öyküde, kadın, üzerinden para kazınılıp, cinsel dürtünün tatmin edildiği bir 'mal'dır: "Yeter ki avrat gibi malın olsun elinde. Kim olsa kapışır. Yüz lira ne ki yani, hem tarlada işini görür, hemi evde, hemi yatakta."
Ancak hikâye aynı zamanda anaerkiye de işaret eder. Tabii bu feminist anlamda bir kadın egemenliği değil, daha çok Maria Antonietta Macciocchi'nin faşizmin kadınlardan beklediği 'mazoşist katılım'ı gerçekleyen ve namusu 'erilce' sorgulayan kadınlarca gerçeklenen bir egemenliktir. Atavist erkek modelini massetmiş kadınların, gerçekliğini sorgulamadan hemcinslerini acımasızca yargılamaları, kindar bakışlarıyla değersizleştirmeleri ve suçlayıcı nazarları, diğerinin ruhuna yönelmiş bir sadizmdir. Köylü kadınların tavrındaki sadistik haz, ötekini sindirmede ve gerekirse yok etmede kullanılan güçlü bir silahtır.

Kahramanlar, tipler, kadınlar, erkekler
Dil kullanımı, diyalekt zenginliği, yan temacıkları, yöresel söyleni, yer yer bir koro tarafından tekrar edilen söz-edimleri ve barındırdığı yirmi yedi karakteriyle teatral havası güçlenen hikâyenin Cabbar Gülenoğlu, Hürüce Kadın, Fas Osman, küçük kara oğlan, Kötüce Döne, ağanın oğlu, Fadık, Zeynep, Zara Karı, Omarcanın karısı, Elif, Yumru Veli, Kürt Velo, Eşe, Çıplak Musa, Ayşe, Hüsne bacı, tahsildar Ali Efendi, Kurt Mahmut Ağa, Alice, Hatice Karı, Halil, Celile, Hüseyin, Sakırga, Kürt Mahmut ve muhtardan oluşan ahalisi, Yaşar Kemal'in daha sonraki yapıtlarının arketipik karakterlerini oluştururlar. Temsil eden sözün beraberinde temsil edilen söz de boy gösterir hikâyede; koronun onaylayıcı ya da yargılayıcı sözünün yeksek sesle tekrarı, yargıyı ve iktidarı temsil edenin, temsil edilen tarafından da kabul gördüğünün işaretidir.
Özneyi belirleyen, onu çevreleyen ve yönlendiren bu kişiler olanca renkliliklerine rağmen öyküyü iki kahramana: Hürüce Kadın ile kardeşi Fas Osman'a teslim ederler. Baş karakterlerden Fas Osman kahraman, Hürüce Kadın, romansal bir 'tip'tir. Çünkü yazarı tarafından sadece o betimlenir, bir öykünün gerektirdiği kadar resmedilir. Diğer karakterler kendi eylemlilikleri içinde öyküde yer alırken Hürüce Kadın, görsel bir betimlemeyle açığa çıkar: "İri, uzun bir kadındı. Çenesi sivri, yüzü kırış kırış, ağzı dişsizdi. Avurtları da çökmüştü. Saçları her zaman kınalı olurdu da ağarmış olduğunu belli etmezdi."
Hayatta sadece bir kızı, bir de kardeşi olan Hürüce Kadın, işte bu yaşlılığından dolayı cemaatte söz söyleme, tehdit yaratma ve saygı görme özelliklerini kazanmıştır. 'Kirlenen' Fadik'i tüm köylünün önünde savunup, herkesi tehdit eden Hürüce Ana'nın bu hamasi tavrının nedeni sadece paradır. O, namusu kirlenen bu kadına, kuruş kuruş saydığı parasını kurtarmanın, helal ettirmenin, halel getirmemenin peşindedir. Kir karşısında yoğun bir öfke duyar Hürüce Kadın. Zira kirlenme tek başına bir şey ifade etmez, kendine has bir korkuyla kuşatılmıştır. Kirlenmeyle birlikte dehşetin, parasının başkasının zimmetine geçirildiğini öğrendiğinde duyacağına benzer yoğun bir kızgınlığın hükümranlığına girmiştir Hürüce.
Kardeşi, hikâyenin kahramanı Fas Osman hakkındaysa sözel betim sunmaz Kemal.
Onun kendi kendine söylenmelerinden, iletişim sıkıntısından, köyün erkeği tarafından alaya alınışından, ancak tüm bunlara rağmen yitirmediği saflığından, görsel içerik sayesinde haberdar oluruz.
(Ki Kemal'in görüntüleme ustalığını Erdal Öz de her daim teslim etmiştir.)
Osman, saf, büyümemiş, ergen kalmış bir adamdır. Namusunun kirlendiğini, avradının orospu olduğunu, evinin kerhaneye döndüğünü duyduğundaki söylemi hep aynıdır: "Ben ne bileyim ben!" 'Gerçek' bir erkekten beklenen tavrın aksine sükûnetini koruması da elbette Osman'ın saflığına, delimsirekliğine yapılan bir vurgudur. Kendi hayatı hakkında asla karar veremediği için ergen kalan, onca adam içinde kadın kalan bir 'dişi'dir o. Ne olup bittiğine dair hep ablasına danışma ihtiyacı duyan Osman, bir merkezkaç kuvvetle, somut durumun silindirinde dolanıp durur ve kendine döner hep. Bu dönme anında dışsalın aynen sürüp gittiğini de yeniden kavrar ve daha da bastırır mutsuzluk: "Ben ne bileyim ben?"

Bastırılmamış içgüdü
Kadın otoritesi altında yaşaması, erkekleşememesi, saflığı ve gerçeğe olan özlemiyle Osman, köylü tarafından kadınsılaştırılır. Dedikodunun mimarı Kötüce Döne'nin, Osman'ın karısı Fadik'in ağanın evinde görüldüğünü öğrendiğinde, Osman'a karşı tepkisi, "Herif herif değil ki, Fas Osman'ın herifliği batsın. Dilli Hürü'nün nikahlı avradı" olur. Hürü'nün hem kardeşi, hem kölesi, hem de 'karısı' olan Osman'a yönelik tavrını sürdürür Kötüce: "Hürü'nün avradı bir idi, şimdi iki oldu. Osman ezelden avrat Hürü'ye, avrat zaten avrat."
Hürüce'nin 'erkek' kahraman olduğu hikâyede, Osman ve karısı Fadık onun avratları olarak, Hürüce'nin dolayımında çizilir. Eril hegemoninin nesnel manzarası içinde formlar belirlerken Kemal, bir yandan da onu hicvederek kadının erkekleştiği, erkeğin kadınlaştığı bir ikameye de yer verir Pis Hikaye'de.
Ancak kadının erkeğe, erkeğin kadına bu dönüşümü, sadece olgusal boyutuyla yansıtılır hikâyeye. Erkek egemen kültür ve kadını aşağılayan eril söylemin, kadın karakterlere massedilişiyle toplumsal roller ve cinsel kimlikler belki değiştirilmiş, ama dönüştürülmemiştir.
Olgusal bağlamda trajik, imgesel bağlamda ironik, dilsel açıdan yerel olan Pis Hikaye'de de masal geleneğini bozmaz Yaşar Kemal. Adeta reel zamanın olmadığı bir dünyada, epik bir süreklilik içinde akar hikâye ama tahkiye edilen trajik bir gerçekliktir. Kendini gerçek anlamda bir masalcı olarak tanımlayan Kemal'in masalları yalnız, hayal gücünü serbest bırakıp geliştirmez, olsa olsa imgeleme kendini denetlemeyi öğretir. Çünkü masalın bir adım ötesi, nesneler dünyasını tehdit eden içkinliğin kâbusudur. Ve bu durum bizi hayvansal içkinliğe taşıyabilir. Bataille'ın belirttiği gibi hayvanların insani özellikler kazandığı bu dünyada, insanlar da hayvansılaşır. Çukurova'da, acımasız bir şekilde sömürülen, açlıklarını ve cinsel isteklerini doyurmak üzere yaşayan 'hayvanlaşmış' varlıklardır Yaşar Kemal'in köylü erkekleri.
Kürt Velo'nun eşeği, Omarca'nın sarı kancığı, delikanlıların avradıdır. Feodal düzence oluşturulmuş, düzenlenmiş, örgütlenmiş ve sürdürülmesi zaruri kılınmış cinselliği baskı, yasak ve tabulardan dolayı yaşayamayan taşra insanlarında hiç de ender olmayan, cinsel çekimin 'tür' engelini ortadan kaldıran hayvanlarla ilişki, cinsel içgüdünün tatmin edilmediği durumlarda ortaya çıkar. Pis Hikaye'de cinsellik, bastırılmamış içgüdünün, tatmine yönelerek, arzu nesnesinden daha aşağı bir nesneyi 'onurlandırması' yönünde ele alınır.
Tüm bu yönlerinin yanı sıra Pis Hikaye, kırsal dünyadaki ahlâk anlayışının, 1950'lerden itibaren tarımda kaydedilen kapitalist gelişmelere rağmen, cemaatin hakimiyet ilişkilerinin onur ve namus yasası doğrultusunda işlediğini göstermesi açısından da değerli ve yetkin bir eser.

  • PİS HİKAYE
    Yaşar Kemal, Notos Kitap, 2007, 55 sayfa, 7 YTL.
  • İZMİR'DE 4 GÜNLÜK ÖYKÜ ŞÖLENİ...

    18/2/2007 · Kategori: oyku Yazilari

    İZMİR'DE 4 GÜNLÜK ÖYKÜ ŞÖLENİ...

    ÖYKÜ GÜNLERİ BAŞLADI...

     

    Konak Belediyesi, Edebiyatçılar Derneği ve Ege Kültür Platformu’nca ortaklaşa düzenlenen,14-17 Şubat 2007 tarihleri arasında gerçekleştirilmesi planlanan Öykü Günleri bugün başladı. Konak Belediye Başkanı A. Muzaffer Tunçağ, Edebiyatçılar Derneği Temsilcileri Hayri Tetik, Hasan Özkılıç, Ferda İzbudak Akıncı, Ege Kültür Vakfı Temsilcisi Güzin Oralkan’ın da katıldığı toplantıya çok sayıda yazar ve edebiyatsever katıldı.

     

    *************************************

     

    16/02/2007

     

     

    Aynı yüzlere öyküler anlatmak

     

     

    Konak Belediyesi Edebiyatçılar Derneği İzmir Temsilciliği ve Ege Kültür Vakfı tarafından ortaklaşa düzenlenen “6. İzmir Öykü Günleri”, Dr. Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde devam ediyor.

     

     

    Konak Belediyesi Edebiyatçılar Derneği İzmir Temsilciliği ve Ege Kültür Vakfı tarafından ortaklaşa düzenlenen “6. İzmir Öykü Günleri”, Dr. Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde devam ediyor. 17 Şubat’a kadar sürecek olan Öykü Günleri’nde, 100’ün üzerinde öykü, roman, deneme, eleştiri ve anlatı alanlarında edebiyatımıza katkıda bulunan yazarların okurları ile buluşması hedeflenirken, ilk gün gerçekleştirilen etkinliklere katılanlar göz önüne alındığında; öykü günlerinin halkla yeterince bütünleşemediğini söylemek abartı olmaz. Öykü günleri, şiir günleri, TÜYAP fuarı gibi etkinliklerin müdavimi belli bir kesimin dışında okullardan öğretmenlerin çabasıyla getirilen lise öğrencilerini saymazsak; halktan kişilerin etkinliklere ilgisi yok denecek kadar azdı. Bu durum, etkinliklerin hafta içi, mesai saatleri arasında yapılması kadar emekçilerin bu tür etkinlikleri izleme alışkanlığı olmamasıyla da ilişkilendirildi.

     

    Öykü Günleri’nin ilk günkü etkinliklerinden olan Haluk Gerger ve Hıfzı Topuz’un konuşmacı olarak katıldıkları “Yazarlık ve Düşünce Suçu-Sabahattin Ali” konulu söyleşide; Sabahattin Ali olayı özelinde kurulu düzenin, aydınlara ve gazetecilere yönelik “değişmeyen” yaklaşımından bahsedildi. Hıfzı Topuz, kişisel olarak tanıdığını söylediği Sabahattin Ali ile olan tanışıklığından bahsederken aradan 50 sene geçtikten sonra onunla ilgili kitap yazma uğraşısını “geç kalmış bir çaba” olarak yorumladı. Sabahattin Ali ile ilgili kitap yazma gibi bir düşüncesinin hiç olmadığını, ısrarlar karşısında bu işe giriştiğini aktaran Topuz, “50 sene önce böyle bir düşüncem olsaydı pek çok malzeme toplardım onunla ilgili. Hem o hem de en yakın arkadaşları, benim de arkadaşımdı çünkü” diye konuştu. Topuz, Sabahattin Ali ile ilgili kitabında, onun zaten bilinen ve yazılan yönleri dışında özel yaşamını ve bilinmeyen özelliklerini incelemeye çalıştığını dile getirdi. Topuz, Sabahattin Ali’nin devlete çalışan bir ajan tarafından öldürülmesi, o dönemlerde yaşanan gazeteci ve aydın cinayetleri ile devlet görevlileri arasındaki bağların ortaya çıkması örneklerini vurgulayarak “Aynı düzen devam ediyor. Sadece, Hrant Dink’ten sonra kimin gideceği belli değil” diye konuştu.

     

    Yazarlığın sefaleti

     

    Yazar Haluk Gerger ise yazar olmak ve düşünce suçu olgularının bütün yazarları kapsamadığı tespiti ile başladığı konuşmasında, Prof. Mehmet Fuat Köprülü ve Şair Arif Nihat Asya’nın yazdıkları satırlardan alıntılar yaparak “yazarlığın sefaleti”nin nasıl olduğunu gözler önüne serdi. Marks’ın “Görüntü yetseydi bilime gerek kalmazdı” sözünü anımsatan Gerger, sınıflı toplumlarda ve özellikle kapitalist toplumda, görüntünün ardındaki gerçeği aramaya çalışmanın sistem tarafından her zaman düşmanca bir yaklaşım olarak yorumlandığını dile getirdi.

     

    Türkiye burjuvazisinin “birikimsiz”liğine ve kendi sınıfsal yapısına bile uymayan eksikliklerine vurgu yapan Gerger, “çapulcu burjuvazi” olarak tanımladığı Türk burjuvazisinin, resmi ideoloji tarafından dayatılan “Ulusal Güvenlik Devleti” bakışının dışına taşamadığını sözlerine ekledi. Öykü günlerinin onur konuğu Erhan Bener’in yazarlığı ile ilgili yapılan söyleşinin ardından etkinliğin ilk günü, Bener tarafından okunan Dünya Öykü Günleri Bildirisi ile sona erdi. (İzmir/EVRENSEL)

     

    **************************************

     

    6. İzmir Öykü Günleri 1. Gün Etkinliklerinden Fotoğraflar  için tıklayınız..

     

    6. İzmir Öykü Günleri Proğramı >>>


    6. İzmir Öykü Günleri 2. Gün Etkinliklerinden Fotoğraflar İçin Tıklayınız...

     

    6. İzmir Öykü Günleri 3. Gün Etkinliklerinden Fotoğraflar İçin Tıklayınız...

     

    6. İzmir Öykü Günleri 4. Gün Etkinliklerinden Fotoğraflar İçin Tıklayınız...

     

    14 ŞUBAT 2007

    6.İZMİR ÖYKÜ GÜNLERİ BAŞLADI

    ÖYKÜ DOLU DÖRT GÜN…

        Öyküseverler dört gün boyunca 100’ün  üzerinde öykü, roman, deneme, eleştiri ve anlatı alanlarında edebiyatımıza katkıda bulunan sanatçılarla tanışma olanağı bulacak.

         Konak Belediyesi, Edebiyatçılar Derneği İzmir Temsilciliği ve  Ege   Kültür Vakfı  tarafından ortaklaşa   düzenlenen  “6. İzmir Öykü Günleri” Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi’nde başladı. 14-17 Şubat 2007 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan öykü günlerinde edebiyatseverler öykü, roman, deneme, eleştiri ve anlatı alanlarında çok sayıda yazar ile buluşacak, söyleşecek ve tanışma fırsatı bulacak. Edebiyata ilgi duyan sanatseverler yazarların öykülerini kendi ağızlarından  dinleyecek. Ayrıca etkinliğin bir bölümü okullarda sürdürülerek öğrencilerin de  öykü günlerinden yararlandırılması sağlanacak.

          Işılay Saygın Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi öğrencilerinin mini konserinin ardından Öykü Günleri’nin açış konuşmasını Anton ÇEHOV’un öykü ile ilgili sözlerini aktararak yapan Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, altıncı öykü günlerinde farklı iki niteliğin  ortaya çıkacağını beklediğini belirtti. Öykü dolu dört günün canlı bir sanat ortamı ve edebiyat şölenine dönüşeceğini anlattı.

           Tunçağ,” İzleyenler  Türk ve dünya öykücüleri ile tanışacak. Belgeseller ve dosyalar aracılığı ile bilgi hazinemiz zenginleşecek. Türk öykücülüğünün gelişim sürecine öncülük eden ama günümüz okurunun nedense pek tanımadığı ustaları tanıyacağız. Onların eserlerinden örnekler sunulacak. Onur konuğumuz 80 yaşına merdiven dayamış olan Erhan Bener’den  Dünya Öykü Günleri Bildirgesini dinleyeceğiz.” dedi

             Öykü günlerinde öykü, roman, deneme, eleştiri ve anlatı alanlarında edebiyatımıza katkıda bulunan sanatçılarla tanışma olanaklarının da yaratılacağının altını çizen Tunçağ gelecek yıllarda onur konuklarının sayısının arttırılması gerektiğine değindi. Tunçağ öykü günleri boyunca İzmirlilerin Çehov ve Gorki belgesellerini de izleyebileceklerini söyledi.

               Edebiyatçılar Derneği Başkanı Gökhan Cengizhan, Dünya Öykü Günü’nde, günümüz edebiyatında öykü türünde gözlenen verimliliğin değerlendirilmesi, öykücülüğümüzün nicel ve nitel değerlerinin tartışılması, usta öykücülerle genç öykücülerin, öyküyle öyküseverlerin buluşmalarını amaçladıklarını belirtti. Cengizhan, öykücülerle öyküseverlerin yılda bir kez, aynı günde ülkemizin farklı bölgelerinde bir araya gelerek, düşünce ve ifade özgürlüğü temelinde yapıtlarını birbirleriyle serbestçe paylaştıklarına da değindi. Cengizhan, 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün ayrıca Makedonya ve İran gibi ülkelerde de resmi olarak kutladığını hatırlattı.

             Edebiyatçılar Derneği İzmir Temsilcisi Ferda İzbudak Akıncı da gelecek yıllarda  barış ve kardeşlik üzerine öykülerin ağırlıklı olarak yazılmasını istediklerini belirtti.

              Konuşmaların ardından  Turgay Gönenç’in arşivinden alınan “Anton ÇEHOV Öyküsüne Kısa Bir Bakış” konulu belgesel izlendi.  Gönenç daha sonra

    “Bir Anton ÇEHOV Öyküsü”nün sunumunu yaptı. “Sait Faik Abasıyanık 100 Yaşında” konulu söyleşiyi M. Sadık  Aslankara ve  Yrd. Doç. Dr. TülayAkkoyun  yönetti. Erendiz Atasü’nün  Öykü Yaratım Süreci’nin ardından  Dinçer Sezgin Öykünün öyküsünü anlattı. İzmir’de yazar Olmak konulu söyleşiye konuşmacı olarak  Canan Tan, Gönül Çatalcalı, Gülseren Engin, Handan Gökçek, Mehmet  Atilla katıldı.  Söyleşiyi Atila Er  yönetti. Akşamüzeri programında ise Öykü Yaratım Süreci’nde Hasan  Özkılıç Yazarlık ve Düşünce Suçu "Sabahattin Ali  konulu söyleşide Haluk  Gerger ve Hıfzı Topuz,  yine Öykü Yaratım Süreci’nde  Feyza Hepçilingirler konuk yazar olarak katıldılar. İlk günün sonunda ise  6. İzmir Öykü Günleri Onur Konuğu "Erhan BENER" Dünya Öykü Günleri Bildirisi’ni okudu

     

    ***********************************************************************************

    ÖYKÜCÜLER OKULLARDA...

    16 ŞUBAT 2007

    Öykücüler okullara gidiyor, Öğrencilerle buluşuyor.
         Konak Belediyesi, Edebiyatçılar Derneği ve Ege Kültür Vakfı'nın ortaklaşa düzenledikleri 6. İzmir Öykü Günleri  İzmirli edebiyatseverleri  öykücülerle buluşturmanın yanı sıra, kentin sırtlarına okullara ve öğrencilere  kadar uzanıyor.

    Yazarlar öykü günlerini izleme olanağı bulamayan ilköğretim öğrencileri ile okullarında buluşuyor. Öğrencilere öyküler okuyan, kitaplarını imzalayan, onların sorunlarını dinleyen ve çocukların okuma alışkanlığı kazanmalarına destek veren  yazarlardan Gülseren Engin ve Tecim Çiçek bugün Karabağlar Hatice Hanım İlköğretim Okulu’ndaydı. Yazarların okullarına gelmesiyle birlikte sevgi çemberi oluşturan  öğrenciler okunan öyküleri can kulağı ile dinlediler notlar aldılar. Öğrenciler öykülerin okunmasının sona ermesinin  ardından yazarlara öykülerin konuları ile ilgili sorular yönelttiler. Tecim Çiçek ve Gülseren Engin kitaplarını imzalayarak çocuklara armağan ettiler.

          6. İzmir Öykü Günleri bir yandan Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi’nde çeşitli etkinlikler ile devam ediyor, diğer yandan da kentin sırtlarında yaşayan öğrencilere ulaşılıyor. Öykü  günlerine katılan yazarlardan Şükran Farımaz, Yeşildere semtindeki  19 Mayıs İlköğretim Okulu'nda,  Gülay Talaslı ve Tolga Binbay ise  Toros Mahallesi Kenan Evren Anadolu Lisesi'nde  öğrenciler ile bir araya geldi. Öğrencilerle sohbet havasında geçen buluşmalarda yazarlar  yarının büyüklerine Türkiye’de ve İzmir’deki  öykücülüğü de anlattılar.

           Yazarlar okul buluşmalarındaki amaçlarının  gençlere edebiyatı ve okumayı sevdirmek olduğunu belirttiler. Gelecek yıllarda iyi  birer yazar olmak isteyen gençlerin öncelikle çok okumaları gerektiğinin altını  çizen yazarlar okumaya erken yaşta başlamanın okuma alışkanlığının en önemli temel taşı olduğunu ifade ettiler.

     

     ***********************************************

     

    ÖYKÜ GÜNLERİNİN ÖZEL KONUĞU AYŞE KULİN...

    16 ŞUBAT 2007

        Öykü günlerinin özel konuğu Ayşe Kulin Yazar, Köprü adlı romanından çekilen dizinin tam olarak gerçekleri yansıtmadığından yakındı.

        Konak Belediyesi, Ege Kültür Vakfı  ve Edebiyatçılar Derneği'nın ortaklaşa düzenlediği,6.İzmir Öykü Günleri öykü okuma  ve edebiyat şölenleriyle devam ediyor. Öykü günlerine katılan tanınmış yazarımız Ayşe Kulin  kendi  eserleri arasında yer alan  'Köprü' adlı romanının  dizi olarak yayınlanmasıyla ilgili olumsuzluklar bulunduğunu belirtti. Yazar, roman ile dizi arasında tam bir anlatım bulunmadığını  kaydederek 'Öykü ve Romanlarımı yazmadan önce kafamda kurgular onlarla yaşarım ama bu gerçek bir hikâye ve romanım. Dizide  tam olarak yansıtılmıyor' dedi. Dr.Selahattin Akçicek Eşrefpaşa Kültür Sanat Merkezindeki etkinliklerde Hüseyin Peker, Önce Lale, Erkan Karagöz ve Mavisel Yener gibi birçok Tiyatro sanatçısı öyküler okudular.

               'Edebiyatımızda Çocuk Öykücülüğü' adı altında yapılan panelde ise Prof.Dr. Sedat Sever, Yazar Muzaffer İzgü ve Hamdullah Köseoğlu yer aldı. Edebiyatımızın Çocuk Öykücülüğünde öncü olan Muzaffer izgü çocuk öykücülüğü hakkında ayrıntılı bilgi verdi. Panel sonunda yazarlara anmaları, Konak Kaymakamı Ali Muhsin Nakiboğlu tarafından verildi.  Günün önemli konuklarından biri olan yazar  Ayşe Kulin, bu tür etkinlikleri hazırladıkları için Konak Belediyesine teşekkür etti. 'Öykü Yaratım Süreci' kapsamında hazırlanan bölümde Kulin, 'Güneşe Dön Yüzünü' adlı ilk öykü kitabında kendi hayatının içinden gelen bölümler bulunduğunu  belirtti.

              Büyükannesinin tam bir Osmanlı kadını olduğunu anlatan yazar, birçok romanını ailesi ile yaşadığı çelişkiden esinlenerek yazdığını dile getirdi. Yıllar önce birçok film ve reklâm filmlerinde rol aldığını hatırlatan  Ayşe Kulin,'Bu sahneler sırasında birçok figürana ihtiyaç duyuluyordu. Bu figüranlar hayat çemberinden geçmiş ve çok acı tatmış insanlardı, ben onların hikayelerini dinledim ve romanlarımın bir çoğunda onlar var' dedi.

              Kendi  eserleri arasında yer alan  'Köprü' adlı romanının  dizi olarak yayınlanmasıyla ilgili  düşüncelerini de  ifade eden yazar 'Öykü ve Romanlarını yazmadan önce kafamda kurgular onlarla yaşarım ama bu gerçek bir hikâye ve romanım tam olarak yansıtılmıyor' dedi.

             Etkinliğin diğer bölümlerinde ise  Tiyatro sanatçısı Tacim Çicek 'Bir Vırgınıa Woolf Öyküsü'nü  seslendirdi. Öykü okuma hakkında bilgi de  veren Remzi Karabulut ve Serap Gökalp Öykünün önemini vurguladı. Ustalara Saygı konulu söyleşide ise  'Bekir Yıldız' hakkında kısa bir belgesel filmi sunuldu. Ardından yazarlar  Mehmet Güler ve Osman Şahin, ustanın yaşamı, geçmişi ve hayat görüşü hakkında bilgi verdi.

     

    Kaynak: http://www.konak.bel.tr/haberler/haber1.htm

     

    Radikal Kitap'tan 2006'da Öykü Kitaplarına Bakış: Aynı d

    22/12/2006 · Kategori: oyku Yazilari

    Aynı dinginlik ve aynı hızla

    Aynı dinginlik ve aynı hızla
    Son yıllarda bir durgunluk yaşandıysa da kısa bir bekleyişten sonra öykünün vagonları aynı dinginlik ve hızla ilerlemeyi sürdürdü...

    Radikal Kitap, 22/12/2006

    SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)

    Öykünün bir yılına dönüp bakınca da aynı duygu oluşur sanırım: Geçen yıllara göre pek bir şey değişmedi, ama ne değişebilirdi? Gene de bu duygunun öykü söz konusu olduğunda karamsarlığa neden olmamasının nedeni, geçen on beş yılın yarattığı birikim ve kesintisiz döşenen kilometre taşlarının yolu bugüne getirmesidir. Başlangıçtaki merak dalgasından sonraki coşkulu genişleme ve niteliksel büyümenin ardından gelen son yıllarda bir durgunluk dönemi yaşanabileceğinin ipuçları vardı, ama kısa bir bekleyişten sonra öykünün vagonları aynı dinginlik ve hızla ilerlemeyi sürdürdü.
    Geçen yıl yayımlanan Selim İleri'nin Fotoğrafı Sana Gönderiyorum kitabı, artık öykücülüğümüzün ustaları arasında saydığımız yazarın yeni bir dönüş yaptığını gösteriyordu. Öykülerini yayımlamaya başladığında bir genç usta olarak kendini gösteren Selim İleri, öteden beri edebiyatımızın gözden uzakta tutulan değerlerine ışık düşürüyor. Uzun yıllar boyunca roman yazarlığını öteki ilgi alanlarının önüne geçirmesine karşın, Selim İleri'nin öykücülüğü niçin önemli? Güzel Türkçesi, öyküyü edebiyatın kendine özgü biçimi ve ilkeleri olan bir tür olarak almaktan vazgeçmediği, öykünün korunma yasalarını hazırlayanlar arasında bulunduğu için. Fotoğrafı Sana Gönderiyorum da onun bildiğimiz eskil, kırılgan, çoğumuzun yitirmeye dayanamadığı duyarlıklar içinden çıkan, öbür yandan pek çok hayatı birden yaşayan kişileriyle yarattığı dünyaların zenginliğini taşıyor. Bunun dışında yeni yargılara gerek bırakmıyor.

    Başarı gösterişsizde saklı
    Geçen yılın kitaplarından ilk aklıma gelen on öykü kitabını seçerken zorlanmadım elbette. Selim İleri'ninki, şimdiki kuşakları önceleyen bir ustanın öyküye dönüşüne saygıdır. Onu öncelikle anmadan geçmem zor. Geriye kalan dokuz kitabı seçerken de katkısız bir öznellikle davrandığımı belirtmem gerekir. Yoksa okumadıklarım arasında çok önemli kitaplar da olabilir, benim yeterince değerlendiremediklerim de.
    Geçen yılın öykü kitapları arasında en çok Barış Bıçakçı'nın Baharda Yine Geliriz kitabını sevdiğimi, beğendiğimi söylemem de elbette bir ölçüt belirtmez. Özneldir. Ama Barış Bıçakçı'nın dingin, gösterişsiz, suskusundan güç alan öykülerinin son zamanlarda okuduğum en güzel öyküler arasında olduğunu söyleyebilirim. Ne anlattığı sanki önemli değilmiş, ama anlatım biçimi ve diliyle de sıradanmış gibi görünüyorsa size, okuma alışkanlıklarınızı adamakıllı gözden geçirmeniz gerekir. Düzanlamlı tümcelerin ardında ne olduğunu düşünürken buluyorsanız kendinizi, Barış Bıçakçı'nın öykülerini anlamaya başladığınızı düşünebilirsiniz. Bundan sonrakilerde elinize bu kez baştan çoğul anlamlarının peşine düşeceğiniz bir kitap alacaksınız. O kitapların dünyasına girmeden kendinizi bulduğunuz dünya, edebiyatın yalınkat yüzeyidir, kayıp düştüğünüz yer. Baharda Yine Geliriz, okumayanların okuması, okuyanların okutması gereken kitaplardan. Yoksa eksiklik duygularıyla yaşamayı öğreniyor ki insanlar, kabul edilmesi zor: Çünkü edebiyatın içinde yaşıyoruz, yalnızca sokakta değil.

    Bir kuşağın anlatmadıkları
    Kadri Öztopçu'nun Yanlış Hikâyeler'i, aslında yazarlık verimi uzun yıllar öncesinden kaynaklanan bir yazarın olgunluk döneminde yayımlanma olanağı bulmuş bir ilk kitap. Geçen yılın en önemli öykü kitapları arasında yer alan Yanlış Hikâyeler, yazıldıktan sonra zamanla dinlenip oturmuş; acemilikleri olmak bir yana, yalın dili, sahici sorunları, özenle seçilmiş ayrıntılarıyla göz önünden ayrılamayacak bir kitap. Bir de alışılmışın dışında konuları ve kişileriyle ölçülüp tartıldığında, Yanlış Hikâyeler'in yazarının kuşağından hayatlar içinde kurulduğu hemen kendini gösterir. Gece'nin geçen yıl yayımlanan en güzel öyküler arasında olduğunu söylemek ne denli doğrudur, bilmiyorum, ama benim için bu yargının bir süredir hiç değişmeden durduğunu düşününce, kendimize göre kararların başkalarınca paylaşılabileceğini de düşünebiliriz. Bir kuşağın hemen hiç yazmadığı öyküleri bir başka kuşak anlatmaktan vazgeçemiyor ve bu kopukluk iki uzaklık arasında öylesine derin bir gelgit yaratıyor ki, o derinliğe inmeyi başarabilen Kadri Öztopçu gibi yazarlar yazdıkları dönemin her zaman göz önünde tutulacak yazarları arasında yer alıyor.
    Fatih Özgüven'in Bir Şey Oldu'su, edebiyatımızda öykünün alışmadığı tatları getirdiği için geçen yılın unutulmaması gereken kitaplarından oldu. Birikimli bir edebiyatçının ilk öykü kitabı olan Bir Şey Oldu, Türkçenin olanaklarını ortaya koyan dili yanı sıra, alışılanın dışında izlekleriyle gerçek bir kazançtı da. Okurun yakın bulunduğu durumların dışından çıkmış bu öyküler, aynı zamanda kurmaca içinde zekânın oynayabileceği rolü gösteriyor. Fatih Özgüven öykülerinde belirsizlik ve kuşku yaratmakta da usta ki, bunlar öyküyü bazen kendiliğinden tutunduğu basamaktan daha yukarı iter. Orada Fatih Özgüven'i bekleyen yeni bir kitap duruyordur.
    Rıza Kıraç başlangıçtan bu yana yazdıklarını yakından izleyebildiğim bir yazar olmadı. Bunun bir nedeni yoktu elbette. Bu yıl yayımlanan Araf'ta Bir Melek belki çok yönlü okumalara açık öykülerden oluştuğu için ilgimi çekti, ama böylece Rıza Kıraç'ı tanıma fırsatı bulmuş oldum. Araf'ta Bir Melek'te alışılmamış bir dünyanın sorunları ve kişileri var; öyküleri oluşturan parçaları birbirinden soyutlayarak alırken yazarın çok yönlü dünyasıyla tanışıyoruz. Arada ritmi yüksek bir anlatım biçimi varlığını hissettiriyor. Araf'ta Bir Melek o ritme uygun bir okuma biçimine zorluyor. Kısa tümcelerin her biri ritme bir vurgu yaparken Rıza Kıraç'ın içinde yaşadığı sinemadan önce müzikle arasında senkron tutturmaya çalışan bir dil kurmaya çalışmış gibi. Bu arada kendini bulamamış, belki aradığında da bulamayacak insanlar anlatılınca, Rıza Kıraç'ın öyküleri ilgiyle okunuyor.

    Aynı konuları ve aynı sorunları yazmak
    Ahmet Büke'yi ilk anlayanlardan olduğumu sanıyorum. Öyküleri AdamÖykü'de yayımlandığı zaman ilgi çekmeye başladı. İzmir Postası'nın Adamları yayımlandığı yılın en güzel kitaplarındandı. Gözden kaçırıldığı da söylenemez. Ahmet Büke'nin ayırt edici yanı, öyküsü yazılacak konuları, kişileri bulma becerisi. Çünkü ne denli ustaca yazarsanız yazın, aynı konuları, sorunları, aynı biçimde yazdığınız zaman yeterince anlam kazanamaz yazdıklarınız. Ahmet Büke'nin öykülerinin etkileyici oluşunun birinci nedeni, alışılmamış kişileri ve yaşantıları anlatması. Bu yıl yayımlanan Çiğdem Külahı da İzmir Postası'nın Adamları ile aynı anlayışta öykülerden oluşuyor. Yeni yazarların hemen ikinci kitaplarında yazdıklarını değiştirmeye çalışmaları olumsuz sonuçlar verir. Ahmet Büke Çiğdem Külahı'nda bu yanlışa düşmeden, İzmir Postası'nın Adamları'ndaki öykü anlayışını sürdürüyor, ama aradan geçen iki yılın gerektirdiği değişimi de yansıtarak. Belki sonra yeni biçimler denemek gerekecek.
    Serpil Gülgûn'ün Ruhlar ve Âşıklar kitabı, aslında çok yazan, ama yazdıklarını ortaya çıkarma konusunda ketum davranan bir yazarın, yazdığı değil, ama yayımlanan ilk kitabı. Yazdıklarını okurlarıyla sınamak için önce öykü kitabını yayımlamak da Serpil Gülgûn için yerinde bir seçim olmuştur. Ruhlar ve Âşıklar'daki öyküler grotesk öğeleri barındırmanın yanı sıra, yarattığı dünyayla da grotesk içinde görülebilir. Alışılmamış durumlar seçmek, bunlara uygun bir dil oluşturmaya çalışmak yerinde kararlar, ama öykülerin ürpertici olması için zor kullanmaya gerek yok. Çünkü bu etkiyi anlatılan hikâyenin konusuyla değil, dil içinde çözmek gerekir ki, yapaylığa düşülmesin. Serpil Gülgûn'ün sonra gelecek öykü kitaplarının Ruhlar ve Âşıklar'dan yukarda oluşacağını da bir öngörü olarak belirtebiliriz.

    Taşra hikâyeleri
    Özlem N. Yılmaz'ın Kayıp Yalnızlık Ormanı'ndaki öyküler Güneydoğu'dan etkileyici, buruk duyarlıklar taşıyor. Anlatılanlar gerçekle kurmaca arasında, ama özellikle kadınları odak noktasında tutan, doğrudan söylemin yakınında durmasına karşın, yazınsal söylemin içinde kurulan ve bütün bu nedenlerle başarılı olan öyküler ortaya çıkmasını sağlıyor. Gerçekten yaşanmış mıdır anlatılanlar, öykü bunun anlamsızlaştırır. Sonunda kısa öykünün, bir de bizim görmediğimiz yüzüyle anlattığı Güneydoğu insanları ve kadınları, Kayıp Yalnızlık Ormanı'nın ayırt edici yanı. Bu yan çizgi üstünde yazılanların azlığı da düşünülürse...
    Zafer Doruk'un Soyka kitabında olgunluk dönemini yaşayan bir yazarın taşradan çıkardığı hikâyeler var. Bir kenti bütüncül bir hayat alanı olarak kuşatan öykülerle artık pek karşılaşmıyoruz. Soyka'da Adana'nın tükenmeyen insan tiplerini yazarken, yerelliğin farklı tadını yakalıyor Zafer Doruk. Hoşnutsuzluk, isyan, öfke, sürekli sorunlar içinde yaşama, Soyka'nın kişilerinin özellikleri. Öyle olmasalar, bu kez de Zafer Doruk'un öykü kişileri olamayacaklar. Uzaklardan gelen kitaplara ilgisiz kalmak, Zafer Doruk'un öykülerini okumamaya neden olacak ki, asıl sorun bu.
    Geçen bir yılın on kitabını seçerken elbette yaşayan yazarlar önce gelir. Şimdi yanı başımızda bulunmayanların kitapları niçin her yılın sonunda yapılan bu tür seçimler arasına girsin? Gelin görün ki, Cahit Sıtkı Tarancı'nın Gün Eksilmesin Penceremden adlı öykü kitabını almamak da olanaksız. Cahit Sıtkı, doğru dürüst tanıyanların çok az olduğu bir öykü yazarı. Toplumsal belleğimizin zayıflığı bilinir, ama Cahit Sıtkı da tozlu sandıklarda unutulmuş bir yazar değil. Şiirlerini okurken öykülerine gönül indirmemek, aymazlık sayılır. Çünkü bugün hazırlanacak bir öykü antolojisinin onsuz düşünülmesi neredeyse olanaksız. Daha çok erkeğin türlü çeşitli kadınla kurduğu ilişkilerinde hep başarısız olma halini incelikli bir ironi içinde veren bu öyküler, Cahit Sıtkı'nın şair kimliği yanına iliştirilecek parlak bir yıldız gibi. Üstelik şiirlerine benzemeyen öyküler yazıyor, kısa öykünün ustalıklı örneklerini veriyor, yazıp ardında bırakıyor, ama biz yeterince fark edemiyoruz. Bu kusurumu örtmek için Gün Eksilmesin Penceremden'i geçen yılın on kitabı arasına almak zorundaydım.
    Öte yandan, bir yılın öykü kitapları arasından on kitap seçmişsem, elbette atladıklarım, ulaşamadıklarım, okuyamadıklarım da vardır. Dedim ya, bu tür seçimlerin geçen yılla ilgisini kurmak doğru değil. Yalnızca, okuduklarımdan aklıma ilk gelen on öykü kitabına değinmiş oldum. Belki okumayanlar okumayı düşünür.

    * * * * * * * * * *

    2006'dan kalanlar

  • FOTOĞRAFI SANA GÖNDERİYORUM, Selim İleri, Doğan Kitap, 235 sayfa, 12 YTL.
  • BAHARDA YİNE GELİRİZ, Barış Bıçakçı, İletişim Yayınları, 109 sayfa,
    7.5 YTL.
  • YANLIŞ HİKÂYELER, Kadri Öztopçu, Can Yayınları, 120 sayfa, 7 YTL.
  • BİR ŞEY OLDU, Fatih Özgüven, Metis Kitap, 122 sayfa, 7.5 YTL.
  • ARAF'TA BİR MELEK, Rıza Kıraç, Doğan Kitap, 136 sayfa, 7.5 YTL.
  • ÇİGDEM KÜLAHI, Ahmet Büke, Kanat Kitap, 110 sayfa, 8.5 YTL.
  • RUHLAR VE AŞIKLAR, Serpil Gülgûn, Everest Yayınları, 127 sayfa, 6.5 YTL.
  • KAYIP YALNIZLIK ORMANI, Özlem N. Yılmaz, Everest Yayınları, 142 sayfa, 7 YTL.
  • SOYKA, Zafer Doruk, Bilgi Yayınevi, 134 sayfa, 9 YTL.
  • GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN, Cahit Sıtkı Tarancı, Can Yayınları, 231 sayfa, 9 YTL.
  •  

    KAYNAK:

    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5881

    « Önceki ::