|
|
Metin Erksan'ın yönettiği Susuz Yaz, 1964 Berlin Film Festivali'nde büyük ödül Altın Ayı'yı kazanmıştı.
EN İYİ ON TÜRK FİLMİ SEÇİLDİ
Ankara Sinema Derneği’nin, bugüne dek çekilmiş “En İyi On Türk Filmi”ni belirlemek amacıyla ülke çapında, sinemayla profesyonel olarak ilgilenen kişiler arasında düzenlediği anket sonuçlandı. Bu anketin amacı, ilk ona giren filmlerin İngilizce altyazılı yeni kopyalarını basmak, ayrıca İngilizce ve Türkçe olarak hazırlanacak bir kitapla Türk sinemasının En İyi On Filmi’ni yurtdışında da tanıtmak ve gösterimlerini sağlamak. “En İyi On Türk Filmi” adlı kitap ise sinema yazarı Tunca Arslan tarafından kaleme alınacak. Anketin sonucuna gore Türk sinemasının En İyi On Filmi şunlar: 1- Yol (Şerif Gören) 2- Umut (Yılmaz Güney) 3- Sürü (Zeki Ökten) 4- Muhsin Bey (Yavuz Turgul) 5- Masumiyet (Zeki Demirkubuz) 6- Selvi Boylum Al Yazmalım (Atıf Yılmaz) 7- Anayurt Oteli (Ömer Kavur), 8- Susuz Yaz (Metin Erksan) 9- Gelin (Ö. Lütfi Akad) 10- Uzak (Nuri Bilge Ceylan)
|

Necati Cumalı... 
Türkiye’nin aydınlık yüzü. Dünyaya açık bir yazar ve şair. Çağdaşları gibi "köylülük" ya da "toplumsallık" çerçevesine hapsetmedi kendini. Ama ülkesinin sorunlarından, insanının dertlerinden de uzak kalmadı. Güzellikleri sevdi. Güzellikleri yansıttı oyunlarına, öykülerine, şiirlerine. Dil konusunda da saplantısı yoktu. Ne "öz"cü oldu, ne "canlı" Türkçe’ci. Konuştuğu gibi, hissettiği gibi, bildiği gibi yazdı. "Şiirlerin sembolizmin etkisinde", "Oyunların köylücü" eleştirilerine aldırmadı. Yorulmadan, bıkıp usunmadan yazdı. Bir yazar ömrüne, sayılamayacak eser sığdırmayı başardı. Onu saygı ve sevgiyle anıyoruz...
Susuz Yaz
Urla’nın Bademler köyünün kuzeyinde, Ovacık’tan İzmir-Seferihisar şosesine kadar, hafif dalgalarla uzanan toprakları sulayan üç dereden ikisi, yaz ayları gelince kurur, kalın kumlu, çakıllı yataklarıyla kuraklıktan gün günden yanan, kavrulan ovanın yüzüne atılmış iki eski ustura izi gibi kalır. Artık o yörede, ilk güz yağmurları düşünceye kadar, akan tek su sesi işitilir. Tekebaşı’nda, Kocabaş’ların küçük zeytinliğinin eteğinden kaynayan pazu kalınlığında bir su damarı, bir kulaç çapındaki yatağında, önce hızla kabarır, taşar sonra yer yer aralıkları harçla sıvalı taş döşeme bir oluktan, beş altı yüz adım aşağılarda kalan bir havuza doğru akmaya başlar. Suyun geçtiği topraklar, küçük ekiciler arasında bölüşülmüştür. Kocabaş’ların zeytinliğinin alt başında gene Kocabaş’ların sekiz dönümlük sebze bahçesi vardır. Su, zeytinlikten bu sebze bahçesine girer, komşu iki bahçenin sınırları boyunca ilerler, oradan havuza dökülür. Bu havuz o çevrenin can noktasıdır. Tekebaşı’ndan havuza doğru uzayan bir kavak çizgisi, havuzun üst başında sıklaşır, asma, nar, kümelerine karışır. Havuzun ağzına yakın yıkık sağ köşesinden, taşan suların yayıldığı düzlükte yetişen hayıtların dipleri daima nemli kalır. Hayıtların altından geçen derenin üst başı yaz aylarında kurur, taşan suların karıştığı yerden aşağıları su tutar. Çukur yerlerde biriken suların ince bir akıntıyla birbiriyle birleşerek uzandığı derenin bu tarafında, dolaşan küçük ördek sürüleri görülür. Havuzun yakınında daima bir gelen giden olur. Çocuklar, günde birkaç kez, üstüne atladıkları çıplak atlarını; Urla’ya, Bademler’e inenler, gidişlerinde dönüşlerinde, bineklerini; sığırtmaçlar sağmallarını, havuzun yalağında sularlar. Yazın çok sıcak günlerinde, çocukların, hemen oracıkta üst başlarını sıyırıp, kendilerini çırılçıplak, ancak yılda bir temizlenen havuzun çamurlu sularına attıkları görülür. Bahçeleri havuzun alt başında kalan ekiciler, yaz boyunca günde üç dört kez gelir, suyun havuzda vardığı çizgiyi kollarlar. Çünkü, Tekebaşı’ndan pazu kalınlığında çıkar dediğimiz suyun hızı, yaz ilerledikçe diner. Su, temmuz ortalarında bilek kalınlğına iner, ağustosun çıktığı günlerde ise neredeyse parmak kadar kalır. Bu yüzden yaz başlarında, gün ikindiye varmadan dolan havuzun suyu, ağustos çıkarken akşamları ağız yüksekliğine ulaşamaz. Bu dediklerimiz de ancak yağışları kararlı giden yıllar için doğrudur. Yıl kurak giderse, havuz, temmuz sonlarına doğru, ancak iki günde dolar, ağustos ortalarında da susuz kalır, dibindeki çamura varıncaya kadar kurur, ot tutar. Havuzun kurumasıyla, alt başında kalan ekicilerin bahçeleri en geç bir hafta içinde yanar, ürün mevsimi sona erer. Yaz başlannda, suyu ikindiye varmadan dolarken, alt başında kalan ekiciler arasında havuzla pek ilgilenen olmaz. Arada, içlerinden yolu düşen biri, taşmasına yakın havuzu açar, suyu beş on dakika hayıtların altında kalan dereye salar. Akşam üstü, su, bahçelere bağlanan arıklara açılır, ekiciler sırayla bahçelerini sularlar. Yaz ilerledikçe, suyun havuzda hangi yüksekliğe vardığını sık sık yoklayan ekicilerin huyu değişir. Su azaldıkça, adamların sabırsızlığı, öfkesi artar. Suyun başında oynadığını gördükleri bir çocuğu, yakalayıp dövmek için, önlerine katıp kovaladıkları görülür; sığırlarını sulamak isteyen sığırtmaçlarla kavgaya tutuşlukları olur. Suyu zamansız bahçelerine çeviren komşular arasında sık sık ağız dalaşları çıkar. Fakat bütün bu patırdılar, havada ilk yağmur belirtilerinin görünmesiyle unutulur gider. Daha doğrusu bir vakitler unutulur giderdi. Suyun sahibini sorup araştırmak, suya sahip çıkmak, o çevrede kimsenin aklından geçmezdi. Ama 947 yazında Kocabaş’lar, kendi bahçelerinde yeni bir havuz yaptırdılar. Sıvası kurutulduğu günün gecesi, suyu, yatağından kendi havuzlarına çevirdiler. O geceden sonra olanlar unutulmadı.
II
Hasan Kocabaş, o gece kolay kolay uyuyamadı. Yatağında sağa sola döndü, elleri ayakları arasında yorganını çekiştirdi, uyumak istedi, uyuyamadı. Bir süredir Hasan Kocabaş’ın uykusunu kaçıran iki sebep vardı. Biri, kendi yattığı bölmeye bitişik bölmede yatan, küçük kardeşi Osman Kocabaş’la nikâhsız karısı Bahar her gece yorulup halsiz düşünceye kadar sevişirler, o yattığı yerden, onların solumalarını, öpüşmelerini, bazen bir yere çarpmalarından çıkan gürültüleri duyar, uyuyamazdı. Öbürü, dışarda, damın beş on adım ötesinde akan suyun sesini dinler, yine uyuyamazdı. Kocabaş’ların damı iki bölmeliydi. Eskiden, içbölmede karısıyla Hasan Kocabaş yatardı. Hasan’ın karısı altı ay önce doğum sırasında öldü. Osman, ağabeyisi dul kaldıktan üç ay sonra Bahar’ı kaçırdı. Hasan, iç bölmeyi Osman’la Bahar’a verdi. Kendi yatağını, bekârlığında Osman’ın yattığı, kapıdan yana bölmeye taşıdı. Günün başlangıcmdan akşamın alacakaranlığına kadar üçü, yani o, kardeşi, Bahar, damın çevresinde birlikte çalışırlardı. Akşam yemeğinden sonra, Osman ile Bahar’ın davranışlannda bir telâş başlardı. İkisi, ne kadar ellerinden gelirse o kadar çabuk, bölmelerine çekilirler, kapılarını kapamaları ile birlikte, içerden onun uykusunu kaçıran solumaları duyulmaya başlardı. Karısı öleli, Hasan’ın eli kadın eline değmemişti. Ölümünden sonra, uzun geceler yanında karısını aradı. Karısının görüntüsü, her gece başını yastığa koyar koymaz, canlandı, göz kapaklarının içinde dolandı. Uykuları arasında karısını sarmak için kolunu boşa attığı çok oldu. Osman evlenince, bu kez bitişik bölmeden o sesler gelmeye başladı. Aklı o seslere takıldıkça, karısını düşünemez, hatırlayamaz oldu. Geceleri uzayıp giden saatler, yatağında uykusuz sağına soluna dönüp dururken, nasıl olduğunu anlamadan, göz kapaklarının içine başka bir görüntü yerleşti. Bütün gün, eğile kalka çalışırken gördüğü, incecik beli, canlı göğüsleri, besili kısraklar gibi dolgun kalçaları ile Bahar’ın görüntüsü geldi, göz kapaklarının içinde karısının görüntüsünün yerini aldı. Önceleri birkaç gece, belli belirsiz bir gayretle, bu yasak görüntüyü gözlerinin önünden savmaya çalıştı. Birkaç gün sonra bu gayreti gösteremez oldu. Yatağına girmesiyle birlikte Bahar’ı düşünmeye başlıyor; kanının tutuştuğu, uykusuz, sıcak gecelerde, ne kadar istese, ne ölen karısını ne de başka bir kadını hatırlayamıyor, gözünün önüne getiremiyordu. Bahar, sanki her gece soyunup onunla birlikte yatağa girerdi. Sinirleri, bitişik bölmeden gelen sesler, Bahar’ın yanı başından gitmeyen görüntüsü ile bozuk, yatağına yorganına sarılır, uykusuz, sağa sola dönüp durur, kurumuş dudakları ile yastığında, onun, hiç eli değmediği halde, sıcaklığını bildiği yanaklarını arardı. İçerdekilerin solumaları kesilince suyu dinlerdi. Su sesi, Hasan Kocabaş’ı yatıştırır, bir şeyler anlatır, düşlere sürükler, ama yine de uykusuz bırakırdı. Bu su zengin edecekti onları. Suya kulak verdikçe, bahçelerinin gerisinde, cebelden açtıkları boğazda, yetiştirdikleri yeni aşılıkların, kayısı, şeftali fidanlarının boy attığı gelirdi gözünün önüne. Su sesi, fidanların yaprak kümeleri arasında dolaşan rüzgârla karışırdı. Birkaç yıl sonra pazara yük yük kayısılar, şeftaliler indireceklerdi. Zeytin aşılarının ürün vermesi daha sekiz on yıl isterdi. Düşünde aşıları, fidanları her gün sular, o suladıkça ürün yılları kısalırdı. Derken, bir yük arabası alır, bir araba yükü şeftali ile bahçelerinden şoseye çıkar, bütün gece İzmir’e doğru ilerlediğini görürdü. Böyle arabası ilerlerken ilerlerken uyur kalırdı. O gece, bitişik bölmede, Osman’la Bahar’ın solumaları kesildi. İkisinin yorgun, uykuya daldıklarını belli eden düzgün soluk alışları duyulmaya başladı. Hasan Kocabaş, dışarıya kulak verdi. Su, yeni yaptırdıkları havuzu dolduruyordu... Ama o, aşılıkların fidanların boy attığını, yük yük kayısıları şeftalileri düşünemiyordu şimdi. Şeftali yüklü arabasıyla İzmir’e doğru ilerliyemiyordu. Havuzun alt başında kalan bahçelerin sahipleri dikiliyordu karşısına! Veli Sarı, Ethem Ölmez, Musa Öztürk, Hüseyin Şengül, çatık kaşları, öfkeli tavırları ile arıklarının başlannda ellerinde kazmaları, kendisine doğru dönüyorlar, "Su! Su!" diye bağırışıyorlardı. Havuzu yaptırmaya başladıkları duyulduğu gündenberi, her karşılaşmasında, onların kendisine bakışları değişmişti. Şimdi, sorunu kendi yönünden onlara karşı savunuyor, kendini haklı çıkaracak nedenleri sıralıyordu. Su onun malıydı. Onun toprağından çıkıyordu... Babadan kalma on yedi ağaç zeytin, sekiz dönümlük sebze bahçesi doyuramazdı iki kardeşi. Bahçelerinin gerisinde boğaz, sahipsiz göz alabildiğine uzanıyordu. Tapularının batı sınırında cebel, kuzey sınırında cebel yazılıydı. Cebel, sık fundalıklar, adam boyu gömülü kaya parçaları ile kaplıydı. İçine girilemezdi, yılan, domuz, çakal yatağı idi. Kardeşi ile o, gençtiler, güçlü, sağlam yapılıydılar. Yıllarca köyün kahvesine olsun inmeden cebelde kazma salladılar. Cebeli kayasından, fundalıklarından arıttılar. Bele kadar kazıp köklerini temizlediler. Açtıkları topraklarda iki yüze yakın zeytin aşısı, yüz kadar kayısı, şeftali fidanı yetiştirdiler. Şimdi yine tapulannın batı sınırı cebel, kuzey sının cebeldi. Şimdi yine işten artan günlerinde iki kardeş, fundalıkları ateşe verip yılan, domuz, çakal yataklarını batıya, kuzeye doğru sürmeye devam ediyorlardı. Aşıları sulanmak isterdi. Şeftaliler, kayısılar sulanmak isterdi. Damın önünde bir havuz kazdılar. Taş döşediler, bir usta tutup beton sıvattılar. Havuzdan, şeftali, kayısı bahçesine, aşılıklara giden bir oluk döşediler. Su onun toprağından çıkıyor. Kendi toprağından çıkan suyu sebil edecek kadar zengin değildi ya! O, aşılarını, fidanlarını sular, artarsa suyu aşağıdaki havuza salar!.. Veli ile öbürleri, bahçe yetiştirmek istiyorlarsa, kuyu kazsınlar, dolap kursunlar; bahçelerinin çaresine baksınlar... Bu düşüncelerle yatağında bir daha sağından soluna döndü. Veli, Musa, Hüseyin, Ethem karşısından çekilmiyorlardı. Havuzdaki suyu ölçüyorlar, sonra ellerinde arık çapaları, kendisine doğru dönüp dikiliyorlardı: Su! Yatağından kalktı. Bir cigara yaktı. Havuzu dolaşmaya çıktı. Bilek kalınlığında akan su, neredeyse havuzu doldurmak üzereydi. Bir süre suyun yükselen havuza dökülürken çıkardığı, gittikçe toklaşan sesini dinledi. Cigarasını yeniledi. Geceye kulak verdi. Havuzun yeter derecede dolduğunu görünce, suyu eski yoluna çevirdi. Su, akşamdan beri kuruyan yatağına doğru atıldı. Arıkların kıyısında yetişen ince otları, küçük kır çiçeklerinin yapraklarını titreterek aşağılara doğru akmaya başladı. Hasan Kocabaş dama döndü. Yatağına uzandığı sırada yıldızlar solmaya başlamışlardı.
III
O gece, havuzun alt başında kalan ilk bahçenin sahibi Veli Sarı, bahçesinin ortasındaki çardağında, yatağına girince, dışarda yıllardır alışık olduğu bir sesin yokluğunun ayrımına vardı. Havuzun suyu akmıyordu. Yatağının içinde bir süre dışarıya kulak verdi, bekledi, su sesi kesilmişti. Ağustos böceklerinin, çekirgelerin, kurbağaların gürültüsü, arada bir köpeğjn havladığı, bir eşeğin anırdığı duyuluyordu. Fakat o beklediği ses, Kocabaş’ların bahçesinden gelen, oluktan, önce havuzun yalağına, sonra havuza dökülen suyun çıkardığı, her gece uykularını rahatlatan, o altın ses, başlamıyordu! Veli Sarı’nın bütün uykusu dağıldı. Çardağın, açık kapısından, aralıklardan sızan gecenin aydınlığında, yanı başında yatan karısına bakacak oldu, karısının da gözleri açıktı. Veli Sarı, başucunda asılı ceketinin cebinden cigara paketini, çakmağını aldı. Bir cigara yaktı. Sağ kolunun dirseği üstüne dayanarak yatağına uzandı. Karısı, gözleri açık, onun konuşmasını bekliyordu. Dört çocuğu, az ötelerinde, birbirine sokulmuş uyuyorlardı. - Kocabaş’ların işi! diye fısıldadı. Kadın, sabaha bahçelerini sulayamayacaklarını düşündü. Kocabaş’ların, bahçelerini susuz bırakması haksızlıktı. Yüreği isyanla dolu, doğrulup yatağında oturdu. - Hayır görmesinler soysuzlar! Ertesi sabah kocası Kocabaş’larla kapışacak demekti bu! Kocabaş’lar iki kardeş, kocası ise yalnızdı. Çocuklarının en büyüğü daha on bir yaşındaydı. Öfkesini tutmak istedi. Kocası, derin çekişlerle cigarasını emiyordu. Kocası yalnız, çocukları küçüktü ama, bir bakıma bu kavgada yalnız kalmayacaktı. Kendi bahçelerinin altında kalan, öbür üç bahçenin ekicileri kocası ile birlikte olacaktı. Taşan yüreğinin acısıyla inledi: - Reva mı bu? Ocakları batsın inşallah! İt enikleri! Hayır görmesinler inşallah! Git yarın anlaş! Yanına bırakma... Kocası düşünceliydi. - Bakalım, dedi, hele yarın olsun da... Hadi yat, çocukları uyandırma... Öfkeli öfkeli soluyan kadını kolundan çekip yatırdı. Veli Sarı, sabaha karşı bir iki saat uyuyabildi. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığında, dışarda suyun aktığı duyuluyordu. Uykuları arasında suyun akmaya başladığı anı hatırlar gibi bir duygu yardı içinde. Zihnini toparlayıp, bir türlü kesin olarak o anı çıkaramıyordu. Karısı kalkmış, çardağın dışındaydı. Yatağında doğruldu. Bir cigara yaktı. Gömleğini giydi. Cigara dudağında kalktı, pantolonunu ayağına çekti. Ceketini koltuğunun altına kıstırdı. Çardağın kapısı içinde duran pabuçlarını ayağına geçirerek dışarı çıktı. Karısı, on yaşındaki oğlunun yardımıyla keçiyi sağıyordu. Oğlu, karısı kendisine bakıyorlardı. İkisine de bir şey söylemeden havuza doğru yürüdü. Oğlu, keçiyi bırakıp arkasından atıldı. Karısı, çocuğu önledi: - Sen dur, dedi, babanın işine karışma. Sonra kendisine yetişti. Bu sefer: - Öfkelenme sakın, dedi, aşağıdan al... Veli, durakladı: - Bakalım... İki yüz adım ilerdeki havuza doğru yürüdü. Gün daha yeni doğuyordu. Hava şimdiden sıcaktı. Havuzun başında komşusu Hüseyin Şengül’ü gördü. Adam üzgün yüzünü havuzun suyuna eğmişti. Veli’yle keyifsiz selâmlaştılar. Veli, havuzun suyuna baktı. Bir karış ya vardı, ya yoktu. Bu sabah bahçelerini sulayamayacaklar demekti bu! Akşama kadar havuzun dolmasını bekleyeceklerdi. Birkaç dakika konuşmadılar. Havuzun suyuna baktılar, başlarını sudan kaldırıp bahçelerine baktılar. Tekrar suya, tekrar bahçelerine baktılar. Karşıdan Ethem ile Musa’nın yaklaştığını gördüler. Dördünün yanyana sıralanan bahçeleri, dizi aşan bir yeşillikle örtülüydü. Çoluk çocukları çardaklarının yöresinde dolanıyorlardı. Bahçelerinin doğusundan geçen derenin altından, bir kurşun atımı ötede, İzmir-Seferihisar şosesine kadar uzanan topraklarına baktılar. Ovanın kuzeyinde birkaç parça bağ ile bağlarının yakınlarında serpiştirilmiş üç beş badem, ceviz ağacı vardı yeşil olarak. Gerisi bozdu, yanıktı, çırılçıplaktı... Susuzluk, doğudaki dağların eteklerinden iniyor, şoseyi geçtikten sonra bahçelerinin sınırlarına kadar gelip dayanıyordu. İkisi de gördüler ki, havuzun suyu set çekmese, kuraklık bahçelerini ezip geçecekti. Hüseyin’in ilk sözü küfür oldu. Kocabaş’lardan yana döndü: - Deyyus! Kelime dudakları arasından yuvarlanıp, düşen ağır bir nesne gibi çıktı. Yüzü yine keyifsiz, devinimleri ağır, dingindi. - Bütün bu ovanın âhengini bozan o deyyus! Bakalım tamahkârlığı yanında kalır mı, kalmaz mı? Ethem ile Musa geldiler. Havuzun suyuna baktılar, öncekileri keyifsiz keyifsiz selâmladılar. Dördü de olandan Hasan’ı sorumlu tutuyordu. Osman’ın adı geçmedi konuşmalarında. Ovanın düzenini, komşuluğu bozan hep Hasan’dı. Havuzun gerisinden, su oluğu boyunca, birerle kolda Tekebaşı’na doğru ilerlediler. Havuzla Kocabaş’ların bahçesi arasında kalan iki bahçeyi geçtiler. Kocabaş’ların bahçesi kıyısında durdular. Kocabaş ’ların damlarının önünde bağlı iri çoban köpeği, üstlerine üstlerine havlamaya başladı. Bahar, damın ardındaki mutfaktan çıktı, kendilerine göründü. Kadının onların gelişini bekler gibi bir duruşu vardı. Köpeği bir el devinimiyle yatıştırdı, gelenleri süzdü. Veli Sarı: - Gelin, dedi, sizinkiler neredeler? Bahar, damın ardına dolandı. Geride, boğazda, fidanları sulayan kocasıyla, kaynı, ellerinde çapaları doğrulmuş, haber bekliyorlardı. - Veli dayılar geldi!, diye seslendi. Hasan, ardından Osman, çapalarını bırakıp yürüdüler. Bahar, damın önüne durdu, suyun başına kadar yaklaşan Veli ile arkadaşlarına: - Geliyorlar, dedi. Veli, arkadaşları, Kocabaş’ların yeni havuzuna, havuzdan aşılıklara giden oluğa, o sabah bol bol suladıkları belli bahçelerine bakarak, Hasan ile Osman’ın yaklaşmalarını beklediler. Hasan önde, Osman iki üç adım gerisinde, iki kardeş geldiler, havuzun beri yanında durdular. Hasan, soğuk bir suratla: - Selâmünaleyküm, dedi, sustu. Bu karşılaşmadan canı sıkkındı. Hasan’ın selâmını eş soğuklukla aldılar. Söze Veli Sarı başladı. Hafif bir baş işaretiyle havuzu gösterdi: - Oldu mu bu Hasan Kocabaş? Hasan, anlamak istemedi: - Olmayan ne ki? - Yaptığın doğru mu? Hasan, kolunu belli belirsiz az önce geldikleri yöne uzattı: - Fidanlara su lâzım. - Senden başkası havuz yaptırıp fidan sulamasını bilmez mi? Hasan hiç renk vermedi: - Onun orası benim üstüme vazife değil. Hüseyin devam etti: - Şunun şurası parmak kadar su! Kime önce? Bir havuz yap sen doldur, bir havuz yapsın senin altında Tahtacı Safi doldursun, bir havuz yapsın Tahtacı Safi’nin altında Gödenceli Halil doldursun, aşağıda havuza varacak su kalır mı? Hasan sıkılıyordu: - Onun orasını ben bilemem! - Sen bilsen de bilmesen de olan bu! Niyetin ne? Yaz boyu havuzunu doldurup kendi fidanlarını sulamak, bizim bahçeleri kurutmak mı? Hasan, aşağıdaki havuza giden oluğu gösterdi: - Su akıp gidiyor ya... Olanı bu! Akanı yine sizin... Sözü Veli aldı: - Hasan, dedi,ben kendimi bildim bileli aşağıdaki havuzun suyu buradan gelir. Bu su aşağıdaki havuzun suyu! Akanı değil, tamamı aşağıdaki havuzun suyu! Bize danışmadan suyu kendine çevirmen hata... Hasan düşünmeden karşılık verdi: - Bu su aşağıdaki havuzun suyu değil! Benim bahçemin suyu! Artarsa aşağıdaki havuza kalır... - Aşağıdaki havuzu ne demeye yapmışlar? O havuz orta malı. Demek ki suyu da orta malı... Bunca yıldır nereden dolar? - Ben onun orasını bilmem! Onun orasını havuzu yaptıran bilir! Benim bildiğim su benim bahçemin suyu. Havuzu ben yaptırmadım ki suyunu ben vereyim... - Su senin bahçenin suyu öyle mi? - Bahçemin suyu elbet! Bahçemin göbeğinden kaynıyor! Senin bahçende bir su kaynasa kimin suyu olur? Gelip de bahçendeki suyu havuza sal demeye benim hakkım olur mu? Veli’nin tutumu hiç değişmiyor, güneşten kavrulmuş yüzünden aklından ne geçtiği anlaşılmıyordu. Sesi ne yükseliyor ne de alçalıyordu: - Senin sözün bu mu? - Bu!.. - Su senin malın öyle mi? - Öyle ya, nasıl? - Bizim bahçeler kurusun mu? - Ben aşılarımı, bahçemi sularım, artarsa suyu salarım!.. - Bir hafta on gün sonra, su azalınca, her gün böyle kendi havuzunu doldurursan salacak su kalır mı? - Onun orasını ben bilmem!.. - Bilirsin, bilmez olur musun! - Ben fidanlarımı susuz bırakamam! - Sen bırakmazsan biz de bırakmayız! - Öyleyse bahçeler sizin, suyunu da siz bulun!.. Hasan’ın karşılığı Ethem Ölmez’in öfkesini taşırdı. Ethem, Veli’nin önüne geçti: - Bu iş senin keyfine kalmaz! Hasan kıpırdamadı: - Hakkınızsa alırsınız!.. Ethem sesini yükseltti: - Alırız elbet! Hakkımız ya ne sandın? Buraya senden sadaka dilenmeye mi geldik? - Hakkınızsa hadi alın! Ethem, Hasan’ın üstüne atılmak istedi. Veli onu önleyerek, arkadaşlarını arkasına aldı. Hasan’a doğru bir iki adım ilerledi: - Hasan, dedi, dikleşmesen senin için iyi olur! Bahçelerimiz kurursa yanına kâr kalmaz! Sonunda pişman olursun. Bunu iyi bil! Bu sözleri söylerken belki de Veli’nin belli bir kararı yoktu. Bahçeleri susuz kalırsa, ne o ne de arkadaşları, nasıl davranacaklarını, Hasan’a ne yapacaklarını düşünüp tasarlamamışlardı. Ama Hasan, uykusuz gecelerinde, kulağı su sesine takıldıkça, suyu kendi havuzuna çevirmesi yüzünden çıkacak bütün anlaşmazlıkları, komşularının yapabilecekleri bütün fenalıkları ölçmüş hesaplamıştı. İçi kuşkularla doluydu. Veli’nin belli belirsiz gözünü korkutmaya kalkışması, içindeki bütün kuşkulan uyandırdı. Sesi titredi: - Kısmet neyse o olur! Kimin pişman olacağı şimdiden bilinmez! - Sen bilirsin. Günü gelince söylemedi deme! Kuşkuları bütün bütün yalım alan Hasan, sarardı, öfkesini tutamaz oldu. Veli ile arkadaşlarına geldikleri yolu gösterdi: - Eksik olma. Benim aklım bana kumanda eder! Kimsenin aklına ihtiyacım yok benim! Sizin kendi işinizi de kendi keyfiniz bilir! Hadi, yolunuz açık! Elinizden geleni ardınıza koymayın... Osman dingin, bağırıp çağıran ağabeyinin üç dört adım ötesinde, söze karışmadan bekliyordu. Canı sıkılmış, hoşlanmadığı bu tartışmanın daha fazla uzamadan kapanmasını isteyen bir duruşu vardı. Veli’nin arkadaşları homurdandılar. Üçünün de yüzünü bir öfke bulutu sardı. Fakat üçü de ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Sözü Veli’ye bırakmışlardı. Veli: - Görürüz! dedi. Arkadaşlarını geri çevirdi, yürüdüler. Hasan, arkalarından bağırdı: - Allahtan başka kimseden korkum yok benim! Allahtan başka kimse ile görülecek hesabım yok! Allaha bir can borcum var, onu da ne zaman dilerse alır.
Veli ile arkadaşları, artan öfkelerinin hızlandırdığı adımlarla geldikleri yoldan geri döndüler. Uzakta, bahçelerinin içinde, kadınları çocukları toplanmış, onların geri dönmesini bekliyorlardı. Dördü, havuzun üst başında görününce, kadınlarla çocuklar az önceki tartışmanın sonunun neye vardığını anladılar. Kadınların elleri ayakları öfkeyle titredi. Emzikli çocuklarını kolları arasında hırsla sıktılar. Kocabaş ’lara türlü lanetler, ilenmeler yağdırarak bahçelerinin sınırlarına doğru ilerlediler. Yaklaşan erkeklerine doğru bağınp çağırmaya başladılar: - Muhtara varın!.. - Candarmaya varın !.. - Candarmayı, muhtarı alın gelin!.. Veli ile arkadaşlan, havuzun üst başından, Bademler’e giden yolu tuttular. Muhtar, köy ihtiyar kurulu üyeleri, Veli ile arkadaşlarının anlayışındaydı. Onlara göre de Kocabaş’ların bunca yıldır ortaklaşa kullanılan suyu kendi havuzlarına çevirmesinde bir haksızlık vardı. Ötedenberi nasıl olagelmişse suyun gene öyle ortaklaşa kullanılması gerekirdi. Gidenler az sonra yanlannda Muhtar, köy ihtiyar kurulundan iki üye, köy bekçisi ile birlikte Kocabaş’ların bahçesine döndüler. Muhtar; Hasan Kocabaş’a suyu kendi havuzuna çevirmekle haksızlık ettiğini, salmasını söyledi. Hasan suyun tapulu malı olduğunu, kendi bahçesi içinden çıktığını anlattı. Muhtar bu açıklamayı kabul etmek istemedi. Aşağı yukarı önceki tartışmada Veli’nin dediklerini tekrarladı. Hasan, dediğinden dönmedi. Muhtara bu işe karışamıyacağını, bu işe karışmanın görevi olmadığını söyledi. Muhtar daha da ısrar edince, "Ortada muhtarın, bekçinin karışacağı ne var?" dedi. "Bizim hayvanlarımız başkasının malına girip zarar mı verdi? Biz başkalarının bahçesine girip malını mı çaldık? Bu işe hâkim karışır. Su benim malım. Hakları varsa mahkemeye gitsinler."
* Öykünün tamamı: "Yedinci Sanat" Sayfamızda
http://www.blogcu.com/yedincisanat/143245/
|
• 3/3/2007 - susuz yaz