AlsahBlog

• 4/1/2006 - Nabizade Nazım/ Karabibik 1

Kategori: oyku

Bir Öykü - KARABİBİK(*) 

 

Karabibik bugün erken kalkmıştı. Tarlasına harım çevirmek için dün Matarlı tepelerinden kestiği pırnal fidanı dalları harman yerinde koca bir yığın halinde durmaktaydı. Sağ elinde ağzı çentikli bir tahra bulunmakta olup geçen seneden beri nadaslı duran tarla içinde ağır adımlarla bu yığına doğru yürümekteydi. Ayağında iri, kalın pençeli, sökük yemenileri kemâl-i zahmetle sürüklemekte, liyme liyme, rengi cinsi belirsiz, muhtelif renkte yamalı dizliğinin deliklerinden iç donunun toprak rengine mail olan rengi görünmekte, bir eski istibdal neferinin kim bilir kaç sene evvel hediyesi olmak üzere malik olduğu ceketi tutar giyilir yeri kalmadığı halde ve bedenini ihâtadan âciz kalmakla beraber yine sırtında bulunmakta; bu ceketin altında kirli gömleğinin göğsü, yakası büsbütün açık kalarak kayış gibi sert ve siyah olan vücudunun göğüs ve bağır kısımlarını hep açıkta bırakmaktaydı. Çenesinde beyazlı siyahlı olmak üzere isbât-ı vücut eden tek tük kıllar dik ve seyrek bıyıkların da inzimâmıyle müdevver gayet esmer, ufarak gözlü olan çehresinin heybetini artırmakta ve bu hey’et-i acîbe insanda tuhaf bir korku uyandırmaktaydı.
Tarlayı otlar bürümüştü. Karabibik burasını babası Koca Osman’ın mirası olmak üzere ele geçirmişti. Tarla o zaman on iki dönümken dört dönümünü Kara Durmuş’a satarak vaktiyle bedel-i nakdî vermişti. Şimdiki halde sekiz dönümden ibaret kalan bu toprak parçasına bile tarla komşusu olan Yosturoğlu göz dikmekte ve bu sebeple aralarında ara sıra münazaât vukua gelmekteydi. Otuz iki dönüm tarlası olanların da el ayası kadar toprağa göz dikmesi münasebetsiz değil mi ya? Kendisi şu kadarcık tarla sayesinde ancak akşamları bir kaşık çorba içecek kadar mal kaldırabiliyor, elinden bu da çıksın da açlıktan mı ölsün? Zaten Yosturoğlu’nun babası da bu toprak hırsından ölmemiş miydi? O vaktin behrinde de babası, himdi kendisi gibi ötekinin berikinin damına tarlasına göz koya koya herkesin canını yakmıştı.
Karabibik yaprakları budanmış fidanlardan bir kucak alarak tarlasının Yosturoğlu tarafındaki an’ına doğru yürüdü, hâlâ tahrayı sağ elinde tutmaktaydı.
Güneş ufk-i şarkîyi teşkil eden tarafta, güya denizden çıkıyormuş gibi bahr-i sefidin donuk, durgun sathından doğru yükselmekteydi. Temre ovası gecenin ayazı içinde uyuşmuş, çiğlenmiş kalmışken güneşin henüz mail ve zaif olarak intişar eden şuââtının tesîrâtı sayesinde ısınmaya başlamıştır. Arkada Mira silsile-i cibâlinin sekiz yüz metre rakımı bile tecavüz eden sivri, çıplak tepeleri karla mestûr bulunmaktaydı. Mevsim şubat ibtidâları olup Karabibik’ten evvel davranmış olanların tarlalarında yarım karış kadar yemyeşil ekinler başkaldırmıştı. Karabibik her sene şimdiye kadar tarlasını sürmüş, harımını kaldırmış da bir karış da ekin almış bulunurdu. Fakat bu sene kör olası hastalıktan göz açabilmiş miydi ya? Sol böğrüne doğru bir tarafına kim bilir nasıl bir kurt musallat olmuştu da İnhal’deki hekim kendisine üç ay, tam üç ay damdan dışarı çıkmaya izin vermemişti. Üç ay bu! Dört duvar içinde tam üç ay oturduğun var mı senin? Hem de acı macı, tuhaf tuhaf ilâçlar da yutmalı. Hekim haa! Seni üç ay dört taş arasında hapsetmekten başka elinden ne gelir! İşte o kurt hâlâ hu tarafta mah! Huracıkta durup oturur.
Karabibik fidan dallarından bir tanesini sol eline aldı; ortasından avuçladı, sol kolunu uzatıp dalı şakulî bir vaziyette tuttu. Bir kere şöyle yukarıdan aşağıya baktıktan sonra sağ elinde tutmakta olduğu çentikli kör tahra ile dalın aşağıya gelen kalın tarafını sivriltti. Tepesinin de fazla kısmını uçurdu. Tuttu dalın sivri tarafını tarlanın anı üzerinde dün açmış olduğu deliklerden birisine sokarak ayağıyle bastı; dalın budağına tahranın tersiyle de hızlıca vurdu. İkinci bir dalı da bu suretle yontup düzelttikten sonra bir adım kadar ötede olan deliğe yerleştirdi. Harımın direklerini teşkil edecek olan bu parmaklığı uzatıp gitmeye başladı.
Bu sırada çiftçiler birer ikişer tarlalarına gelmekteydi. İki tarla ötede Çetecioğlu Mustafa bu sene mahsulünü kaldırdığı tarlayı nadas etmekle meşguldü; çiftini koşmuş, öküzlerin gayet batî olan yürüyüşlerini süratlendirmek, hayvanları doğru yürütmek için kaba, çatallı sesiyle arada sırada garip garip emirler vermekteydi. Daha öte tarafta Boduroğlu Ahmet, harımının dün kim bilir hangi yezit tarafından bozulan tarafını yapraklı dallarla örtmekteydi. Sol tarafta Hatib’in yemyeşil duran tarlasına Kara Ömer’in eşeği girmiş, nazik yaprakcıkları yolmaktaydı. Kara Ömer ise beri tarafta Koca İmam’ın tarlasını nadas eden Deli Ali ile lakırdıya dalmıştı.
Hatib’in ekin ortağı olan Karakâhyaoğlu Ali çavuş öteden seğirterek elindeki kalın boynuz dalıyle eşeğe bir âlâ sopa atmaya, eşek de bu dayağın tesirinden can acısıyle tarla içinde koşmaya başladı. Ali Çavuş’un hiddeti daha ziyadeleşti. Küfürün bini bir paraya. Kabahat eşekte değil sahibi olan eşekte. Herkesin bir sene üstüne alın teri döktüğü ekinleri bir saat içinde eşeğine yedirmek isteyen adam tembel tembel gezmemeli, rast geldiği ağaca masal söylememeli oğlum.
Kara Ömer atıldı. Eşeğini öldürmek mi istiyor? Ekinini çok seven adam tarlasına harım etmeli. Hayvan bu! Aklı mı var? Ali Çavuş hâlâ bağırıyordu:
—Seni gidi kafir hayvan! Mah hoyrat olana hoyratlık!
Kara Ömer koşup Ali Çavuş’un karşısına dikildi. İki adam soluk soluğa bir müddet birbirinin yüzüne baktılar. Kara Ömer bir müddet sonra dedi ki:
—Tarlana ni şekil harım etmiyon?
Ali Çavuş, Kara Ömer’in yüzüne doğru bağırarak dedi ki:
—Ni hal edelim? Mah! Alan hoykada durup oturur.
Kara Ömer temashur ederek:
—Ni hal edelim? Alan hoykada durup oturur. Hele honun kubatlığına bak.
Deli Ali aralarına girdi. Kara Ömer burnundan soluyarak merkebine doğru gitti. Merkep bu sefer Yosturoğlu’nun ekinlerine dalmıştı.
Karabibik tarlasının bir anını bitirmişti. Teşkil ettiği harım direklerinin aralarına aşağıdan yukarıya doğru yapraklı zeytin, pırnal dallarından, dikenler, falanlar örgü yapmaktaydı. Hele bak! Eşeklerini, hayvanlarını salarlar da ümmet-i Muhammed’in ekinlerini çiğnetiverirler. Na böyle üç gün harım etmeye uğraşmalı. Bu hayvanları hergele etseler yavuz değil mi? Mah! Aygır gibi kızanı da alanda durup oturur. Hey Rabbim hey!
Karabibik yorulmuştu. Koynundan tütün kesesini çıkardı; dolma gibi bir sigara sardı, fakat ateşi yoktu. Deli Ali’ye bağırarak dedi ki:
—Ehey Deli Ali! İspirto var mı?
Deli Ali başını kaldırarak dedi ki:
—Ko!
—Mustâ’ya ünle görelim.
Deli Ali, Çetecioğlu Mustafa’ya ateş diye ünledi. Mustafa sapanı toprağa derince gömerek övendireyi boyunduruk tahtasına dayadı. Taze sürülmüş toprak içinde kemâl-i zahmetle yürüyerek geldi. Üç çiftçi birleştiler, birer sigara tutuşturdular. Tarla kuşları Mustafa’nın sapanı altından henüz kurtulmuş olan kaba çığır üzerine kümeyle konarak buldukları tohumlara gaga çalmaktaydılar. Güneş epeyce yükselmiş, hava ısınmıştı. Fakat Köyiçi cihetindeki boğazdan doğru Temre vadisi serin bir rüzgar dökmeteydi.
Deli Ali demekteydi ki:
—Yay geliyo... Gündönümünden geri yaylaya çıkarız haa?
Karabibik sol böğrünü tutarak işmi’zaz ile dedi ki:
—Hay kafir! Mah hoykada oturup yatır.
Mustafa ile Dali Ali merhamet alâimi gösterdiler. Mustafa dedi ki:
—Sapan geçmeden harım ediyon.
Karabibik içini çektikten sonra:
—Koca İmam öküzlerini erte gün verecek... Bugün vimedi kim...
Deli Ali aklına bir şey gelmiş gibi tehâlükle dedi ki:
—Dur be! Koca İmam kayınçasını everiyomuş.
Diğer ikisi birden taaccüble:
—Sarı Simayil’i haa?
Deli Ali bunların henüz haberdar olmadıkları bir havadisi vermiş olmasından böbürlenmeye başladı. Kendisine her vukuata vâkıf adam tavrı vererek dedi ki:
—Köşkârlı Yusuf Aaa’nın beslengisini alıyyo.
Karabibik bu havadisten hiç hoşlanmadı. Çünkü onun başka bir hesabı vardı: "Sarı Simayil’e" kızı Huri’yi vermek arzusundaydı; bu tezevvüç sayesinde Koca İmam’ın öküzlerini bedava kullanabileceğini hesap etmekteydi. Sarı İsmail elden çıktıktan sonra bu öküzler de başkasının malı olacak, başkasının olmasa da yine her zamanki gibi parayla kullanmak lâzım gelecek.
Deli Ali, îtâ-yi havadiste devam etmekteydi: Sarı Simayil Yusuf Ağa’nın beslengisine öteden beri göz koymuş; yaylada, kuyu başlarında, otlakta gizli gizli konuşurlarmış; hani şu âşıkdaşlık yok mu? Hatta bir gün kendisi, Deli Ali Köşkârlar’da Kızıl Hüseyin’in damına giderken mah şurada Uzun Mehmet’in tarlası köşesini döneceği sırada boynuzun dibinde onları, beslengi ile Sarı Simayil’i, konuşurlarken görmüştü. Hey kuzum hey; buna gençlik derler. Kendisi de gençliğinde zavallı Zeyneb’i böyle tarla köşelerinde, harım kenarlarında, ağaç altlarında kollamaktaydı... O vaktin beherinde böyle harımsız tarlalara eşek salmazlardı. Mah işte bak! Sakalı ağardı fakat gönlü kocamadı, hala köyün taze kızları suya, çamaşıra giderlerken imrenmekteydi.
Çetecioğlu gülmekteydi. Fakat Karabibik Koca İmam’ın öküzlerini düşünmekteydi. Güneş yükselmiş, ova ısınmıştı. Henüz taze kabartılmış topraklardan keskin bir toprak kokusu gelmekte, ekinlerin üzerinden hafif hafif dumanlar çıkmaktaydı.
Solda Temre köyünün sakfları satranç haneleri gibi birbirine merbut harımlardan teşekkül eden tarlaların gerisinde lâtîf bir tablonun hududunu teşkil eylemekteydi. Ön tarafta Kum köyünün yığınları arkasından doğru açık mavi renkli bir sath-ı mâî görünmekte ve bu sathın ortasında gayet enli bir parlak yol enzâr-ı temâşâyı almaktaydı. Sağda dalyanın râkid, beyaz sathı harımlar ve ağaçlar arasından parça parça görünmekte, arkada Mira silsilesinin yüksek tepeler üzerine kara kara bulutlar yığılmaktaydı.
Boduroğlu Ahmet, Kara Ömer’e bağırarak diyordu ki:
—Hey Kara Ömer! Baka sapana. Harımı kaldıra mı? Het! Kum tepeleri üzerinde çatlak kaba bir ses avaz avaz bağırmaktaydı: "Birinti varmış. Koca öküzler! Camısların sütü kesildi mi? Mah işte onlar mah ho yakaya seğirtip oturur. Pırtıyı develere mi hal urdular. Hokta kızana bir çift bırakılı mı?"
Mustafa, Deli Ali’ye dedi ki:
—Gene Deli Yusuf ünleyip oturur.
Karabibik kendi kendine sormuş olduğu bir suale cevap vererek dedi ki:
—E gayrı ni hal idelim, kader değilmiş.
Herkes işinin başına gitti. Karabibik harımını ikmal ile uğraşmaktaydı. Fakat şu öküz hesabı bir türlü zihninden çıkmıyordu. Koca İmam’dan gündeliği yarım mut zahireye istiâre ettiği öküzler gibi bir çift öküze kendisinin dahi malik olması halindeki saadetini düşünmekteydi. Ah bir çift, bir çift! Bu hayvanları ne kadar sevecekti. Yazın yaylaya çıkarken eskisi gibi "malsız" olarak gitmeyecek, bir çift güzel öküzü önüne katarak köy halkının arasında sevincinden şarkı ünleye ünleye yürüyecekti. Bu saadetin hülyasına dalmış olduğu cihetle işinde makine gibi habersiz devam etmekteydi. Fakat ufk-ı hayâlâtı üzerinde bir karaltı peyda oldu: Para! Bunun için yirmi mecit olsun lazımdı. Ah bu yirmi mecidi nerden bulmalı? Tüccar Anderya’ya koşmalı. Fakat Anderya’ya olan borç da çoğaldı. Daha geçen gün herif bir salkım çetele gösterdi. Çetele artıyor. Lâkin çare yok bu isteği de yerine getirmeli. Günde yarım mut bu!
Deli Yusuf hâlâ çatlak, kaba sesiyle bağırmaktaydı:
—Ulan Hasaaaan! Halangile gitti buban halangile gitti buban. Ulan kıvrak varıvı... Dehey!
Karabibik elinde bulunan yapraklı zeytin dalını harım direklerinin arasına içerden dışardan iliştirmekteydi. Tarlanın Yosturoğlu tarafındaki an harımı yerden iki karış kadar yükselmişti. Çetecioğlu Mustafa ikinci dönüme başlamıştı. Sol eliyle sapanın koluna dayanmakta, sağ elindeki övendireyle arada sırada tembelliğe başlayan hayvanları dürtüştürmekteydi. "Dihey! Hele bah hele bah" "Huuut kafir" "hadi oğlum" gibi teşvik ve tekdîri ifade eder nidalar ve ibarelerle toprakta derin, enli çığır açmaktaydı. Sapanın her bıraktığı yolluk üzerine kümeyle tarla kuşu konarak buldukları tohumu yemekteydi. Boduroğlu Ahmet, Kara Ömer’in eşeğini kovaladıktan sonra gelmiş, harımının bozuk yerlerini takviye ve tahkim ile iştigal etmekteydi. Karakâhyaoğlu ise bin bir küfürü bir ipliğe dizerek damına doğru dönüp gitmekteydi.
Karabibik bir çift satın almayı zihnine koymuş, karar vermiş gitmişti. Fakat şimdi mesele öyle bir çift bulmaktaydı. Karabucak köylü Durali üç öküzden fazla olanını satmak istiyordu. Fakat bu da pek zaifti. Bir deri bir kemik, hem de on iki mecit istiyordu.
Kadıkum köylü Sarı Ali kızı Ayşe’nin de satılık bir hayvanı vardı. Ama bu da hastaydı. Temreli Andonoğlu’nun öküzleri ise pek yavuz, ama pek tuzlu: Çiftine otuz mecit istiyordu. Ni hal itmeli?
Karabibik bu meseleyi zihninde evirip çevirmekte ve fakat hiçbir hall-i sahîh bulamamaktaydı. Bir taraftan da Anderya’daki çetelelerin yekûnunu toplamaya çalışıyordu. Bilemem bundan kaç gün evvel yarım okka tuz için Anderya’nın mağazasına gittiği zaman bilmem ne kadar çentik saymıştı. Kırk mı, elli mi bilemiyor gayrı kim. Ah hocalar gibi yazıp okuma bilmemek ne kadar fena. Mah işte ne kadar borç vardır insan bilmez ki; keşke kızan iken mektebe gitseydi! O vaktin behrinde de köyde bir hoca var mıydı ya!
Bu sefer pırnal dalını örgü çubuklarına iliştirmekteydi. Çetecioğlu Mustafa boğuk, çirkin sesiyle acîp ve garip nağmeler çıkara çıkara bir şarkı söylemekteydi ki ne olduğu belli olmadığı halde nakaratı örs üzerine son düşen ağır bir çekiç sesi gibi etrafı çınlatmaktaydı: Bas gidelim!
Deli Yusuf hâlâ olduğu yerde kaba sesiyle bağırmaktaydı. Güya bir cemâat-i kesîreye söylüyormuş gibi elleriyle havada birçok mahrekler resmetmekte, sağa sola dönerek güya sözlerini her tarafa işittirmek istemekteydi. Sürekli bir kahkahadan sonra dedi ki:
—Hey köflüler! Hep öleceğiz. Davarı it gözleyi durur şuuut!
Deli Yusuf’un nutku her zaman böyle bir "şuuut" ile nihayet bulurdu. Zavallı deli bulunduğu tepeden ağır ağır inerek gözden kayboldu. Şüphesiz deniz kenarına doğru gitmiştir. Ya denizde açıklardan geçip giden gemiler nutkunu dinlemek şerefinden mahrum mu kalsınlar?

—II—

Akşam üstü Karabibik damın kapısından girdiği zaman kızı Huri tembel tembel uzanıp yatmaktaydı. Huri’nin yaşı otuzu geçmiş olduğu halde henüz kendisine bir koca zuhur etmemişti. Gayet esmer, gözleri patlak ve çipil, sağ bacağı topal, dudakları küçük, vücudu etine dolgun, ayakları hem iri hem nasırlı, elleri küçük ve nazik, saçları kara ve dizlerine kadar uzundu. Ahlâk cihetinden ise bazı fezâiliyle beraber birçok nekaayisi de mevcuttu. Meselâ gayet tembel olduğu halde gayet merhametliydi. Kibri epiyce ziyade, cahil, odun gibi kaba ve fakat çocuklara muhabbeti ziyadeydi. Bu hâl ile bir dikkatli valide olmaya müstait ve kabildi.
Karabibik’in ilk ve son evlâdı Huri’den ibaret kaldı. Huri’nin anası vaz’ı hamli müteakıp bir hummâ-yı tifoidîden gürleyip gitmişti. Çocuk o zaman pek cılız ve hastalıklı bir haldeydi. Komşu Halil Hoca’nın karısı Gülsüm Hatun Huri’ye süt vermişti. Şimdi Gülsüm Hatun bunak kocakarının birisidir. Fakat Huri’yi öz vâhit kızı gibi sever. Sütbabası Halil Hoca’nın elli dönüm tarlası, bir çift öküzü, bir çift camızı, bir sıpası, birisi yaylada birisi burda iki kârgir damı ve rivayete göre elbisesinin kim bilir neresinde saklı birkaç bin kuruşu vardır. Fakat hiç evladı yoktur. Huri’yi kendisine bir evlat, bir varis olmak üzere sevmektedir. Kim bilir belki ölmezden evvel bu malların bir azını Huri’nin üstüne çevirtir. Hatta geçenlerde Huri, Gülsüm’ün ağzından bu ümidi okşar birkaç söz de işitmiştir. Ah sahi çıksa sahi çıksa.
Huri babasının içeri girdiğini gördüğü zaman toplanmadı bile. Hâlâ miskin miskin uzanıp yatmaktaydı.
Karabibik’in girdiği yer kerpiç şeklinde çamur parçalarından teşekkül etmiş dört duvar arasında sıkışmış sekiz arşın boy, beş arşın en ve üç arşın yükselikten ibaret bir mahallin üstü hâl-i tabîsinde çam gövdelerinden mürekkep çatı üzerine bir karış kalınlığında yağlı toprak çekilmekten ibaret bir sakf ile örtülmüş ahır gibi yer odası idi. Pencere namına hiçbir deliği olmayıp hava ve aydınlığı sade duvarın birisinde ocak namiyle açılmış olan geniş, isli, kurumlu bir büyük delikten almaktaydı.
Bu ocağın güya bacası olan dört kerpicin irtifaı hasıl olan dumanı çekemediğinden ve hele lodos havalarda şu karanlık, rutubetli, dar ahırın içi ocakta yanan pırnal ve çam dallarının kesif, pis kokulu dumanıyle boğulur kalırdı. Bu duman tavanın kütüklerini simsiyah etmiş, duvarın topraklı cidarlarını kalın bir kurum tabakasıyle setreylemişti.
Odanın zemini adi kuru toprak olup şurasına burasına Karabibik’in kim bilir kaçıncı karın akrabasından beri tevarüs edegelen fersûde, renksiz bir iki kilim parçası atılmış, bir köşeye bir iki kırık, murdar toprak çukal, bir iki tahta kaşık, bir iki kırık tabak, diğer bir köşeye içi yayla unu ile dolu bir teneke, darı unuyle dolu bir yayık, bir yufka sacı, bir sacayak, yağ, bulgur gibi bazı erzak kapları falan yığılmıştı. Ocağın karşısındaki duvar tarafında da iki ot yatak, iki yün yastık, iki yorgandan ibaret bir yığın üzerine Huri’nin iki kattan ibaret olan elbisesi darmadağınık bir surette atılmıştı.
Karabibik içeri girer girmez homurdanmaya başladı: Teneşire dek böyle tembel tembel yatıp durmalı ya. Hım! Yufkanın üçünü dördünü lüp lüp yutup durur da koca bubasına bir el yordamı bilem etmez, daha ni vaktacak bu tembel kızı besleyip oturmalı?
Karabibik hiddetle kıza doğru gitti, ayaklarıyle dizlerini kakıştırarak dedi ki:
—Iııı! Derlen görem. Mah işte gun batıp oturur. Aş vaamı bilmem gaari.
Huri şu muacciz adama enzâr-ı hadidâne atfederek dedi ki:
—Ni hal idelim?
Karabibik burnundan soluyarak zahire köşesine doğru gitti. Ocak bomboş durmaktaydı. Karabibik buna kızdı: Yavız yavız! Ocağa bir tutam odun bilem tığıştırmamış. Nasıl aş itmeli himdi? Köşede akşamki yufkanın esmer, taneli hamuru bir çamçak içinde durmaktaydı.
Karabibik hiddetle dışarı çıktı. Dama yakın bir yerde bulunan pırnal dalları yığınından bir kucak aldı getirdi. Evvelâ bunların irice ve kalıncalarından iki tanesini baş başa gelmek üzere ocağa mâilen dayadı. Aralarını daha ince dallarla doldurdu. Koca bir çırayı bir kibrit ile tutuşturup bu çatı içine soktu. Kuru dallar birer birer tutuşmaya başladı. Evvelâ hafif hafif çıkmakta olan mavi bir duman gittikçe ziyadeleşti. Ocak bu dumanı bir türlü çekmiyordu. Bacadan dışarı çıkmaya fırsat bulamayan duman cereyanları hızla geri dönerek damın içinde birtakım helezonlar teşkil etmekteydi. Köylüler bu hale pek alışkındılar, gözleri bile yaşarmaz.
Huri bön bön bakmakta ve genç pırnal dalları ateş içinde çatır çatır yanmaktaydı.
Karabibik şöyle bir tarafta duran ağaç testiyi yokladı ki içinde bir damla bile su yok. Hiddeti topuğunu aşmaktaydı. Bir ağaç kütüğünden bir kulplu ve emzikli olmak üzere âlî toprak testiler şeklinde yapılıp dip tarafından içi oyularak muahharan bu dibi bir ağaç tıkaçla iyice kapanmış olan şu testiyi omuzlayıp dışarı çıktı.
Huri açlık tesiratına mağlup olanlara mahsus bir ihtiyaç sâikasıyle yerinden kalktı. Közlenmeye başlayan parçaları bir pırnal dalıyle bir tarafa çekip yaydıktan sonra üzerine sacayağını koydu. Bunun üzerine de tozlu yufka sacını yerleştirdi. Saç ısınıp kızmaktayken kendisi de küçük bir yufka tahtası üzerinde küçük bir el oklavasıyle yufka açmaya başladı. Bu sırada Karabibik dolu testi ile geldi. Huri taze su ile hamuru ıslata ıslata açmaktaydı.
Fakat o kadar acemice hamur açıyordu ki açtığı yufkanın yenilebilip yenilemeyeceği şüpheliydi. Bir iki tane değirmi, büyücek yufka açmıştı. Bunlardan bir tanesini kızgın sacın üzerine yaydı, bir taraftan da açmakta devam etti. Saçtan ekşi ekşi hafif bir koku gelmekteydi. Bu koku bir az sonra yanık kokusuna tahavvül etti. O zaman Huri yufkayı altüst etti ki evvelce saca gelen taraftaki özler kabarmış, yanmış ve bazı taraftan delinmişti. Yufkanın öbür yüzü de bu suretle piştikten sonra diğer bir yufkayı serdi. Arkasından bir daha bir daha sekiz tane yufkayı pişirdikten sonra sacı kaldırdı. Yerine bir çukal koydu. Bu çukal ile bir pilav pişirdi. İşte akşam yemeği de hazırlanmış oldu.
Güneş batmış, damın içini karanlık bir duman basmıştı. Ocağın cansız parıltısı karşısında o yemeği kemâl-i iştihâ ile yediler. Hele Huri tembel olduğu kadar oburdu. Üçtane yufkayı peşkir gibi katmer katmer bükerek birbiri üzerinde önüne yığmış, pilav çukalını da kendisine doğru pek ziyade çekmişti. El kadar bir yufka parçasını avurduna tıkadıktan sonra iki kaşık kadar pilavı da birlikte yutmaya çalışırdı.
Karabibik hem yiyor hem de öküzlerini düşünüyordu. Huri ise pilav yenilip bittikten sonra yarın çukalı nasıl temizleyeceğini düşünmekteydi.
Dışarda çoban köpeklerinin sesleri ayyuka çıkmaktaydı.
Karabibik Huri’ye hitap ediyormuş gibi bir surette homurdanarak:
—Bu kez vimedi ki hal?
Huri alık alık Karabibik’in yüzüne baktı. Karabibik hasbıhalinde devam ile:
—Bu kez Huri’yi goşarım...
Huri hâlâ iştihalı iştihalı yemekteydi. Karabibik bu sırada birdenbire kızına dedi ki:
—Het Huri! Hayvan pidahliyacaaaız. Hım? Yavız mı?
Huri alıklaştı. Bu fikrin babasının kafasına hangi rüzgârla estiğine taaccüp etmekteydi. Ellerinde avuçlarında mangır bile olmadığı halde? Bu istiğrâb ile dedi ki:
—Ni şekil?
Karabibik omuzlarını silkti: Adaaam! Bu sefer de borç itmeli. Gayri bundan geri borç edilmez. Hayvanlar insanı besler gider. Borçlardan da kurtulunur. Allah kerim.
Huri bu fikre pek iştirak edemiyordu. Fakat bir erkekten iyi düşünebilecek değil a. Belki babası daha akıllıdır.
İşe karar verildi. Yarın erkenden Karabibik İnhal’e gidecek. Anderya lâzım olan parayı vermekten imtina edecek olursa Huri müracaat edecek, nasıl olursa olsun yalvara yakara o parayı ele geçirecekler.
Pilavın son kaşığı da Huri’nin midesine indi. Sıcak yufka ile lapa halinde olan pilav Huri’nin midesinde ağır bir yük gibi durmaktaydı.
Yemek bittiği halde ikisi de hayalleri içine dalarak on dakika kadar yağlı, kırıntılı yemek tahtası etrafında oturup kaldı.
Karabibik kimin öküzlerini almak daha kârlı olduğunu düşünmekteydi. Andonoğlu’nun öküzlerine çıkışamıyordu. Durali’nin öküzü ise hem bir taneydi hem gayet zebun. Sarıalikızı’nın hayvanı da hasta. Başka tarafta satılık hiçbir hayvan bilmiyordu. Andonoğlu’nun hayvanları bir türlü zihninden çıkmıyordu. Fakat fiyatını da gözönüne kestiremiyordu. Durali’ninkiyle Ayşe’ninkini birleştirmekten başka çare yoktu. Fakat Andonoğlu’nunkinden de nasıl vazgeçmeli? Nice yavız hayvanlar ya!..
Gece ilerlemişti. Fakat sâirleri gibi bunlar da zamanın sûret-i mesâhasından gafil bulundukları cihetle saatın ne raddelerde bulunduğunu bilmiyorduysa da her halde dünya kararmış, yıldızlar çıkmıştı. Beymelik köyünde hiçbir damdan çıt bile işitilmiyordu. Herkes derin bir uykuya varmıştı. Sade civardaki çoban köpekleri tek tük havlamaktaydı. Ocaktaki dallar keyifli keyifli yanmakta ve damın içerisini kırmızı, donuk bir aydınlıkta tenvir etmekteydi. Duman biraz açılmıştı. (Sürecek)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

• 15/7/2008 - nabızade nazım karabibik kitabı hakkında

Yazan: isimsiz
googledaki verdiğiniz adrese girdim fakat kitabı nasıl indireceğimi bilmiyorum şimdiden yardımınız için teşekkürler
Bağlantı

• 28/5/2007 - KARABİBİK

Yazan: yusufsolmaz
BİR KARABİBİK KİTABI DA AŞAĞIDAKİ ADRESTE. ADI: BEYMENEKLİ KARABİBİK. İLGİLENEN ARKADAŞLAR İNDİRİP OKUYABİLİR.
http://groups.google.com.tr/group/ekitap-paylam?hl=tr
Bağlantı

• 4/1/2006 - Başlıksız Yorum

Yazan: NEVAAY
çok güzel bir aşk hikayesi anlamlı :)
Bağlantı

Hakkımda

Türk Edebiyatı'nda Öykü, Öykücü, Öykü Yazıları...

Son yazılar

PARASIZ YATILI'DAN SEVDA DOLU BİR YAZ'IN SAYFALARINA / Hülya SOYŞEKERCİ
Muhalif Kültür Kitaplığı
"Yağmurdan Kaçırılan Kuş Kafesi" | Jale Sancak
SAVUR SAÇLARINI EGE
Arşiv: AlsahBlog/Öyküler-Öykücüler
Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini (1867- 2006) / Kronoloji
ÖYKÜ YARIŞMALARI 1- 2009 ORHAN KEMAL ÖYKÜ YARIŞMASI
MOR KALEM /FİKRİ UZUN
HOROZU VURDULAR /FİKRİ UZUN
MEKTUP /FİKRİ UZUN
63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009
II.OĞUZ ATAY-ÖYKÜ ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ
9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı
Dullar ve Reçeller
Öyküler- Öykücüler Arşivi'nden
Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik
*Gülbiye " / Öykü / Vicdan EFE
KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
ALİŞİM / FİKRİ UZUN
YILIN ÖYKÜ ÖDÜLÜ
HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
Hayatın kamera arkasının yönetmeniDün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.
Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri
NARLI BAHÇE
AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Yeni Edebiyat (Blogcu)
Taşköprü'den Bakış
Kastamonu Net (Blogcu)
Öyküler & Öykücüler
Yeni Edebiyat
Yedinci Sanat
Yeniden Dergi
Edebiyat
Edebiyat Dünyası
Öykü
Şiirler & Şairler
Roman Yazıları
Gökırmak
Esintiler
Taşköprü'den Esintiler
Taşköprü'nün Sesi
Taşköprü Yazıhamit Köyü
Kastamonu Net
Gerçeğin Sesi
Güncem'den
Edebiyat 2005
Çocuk ve Edebiyatı
Dersimiz: Edebiyat
E- Edebiyat
Sanat ve Toplum
Taşköprü'nün Taş-köprüsü

Kategoriler

  • A. Ali SAHIN (A. Alsah)
  • Ani
  • Arsiv-den
  • Deneme
  • Duyuru
  • Edebiyat Tarihimizden
  • Elestiri
  • Fikra
  • Inceleme
  • Kisa Oyku
  • Kitap
  • Kose Yazisi
  • Kronoloji
  • Makale
  • Nostalji
  • Odul
  • oyku
  • oyku Yazilari
  • Soylesi
  • Uzun Oyku
  • Zamandizini
  • Arkadaşlar

    yeniedebiyat
    Guldeste
    alisahin37
    yedincisanat
    kastamonunet
    psycocihan
    ilhanM
    NEVAAY
    hasanbildirki
    oyhanhasan
    derin
    berfindeniz
    romanyazilari
    siirlersairler
    ikizler
    bengisuyum
    yildizim
    derlemeler
    Hasan37
    sofistike
    cocukca
    muzaffererdem
    rumpeltsiskin
    kitapnehri
    iremnur
    parantezicihayatlar
    senpazarinsesi
    muratkulcuoglu
    yesilim
    lalecik
    POLYANNA
    eroman
    gulcanca
    mahlas
    ferdagurel
    geda
    esevcanca
    kenaryazilari
    kastamonum
    aakif
    ankaralieczanesi
    senpazarli
    neseli63
    lepidoptera
    kastamonuluyuz
    kozan
    haticeozkan
    muge1971
    hatice38
    neseli59
    UmitZeynep
    nsahin
    spil
    AliSahinAlsah
    gorseldil
    tulaybilgin
    meliqe
    SariYazma
    dusbahcesi
    hayatguzeldir88
    HandanGokcek2
    sahinsah
    savra
    emeginsanati
    ilhankoruyucu
    passions00
    AlsahIndex
    YeniGuneTurku
    alsah
    AlsahBloklariIndexi
    cideli
    yagmurtuana
    incesan
    sudemle
    taskopruimamhatip
    kalenderyemeksalonu
    sevilla
    AlsahBloglariIndeksi
    AlsahBloglariIndexi
    AlsahBloklariIndeksi
    AlsahBloklariIndexim
    sudemle3
    izmirliblogcu
    izmirchat
    ReSANLI
    ajitasyonbaharlar
    sheepishsherry
    guncelyazi
    SerkanEngin
    senolsan
    GuneseKarsiYurumek
    ustalardansiirler
    AlsahAliSahin
    romankitapozetleri
    AlsahBlog
    aalsah
    BlogAlsah
    BlogcuAlsah

    Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa http://alsahblog.blogcu.com/