KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
2/6/2008 · Kategori: oyku
KOŞA-KOŞA
İlkokul öğretmeni Rıfkı Acar, Köy Enstitüsü mezunuydu.
Metreyi ölçerek, daireyi çizerek öğrendi, doğruyu tartışarak buldular. Coğrafya derslerini karatahtaya asılı haritasız, masalara yayılı atlassız yapmazlardı. Tepelere çıkıp çevreyi gözler, dere-tepe uzak-yakın hakkında bilgi edinirlerdi. Uzaklara gidebilme olanakları yoktu. Türkiye Haritasını, tuyumuna (hiçbir haritaya bakmadan) çizerlerdi.
Kum masasında; dağ, ova, yayla yapar, vadiler arasından ırmak akıtırlardı.
Aralarında paylaştıkları bölgelerin haritasını, büyük boy karton kâğıt üzerine yapmış, bölgede yetişen önemli ürünleri ve bölgenin gelir kaynaklarını, şehirlerini, dağlarını, ırmaklarını, yaptıkları harita üzerinde göstermişlerdi.
Haritalar kümeler arasında değişilir eksik olup olmadığı denetlenir, özellikle eksik aranırdı.
İç Anadolu’nun haritası Ozan ve görevli arkadaşlarıyla yapılmış, yetiştirdiği ürünler mini resimlerle işaretlenmiş, Ankara’daki “Ogüst Mabedi” bile unutulmamıştı. Bir bölge haritasında, bölgenin özelliğini anlatan her hangi bir ürün işaretlenmemişse, “hazine bulmuşçasına” sevinilir, tartışma başlardı.
Doğu Anadolu’nun haritasını yapan arkadaşları, Yurdumuzun en yüksek dağı olan Ağrı Dağını işaretlememiş, önemli tartışmalara neden olmuştu.
Aile Bilgisi derslerinde, yırtık sökük ve düğme dikmesini de öğrenmişlerdi.
Lise öğrenimi yıllarında, felsefe öğretmenleri, “Hasanoğlan Köy Enstitüsü“ mezunuydu. O yıllarda, hemen-hemen her orta dereceli okullarda “Türk Halkı’na hizmet etmeğe geldiklerini” söyleyen, hepside “gençlik” çağında olan “Amerikan Barış Gönüllüleri” vardı.
Öğretmenlerinin çoğu, bu “barış gönüllülerine” karşıydı. Felsefeci:
“Onurlu ve erdemli öğrencilerim” diye söze başlar, ders konusunu örneklerle anlatır, ya sözlerinin ortasında, ya da dengine getirip, birkaç kez; “Amerikan barış gönüllüleri yerine gidip bu ülkeye sizler hizmet edeceksiniz” der, ülkemizin “uygar ülkelerin üstüne çıkarılmasını” isterdi.
Ozan, liseyi bitirdi. Yüksek okul sınavlarını birkaç kez denedi. Aç kalmayı göze alamadı, hep dışarıdan okunabilecek yerleri seçti. Tutturdu, tutturamadı.
Arayış içinde olduğu günlerde, vekil öğretmenlik yapan arkadaşlarıyla karşılaştı. Nasıl öğretmen olunduğunu sordu:
“Dilekçe ile” dediler.
Dilekçesini verir vermez, vekil öğretmen oldu.
Çetin geçen yolculuk sonunda, Cide dağlarının tepesinde bir köyde çalıştığı yıl öğretmenliği sevdi. Liseyi bitiren birisi olarak, birkaç farklı derslerden sınava girip, sınav başarıldığında, (asil) öğretmen olunduğunu öğrendi. Tam felsefe öğretmeni Hacı Küçükkaraca’nın isteğine ve tembihine uygundu. “Ücra köşelerde” ülkeye hizmet edilebilecek bir meslekti.
Kastamonu Kız Öğretmen Okulu Müdürlüğüne, farklı dersleri verip öğretmen olmak istediğini belirten dilekçesini verdi.
Sınavlar başladı, iyi gidiyordu. Bir gün, sınıfa yel gibi giren gözetmenlerden birisi: “Boşuna uğraşmayın. Gidin başka iş yapın. Altı yılda bitirilecek okulu, size bir ayda bitirtmem.” dedi. Bu söylemler Ozan’ı hiç ilgilendirmedi. Üzerine alınmadı. Belki de çoğu sözleri duymadı. Sınav sorularını yanıtlıyordu.
Sınavlar iyi gidiyor, bilemediği sorular çok az sayıdaydı.
Sınavlar bitti, kendi değerlendirmesine göre, esas öğretmen olabiliyordu.
Birkaç gün sonra, sınav sonuçları açıklandı. Gerçekten, gözetmenin dediği gibi öğretmen yapmayacaklardı. Notlar hep, bir ikiydi.
O yıl, Kastamonu Kız Öğretmen Okulu’nda dışarıdan sınava girip öğretmen olmaya hak kazanan kimse yoktu.
Gölköy Öğretmen Okulu’nda sınava girenlerin tümünün esas öğretmen olmağa hak kazandıklarını öğrendi.
Kastamonu Kız Öğretmen Okulu’nda girenlerin hepsi geri zekâlı olamazdı. Bundan sonraki sınavlara, Gölköy Öğretmen Okulu’nda girmeliydi.
Müdür Yardımcısı Muhittin Bey, kendilerine en olumlu davranan öğretmenlerdendi. O’nun yanına gitti, sınavların bundan sonrasına, Gölköy Öğretmen Okulunda girmek istediğini, naklinin o okula yapılmasını istedi
Muhittin Bey, masasında birikmiş kâğıtları karıştırdı bir yaprak kâğıdı eline aldı, bir süre baktı: “Bu gün son gün, postayla yetişmesi olanaksız. Yetiştirebilirsen, naklini elden vereyim.” dedi. Ozan sevindi. Müdür muavini Muhittin Bey, yazı makinesini önüne çekti, nakil yazısını çabucak yazdı, sarı zarfa koydu, Ozan’a verdi.
Ozan kapıdan uçar gibi çıktı. Şehir içinden hızlıca geçti, çoğu yerlerde koştu.
Tepeye çıkıp, Daday İnebolu yol ayırımına geldiğinde, yoldan ayrıldı. Yolların ikisi de çok dolambaçlıydı. Çalılar arasından süzülüp, kuru dereleri, düzlükleri, kıraç tarlaları geçti, “mesai” saatinden yarım saat sonra Gölköy Öğretmen Okulu “idaresine” ulaştı. Yöneticiler, yönetim odasındaydı.
Zorluk çıkartmadı, naklini kabul ettiler.
Ozan, sınavın birinci aşamasını kazanmıştı.
Nakil yazısını, gecikmesini göz önüne almadan kabul eden müdür yardımcısının, Foto Zihni’nin oğlu olduğunu daha sonra öğrenecekti. Foto Zihni: Kastamonu’nun usta fotoğrafçısıydı.
Öğretmen okulunu dışardan bitirme sınavlarına giren başka vekil öğretmenler de vardı. Kısa sürede kaynaştılar. Sınavlar başladığında, kimi zaman yürüyerek Kastamonu’ya gidip geldi, kimi zaman da okul çevresinde, kahvehane de geceledi, sabahladı, kader arkadaşı oldular.
Okulun yatakhaneleri boş duruyor, engel (bütünleme) sınavlarına giren az sayıdaki öğrencilerinden artan yemekleri çöpe döküyorlardı.
Dışarıdan bitirme sınavlarına giren, çevre illerin değişik ilçe ve köylerinden gelen öğretmen adayları, karınlarını Subaşı Köyündeki bakkaldan aldıkları, zeytin ekmek ve soğanla doyuruyorlardı.
“Mevzuata aykırılıktan” çöpe döktükleri yemekleri vermedi, boş yatakhanede yatırmadılar
Okulun öğretmenlerinden Mehmet Sazak’ın girişimleriyle yatakhane açıldı, artan yemekler çöpe dökülmedi.
Yastıksız yorgansız yatakhanede yattı, artan yemeklerden yediler.
Mehmet Sazak, dışarıdan Gölköy Öğretmen Okulunu bitirmeğe gelen vekil öğretmenlere her konuda arka çıktı. Yatakhaneyi açtırdığı gibi, başarmakta zorlanacaklarını sandığı derslerden ücretsiz kurs verdi.
“Biz; öğrencilerimize öğretmenlik mesleğini benimsetmek için altı yıl uğraşıyoruz. Siz, koşa-koşa kendi ayaklarınızla gelmişsiniz” dedi.
Dışarıdan bitirme sınavlarına girenlerin iyi birer öğretmen olacakları kanısındaydı.
Ozan ve arkadaşları; “nasıl bir öğretmen olunacağını” uygulamalı olarak ondan da öğrendiler.
Gerçekten, o yıllarda ülke insanlarının büyük çoğunluğu, öğretmeni öğrencisi; onurlu, erdemli olmayı arzuluyor, “çağdaş uygarlık yolunu aşmak” için koşuyordu…
MART-2008
Fikri uzun-Mart 2008

