03 06 2011

KÖPEK

Köpeğin ahlakı! 

Cezaevinde iş makinesiyle kolu koparılan Veli Saçılık, Hikmet Sami Türk'le karşılaşması vesilesiyle bugün Türkiye gündemine geldi. Edebiyatçı dostumuz Ahmet Yıldız yıllar önce "Köpek" adlı öyküsünde bu konuyu işlemişti çok güzel biçimde. Aynı öyküyü Ergin Yıldızoğlu bir inceleme kitabında ele almış, kitaba da "Köpeğin Ahlakı" adını vermişti. Aşağıda "Köpek" adlı öyküyü yayımlıyoruz, Veli Saçılık'a ithafen.  

KÖPEK

Bu yolculuğa çıkan bizler
Seferis

Orası, berber dükkanının arkasında, oynamayı pek sevmediği dar sokağın kenarı, belki biraz sidik kokuyordu ama biraz kestirmek için gerçekten iyiydi… Güzdü. Karnımın bir yanını toprağa bir yanını güneşe vermiştim. Günlerdir yağan yağmurdan sonra güzel bir güneş vardı. O kutsal sıcaklığı biz de biliyoruz, belki de kimse bizim kadar bilemez kıymetini; uzun bir kışa hazırlanan eklemlerim, tüy diplerim onun enerjisini depolamaya alışkındır. Karnım -ki aslında sabahtan beri boştur- o ısıyla ve ışıkla yumuşuyor ve kendini yeniliyor. Tek gözüm açık; biliyorum, çember çeviren o yaramaz çocuk buralardan geçebilir, çemberinin boş dönmesine aldırmadan demiriyle yine bana vurmaya kalkışabilir. Ama sesleri uzakta, diğer sokakta; şimdilik top oynuyorlar. Berberde gardiyan Mahmut tıraş oluyor. Evlerden televizyonların sesi geliyor. O kutuya gittikçe daha çok bağlanıyor kadınlar, artık kapıların önüne çıkmaz oldular; neme lazım, benim için iyi. Güneşlenecek alanlar bana kaldı. Yine de açmalıyım tek gözümü. Tam dalıp gitmeye gelmez. O çemberli çocuk... Ama açlık gerçekten karnımı kemirmeye başladı. Oraya, cezaevinin yakınındaki çöplüğe akşam artıkları dökülene kadar sabretmeliyim. Sabır…

Annem öğretmişti. Aslında tembeldim, hiç sözünü dinlemedim, arsızdım. Zavallı annem! Nerede öldüğünü bile bilmiyorum! Kötü anılara dalmak ne kazandırır? Şimdi açım ve karnım gurulduyor. Akıllı olmalıyım, ama bu gurultuyla -çemberli çocuk olmasa da- uyumak gerçekten zor. Cezaevinde de iki gündür tuhaf gürültüler geliyor. O korkunç patlamalar, makine gürültüleri; sanki duvarları yıkıyorlar. Hadi dün geceyi geçtik, sabah bile bir tek lokmacık olsun yiyecek dökmediler çöplüğe. Yemek de mi yemiyorlar ne? Mahallenin çöplüğü ise gün geçtikçe yoksullaştı ve kurudu. Kimse tek bir kemik parçası bile atmıyor artık çöplüğe. Geçen hafta dibinde uyuduğum pencereden duydum ister istemez, içerde konuşuyorlardı kadınlar. Onu da kaynatıyorlarmış, çorba yapıyorlarmış. Kaynatılmış kemiğin hayrı mı olurmuş! Mahallenin çöplüğüne kalsam çoktan açlıktan öldüydüm. Ama bu cezaevi bir iki gündür gerçekten bir garip. Yeni çöplükler, yeni yemek bölgeleri mi bulmalı ne? Oysa iyi alışmıştım tembelliğe.

Annem de zaten tembelin biri olduğumu söyler dururdu. Tembel kediler gibi dört ayak üzerine düştün, iyi yer tuttun cezaevi çöplüğünü, diye söylenmişti bir keresinde, açık kahverengi güzelim çakal gözlerini kedilerden söz ettiği için tiksintiyle kısarak.

Doğduğumda diğer kardeşlerimle oynamaya bile üşenirmişim. İstemeyerek atlarmışım annemin sırtından, kardeşlerimin tombala atarak oynamalarına aldırmadan, başının dibine kıvrılır, melul melul onlara yalnızca bakarmışım. Anne işte! Belki de bilinçli getirdi beni buraya. “Bu tembellikle ancak bir cezaevinin cömert çöplüğünde yaşama olanağı bulur oğlum” diye düşünmüştür. Her neyse. Şimdi gerçekten karnım kazınıyor açlıktan. Cezaevinden gelen kaynaşma, gürültü, bağırış çağırışlar da kesildi gibi zaten. Gidip yiyecek bir şeyler bulmalıyım. Ama durun bakayım: snıf, snıf!

Çöplükte gerçekten kayda değer bir parça var gibi. Tuhaf kokuların -barut ya da mazot- arasından alabiliyorum bu kokuyu.

Sallapati adımlarla hiç çaktırmadan, berberin bulunduğu köşeyi başım önde, övündüğüm süslü kuyruğum rahat bırakılmış biçimde havada sallanarak sessizce döndüm. (Diğer arkadaşlarımdan yaşayan kimse kalmadı. Hepsi zehirlendiler; tembelliğim yüzünden zehirli etleri kapma mücadelesine girmediğim için sağ kaldım ben!)

Kahvenin önünden geçmek zorundaydım; hepsi zararsızlar, çok sigara içiyorlar, bir de koyu çay; tavla şakırtılarını duydum yalnızca çardağın altından gelen. Bir otomobil geçti hiç frene basmadan; yol daracık; benden korkusu yok ya bir kenara çekilip boynumu büktüm, benim varlığımı -ah, hep böyle olur!- görmezden gelen şoföre gözlerimi dikerek geçmesini bekledim. Sonra kokuya doğru, çöplüğe yürüdüm.

Koku gerçekten tuhaftı. Diğer yabancı kokular yüzünden yanılıyorum sandıydım önceleri ama öyle değil işte. Bu öyle, benim gibi tembel bir kasap çırağının üstünkörü sıyırdığı dana kemiği, ya da sığır kaburgası, yemekten arda kalmış sinir bölgesi, -ya da bulgur pilavına kazayla düşmüş ve pişmiş bir fare ölüsü- kokmuş tavuk eti filan değil. Başka bir şey bu. Ama kokuyu tanıyorum; bir et kokusu! Ne? Şimdi çıkaramıyorum. Yaklaşmam, burnumla dokunmam gerek belki de. Meraklandım açıkçası.

Bolca yanmış çaput, çarşaf, döşek, elbise; üstelik ıslatılmışlar ve iğrençler! Yine yiyecek yok! Ama işte o çaputların arasında o koku. Bir şans. Burnumla, iğrenç is kokusuna, yanık kokusuna aldırmadan iyice derinlere daldım. Orada bir kenarını buldum, sıkıca ısırdım ve çektim. Ve işte o an tanıdım. Daha önce de ısırmıştım çünkü. Buraya, benim çöplüğüme dadanan simsiyah yüzlü, kendisi de bir çöplük olan, benim çöplüğümden bir şeyler araklamaya çalışan o toplayıcı adamın kolunu!

Evet bir insan kolu bu! Omuzla dirsek arasından kopmuş. Kan akmıyor ama daha sıcak gibi. Doğrusunu söylemek gerekirse ilkinden biraz sert. Kopuk yere yakın yerden tutmuşum ağzımla. El aşağı yukarı sallanmaya başladı ben koşarken. Çünkü ne yapacağımı bilmeden mahallenin ve cezaevinin tersine, boş arsalara doğru koşmaya başlamışım aptalca. Yemek istemedim, içimden gelmedi. Karnım bulandı dersem yeridir; tuhaftı çünkü. Oraya, boş arsaya bir yere gizlemek istedim. Bir kenara koyup patilerimle hızla toprağı eşelemeye başladım, ama birden -nedendir anlamadım!- vazgeçip ağzıma aldım, mahalleye doğru yöneldim. Açlığımı filan unutmuştum. Beni görsünler, bu kolu görsünler istiyordum, böyle bir duygu vardı içimde.

Kahvenin önünden geçerken beni gördüler. Mahsus yavaşlayarak önlerinden geçtim. Ayağa kalkıp bir şeyler söylediler yüzlerini buruşturarak. Ben ise bilinçsizce gidiyordum işte kıçımı o yana bu yana sallayarak. Aslında yaptığım annemin öğrettiklerine aykırıydı, kuralları bozmanın en âlâsıydı. Ama nedendir bilmiyorum ağzımdakini herkese gösterme duygusuyla aptalca koşuyordum işte. Gardiyan Mahmut berberden çıkmış, kahveye doğru geliyordu. Ağzımda kolu gördü. Sonra bana, “Bırak oğlum, bırak onu çomarcığım, ne olursun bırak!” diye hiç alışmadığım yumuşak, hatta saygılı bir dille, çatallanmış, belki de ağlamaklı bir sesle bağırdı. Kahveye doğru koşmaya başladı. Onlara bir şeyler söyledi. Bu kez bağrışarak hep birlikte bana doğru koşuşmaya başladılar.

***
Tavla oynayanlardan emekli bir demiryolu işçisi, sokağın başında kuyruğunu bacağının arasına sıkıştırmış, ağzında sallanan bir insan koluyla uzaklaşan köpeği, kahveye doğru yaklaşan gardiyan Mahmut'a göstererek:
-Bir insan koluydu Çomar’ın ağzındaki, sen de benim gördüklerimi gördün, değil mi Mahmut? diye bağırdı.
-Evet! Bu o! Dünkü isyanda kolu iş makinesinin kepçesiyle koparılan mahkümun kolu bu!
-Vay anam! dedi emekli işçi. Çabuk yakalayalım, bıraktıralım köpeğe ağzındakini; günahtır!
-Çabuk, dedi, Gardiyan Mahmut.
Hep birlikte Çomar’ın peşinden koşmaya başladılar.

***
Kolu fazla incitmemeye çalışarak duvarın dibine usulca bıraktım. Azı dişlerimin yaptığı iz yerlerinden fışkıran küçük, siyah kan damlacıklarını gördüm en son. Kuyruğumu yine, utançla bacaklarımın arasına kıstırarak başım önde, doğrusu düşünceli bir biçimde mahallenin derinliklerine doğru, çember çeviren çocuklara filan aldırmadan daldım. İşte orada kendi kendime söz verdim; bir daha açlıktan ölsem bile cezaevi çöplüğünden tek bir lokma yemeyecektim!

-İş makinesiyle cezaevinde kolu koparılan
Veli Saçılık'a, acıyla- 

40
0
0
Yorum Yaz