Kendi Gecesinde (Öykü) / Erdal ÖZ
25/4/2006 · Kategori: oyku
|
Rıfat Ilgaz Arşivi Taşköprü'den Bakış Kastamonu Net (Blogcu) Şiir Sayfası Öykü | ||
Kendi Gecesinde
Koridorun dibinde daracık bir eşya odamızla hemen yanında hiç kullanmadığımız bir tuvaletimiz var. Gürültüye uyandım. Gittiğimde, kocamın, odanın da, tuvaletin de kapılarını yerlerinden söküp koridor duvarına yaslamış olduğunu gördüm. Olacak şey değildi. Telaşla koştum yanına. ''Ne yapıyorsun?'' dedim. ''Neden söktün bu kapıları?'' Eliyle itti beni. Geri çekilip, duvara yasladığı iki kapının ötesinden şaşkınlıkla onu izlemeye koyuldum. Tuvaletin de, daracık odanın da pencereleri yok. Hangi sivri akıllı düşünmüşse böyle yapmış. Biz de oralara kullanmadığımız ya da az kullandığımız öteberiyi koymuştuk. Eski bir masa, boş valizler, su bidonları, ütü masası, elektrik süpürgesi, kovalar, bez falan. Gündüzleri koridorun aydınlığında evet, ama geceleri ışık açmadan içlerine girmek olanaksızdı. Kocamın, oralara tıkıştırdığımız ne varsa bir bir dışarı taşıdığını görmek iyice şaşırttı beni. Koridor bir yığın ıvır zıvırla dolmuştu. Sorularımı yanıtlamıyordu. Sonra da çıkardığı öteberiyi üşenmeden tavan arasına taşımaya başladı. O gece, üzülerek, sabaha kadar onu izledim. Ortalık boşalınca, tavan arasındaki tek kişilik eski somyayı getirdi; uğraştı ama, somyayı daracık kapıdan içeri sokamadı. Ortadan kalkan onca ıvır zıvırın altından bir yığın pislik çıktığını düşünüp koştum, süpürgeyle faraşı alıp geldim, pisliği şöyle kabaca almak istedim; tersledi beni, engel oldu. Tavan arasında bir de eski şilte bulmuş, getirdi, yaydı somyanın üzerine. Uzandı yattı. Kocam o geceyi orada, o daracık yatakta geçirdi. *** Sabah yine büyük bir gürültüyle uyandım. Koştum; kocam, tuvaletle eşya odasının arasındaki duvarı parçalıyordu. Bütün gün toz toprak içinde çalıştı, yıktı duvarı. Çıkan döküntüyü teneke teneke taşıyıp bahçenin bir köşesine yığdı. Koridoru süpürüp sildim. Beni yanına yaklaştırmadı. Bir ara duvar dibine bıraktığım süpürgeyle faraşı kullandığını gördüm. Sonra da bıraktığım süpürgeyle ıslak tahta bezini aldı, süpürüp sildi içerinin tozunu toprağını. Aradaki duvar yıkılınca kapılar da birleşmişti; somyayı şiltesiyle birlikte içeri taşıdı, duvara yanaştırdı, oturdu üzerine. Oysa geniş yatakta yatmayı severdi kocam. Oturduğu yerden sağına soluna bakınıyor, yeni bir şeyler tasarlıyordu. Koridorun dibinde, alışmadığım, anlamsız bir boşluk oluşmuştu. Tavan arasına götürdüğü boş valizlerden birini getirdi, içine çamaşır, pijama, sabun, havlu, diş fırçası, diş macunu gibi bir şeyler koydu; bol da sigara attı valize. Banyodaki tıraş takımını bile almadı. Sonra valizi kapatıp somyanın altına sürdü. Bunları yaparken odanın ışığını yakmıyordu. Sonra bir tabureye çıkıp odanın da tuvaletin de lambalarını çıkardı, kordonlarını da çekip diplerinden kopardı. Gün ortasında koridorun lambasını yaktı. Gitti, düzgünce kesilmiş bir tahta parçası buldu, üzerine eşit aralıklarla üç uzun çivi çaktı; iyice çakmadı çivileri, sonra onu tutup iki ucundan alacakaranlık odanın duvarına çiviledi. Bunun bir askı olduğunu havlusunu çivilerden birine asınca anladım. Daha sonra onu, heladaki küçük lavaboyu kırarken gördüm. Koridorun bir ucundan izliyordum yaptıklarını. Lavabonun altından çıkan boruyu da duvara girdiği yerden kesti kopardı. Duvarın ortasında anlamsız bir musluk öyle tek başına kalakalmıştı. Onunla da yetinmedi, bu evi aldığımızda beğenmeyip söktüğümüz ucuz sarı pirinç musluğu da bulmuş tavan arasında; güzelim musluğu söküp çıkardı, yerine o uyduruk sarı musluğu taktı. Musluk şıp şıp su damlatıyordu. Belki de bilerek iyice kapatmıyordu musluğu, bilemem. O günden sonra evin içinde hep su şıpırtısı duyar oldum. *** Gündüzleri uyumuyordu. Sanki birileri gelip onu yatarken yakalayacakmış gibi, sağına soluna bakınıp çekinerek alacakaranlık yatağına kısa bir süre uzandığı oluyordu. Kaçamak bir uzanmaydı bu. Gününün çoğunu ayakta geçiriyordu. Geceleri uyuyordu; horultusundan anlıyordum. Uykusunda sık sık bağırdığını duyuyordum; çığlıklar atıyor, anlaşılmaz şeyler söylüyordu. Uyanık olduğunu, yatağının önündeki daracık boşlukta bir aşağı bir yukarı dolaştığını, terliklerini sürüyüşünü duyuyordum. Ara sıra ayakkabılarını da giyiyordu; bir sabah, bir de akşam. Beton tabanda ökçeleri tok sesler çıkarıyordu. Onu bazen, yatağının üzerine oturmuş, tırnaklarını yerken görüyordum. Oysa hiç âdeti değildi. Bir keresinde tırnaklarını yerdeki betona sürterek düzelttiğini de gördüm. Yazık ediyordu o güzelim ellerine; ince uzun parmaklarına acımadan eziyet ediyordu. Tırnak makasını sessizce yaklaşıp yakınına bıraktım; kaptığı gibi, öfkeyle fırlattı attı koridora. Yüzükoyun yattı sonra. Küsünce böyle yapardı, yüzükoyun yatardı. *** Kızım bir yaşına gelmeden önce, çıtalardan örülmüş dört duvarlı bir odacık almıştık ona; 'park' da diyorlar, 'bahçe' de. Odanın ortasına götürüp halının üzerine koyuyor, kızımı da içine bırakıyorduk; parmaklıklara tutunup ayağa kalkıyor, tutuna tutuna içinde adımlamaya çalışıyordu. Kızım yürümeye başlayınca, o yepyeni 'park' ı katlamış, ikinci çocuğum için de kullanırız diye kâğıtlarla güzelce sarmış, açılmasın diye iplerle de bağlayıp tavan arasına kaldırmıştım. İçinde oturan, oyuncaklarıyla oynayan, emekleyen, kenarlarına tutunup ayağa kalkmaya çalışan sarı saçlı bir oğlan çocuk düşünmüşümdür hep. Kocam bir gün çatıya çıkıp buldu o parkı. Bıçakla kesti kesti attı o ipleri, kâğıtları. O güzelim parkın ince parmaklıklı dört duvarını söküp ayırdı birbirinden, testereyle kesti, biçti, çaktı, uzunca iki parça kapı gibi bir şey yaptı. Söktüğü kapıların menteşelerini de çıkarıp yeni yaptığı bu parmaklıklı kapılara taktı. Parmaklıklardan oluşan, içeri doğru açılan iki kanatlı bir kapıyla kendisini koridordan ayırmış oldu böylece. Kapının kapakları göğsüne kadar geliyordu. Ayakta olduğu zaman göğsüne kadar geliyordu. Ayakta olduğu zaman göğsünden üstü görülüyor, yatınca hiçbir şey görülmüyordu. Bir de, nereden bulduysa, kalınca bir zincir bulmuş, onu geçirdi iki kanattaki parmaklıkların arasından. Zincirin iki ucunu içeriden bir asma kilitle birleştirip kilitledi. Bir gün, yatağının üzerine kapıya yakın oturmuş, koridordan gelen cılız ışıkta, kucağındaki deftere bir şeyler yazdığını gördüm. Kendisine baktığımı anlayınca kalemi defteri hızla yorganın altına sokup gizledi. Akşamüstü, ince ince yırtılıp atılmış sarı kâğıt parçacıkları buldum parmaklığın önünde. Çok sevdim onu. Çok hoş bir insandı. Onun beni sevdiğini bir türlü anlayamadım. Bir kez olsun 'seviyorum' demedi bana. Diyemedi. Ne kadar istemişimdir, bir kez olsun ağzından bir sevgi sözü çıkmasını. ''Böyleyim işte, beni olduğum gibi kabul et, sevgimi belli edemiyorum,'' demişti bir gün. ''Davranışlarımdan anlamıyor musun?'' demişti. ''Neyi,'' demiştim, ''neyi anlamıyor muyum?'' 'Sevdiğimi, seni sevdiğimi' dedirtebilirim belki diye sormuştum. Gülmüş, bıraz kızarmış, belli ki biraz da kızmıştı. Hiç unutmam, bir keresinde ona yine bu konuda sitemler etmiştim de, adamcağızın gözleri dolmuş, ne demişti bakayım, ha evet: ''Senin istediğin sevgi değil, senin istediğin sevda sözleri,'' demişti öfkeyle; sonra da, ''Bende sevginin, sevdanın sözleri değil, kendisi var,'' demişti. *** Kızımın, bebekliğinden kalma pembe plastik bir su bardağı vardı. Minikken sütünü de, suyunu da ondan içmeye alışmıştı. Hiç sevmem plastikten yapılmış şeyleri. Eline cam bardak vermeye korkardım; elinden düşürür, bir yerlere çarpar, bardak kırılır, camlar bir yerlerini keser diye. Kocam, o plastik bardağı da bulup götürdü kendi gecesine. Kızım üç yaşında. Bir haftadır anneannesindeydi. Telefon edip bir süre daha orada kalmasını söyledim; babasının bu durumunu görsün istemedim. Lavabosunu kırıp parçaladığı, duvarın ortasında kalan o uyduruk musluğu kullandğını da gördüm bir gün. O güzelim koyu sarı saçlarını dibinden kazıtıp eve dönünce, soyunup dökünmüş, çırılçıplak kalmıştı. Musluğun altına eğilip buz gibi suyla başını sabunlamıştı önce, sonra köpüklerle koltuk altlarını, omuz başlarını, kollarını, bacaklarını bir güzel yıkamıştı. Musluktan akan sular doğruca yere, ayaklarının dibine akıyordu. Yıkanırken sabunlu sular yatağının altına kadar yayılmıştı. Suları önce ayaklarıyla, kalanları da elleriyle sıyırmıştı helanın deliğine. Elindeki pembe bardağı musluktan doldurup doldurup sular atmıştı duvardaki sabun köpüklerine. Dağınıklığı, pisliği hiç sevmezdi kocam. O gün yüz havlusuyla başını, gövdesini, bacaklarını kurulamış, aynı havluyla pembe plastik bardağı da silmiş, kurusun diye havluyu duvardaki çivi askıya asmıştı. Sanıyorum kıçını durulamak için de o bardağı kullanıyordu. Suyu da musluktan doldurup onunla içiyordu. Bu kadar titiz, bu kadar temiz bir insanın bunları yapmasını şaşkınlıkla izliyordum. Bir daha da yıkanırken görmedim. Yanına bile sokulamıyordum. Kapısına yaklaşınca deliye dönüyordu. Yalnızca kirli çamaşırlarını almama, temizlerini bırakmama izin veriyordu. Küçük bir kâğıda, aldığı temiz çamaşırların da, verdiği kirlilerin de listesini yazıyor, kapının önüne bırakıyordu. İstediği yemeklerin listesini yapıyordu. Hep belli yemekleri istiyodu: Kuru fasulye, nohut, pirinç pilavı, bulgur pilavı, kapuska, mercimek çorbası, üzüm hoşafı. Oysa nefret ederdi üzüm hoşafından. Kahvaltıda da çayın yanında yalnızca beyazpeynirle üç-dört zeytin. Bir keresinde çerkeztavuğu yapıp götürdüm; deliye döndü, eliyle uzanıp kaldırdığı gibi yere çaldı tabağı. Oysa çerkeztavuğunu nasıl da severdi. Biraz sokulup bir şey söylemeye kalksam, dediklerimi duymamış gibi yapıyor, hiçbir tepki vermiyordu. *** Bir gün sabrım taştı, bağırdım. Döndü. Beni ilk görüyor gibiydi. Kalktı, yapıştı parmaklıklara, üstünden elini uzatıp elimi tuttu, dudaklarına götürüp öptü. Başını kaldırınca gözlerindeki ıslaklığı gördüm, çaresizliği gördüm. ''Ne oldu sana böyle?'' dedim. Boş boş baktı gözlerime. Parmaklıklı kapıyı açmasını istedim. Karşı koymadı. Asma kilidi açtı, zinciri boşalttı, araladı kapıyı. Bir süre bakıştık. Elinden tutup çektim, dışarı çıkardım. Karşı koymadı. Salona götürdüm. Salonu ilk görüyor gibiydi. Bir süre durdu kapıda, uzun uzun salonun bütün köşelerini gözden geçirdi; sonra girdi içeri; yavaşça yaklaşıp sevgiyle dokundu koltuklara, masaya, masanın ortasındaki çiçek dolu vazoya, perdelere, saksılara, ayaklı lambalara. Sonra incitmekten korkar gibi yavaşça uzandı divanın üzerine. ''Sana et kızartayım; pirzola ister misin?'' dedim. Sevinmiş gibi gözlerime baktı. Elimden tutup kendine çekti beni. Eğilmemi istedi. Eğildim. Yanaklarımdan öptü. Yüzümde dudaklarının çatlamış kuruluğunu duydum. Mutfağa koştum. Dolaptan pirzolaları çıkardım, tavaya yağ döktüm, koydum ocağa; yağ ısınırken salatayı yaptım; pirzolaları cızırtılarla tavaya dizdim. Masayı boşaltıp hazırlamak için salona döndüğümde komodinin üzerindeki fotoğrafımı okşuyordu. Gözyaşları içinde mutfağa koştum, pirzolaları çevirdim. Salondan radyonun sesi geldi; kötü bir erkek sesi çekilmez bir arabesk türkü okuyordu; sonra bir pop müziği, anlaşılmaz konuşmalar, bir cızırtı, bir şarkı. İstasyon aradığını anladım. Pirzolalar hazır olana kadar radyoyla oynadı, sonra kapattı radyoyu. Pirzolaları götürüp masaya koydum, salatayı da. ''Hadi sevgilim, yemek hazır; otur her zamanki yerine,'' dedim. Ekmeği unutmuştum; koştum mutfağa, ekmeği doğradım, buzdolabından su kabını çıkardım, salona döndüm: Yoktu. Seslendim, ses vermedi. Banyoda ellerini yıkıyor olabilirdi; ama hayır, banyonun ışığı yanmıyordu; yine de gidip baktım: Yoktu. Aklıma geldi: Koridora koştum; ah evet, yuvasına dönmüştü, kendi gecesine. Yaklaştım, parmaklıklara tutunup neler söylemedim ona. Duymadı, bile. Yatağına uzanmıştı, yüzükoyun yatıyordu; küs olduğu zamanlarda yaptığı gibi. Parmaklığın üzerinden eğilip saçlarını okşamak istedim, eliyle itti elimi. Onu kendi karanlığında, kendi gecesinde bırakıp hıçkıra hıçkıra salona döndüm. Oysa dört yıl önce cezaevinden çıktığında ne kadar iyiydi. Tek kişilik hücrede bir yıl kalmıştı. Bir hafta sonra tatile çıkacaktık. Güneyde, deniz kıyısında bir motelde üç kişilik bir oda ayırtmıştık. Olmadı. |
|
|
|
admin Perşembe, Nisan 06, 2006 |
| Beni Erdal Öz'ün romanı "Yaralısın"ı yeniden okumaya, geçenlerde izlediğim bir Yeşilçam filmi kışkırttı. Esas oğlan (Ayhan Işık mıydı, Fikret Hakan mıydı, tam hatırlayamıyorum... Fikret Hakan olmalı!), film boyunca kitabı elinden düşürmüyor. Salinger'ın "Çavdar Tarlasında Çocuklar"ını da, Mel Gibson'ın elinde görüp tekrar tekrar okumamış mıydık? Kitap hakkındaki düşüncelerimi daha önce (Hece dergisine) yazmıştım. Beni bu roman hakkında yeniden konuşmaya, kendilerine "ilerici-devrimci" diyen yazarların (hususen Erdal Öz'ün) işkence ve militarizm olgusuna bakışı/yaklaşımı icbar etti. Roman, evi basılıp "gözleri bağlı olarak" götürülen (devrimci) gencin "içeri"de yaşadıklarını anlatıyor. Sorgulama, falaka, işkence... "İşkence"yi anlatırken oldukça başarılı Erdal Öz. Ancak, "Yaralısın", bazı eleştirmenlerin öne sürdüğü gibi 12 Mart'ı, daha doğrusu militarizm olgusunu masaya yatıran, "yenilgi"nin nedenlerini kurcalayan bir roman değil... Sadece içeride yaşanan insanlık dışı olayların anlatıldığı tipik bir "işkence belgeseli." Olayın nerede, hangi tarih diliminde geçtiğine dair somut bilgi yok. Sorgulanan gencin bazı siyasal eylemlere karışmış olduğunu tahmin ediyoruz. Ne tür eylemler bunlar? Bilmiyoruz. İşkencecilerin kim olduğu, devrimci genci ne adına sorguladıkları da seçik değil. Bunu okuyucunun ferasetine, anlayışına, düpedüz tahayyülüne ve muhtemelen tarih bilgisine bırakmış romancı. İşkencecilerden biri, "İstersek burada seni yok ederiz" diyor; anlıyoruz ki bir "erk", hukuk dışı bir "organizasyon", bir "güç" adına davranılıyor. Gelgelelim, sorgulanan genç görülmemiş bir metanet sergiliyor ve kendisinden istenen bilgileri (örgütsel bağları, katıldığı eylemleri, eylemci arkadaşlarının kimliğini) vermiyor. Bütün bu işkencelerin sonunda ne mi oluyor? Devrimci genç katlandığı onca sıkıntıdan sonra, daha da bileneceğine, çözülüyor. Daha doğrusu, "Nurileşiyor." (Nuri, siyasal cürüm işlememiş, politik bilinçten yoksun sanıklara Erdal Öz'ün yakıştırdığı sıfat!) Bunun bir 12 Mart romanı olduğunu sadece yazarın beyanlarından anlıyoruz: "12 Mart'ta gelen faşist denemenin bana kazandırdığı bir kitap oldu Yaralısın." (Yeni Ortam, 1 Kasım 1975. Aktaran Fethi Naci, "Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme") Yazar, daha sonra, "faşizm mikrobuna karşı çıkmaya çalıştığını", öfkesinin siyasal bir tavırdan kaynaklandığını söylüyor ama, işkenceyi bir "insanlık suçu", ya da "düşmanca bir tutum" olarak görmekten öteye de geçemiyor. İşkence, evet kötüdür. Düşman barikatlarda bulunanlar açısından da mutlaka bir "tecziye yöntemi"dir. Fakat daha da önemlisi, militer bir arazdır. Erdal Öz'ün anlattığı devrimci genç, muhtemelen 12 Mart muhtırasını izleyen aylarda, Başbakan Nihat Erim'in "balyoz hareketi" adını verdiği seri tutuklamalarda içeri alınmış bir kişi. Kitabın yazarı da balyoz hareketinin mağdurlarından biriydi: 12 Mart muhtırasını izleyen aylarda, "uçak kaçırma eylemine hazırlandığı" gerekçesiyle bir grup aydınla birlikte tutuklanıp cezaevine konulmuştu. Erdal Öz'ün kişisel serüveninin bu romana tanıklık/kaynaklık ettiği düşünülebilir. Gelgelelim, romanda anlatılan devrimci gencin de, Nuriler'in de, yazarın kendisinin de, yazar gibi düşünen birçok kişinin de ("faşist cunta", "faşist deneme" gibi birtakım öfkeli romantik karşı çıkışlar dışında) "militarizm" olgusuyla bir alıp veremediği yok; yazarın böyle bir sorunsalı olmamış. Evet, Erdal Öz işkenceyi pek mahir bir dille anlatıyor ve tüylerimizi diken diken ediyor da, işkencenin "demokratik normale" müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiş güçlerce kurumsallaştırıldığını (çünkü işkence bir kurumdur) görmüyor, göremiyor. Müdahale "dost militer güçler"den gelseydi belki de bu roman olmayacaktı! Yeni Şafak Gazetesi - 6 Nisan 2006 |


ERDAL ÖZ
Cumhuriyet 22.04.2006