25 11 2011

Kayalara Vurmuş Suretin

•    Kayalara Vurmuş Suretin
Her şey ustalıklı oyulmuş ipince bir çekiş dilinin anlatımı altındaydı. Sert çizgili mermer kayalıkların yüzü bir uçtan öbür uca durmak yorulmak bilmeyen bir çekiş koşusunda, soluğunda yontulmuş, irili ufaklı hayvan ve insan kabartmalarıyla çoğaltılmış büyütülmüştü sanki. Kabartmalar o denli yalın, o denli ince oylumlu bir güzellik içindeydiler ki, heykeltraş, çekiciyle yendiği kayalıkların yüzüne apayrı bir anlam ve canlılık katarak azizleştirmiş, tatlandırmıştı. Kabartmaların kimisi belli bir anı ya da birkaç anı birden yaşarlarmış gibiydiler ya da hangi dilden olduğunu kimselerin bilmediği bir ezgiyi söylüyorlarmış gibi yarı açık bir ağızdaydılar. Kimi kabartmalarsa, yorulmuş bitmiş bir bekleyişin, bir korkunun yakarış anında yakalanmışlardı, çekiçlerin yasasına. Yer yer pas yeşili, yüksek boylu, besili, arka ayaklarının üstünde şaha kalkmış atlar, boyunlarına süslü çanlar, tasmalar takılmış keçiler, balık sırtı gibi madeni pullardan oluşmuş kalın zırhları içinde nöbete durmuş askerler, başları taç yapraklı, kıvır kıvır saçlı bir kamışa üflermiş gibi de dudaklarını öne doğru çıkarmış, coşkulu, sevecen yüzlü tombul çocuklar, sırtlarını verdikleri kayalıklarla yaşıt olmuşlar, geçmişlerini, geleceklerini unutmuş gitmişlerdi.

Pembe çiçekli, geniş yapraklı, uzun dallı, kokuları taşa toprağa sinen tutam tutam kekikler çıkmış fışkırmıştı kayalıkların yüzünden. Biraz aşağıda, sesini yeşil yosunların emdiği incecik bir dere akardı. Geçmiş çağların can damarına kök salmış devasa çamlarla kaplıydı yamaçlar. Rüzgâr vurdukça ince hışırtılı pürdilinden sesler çıkaran çamlardan süzümüş ince ışıklar yağardı aşağıya. Kabartmalar o kayalıkların yüzüne pul pul işlenir oyulurken, ağaçlar orada varlar mıydı, yoksa toprağın yüzünü bu denli değiştiren zaman, o kabartmalarla birlikte mi değişmiş yaşlanmıştı bilinmezdi.

Otlara, çalılara tutunularak kayalıkların üstüne çıkıldığında, oradan yalnızca uzaklara bakılabilinirdi ancak. Ne denli hızlı yürünürse yürünsün, her defasında o dağların pek çok uzağında kaldığını ya da pek az yüründüğünü insana duyumsatan uzaklıktaki dağlardı onlar. Kurta, çakala, ayıya benzer yaratıkların olmadığı o uzaklıklarda sert, üşütücü rüzgârlar yüzer, hafiften renklendirilmiş, ışığa batmış çıkmış, ışıkla köpüklendirilmiş ipince ufuk çizgileri görünürdü. Kendilerini hiç tüketmeyen rüzgârların selinde otlar, ekinler uğunur hareketlenir, her yan bir sallantı içine girerdi. Daha yukarılarda ise, süt beyaz bulutlar salınırdı. O denli beyaz ve parlaktılar ki, uzun süre bakılması olanaksızdı onlara. Sürekli değişen güneş ışınlarının boğucu sarılığı ile gökyüzü zarının mavi ince ağında, ağır ağır salınan, ötmeye bile üşenen geniş kanatlı kuşlar belirirdi bazen. Havada açtıkları yolların izlerini asla unutmayan göçebe kuş sürüleriydi onlar.

Belirli aralıklarla oyulmuş, düzgünce kesilmiş kaya mezarlarının ağızları, pırıl pırıl güneşe karşın, serin, nemli karanlıklar içinde bakardı dünyaya. Kararmış, çürümüş bakır tellerden yapılmış küpeler, üzeri çizgiler, oymalarla süslenmiş bilezikler, çanak çömlek ve iskelet parçalarından başka bir şey görünmezdi içinde mezarların. Geçmiş çağların kokularıyla dolu mezarların hemen ağzından başlardı karanlık. Ve o karanlıkların gerisinde köpüren tarihin derin kara gözleri gizlenirdi sanki.

Kabartmaların en göze çarpanı, orta yerde yer alan, kayalıkların ötesinden yüzeye, öne doğru fırlamış gibi duran, heykelimsi, tombul kadın yontusuydu. Defne yaprakları ve yöresel takılarla süslenmiş, düzgünce taranmış uzun gür saçları, ortadan ikiye ayrılmış, belikli örgüler, burmalar halinde başının üstünde toplanmış, geri kalan saçları da yüzünün iki yanından aşağıya kıvrımlar, pürçemler halinde sarkıtılmıştı. Gülümseyişinin sınırları gamzelerine varamadan donmuş, doğumu yakın, her an ana olmaya hazırmış gibi sancılı, ürkek bir utangaçlık sinmişti yüzüne. Bol pileli eteğinin kıvrımlarının altındaki bedeninin duruşu, ellerinin biçimi, parmaklarının yumaşaksı uyumu, insanın düş gücünü zorlayan gözlerinin gizemli çekiciliği, dolu dolu memeleriyle, kendi yaşamından öylesine damıtılmış ince özler içeriyordu ki, heykeltraş, ruhundan gelen sesleri, bilincinin imbiğinden geçirerek, görülmemiş bir yürek oyununda çekicinin ucuna akıtarak onu çok özel bir anında yakalamış, sonra da fotoğraf gibi dondurup bırakmıştı kayalıkların yüzünde sanki. Öne çıkmış, insanın yüzüne doğru akan canlılığını, çarpan yüreğini duyumsayabilir, yarı açık, etli, iri dudaklarının ince kıvrımından en son çıkardığı sesin, tınının tadını sezinleyebilirdi insan. Giysileri zaman rüzgârlarının elinde aşınmış, bol pileli eteğinin kıvrımları belirsiz olmuştu. Zamanı dinlendiren, zamanı ürkütmeyen, ancak ölerek ölümsüzlüğü yakalamış gibi bir yalnızlık duygusu sinmişti yüzüne. Kendi yalnızlığıyla yalnız bir yalnızlık duygusuydu bu. Biçimli burnu, elleri, yüzü, memeleri ve en kadınsı olanlara özgü çekici iri oval gözleriyle yüzyıllardan beri gürültüsüzce bakardı dünyaya.

Yıllardır susmayan damla, akıntı ve yosun izleriyle gölgelenmiş yüzündeki çizgiler, pütürler, yaşlanmış bir zamanın ince izleriydiler. Geçmiş çağların yaraları gibi duran o çizgilere karşın, bir çiçek çekingenliği, bir kelebek uçuşu sinmişti yüzüne. O görünümüyle günümüzün birçok kadınından daha yalın, daha çekici, olgun anlatımlar taşırdı bakışları kadının. Hangi uzun dönemlerin bakışlarıydı onlar? Böylesine nereye bakardı da, neyi arardı ? Kendi geçmişinden bir şeyleri mi, yoksa başka dönemlerin kendilerine özgü gizemini, dertlerini mi ?

Çıplak ayakları, kirden, pislikten kararmış, köseleye dönmüştü, geniş taraklıydı Cafer'in. Bodur çalılar örneği kısa küt boyunun üstünde saçları kökünden kazınmıştı. Su kabağına benzeyen şekilsiz başı, yüzü, vuran poyrazların, doğan, büyüyen, batan güneşlerin kalın izlerini taşırdı; yeşil fidesinin üstünde kararan biberler kadar siyahtı. Yuvasına kaçmış iri, pörtlek gözleri, uzun kara kıvırcık kirpiklerin arasından ezik, tedirgin, ürkek bakardı dünyaya.

Güneşin doğuşuyla birlikte kaçarcasına evinden çıkar, taşa, dikene, çalıya aldırmadan kendini dağlara vurur, kaybettiği bir oyuncağı ararmış ya da çok değerli bir anının peşine düşmüş gibi o kabartmalı kayalıkların dibinde alırdı soluğu. Kabartma kadın tasvirinin eteklerinin dibine sığınırcasına sokulur, uzun, kara kıvırcık kirpiklerinin arasından, bir aynada kendine bakarmış gibi hayran hayran o kadına bakar, elini yüzünü sürer, duygulanır, sonra da kendinden geçercesine ağlardı. Ne poyrazların mezar ağızlarına vuran ninnili uğultusunun ayırdına varırdı, ne açlığının, susuzluğunun, ne de ateş basmış gibi yanan kayalıkların yüzünde ter içinde kaldığının... Ağaçlara, kayalıklara sürtünürcesine alçalan bulutların kararması, şimşeğin çıkması, havanın gürlemesi de etkilemezdi Cafer çocuğu hiç.

Günlerce, haftalarca böyleydi bu. Ne zaman o kabartma kadın tasviriyle yüzyüze gelse, onunla kendisi arasında gizli, sözsüz bir anlaşma varmış gibi, onun yüzünde kendine ait bir ses, bir titreşim bulur, kendi yaşamını o kadının yaşamına katmaya çalışırdı. Kafasından geçen düşüncelerinin, bakışları aracılığıyla o kadına ulaştığını, anılarıyla onun yüzünün içinde yürüdüğünü, o kadının da kendisini sevip anladığını, bir an kayalıkların yüzünden kalkıp doğrularak, kendisine tatlı tatlı gülümsediğini sanır, derin bir güven ve koruyuculuk duygusu içinde rahatlar, bir kuşun gergin kanatları arasındaymış gibi ince, esin verici bir ruh dinlenmesine girerdi.

Dayanılmaz güneş öğlenleri başladığında, kadının ellerinin, yüzünün, sıcağın ince buğulu ağırlığı altında için için terlediğini sanır, kadının yüzüne baka baka, aç, susuz uyuyakalırdı bazen. Sonra üstünden gölgelerin çekildiğini, kavurucu sıcağın altında dura dura ter içinde kaldığını anlayınca uyanır, ürkek ürkek sağına soluna bakınarak, bir gölge gibi yerini değiştirir, kabartma kadının eteklerinin dibine biraz daha sokulurdu. Bazen de, zırhı, kılıcı, kalkanı, başında sivri uçlu savaş tolgasıyla nöbet tutan askerlerden kadını kıskanır, asker kabartmalarını geriden taş yağmuruna tutardı.

O kabartma kadın, tek sessizi, dert ortağı, arkadaşı, sığıncasıydı onun. Usu, canlılığını ondan alır, ruhunun çevresiyle olan ilişkisini bir tek o belirlerdi sanki. Kabartma kadın tasviri de, çocuğun kendine olan düşkünlüğünü bilirmiş gibi kendi sessiz varlığıyla ona yardımcı olmaya çalışır, dudaklarının kalın kıvrımında güneşin devinimine göre ışıklar, gölgeler belirir, her türlü zamana uydurulmuş yüzüyle, Cafer çocuğun düşlerini, umutlarını besler, uyanık tutar, iri, oval bakışlarıyla çocuğun aklının ermediği bir zamansızlığı yaşardı.

Gün eğilip de, batı dağlarının ardına gidince, evine dönme vaktinin geldiğini anlayan Cafer'in yüzü eğilir, tepeden tırnağa ürperir, kabartma kadının kucağına sokularak, geceleri de orada kalmayı isterdi hep. Ne ki, geceler dayanılmazdı orada. Güneşin batmasıyla karanlığın azgın atları ortalığa dört nala girer, donmuşcasına kalın bir karanlık çökerdi her yana. Ağaçlar, kayalıklar siyah yamçılarına bürünmüş göçebe çobanlardan farksız olur, orman susar, dalların kıpırtısı durur, ağaç araları boşalır, antik mezar ağızları, perdelerini çekmişcesine kararır, dilsizmiş gibi görünen ormanların kendi kendilerine verdikleri garip düzenli uğultuları, çürümeyi gizleyen karanlık mezar ağızlarını, sese, çığlığa boğar, gece korkularının gizemli terörü başlardı. Cafer çocuğa da gönülsüz gönülsüz evinin yolunu tutmak kalırdı böylece. Kabartma kadın tasvirinin de sessizce arkasından kendine baktığını sanır, iki adımda bir durup geri dönerek, o da kabartma kadına bakardı.

Genç yaşında anacığı ölmüş, anasının toprağı kurumadan, kara kuru, yüzü ışık geçirmeyen, iki çocuklu bir kadınla evlenmişti babası. Analığının evlerine gelmesiyle Cafer'in acısı katlanmış, zorlu günlerin geceleri başlamıştı. Analığı öylesine lanet biriydi ki, kendi çocuklarına en sevecen yanını gösterirken, Cafer'e acımaz, ne zaman onunla karşı karşıya gelse, iri parlak gözlerini çocuğun gözlerinin içine diker, yüzü yüzünün üstüne kapanırdı sanki. Babası da, analığına olan korkusundan en ufak sesini çıkarmaz, korumaz, kollamazdı Cafer'i hiç. Hele hele analığı bir kez ağzını açmaya görsündü; zehir dilinin, yılan dilinin biri olur çıkardı. Onun küfürlerini duyan Cafer'in eli ayağı tutulur, beyni kilitlenir, ne yapacağını bilemezdi.

Analığının öfke dolu çatılmış kaşlarından, her an tepesine inmeye hazır yumruklarından kurtulabilmek için kaçacak delik arardı Cafercik. Ortalık güneşlikse evinden kaçarak, kabartmalı kayalıkların orada alırdı soluğu; ortalık geceyse, soyunur, yatağına girer, yorganını başına çeker, kendini uyumaya bırakarak bir an önce şafağın sökmesini beklerdi. Horozların ötmesiyle günün yüreği atmaya başlar, dünya çeşitli uyanışlara gözünü açardı. O da fırlar çıkardı evinden. Kabartmalı kayalıklara soluk soluğa varır, düzgünce taranmış, ortadan ikiye ayrılmış, belikli, gür, uzun saçları, elleri, yüzü ve bakışlarıyla ölen anacığına benzettiği o kadına baka baka rahatlamaya çalışırdı. Bazen tutam tutam kekikler, çiçekler yolar takardı tasvirin başına. Anasının bedeninin o kabartma kadın tasvirinde geri döneceği duygusuna kapılır, gözü, kaşı belirsiz, iskeleti, şeması olmayan, akıcı, yoğun duygular geçerdi içinden. Anacığını o kabartmanın yüzünde değil, onu izleyen kendi içinde olduğunu bile bile ona dokunmaya çalışır, oraların geçmişlerini, yaşlarını düşünmez, her şeyi kendi çocukluğunun gerçeğiymiş gibi görür, yapardı. Kayalıkların yüzünde kıpırtısızca duruyor olmasına karşın, o kabartma tasvirin cansız, devinimsiz biri olmadığını sanır, havada, rüzgâra karşı hareketsizmiş gibi duran bir kuşun tüyleri nasıl için için kıpırdar, oynarsa, onun yüzünde de ancak kendisinin ayırdına varabildiği bir canlılık ürpertisi sezinler, yüzünü gözünü okşar, parmaklarının sıcacık bir ana tenine değdiğini sanarak, ölen anasının hayalini, çizgileri belirsiz olmuş, sisler içinde kalmış gölgeler örneği gözünün önüne getirirdi...

39
0
0
Yorum Yaz