KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

1/4/2008 · Kategori: oyku

 

 

                                                KANARYA SUSMADI

                                                                                      FİKRİ UZUN

 

Nevşehir Lisesi ikinci sınıfında, derse ilk girdiği gün hoca, kucağında ki kitapları masasına döktü, kara tahtanın önünde dikildi. Kollarını arkadan kenetledi, kaşlarını çattı sınıfı süzdü.

 Elbisesi bol, kravatı yan duruyordu. Orta yaş üstü, yumuşak etli bedenli, uzun boyluydu.

Kendisini tanıttı. Adının Ahmet, Soyadının Yiğit (üstüne basa-basa) olduğunu, coğrafya derslerine gireceğini, çalışmayanı sınıfta bırakacağını, sert ve net biçimde anlattı.

Yılışıklardan hiç hoşlanmam. Kopya çektirtmem, sınıfta konuşturtmam, gürültü istemem” dedi.

Sınıfa epeyce gözdağı verdi.

Hiçte öyle birisi olmadığı kısa sürede anlaşıldı.

Sınıfa bir kucak kitapla girer, kucağındaki kitapları masasının üstüne döker, kara tahtanın önüne dikilir ya bir öğrenciye çatar, ya hiçbir şey yapmamış olana yapmış gibi bakar, affetmiş gibi davranır, sınıfı güldürür, bir iki coğrafya ile ilgili tümcelerinden sonra, başka konulara geçerdi.

Rusya’nın Sibirya iklimini değiştirmeği, Azak Denizi kıyılarına set çekmeyi düşündüğünü anlatır, Filistin Topraklarına yerleşen İsrail’in elindeki kıt toprakları değerlendirmek, kısıtlı toprağından daha fazla ürün almak amacıyla yeraltına patates ektiğini, üstüne domates aşıladığını söylerdi.

Çok kitap okurdu. Her kütüphaneye gidişimizde onu kütüphanede bir tomar kitabı incelerken görürdük.

Sınıfta, olağan olmayan davranışları vardı. Dışarıdan gelen bir ses duysa hemen irkilir, elini kulağına koyar o sesin nereden geldiğini ne sesi olduğunu anlamaya çalışırdı.

Sınıfta değişik sesler çıkaranlar vardı. Arada bir ses duyurulur, o sese tepki gösteren Ahmet Yiğit’in davranışlarına gülerlerdi. Gülünce kızar, gülmeyince: “ebeniz mi öldü? Ne bu sessizlik derdi.

Yoksulları tutardı. “Köy çocuğu aç, şehir çocuğu took. Onlar akşamdan kalan pilavı sabah çorba yapar, siz ananızın yaptığı böreği beğenmezsiniz. Onlara borcunuzu ödeyemezsiniz eşşoğlu eşekler” derdi. Kızan da, sevinen de olmazdı. Valinin oğlu Ozan’ın sınıfındaydı. Hiç yoktan ara sıra ona bakar-bakar, “Kodaman sıpası, ülkenin kaymağını siz yiyorsunuz” derdi.

O yıllarda her okulda “Amerikan Barış Gönüllüleri” vardı. Kimi İngilizce derslerine girer, kimi de öğretmenler odasında otururdu. Ahmet Yiğit onlara çok kızar, hemen her derste onlardan söz eder: “casus bunlar casus” derdi. Buralarda Türkçeyi öğrenecek, Türkiye’yi tanıyacak, ‘Türkiye uzmanı’ olacak gelip casusluk yapacaklar” derdi.

Bir gün boş dersinde, öğretmen odasına girdiğinde öğretmen odasında oturan bir Amerikan Barış Gönüllüsü”ne ters-ters bakmış. O, ne olduğunu, ne olacağını anlayamamış. Ahmet Yiğit üzerine bir iki hamle yapmış, dudaklarını ısırmış: “Siktirolun gidin lan memleketinize. İşiniz ne buralarda?” demiş, Amerikan Barış Gönüllüsü camdan atlayıp kaçmış, günlerce okula gelememişti.(Öğretmen Odasının camı yere yakındı)

Bir gün sınıfa kedi getirdiler. Öğrencilerin haberi vardı. Dersin ortası geldi, kediden ses seda yok. En sonunda, miyavlamaya başladı. Ahmet Yiğit öğrencilerden birisi yapıyor sandı. Sert-sert sınıfa baktı. Kedi, kaçmak için kapıya koştu, çıkamadı, tahtanın önünden, Ahmet Yiğit’in bacakları arasından sıraların arasına kaçtı.

Kedi yanından geçerken hopladı da, sıraların altına kaçtıktan sonra, hoplaması zıplaması elleriyle kovalaması Yiğit Ahmet’e özgüydü. Sınıf gülmekten kırıldı.

Kedi, sınıfın içinde bir iki tur attıktan sonra, kapıyı açtılar kaçıp gitti. Ceketinin iki yakasından yapıştı, aşağı doğru asıldı, kedinin ardından birkaç adım attı, bakışı “tutmayın beni” der gibiydi.

 Yazılılarda, öğretmen masasına oturur, gazeteyi deler, o deliklerden sınıfı gözlediğini belli eder, ara sıra da yüzüne kapattığı gazeteyi gözlerinin doğrusuna kadar indirir, yine sınıfa bakar, “hadi kopya çekebilin bakalım?” derdi.

Kimse kopya çekmeye uğraşmaz çekmez, kâğıdı doldurmak için bir şeyler yazarlardı. En az notu, on üzerinden beşti. İftihara geçeceklere, teklifsiz on, boş kâğıt verenlere sıfır verirdi.

Bir gün de sınıfa kuş getirdiler.

O devrin komedyeni Suphi Kaner’e benzeyen Ali Kulpsuz, her hayvanın sesini başkalarından daha iyi taklit eder kanarya gibi öterdi. Bir ara kanarya gibi öttü.

Hoca duymazdan geldi. Hep birlikte sınıfta bir sessizlik oldu. Bu arada kuşu sınıfa bıraktılar. Kuş, camı boşluk sanıp, çıkmak isterken kendisini cama vurdu, uçuştu kapıya yöneldi, duvarlara çarptı. Kuş, şaşkın, hoca kuştan daha telaşlıydı. olduğu yerde tepiniyor, kış-kış deyip elinin tersini sallıyordu.

Kuş sınıfta birkaç tur attı, cama yakın olanlar camı, kapıya yakın olanlar kapıyı açtı. Cama vurup canı yanan kuş camdan çıkmayı denemedi, kapıdan çıkıp gitti.

Ahmet Yiğit’in büyük bir “badire” den kurtulduğu her davranışından belliydi. Tahtanın önüne dikildi, derin bir nefes aldı

“Nasıl oldu da sınıfa girdi hayvancık. Kapıyı bulamadan ölecekti. Kendisini çarpmadığı yer kalmadı” dedi. Başını o yana bu yana büktü.

Ders kuş üzerine konuşmayla bitti.

Her ders aynı şeyler olmazdı elbette. Ya sınıfa gözdağı verdiğinde, ya da ders dışına çıktığında, ya kedi gibi miyavlar, ya kuş gibi öter, göl bez (köpek yavrusu) gibi çokallardı.

Kedi gibi miyavladıklarında “pist-pist!”der, elleriyle kovalar, sıraların altına bakar, göremeyince yanlış ses duyup duymadığından kuşkulanırdı. O arada kuşkulandığını haklı çıkartmak için yeniden miyavlar, hoca da sıra altlarından kedi aramağa başlardı.

                Bulamayınca dakikalarca sınıfa ters-ters bakardı. Bu arada gülen olmazdı.

                Canlı kuş getirilemediğinde, Suphi kanarya gibi öter, Ahmet Yiğit konuşmasını keser, sınıfın köşelerine bakar, bir şey göremeyince başka bir konu da konuşmaya başlardı.

Hocanın esip savurduğu gün, Ali kanarya gibi öttü. Hoca, o yana bu yana baktı, kuşu göremedi. Uzun süre, Kara tahtanın önünde dikildi, başını çevirmeden çevreyi kolaçan etti. Sınıfta kuş yoktu.

Ali, etkilice bir kez daha öttü. Bütün sınıfı süzdü, elindeki tebeşiri hınçla yere attı, tebeşir fırladı gitti. Sanki yükselip ayağının önüne düşmüş gibi, tebeşiri ayakaltına aldı, üstünde dönerek iyice ezdi. Durdu, sınıfı süzdü. Bakmadık yer bırakmadı.

Sıralar arasında birkaç kez gezindi, Ozanın sırasından yana yöneldi, Ozan’a gözlerini dikti, kötü-kötü bakmaya başladı. Ürkütmek istemezmiş gibi, ayakuçlarına basa-basa Ozan’ın yanına kadar geldi.

Ozan kural dışı işlere karışmaz, bozgunculuk ta yapmazdı. Kendisinden kuşkulandığından kuşkulanmadı. Bütün sınıf kimin kanarya gibi öttüğünü biliyordu. En azından sesin geldiği yön belliydi. Büyük olasılıkla Ahmet Yiğit’te kimin öttüğünü, ya da sesin ne yandan geldiğini biliyordu.

Ahmet Yiğit; Ozanın yanına geldi, kollarını önden kilitledi, Ozan’a bakmaya başladı. Ne kadar kötü baksa, bakışları inandırıcı değildi.

Ellerini bıraktı, dudaklarını gevdi, bir iki kez ileri geri itindi, üçe kadar saymış gibi birden Ozan’ın üstüne atladı.

“Hocam o değil!” deseler de dinlemedi.

Bilerek, Ozanın üstünden sıyrılıp masanın üstüne düştü. Ozan, “refleks” denen elinde olmayan bir davranışla geri çekildi. Yiğit Ahmet masada yüz üstü yalnız kaldı. Durmadı; yüzermiş gibi kollarıyla o yana bu yana birkaç kez kulaç attı.

Attığı kulaçlar Ozan’a hiç dokunmadı.

Hoca, Ozan’ı dövmekten bıkınca kalktı, dikildi, üstünü başını sildi, kravatını düzeltti: “Ben adamı böyle ederim işte. Hadi bir daha öt bakalım?” dedi.

O ana kadar gülemeyen sınıf; o anda güldü.

Kanarya hiç susmadı.

 

Diğer Öyküleri:

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »