25 11 2011

FIRATIN CİNLERİ. 1979, Yönetmen:.Korhan Yurtsever

 FIRATIN CİNLERİ
1979, Yön.Korhan Yurtsever
...

Azık çıkınından bir lokma tandır ekmeği kırıp, ağzına attı. Da-ha şimdiden birkaç dişi çürüyüp, erimişti. Doğan her çocuk, kemiklerini, anasının ağzından söküp aldığı dişlerle yapıyordu sanki. Lokmayı geveleyip sulandırdı. Eliyle gevişim alıp, yavrusunun kuş götü ağzına "meh" diye tıkıverdi.

Kucağında yavrusu, geri-aşağı, Fırat'a doğru inmeye çalıştı. Ama, onlar üç kişi sayılırlardı. ilk doğumunun kırkı çıkmadan döllenen rahmi, yükünü dokuzuncu ayına ulaştırmıştı hile. Kabarmış karnı, kadının belini ileri çekiyor, yürüyüşünü dağıtıyordu. Fırat'a canını zor attı. Bulamaç gibi yoğun ve pis suda basını, göğsünü yudu. Sonra, bebesini suladı.

Damarlarına yorgunluk dizili Yağda, yürüdü. Damına varıp bir dürüm keçe açtı yere. Bebeğini yatırdı. Yanma, yüklü bedeniyle kendisi de kıvrıldı; kalın bir uyku umarak...

Yağda, uykuya dalmadan kabarmış karnı, dar nefesini yukarı basmaya başladı, tik çocuğunun doğumunda çektiği korku dolu eziyeti, şimdi yeniden duyuyordu. Teni, tere kabarmaya, saçları ise, tel olup dikleşmeye başladı.

"Uy aneey," diye söylendi.

Sonra kıvrana kıvrana doğruldu. Güçlükle kapı ağzına geldi.

"Kız Sultanoo," diye bağırdı komşusuna. "Hele beri gelesin Anam!.."

Sultano, pürtelaş geldi. O, doğuma usta bir kadındı. Yağda'nın debelenişinden, durumu tez kavradı.

"Dür bakam, eğer yakınsa, çekip alam,," diye söylenerek eğilip yokladı.

Sonra geri dama girip, bir leğenle döndü.

Bu ara başkaları da geldi.

Belini, yanlarını ovarak, Yağda'yı doğuma hazırlamanın gayretine girdiler. Yağda'nın karnı, sık dürülmüş bir lahana kadar pekti ama. Yeni başlayan sancıların gücü, bebeyi rahmin elinden söküp almaya yetmiyordu.

Yağda'nın bedeni, başlı ayaklı tutuldu. Sağa sola sallandı; süt tuluğu çalkalar gibi... Ardından Fırat'ın kumluğunda kaldırıp kaldırıp beli üstüne bırakıldı. Gene de kalça yumuşamıyor, bebek yerinden kopmuyordu.

Kadınlar sızlanmaya, tek tük söz söylemeye başladılar.

"Biraz beklesek mi, nedir?" dedi biri. "Fukarayı çifte canıyla eziyete germiyek?.."

"Viş bacım," dedi bir diğer avrat "Sakın iki sıpa taşımıya karnında?.."

Yağda'ya çıkışanlar da oldu.

"Kız orosbu, mademkine sende doğurmaya göt yok, nedir erinin sidiğim kapiysen? Daha şurda bir kış geçti. İlk kuzulamanda da kalçan salmıyordu çocuğu... Hem kanındaki eniğin eğer depmiyorsa bil ki ölü doğacak!.."

"Ağzını hayır aç kız!.. Üzerli avradın yüzüne kel söz söylenmez. Bu gelenin inadı erkek damarlı, hemin yallah, hemin billah!.."

Sonunda, dalga dalga yığılan sancıların emeği, Yağda'da hayır komadı. Suya girmişçesine tere battı. Battı ama, karnındaki yükü de alınıp, kucağına verildi.

Kanaması birkaç gün durmadı Yağda'nın. Siyim siyim alttan sızan kanlar, her gün biraz daha canını alıp azar azar dışarıya taşıdı. Çare olarak, bol tezek külü döküldü. İnce kül kanı iyi emiyordu anlaşılan...

Yağda, doğumunu; haftasına taşımıştı. Canının ayarı düzelmemiş, kanı, eski yerini doyurmamıştı. Bedeninde, yeni yeni sezdiği bir başkalaşım vardı. Bir uğultu yumağı, kafasında büyüyor, gözleri körlenip, sanki yanıyordu. Hele Fırat kenarına bulaşık ya da bez yumaya indiğinde, kanında gizli ifriti, kendini iyiden iyi açığa vuruyordu.

Yağda'nın bakışlarına gene tuhaf çizgiler çarptı. Sanki ufak bulutçuklar uçuyordu önünde. Sonra, büyük bir dağın doruğunda toplanarak kafasının içinde patladı bu bulutçuklar. Birden silkinmek istedi. Olmadı. Sular gözünü vermedi. Geriye kaykıldı. Her yan doluydu. Bir ara gözlerinin emir almadığını, istediği yöne dönmediğim de fark etti. Çaresiz başını yukarıya kaldırdı. Şimdi bir de boylu boyunca güneş yatmış, serilmişti beynine.

Soluğu, canı gevilmiş gibi çıktı birden. Beyni daha bir burgulandı. Ağzı da kaygana gönüllü. Ardından, çakıl taşlarının üstüne kapandı, Yere yapışışı namaz kılar gibiydi.
"Uy aneey," diye uludu. "Ne haller gelmiş başıma!.. Sultano, bacım. Gel, beni apar damıma..."

Sultano bir dut ağacının dibinde yün atıyordu. Duymadı. Yardıma, çamaşır yumaya inen öteki kadınlar geldi. Yağda, kapandığı yerden bir türlü kalkamıyor, hep yüzünü saklıyordu.

"Güneşten korkuyorum, sudan korkuyorum, bacılar," diye söylendi. "Allahasen, hele söyleyin ki, siz de korkuyor musunuz? Yoksama, canım mı unutmuş beni?.."

Gelenler bu sözlere hiçbir anlam veremediler. Fırat da, güneş de yerli yerindeydi. Yüzlerinden soğuk bir ürperti geçti.

"Kız, doğrul hele," dedi biri. "Al mı bastı seni, nedir?"

"Bu kızcağızın da keçesi hiç sudan çıkmıyor," dedi bir diğeri.
Yağda'yı zorşer yerinden söktüler. Ayağa diktiklerinde yüzünü görünmeyen bir korkuya karşı örtüyor, suya ve de güneşe bakmamaya çalışıyordu. Sedefe kaçımış gibi parlayan gözlerinde bakışı yavaş ve garipti.

"Ne bilem anam," diye kendi kendine söylendi. "Zaten üç-dört gündür aklım kaynıyor, gözüme ateş ile su ayan oluyordu."

Çaresiz kalan kadınlar, Yağda'yı damına getirdiler. Başucundaki çuvaldız, kırmızı çaput, kuru soğan. Kur'an ve ekmek kırıntılarının sayısı arttırıldı hemen.

Alpaşa, ağasının dizine yüz sürdü. Derdini ona anlattı.

"Ağam," dedi. "Görüyorsun, kancığımın zihnini cinler basmış. Avratların hökmü öyle diyor yani. Çaresi senin dilinde. Sen böyüksen..."

Vakkas Ağa, güldü. Güldüğünde, altın dişleri ışıl böcekleri gibi sarıydı.

"Ula Alpo," dedi. "Bunun nesine ciğer soldurup tasa eskitiysen? Öte başı bir avrat değil mi? Üzülme. Her bir belaya çaresi de eş gelmiştir."

Alpaşa ümitlendi:

"Özün doğru söylüyor Ağam," dedi. "Ama sizin hesabınız. Ağa katında geçerli. Benim kanım-terim toprak kesik. Yani bir marabayım. Felek bizim defterimize bir geçimlik avrat yazmıştır."

"Gene de keyfini kırmaya lüzum etmez," dedi Ağa. "Bak, seni severim. Çalışman eyidir. Elimin altında kırılmaz bükülmez bir değneksin. Yarın ölsem, geride kalan bohçamı açmaya, bakarsın seni de seçerim."

Alpaşa bu sözlere iyice sevindi. Ağanın mestli ayaklarına sıvandı. "Aziz olasın Ağam," dedi. "Altına keçen olmuşam senin..."

"Şimdik, surdan atıma atla, git, Kazo köyüne. Ama, atın dizgi-nini taban yerlere çekesin. Taşın çakılın içinden koşturup, hayvana tırnak attırmayasın. Ha, ne demiştim? Kazo'ya git, var. Cindar'a söyle. Deki, Ağam seni istiyor. Terkine al, gel. Avradının cinlerini kovalasın. Eyi mi ulan?"

Alpaşa, Ağanın bacaklarına yeniden sarıldı.

"Burnunun kılı, ayağının turabı olmuşam, Ağam."

Bugüne dek kendi soyundan hastalar için Cindar getirten Ağa, şimdi bu geleneğini ilk kez bir marabası için bozuyordu. Ağanın bu iyiliği, Alpaşa'yı gerçek bir sevince götürdü.

Cindar geldiğinde, tüm konuşmalar onun üstüne toplandı. Cin-dar herkesi meraklandırmıştı. Gizliliğe varan tavırlarında, insanı alan bir büyü vardı sanki.

Cindar, Önce bir yastık koydurdu önüne. öte ucuna da Yağda'yı oturttu. Sonra sallanması başladı hafiften. Gözleri pörtlek pörtlek açılmış, bedeni, haldır haldır titremeye başlamıştı. Cinleriyle konuşacağının belirtisiydi bu. Birden sesi soluğu kesildi. Orta yaşlardaki yüzüne bir derin ermişlik sığdırmıştı. Ceketinin iç cebinden çıkardığı iki parça yazılı kağıdı önüne açtı. Ayakları, mürekkebe batırılmış karıncaların, ak kağıt üstünde bıraktıkları ize benziyordu yazılar. Cin yazısıydı ismi.

Bir ara bıcır gıcır sesler gelmeye başladı kağıtlardan. Kuyu dibinden gelen serçe bıcırtıları gibi... Cindardan başkasının çözemeye-ceği gizemli seslerdi bunlar. Herkesin yüzündeki çizgiler korkuyla gerilip katılaştı.

Cindar konuştukça bıcırtılar sustu. Bıcırtılar duyuldukça Cindar duraladı. Sonra birdenbire ayağa kalktı. Çevresine bakmadan uzaklara doğru delicesine bir koşma tutturdu. Havada görünmez bir arıyı veya kelebeği kovalar gibiydi... Neden sonra çömeldi. Fırtına dinmiş, tehlike geçmişti sanki. Rahata eren bedeniyle geri döndü. Kendisini korku ile izleyen Ağaya, Alpaşa'ya bir de marabalara saf saf bakış at-tı. Köye yolu düşen bir konuk gibi selam verdi. Alnının terini silerek Ağaya yaklaştı.

"Havanın cinlerini sorgulamışam, ama boşuna," dedi "Baciya bir ziyanlıkları yokmuş. Şimdilik tek çarem suda kalmıştır. Allah vere de bacının başındakiler sudan geçmiş olmaya. Çünküm, su cinine güç kuvvet yetmiyor. Sade benim değil, hiçbir Cindarınki suya hükmedemez. Ama velakin senin Ağa hatırına, birkaç cinim telef olsun."

Bu sefer Yağda'yı içi su dolu bir leğenin başına oturttu. Geniş bir savanla üstünü örttü. Kendisi de örtünün altındaydı. Yağda 'nın beyninde bir erime başladı sanki. Leğendeki su, ödünü sıkıp, daralttı. Aklı düşman olup yamacına geçti, önündeki su, bir ummandı şimdi...

"Suya eyi bakasın," diye azarladı Cindar. "Görüyor musun, basını cinler çalmış. Korkuya verme kendini. Reislerim anlamışam, Ha-lep'tedir. Şimdilik göndermişem yanlarına, asi cinlerimden üçünü. Demişem, çekil bacının başından! Cevabı geliyki: 'Bacı abdestsiz niyazsız toprağa basarak, izini yere düşürmüş. Cezaya müstahaktır.' Yollarına bıçak sereyim de, göreler..."

Örtünün altından çıktılar.

Şimdi, herkes cinlerin ölmesini bekliyordu. Ancak Yağda'nın yüreği büzgün, kursağı tepmeye güçsüzdü. Önce ağzında top top köpük birikmeye başladı. Sonra esner gibi uluyup duran Yağda, birden-bire dört bir yanına saldırmaya başladı. Kendine yakın duran Cindarın, umulmaz bir boğuculukla çarptı yere. Hırsında üç beş insana sığacak bir güç vardı. Cindarın her yanını tırmalayıp kanattı, yırttı. Durmadan hırlıyor, kudurgan sesi ortalığa korku saçıyordu. Boyun damarları gerili birer urgandan farksızdı.

Kadınlar çığlıklar atarak, çocuklarını kapıp, kaçtılar. Ağlaşıyorlardı. Buna, Yağda'nın yalın kat göklere varan ulumaları da eklendi. Saldıracak yer arıyor, üstünü başını yoluyordu. Düşüncesi durmuş gibiydi.

Alpaşa'nın namus damarları kabardı.

"Yağdooo," diye ileri fırladı. "Bu ne bok yemektir ulan?.."

Bastı tokadı. Fakat tokatlar taşa çalınmıştı sanki. Yağda, olanca çılgınlıgıyla onun da üstüne çullandı. Alpaşa, ne yapacağını şaşırmıştı.

"Kız Yağdooo," diye tekrar haykırdı. "Ula benim, ben, erin Al-paşa?.."

Yağda, duymuyordu ama. Ağzından salyalar sünüyor, pamuk gi-bi köpükler savruluyordu.

"Bu kaltağın malumu kuduz olmaya," diye bağırdı Vakkas Ağa.

"Veeyy," dedi Cindar. "Yanlışınız gelmiş. Demişem ya, bunun cini su üzerindedir. Hint'ten gelme yazılarım şaşar mı hiç Ağa?.. Baksanıza sudan afat gibi ürküyor. Yönü Fırat'ı sevmiyor..."

Birden fırıl fırıl dönmeye başladı yerinde. Sonra durdu. Sol avucunun içine irice tükürdü. Sağ elinin işareti parmağı ile tükürük yığınının ortasına hızla vurdu. Tükürüğün çoğunu Fırat'tan yana sıçratmıştı. O yöne doğru koştu. Kıyısına varınca çömeldi. Suyu kokladı. Yavaş adımlarla Vakkas Ağa'nın yanma döndü. .

"Bu kancığın çaresini biliyem," dedi. "Yeter ki gönlün 'he'desin Ağa."

"Bire babam, biz avradın başını, daha baştan sana teslim etmiştik. Ne biliyorsan, yap işte!.,"

"Bacının cinleri Fırat'tan geçmedir,"

"Tamam anlamışam! Sözünün arkasını getir hele."

"Hemen defi gerek, Ağa. Fırat'ın cinini gene Fırat kırar."

"De haydi öyleyse!., Nedecekseniz edin de eksilsin bu bela, köyümün bacından..."

Bu ara Yağda, dağlara doğru basını almış, ağıp gidiyordu. Peşinden koşarak önünü aldılar. Uzaktan üstüne örme ip atıp, yere yıktılar. Eski bir hasıra sardılar. Biraz aşağıda oldukça büyük bir kayalık vardı. Önü, Fırat'a uçurum verirdi. Yağda'yı oraya doğru sürüklediler...

101
0
0
Yorum Yaz