Fethi NACİ
Seçilmiş Hikâyeler
Kimini Şahin Tırmalar
Feride Çiçekoğlu (1951)
Güverteye iskeleye bakıyorum. Ak gemi kentin iki yakasını bir araya getirmeye çabalıyor. Düş mü, gerçek mi? Bu anı önceden o kadar çok düşlemişim ki. Avluya biriken suyun demir kapıda güneşle oynaşmasında, voltalarda burnumuza vuran belli belirsiz küf kokusunda...
''Nermin bak, tam şu noktadan geçerken yosun kokuyor.''
''Hani ya, bana gelmedi.''
''Bak dönüşte kokla, hah işte şimdi!''
''Sahi yahu, birinin çarşafı mı küflenmiş ne?''
''Kimin çarşafı küflenmiş kızlar?''
''Bitli Ayşe'dir, kim olacak? Kırığına mektup yazmaktan bokunu yıkamaya vakti mi var... Şu zinacıları...''
''Başlama yine Döndü abla... Kaç kere dedik, herkesin buraya neden geldiği kendi bileceği iş.''
Nemli çarşaf kokusunda aradığımız deniz şimdi bir kol boyu uzakta. Köpük köpük, çöp çöp. Çöp içinden avlanan balık, yanık, yağda ithal uskumru kızartma, avaz avaz arabesk, bol soğanlı lahmacun, turşu suyu, mısır, naylon terlik, ucuz gömlek.
Sonra, bir an önce iskeleye çıkabilmek için birbirini ezen kalabalık. Acelesi olamaz hepsinin, kıyıya bir atladılar mı yürüyüş rahvan. Birilerini geride bırakmak açıkgözlük ya, omuz üzerinden geriye yandan çarklı bir bakış, oh olsun arkada kalanlara..
''Buz gibi su, dişini dondurmazsa para verme, buz gibi su...''
Sucunun bidonu süslü. At arabaların, kamyonlar, boyacı sandıkları, su bidonları... Aynı dili konuşan süslemeler. Çiçek motifleri, su başında ceylanlar, yemyeşil gözler, hafif şehla, bir de vecizeler. Bidonun dört yanında sucunun kimliği ve talepleri: ''Çaresizler'', ''Naz etmen kızlar'', ''Üstüme gelme felek''... Bırak kavunu, kelek bile istemiyor delikanlı. Tek üstüne gelmesin, başka bir isteği yok felekten.
''Başını önüne eğmesene yavrum, nereye daldın yine? Hani heves edip duruyordun... Geldik işte Yeni Cami'ye''
Anadolukavağı, Kalamış, Emirgân, Yeni Cami... Onlar mı değişmiş, ben mi çok büyüdüm içerlerde? Mermer bir alaturka tuvalet vardı, iskelenin yanı başında, meydana karşı, Anadolukavağı'nda. Karşıda kurabiye fırını, koca bir çınar gölgelerdi meydanı. Eski usul bir hela taşı, deniz gelip okşardı, gidip okşardı. Bizimkilerin her İstanbul dönüşü, görüşlerde sorarım, eski bir dost sorar gibi.
''Duruyor mu Anadolukavağı'ndaki tuvalet?''
''Duruyor, aynı bıraktığın gibi.''
Çıkınca gittim ki yerinde yeller esiyor, benden saklamışlar, bir akrabanın ölümünü saklar gibi.
''Güvercin özlerdin boyuna, işte güvercinler, dizi dizi...''
Cami avlusunda kanat kanada güvercinler. Güneş güvercin boynunda al-yeşil.Patır patır kanat çırpan, pıt pıt adım atan, tıpır tıpır yerdeki buğdayları kapışan güvercinler.''Allah sevdiğine bağışlasın... Atasın bir büyük, giresin sevaba!''Buğday satan kadın el ele gelen kızla oğlana sesleniyor. Onlar, bir ömür sürecek sandıkları mutluluğu bir tas buğdayla güvenceye alma telaşındalar. Garantili olsun diye büyük bir tas alıyorlar. Kız buğdayı avlunun boş köşesine fırlatıveriyor.
Güneş bir sürü kanat çırpıntısında avlunun o köşesinde parlıyor. Buğdaylara saldırıyorlar itiş kakış. Eziyorlar birbirlerini. Aralarına sıkışan güneş ışığını bile eziyorlar. Buğday kapmak için, iskeleye ilk atlamak için.
Şu kocaman avluda, yüzlerce güvercin kanadında, on üç adımlık avluya tek güvercin kanadıyla gelen sevincin yüzde biri yok.
''Fadik, koş bak, çatıya kondu.''
''Aaa... İlk kez beyaz güvercin.''
''Üstelik kaçmıyor.''
''Hem de tam görüş günü... Bugün birine çok güzel bir haber var.''
''Mektup, mektup.''
''Onu mektupçular düşünsün.''
Bir an öyle geliyor ki, güneşi kanadında taşyan o ak güvercin, ışığı çiğneyen şu sürüyle aynı soydan olamaz.
''O kadar istedin güvercinlere bakacağım diye, bitti mi, hepsi bu muydu?''
Caminin yan tarafı. Sıra sıra dükkânlar. Dükkânlarda çeşit çeşit hayvanlar. Cam ardında balıklar, tel ardında kuşlar, kafes ardında tavşanlar. Bitkiler, çiçek tohumları, hayvan yemleri.Sonra bir çift kara göz. Pırıl pırıl yanıp sönen. İçinde şimşekler çakan. Aclı mı, bana mı öyle geliyor? Ayak bileğinden kelepçeli. Çevresinde küçük bir kalabalık. Kafasını sağa sola çeviriyor, seyredenlerin bakışlarını aşıp ötelere varmak istercesine.
Başını çevirdikçe boynundaki tüyler birbirinin üzerinden kayıyor. İnce uzun, kenarı siyah sürmeli tüylerde güneşin hüznü. Satın alıp salıvermek geçiyor içimden.
''Kaça bu şahin?''
''Yirmi beş bin abla.''
Kelepçesi bir zincirle güvercin kafesine bağlı. Onu kafese koymaya kıyamamışlar sanki. Kelepçesini görmeyen, neden uçup gitmediğine şaşabilir. Bakışı, duruşu öylesine özgür. Ya kafeste pinekleyen güvercinler? Ara sıra kanatlarını kıpırdatıp yer değiştiriyorlar. Sonra yine başlarnı içeri çekip uykuya dalıyorlar. Balık istifi gibi. Kimin kanadı nerede, kimin ayağı kimin altına karışıp gitmiş, belirsiz. Öylesine yeknesak, öylesine kişiliksiz. Kafesi kabullenmişler, gözler ölü balık gözü.
Bir askeri cezaevi yetkilisinin benzetmesiydi bu, demek kapmışım.
''Önceden sizin bakışlarınız çakmak çakmaktı, benim askerlerimin gözleri sanki birer ölü balık gözü. Külahları değişiyoruz şimdi, bundan sonra siz bakacaksınız ölü balık gibi.''Elinde sopa ile şahini uzaktan dürten şu çocuk... Çürük, ayrık dişli. İçinin irini yüzüne vurmuş gibi. Çıkarıp kelepçeyi mertçe dövüşsene gözün kesiyorsa! Ya da sokul bakalım biraz daha. Ama yok, yüzünde iğrenç bir sırıtma, gözü kelepçeyi kafese bağlayan zincirin uzunluğunda. Zincirin boyuna bir karış da emniyet payı ekleyip uzakta durmaya dikkat ederek sopasıyla iteliyor hayvanı.
''Şşşt.. Baksana bu tarafa lan!''
Şahin hiç oralı değil. Uzaklara bakıyor. Tavrıyla sopalı çocuğu sinir ediyor. Ama, ben yakıştırıyor olmalıyım kelepçe karşısında yüreklenen ödleklikten, tutsak karşısında yiğitleşen korkaklıktan tiksindiğini. Ne de olsa bir şahin eninde sonunda.
"Hele bak beri... Şşşt, baksana lan!''
Yanındaki çocuk akıl veriyor.
''Sopadan korktuğu yok. Simit atalım belki baktırırız.''
Mamak'ta bir açlık grevi. Dokuzuncu gün olmalı. Sayımda limon yalıyor bir görevli, höpürdeterek çay içiyor bir başkası. Saçlarında aklar var. Yaşından başından da utanmıyor diye geçiyor insanın aklından. En yetkili, kan kırmızı: Koğuşların koridorunda cızbız köfte pişirip mazgalın önünde avurtlarını şişirerek çiğniyor, lokmaları göstere göstere yutuyor.
''Bıraksanıza hayvanı rahat! Utanmıyor musunuz?''
''Sana ne be teyze?''
''Başında sahibi var. Derdi sana mı kaldı?''
''Kızım bulaşmasana. Bunlarla başa çıkılır mı? Hadi gidelim.''
Gitmeye hiç gönlüm yok. Şahinin gözlerine bakıyorum. Küçülüp de göz kapaklarının içine giresim geliyor. Kapasa gözlerini, şu kötü müzik, itişip kakışan kalabalık, işportacılar, çöp içindeki deniz, sopalı çocuk, tümü dışarda kalsa, ben içerde. Deler gibi, eriyip de gözlerine akar gibi bakıyorum.
Ve bir anda çarpılıyorum. Yüzümde bir yanma, yanağında, çenemde bir acı. Tepemde çırpıntı, kulağımda kanat sesi.
Etrafta bağırış çağırış, ne olduğunu anlayamadan şahin uçup yine yerine konmuş.''Allah allah, hiç böyle bir şey yapmadı şimdiye kadar. İyi misiniz hanımefendi, su filan verelim mi?''
''Yüzün kanıyor evladım, ne bakarsın öyle uzun uzun? Al şu mendili. Canın yandı mı?''''Teyze bak, sen onu bizden korumaya kalktın, o gelip seni pençeledi.''
''Yürü gidelim lan. Bizi ancak kedi tırmalar. Karıdaki şansa bak, şahin tırmaladı.''
Cumhuriyet Kitap, 13.04.2006
|