Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik

22/8/2008 · Kategori: Soylesi

Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik

Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik

Ayşe Sarısayın

15/08/2008
<_script /><_script />HANDE ÖĞÜT (Arşivi)

Ayşe Sarısayın’ın öyküleri, üzerinden zaman geçmiş travmaları, bir imgeyle temsil etmenin, zamana-mekâna sığdırmanın ve tek bir anlatıcının dilinden aktarmanın olanaksızlığını, geleneksel hikâye anlatıcısının anlatımdaki otoritesini yıkarak usulca gösteriyor

Öyküyü, “İnsanı altüst eden bir duygunun özenle, iyi seçilmiş sözcüklerle aktarımı” olarak tanımlıyor Ayşe Sarısayın. Sözcüklerin, kişilerin, zamanın, mekânın seçimi elbette önemli ancak insan bilincini yitimle, aklı zemin kaymasıyla tehdit eden ‘altüst’ oluşlar, nesnel gözlemi güçleştiren bir duyarlılığa yol açar ki Siegfried Kracauer, bu tür olayların hiçbir tanığı ya da katılımcısının bunlar hakkında güvenilir bilgi veremeyeceğini ileri sürer. Sarısayın’ın Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alan Denizler Dört Duvar  ve Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Yorgun Anılar Zamanı adlı kitaplarının ardından yayımlanan Karakalem Resimler bende bu ‘belirsizlik’ kavramındaki negatif anlamın, kullanım biçimine bağlı olarak nasıl pozitif bir yöne, yeni bir perspektife çekilebileceği düşüncesini uyandırdı. Anlatılanların gerçek mi hayal mi olduğu, eldeki somut bilgilerden yola çıkılarak mı şekillendirildiği yoksa çağrışımlar üzerine varyasyonlar mı yaratıldığı klişesini bir yana bırakırsam; anlatıcının kim, asıl hikâyenin ne olduğuna dair -bağlamını yitirme ve yüzergezerleşme durumuna düşmeden- hissedilen ‘belirsizlik’, egemen anlatının parçalanışı idi tam da.

Aynı hikâyeler, farklı kadınlar
Gören, düşünen, konuşan, anlatan, yazan kişiler ile farklı bilişsel dünyaların iç içeliği, kişilerin yaşadıklarını, arzularını, hayallerini ve parçalanışlarını aktarırken koşul, istek, zorunluluk, ikaz bildiren kiplerin tümünden yararlanıyor oluşları (kadınsı bir kafa karışıklığının işaretçisi), iç monologlar, anlatımlı monologlar ve bütüne ulanan eşik metinlerin örülüşü, somut gerçekliktense hayalleri ve anıları takiben bilinçakışına yakın durmayı tercih eden bir duyumsallık, ve en önemlisi metni tek bir anlatıcıya teslim etmeyerek her şeyi bilen yazar imgesini devreden çıkarışıyla eril duruş ve yazından ayrılıyor Karakalem Resimler. Anlatılanların, yazılabilir (de) olup olmayacağının garantisini vermeyen, ardından bir belirsizlikle birlikte boşluklar, yarıklar da bırakan Sarısayın’ın öyküleri, üzerinden zaman geçmiş travmaları, bir imgeyle temsil etmenin, zamana ve mekâna sığdırmanın ve tek bir anlatıcının dilinden aktarmanın olanaksızlığını, geleneksel hikâye anlatıcısının anlatımdaki otoritesini yıkarak usulca gösteriyor.

Histerik olduğu için evlenemeyen, hasta olduğu için aldatılan, sevdiği adamla birleşemeyen, her gece kocası tarafından tecavüze uğrayan, devrimci örgüte kabul edilmeyen, istediği romanı bir türlü yazamayan kadınların tümü de çocukken, gençken yaşadıkları ya da tanık oldukları hayal kırıklıkları ve altüst oluşların dile getirilemez, çırılçıplak ifade edilemez suskunluğundan mustariptir. Bir anımsama nesnesinin, bir mektubun, bir günlüğün, karakalem çiziktirilmiş resimlerin, bir duygunun ve çağrının izinden imgeleştirilmeye ya da somutlanmaya çalışılan, benlik tarafından hatırlanıp ifade edilse de bir türlü onarılamayan, geri döndürülemeyen zamanın açtığı mesafedir bu suskunun, yazamamanın nedeni. Ruhun, bedenin, eşyanın parçalanışının, çevresel parçalanışla; bireysel suskunluğun, toplumsal susturulmayla eş zamanlı ilerlediği öykülerde, ataerkil sistemce onaylı kadın kimliği sabitliğini korusa da Sarısayın’ın önceki öykülerine oranla dişil bir uyanışı, yeni bir yaşam imkânının arzulanır kılınışını görmemek de imkânsız.

Yazar ve eğitimli kadın, ev kadını, devrimci kadın, Anadolu kadını, dul kadın, terk edilen, evde kalan, yaşlı, hasta kadın, tecavüze uğrayan kadın, kendi ayakları üzerinde durabilen kadın temsiliyetleri; porselen fincanlar, el işlemeleri, kırmızı kurdele, stor perdeler, sutaşı geçirilmiş kumaşlar, çevresi oyalı yemeni, çamaşır sepeti, çay bardakları, Hayat mecmuası, çeyiz, gelin, gelinlik vb. kadına içselleştirilmiş imgeler ve nesneler ile bütünleştirilirken, büyük kentin sokaklarındaki hayata, siyasi örgüte, yazının özgürleştirici dünyasına katılan kadın imgeleri, ‘hanımefendi’, ‘ağırbaşlı ve mazbut kadın’, ‘peri kızı’ stereotiplerine baskın çıkmasa bile yan yana var olabilir; kadınlar negatif ortaklıkları içinde birleşirken biri diğerinin hikâyesine sahip çıkabilir. Evet, yine toplumsal ve ataerkil kodlar içindeki kadınlar, yine ailenin birliği düşüncesi var hikâyelerde ancak, toplumsalın dinamik süreçlerine katılım, terk etme, bırakıp gitme, yollara düşme cesareti, yeniden başlayabilme direngenliği de var. Kocası tarafından terk edildikten sonra hastalanan kadın ile kocasının ölümünün ardından kendinden hayli genç sevgilisiyle, ‘elalem’ ne der demeden yaşayan bir kadının aynı dizgeler içinde buluşabilirliği de var. Yine kadınları, yine ‘aynı şey’i anlatıyor Sarısayın; öte yandan ‘aynı dereceye göre farklı bir şey’ de anlatıyor.

Hayal mi gerçek mi?
‘Kuşlarla Giden’, hiç evlenmemiş bir kadın ile ablasının; Karakalem Resimler, örgütten dışlanan bir genç kızın, devrimci arkadaşına yaptığı yardımın anımsanışının; ‘Kristal Küre’, bir roman yazmaya çabalayan yazarın yeni bir düzen arayışının; ‘Yarım Kalmış Bir MS Öyküsü’, MS hastası bir kadının hastaneye yattığı gün(ün) ve okuduğu öykünün (Arka Bahçe isimli bu öykünün, anlatıcının kendi geçmişi olabileceği konusundaki belirsizlik, hoş bir ironi); dört ayrı bölümden oluşan ‘Hicran, Yine Hicran’ ise 12 Eylül sonrası dağılan hayatların hikâyesi. Her öykünün başında, öyküyü yazana hitap eden, onun geçmişini, şimdisini, devinilerini bir kamera gibi izleyen ve onu yönlendiren bir sesin çağrısı var ki, anlatıcıya bir anının, bir durumun, bir nesnenin hikâyesini yazdırmaya çalışan bu ses, yönlendirici bir kılavuz; gölge yazardan çok yazarın gölgesidir. Hikâye, oluşmak içini gücünü bu sesten aldığı kadar bir anımsama nesnesinden, bir ko(r)kudan, bir kırıklıktan, belki de hiç yaşamamış sadece hayal edilmiş bir karakterden alır: “Hep unutmak istediğin eski bir hikâyeyi anımsa”, “unutmamak için direndiğin silik resimler, belki de hiçbir zaman var olmamış, yalnızca imgeleminde yarattığın görüntüler”, “...mektuplar bambaşka şeyler çağrıştırabilir sana”... Farklı anlatıcılara rağmen hiç değişmeyen bu sesin ördüğü “eşik” metinlerin toplamı kitabın omurgasını oluştururken, hikâyeler farklı mecralardan akarak omurgaya bağlanırlar. Parça bütünü tümler, ancak bağımsız hikâyeler de eşik metinler de kendi başına bir bütündür. Bu parçalanış, anlatıcının da çoğalmasına tekabül eder. Tüm öyküler birinci tekil şahıs ile yazılırken araya giren ve öykü zamanını geçmişe döndüren destekleyici italik metinler ise anlatıcı sesin gizlediklerini, hatta bilmediklerini okurla paylaşır. Ki bu biçem, Sarısayın’ın öykücülüğündeki temellerden biridir tıpkı gerçek ile kurmaca arasındaki bitmek bilmeyen kıyas gibi... The Logic of Literature ’de Kate Hamburger, karakterlerin iç yaşamlarının temsil edilmesinin, kurmacayı aynı anda hem gerçeklikten ayıran hem de başka, gerçek-olmayan bir gerçeklik görünümü kazandıran bir mihenk taşı olduğunu söyler ki, zaten pek çok karakterin iç yaşamını, geçmişini gerek italik metinlerle, gerek günlük ve mektup türünden faydalanarak aynı düzlemde harmanlayan, dolayısıyla neyin ‘gerçek’, neyin ‘gerçek olmayan bir gerçek’ olduğunu sezdiren Sarısayın’ın hayal ile gerçek, hayat ile yazı arasındaki tezatlığa ve/ya benzerliğe dair cümle kurmaktan artık vazgeçmesi gerekiyor kanımca. Aksi takdirde ‘nostaljik‘ bir hüznü barındıran bu yalın ve samimi metinler, popülizme indirgenerek klişeleşme riskiyle sürekli çizilip silinen, silindikçe kâğıdı yıpratan karakalem resimlere evrilecek.

KARAKALEM RESİMLER

Ayşe Sarısayın
Can Yayınları
2008
129 sayfa
9YTL.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »