22 12 2011

DİZELERİYLE RIFAT ILGAZ’DAN GÜNÜMÜZE YORUM

Mehmet SAYDUR:DİZELERİYLE RIFAT ILGAZ’DAN GÜNÜMÜZE YORUM



Rıfat Ilgaz doksan dört yaşına bastı. Aramızdan hiç ayrılmamış gibi inatla yaşadığını, şiirlerine bakınca anlıyoruz. Emekten, emekçiden, halktan, içimizden birisi ve yine de sımsıcak...

Ilgaz’ı ölümsüz kılan toplumcu kişiliği kolay oluşmadı. Hem “alaylı” ve hem de “okullu” olan Ilgaz’ın toplumculuğu daha çok “alaylı” yanına; yani yaşadıklarına, verdiği hesaplara dayanır.

O doksan yıl önceki Balkan ve I. Dünya Savaşı’nın acılı ortamında büyümeye başladı. Savaşlar, çocuk Mehmet Rıfat’ın yanıbaşındaydı. En büyük ağabeyi İsmail, Çanakkale’de savaşıyordu. Yaralanıp Cide’ye gelmese onu tanıyamayacaktı bile. Bir süre sonra İsmail, Hemadan’da şehit düşmüş; taa oralardan kılıcı gelmişti.

“(...)
Bir resim kalmıştı ondan konsolun gözünde
Kim bilir nerelerdedir kılıcı?
Aynalıçarşı’da değilse, Çanakkale içinde,
İstanbul’da Kapalıçarşı’dadır.
(Talimlerimiz/Kulağımız Kirişte)

İlkokul günlerinde kardeş acısının sıcaklığına komşu çocuklarının acıları da eklendi. Kurtuluş Savaşı başlamıştı bu kez de... Yeni gelen Harbiye’li başöğretmen Hilmi (Erdem) Bey, Cide’de “istihbarat odası” kurmuştu. Rıfat da bir şeyler yapmalıydı. Henüz dokuz yaşında burada ajans haberlerini kopya ederek ilk kez ezilen tarafın yanında eylemli olarak yerini alıyordu.

“...Halkın istilacılara karşı açtığı savaşın bütün haberlerini ayrıntılarına kadar karbonlu kağıtların üstünden bastıra bastıra kalem yürütüp çoğalttım. Yalı’dan cephane taşıyan yürekli gemicilerin takalarını yüzdürdüm. Yunan gemileri tarafından sıkıştırılanları karaya çektim. Hemşerim Rahime Kaptan’ı da öbür kaptanlarla birlikte bu günlerde tanıdım...” (Cart Curt, s. 18).

Rıfat Ilgaz’ın kişiliği böylesine direnme ve karşı koyuş ortamında oluştu; Kurtuluş Savaşı kültürüyle mayalandı. 1929’da Nazım’ın “835 Satır”ını okuduğunda henüz 18 yaşında Kastamonu Muallim Mektebi son sınıf öğrencisiydi. Baştaki devrimci kadro, yapılan devrimler coşku vericiydi ve Cumhuriyet düşününe göre yeni bir kuşak yetişiyordu. Bir iki denemeden sonra Ilgaz sanatının çizgisini, kendi sesini bulmuştu. Kalemiyle halkının, kısaca ezenin değil ezilenin yanındaydı:

“Kasnağından fırlayan kayışa
kaptırdın mı kolunu Alişim!
Daha dün öyle paydosundan önce
Zileli’nin gitti ayakları.
Yazıldı onun da raporu:
‘İhmalden!’
(...)” Alişim/Yarenlik
Onun bu şiirleri yeni bir soluktu. Şiirimizde “Toplumcu-gerçekçi kırk kuşağı”nın başlangıcıydı. Sabahattin Ali, Behice Boran, Nazım Hikmet, Ilgaz’ın şiirlerini örnek göstermeye başladılar. O, bir yandan da Yürüyüş dergisi yazıişleri müdürüydü ve Bursa Mahpushanesi’nden Nazım’ın gönderdiği şiirleri, “İbrahim Sabri” takma adıyla yayımlıyordu.

İlk şiir kitabından bir yıl sonra ikincisini “Sınıf” adıyla çıkardı. Kitaptaki birinci şiiri her aydının ve hele öğretmenlik mesleğini yürüten kişilerin bir tür “and”ı saymak gerekir:

“Yoklama defterinden öğrenmedim sizi,
benim haylaz çocuklarım!
Sınıfın en devamsızını
bir sinema dönüşü tanıdım,
koltuğunda satılmamış gazeteler...
Dumanlı bir salonda
kendime göre karşılarken akşamı,
nane şekeri uzattı en tembeliniz...
Götürmek istedi küfesinde
elimdeki ıspanak demetini
en dalgını sınıfın!
İsterken adam olmanızı
çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun
palto, ayakkabı yüzünden.
Kiminiz limon satar Balıkpazarı’nda
kiminiz Tahtakale’de çaycılık eder;
biz inceleyeduralım aç tavuk hesabı,
tereyağındaki vitamini
ve kalorisini taze yumurtanın!
Karşılıklı neler öğrenmedik sınıfta,
çevresini ölçtük dünyanın,
hesapladık yıldızların uzaklığını,
Orta Asya’dan konuştuk
laf kıtlığında.
Neler düşünmedik beraberce
burnumuzun dibindekini görmeden
bulutlara mı karışmadık!
“Hazan rüzgarı”nda dökülmüş
“hasta yaprakla”a mı üzülmedik!
Serçelere mi acımadık, kış günlerinde
kendimizi unutarak.”

Ne var ki dönem hızla değişiyordu. Çünkü, artık Atatürk yoktu. Atatürk döneminde şairler, yazarlar büyükelçi yapılıyordu. 1938’de yalnızca Atatürk ölmedi; daha neler öldü neler... Yitikler ileriki yıllarda birbirini izledi. Olumsuz gidiş şaire, yazara, aydına erkenden yansıdı. Sınıf kitabı çıktıktan 25 gün sonra Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Ilgaz da sınıftan ve öğretmenlikten atıldı. Cezaevi ile bu ilk tanışıklığıydı. Gelgelelim arkası kesilmeyecek, tam otuz yedi yıl boyunca en sık mekanı olacak; ömrünün 5 yıl, 5 ay, 25 günü bu kapalı kapılar ardında geçecekti.

“(...)
Bir liseli talebeyle vurulu bileklerin
Kırk mahkûmun sürüklediği zincire
Suçumuz, hür insanlar gibi konuşmak
Kitaplar suç ortağımız”

1946’da ülkemize yeniden girmeye başlayan ABD emperyalizmine iktidarı, muhalefeti kucak açınca, içlerinde duyumsadıkları tam bağımsızlık tutkusundan ve aydın olma sorumluluğundan hareketle, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ile birlikte mizah silahına sarılarak Markopaşa muhalefet gazetesini çıkardılar. Akıl almaz baskı yöntemleriyle karşılaştılar. En basit olanı suçlayıcı yazılardı. İşte bu arada kendileri için C. Sait Barlas’ın kullandığı “kökü dışarda” deyimi ilk kez konuşma dilimize giriyordu.
“...Vatanımızın istiklali üzerine en küçük bir gölge düşmesin, istiklal anlayışımız Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmasın dediğimiz için mi kökümüz dışarda?
Bin bir hileli yoldan bağrımıza sokulup bizi tekrar yarı müstemlekeliğe sürüklemek isteyen sömürücü yabancı sermayeye karşı uyanık bulunmayı istediğimiz için mi kökümüz dışarda?” (Markopaşa 16.12.1947)



1948’de Bakanlar Kurulu bir kez daha Rıfat Ilgaz için toplandı ve yeni çıkan Yaşadıkça şiir kitabı toplatıldı. 1952’de çıkardığı Adembaba dergisindeki yazıları yüzünden “yedi dosyalı” dava açıldı. Adı “yasaklı” oldu. Babıâli patronları yazılarını koymadılar. O da ekmeğini dizgicilikten kazandı.

“Kapandı yüzümüze dergi kapakları
Bir varmış, bir yokmuş olduk sağlığımızda.
Şiir... O yosmanın boyuna.
Gazete... Gelene gidene başyazı.
Ara ki bulasın sayfalarda
Şair Rıfat Ilgaz’ı
(...)

Emperyalizm kadar emperyalizme çanak tutanlar da şairi çileden çıkarır:

“(...)Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel!
Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi
(...)
Körüz biz gözbebeklerimize mil çekilmiş mil
Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk
Tetikte kendi parmağımız yabancının değil”
Körüz Biz/Karakılçık
Evi, köyü, yastığı, yorganı bırakışlar; ardı kesilmeyen kaçışlar, gözaltılar, tutuklanmalar... Yokluklar ve yoksunluklar organlarına kadar yansıyacak, ama o kendine özgü direngenliğiyle ve öykünmeden bunları anlatsa bile ne pişmanlık duyacak, ne da başa kakacaktır:

“Bu ayaklar benden hesap soracak,
Bir düşüncenin peşinde dolaştırdım
Sokak sokak.
Bu baş, bu eğilmez baş da öyle...
Her zaman bir yastığa hasret!
Bu ciğer de hesap soracak,
Esirgedim, güneşini, havasını,
Bu ağız, bu dişler, bu mide...
Ne ikram edebildim ki bol keseden!
Bu bilekler de hesap soracak,
Göz yumdum çektikleri eziyete.
Bilsem ki kimsenin parmağı yok
Bu sürüp giden işkencede;
Kılım bile kıpırdamadan bir sabah
Çekerdim darağacına kendimi,
Bilsem ki suç bende!...”
Bilsem ki/Devam
Ilgaz’ınki kuşkusuz aydın olmanın sorumluluğudur. Sorumluluğu bitecek midir aydının? Hayır. Önce, otuzunda aldığı diplomayı bir tarafa atmalı, içine tükürülen kitaplara dönmelidir yeniden. Çocuk olmalıdır, çocuk! Yaşadığımız şu günlere bakınca, bir kez daha Ilgaz’a kulak vermek gerekiyor. Ne yapılmalı, nasıl olunmalı...

“Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun

Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol, ışık ol, yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol

Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alınteri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol.”
Aydın mısın/Karakılçık
Rıfat Ilgaz gibi şair, yazarların ölmeyişlerinin bir kanıtı da yaşadığımız olaylar karşısında kendilerini anımsatışları ve onların dizeleriyle olaylara yorum getirişimizdir. Dolar’ın birbuçuk milyona tırmanmasının ardından tüm umutları turizme çevirmedik mi!... Gelsin dolarlar, gelsin turistler, yaşasınlar... Ya bizim insanımız?!... Ya bizim çocuklarımız!... Hani şu dedesi, dedesinin babası Çanakkale’de kalan ya da Akşehir’den İzmir’e yürüyen!...Onları düşünen, onların düşüncelerini dile getiren yok muydu? Vardı: R. Ilgaz...

“Konuklarımız için yıkadık sizin için
Kıyılarımızı bol köpüklü dalgalarla kıştan
Nisan sabahlarının buğusu saçlarınızda
Mavi gözlerinizde sevinç
Telli turnalarla geldiniz
(...)
Üzüntülerden arındık sizin için
En güleç yüzümüzle çıktık karşınıza
Papatyalar gibi tekdüze
Erkenden uyardık çiçeklerimizi
Kalkınmamız sizden olacakmış
Başımızın üstünde yeriniz
(...)
Biz bu güneş ülkesinin çocukları
Öfkeyle umutla beslenen
Yaz geldi mi ebegümeci madımak
Kar yağdı mı dağda bayırda
Davarımız sığırımızla yarı tok yarı aç
Biz bu güneş ülkesinin çocukları
Kuru emzikle büyüyen gecekondularda
Odsuz ocaksız
Bu mevsimde sevilerden uzak
Yoksun tüm aydınlıklardan
(...)
Biz bu güneş ülkesinin çocukları
Güneşi konuklara bırakan

Oysa bardaklarda altın yeşili şarap
Marmara’nın midyeleri soframızda
Olgun domatesler taze soğan
Derilerde Afrikalı yanıklığı
Hoşi Ming’li savaş çocuklarıyla birlik

Garcia Lorca’lı kızlarla bir arada
Karşıda Nazım’ı dalga dalga getiren deniz
Oturup diz dize bir kıyıda
Aynı balık çorbasından kaşıklayabilirdik

Biz bu güneş ülkesinin çocukları
Güneşini bulutların ötesinde bırakan
Güneşten Uzak/Güvercinim Uyur mu

Her geçen gün ağırlaşan borç yükünün kişi başına, hatta doğmamış bebeklere düşen payı bu günlerde sıkça konuşulur oldu. Oysa Ilgaz, taa 1981’de bu gidişi görmüş dizelerine yansıtmıştı bile:

“Kuş değil ya çocuklarım,
Böcek bile olamazsınız!
Bunca yük, bunca borç
Omuzlarınıza vurulmuşken
Hem de doğar doğmaz...
Kanatlanamazsınız!
Uç uç böceğim deseler de
Annenizin alacağı pabuçları
Peşin peşin giydirseler de
Uçamazsınız, çocuklarım,
Bu gidişle!
Ne Kuş Ne Böcek/Çocuklarımızın Bahçesinde
Şiirin yazıldığı yıl doğanlar bugün yirmi dört yaşındalar... Gidiş ise yine o gidiş... Bize yaş maş da gerekmiyor; özgür beyinler gerekiyor, çocuk kadar özgür. Bağımsız düşünce gerekiyor; “Tam bağımsız!” Kalpaklı Kuvayı Milliyecilerin kaçı diplomalıydı ki, tam bağımsızlık için ülkeyi kurtardılar... Ülkenin bu duruma getirilişinde kaç diplomasızın suçu var ki! Yeniden dönelim Ilgaz’a:

“Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol!” 

320
0
0
Yorum Yaz