| Bir Öykü - ARABACI |
 |

Tablo: http://www.blogcu.com/muratkulcuoglu
Çerkeş'ten çıkınca hayvanları durdurttu. Yere atladı. Arabanın üstünde döşeme yoktu. Arkada dingili, sulak çivisine kadar geri çekti. Bu suretle araba, ok boyunca uzamıştı. Çatalın altına asılı yağdanlıktan tavuk kanadını alıp tekerlekleri yağladı. Sağ hayvan, Delikır, huysuzlanıyordu. Arpa çuvalıyle, saman çuvalını arka çatalın üstüne taşıdı. Dikkatle bağladı. Ön tarafa, hayvanların yem torbalarını, örtülerini kendi yorganını yerleştirdikten sonra, arabaya bindi. Dizginleri topladı. Kamçısını beygirlerin sağrısına hafif hafif dokundurdu: -Döyyt! Haydi oğlum! Al aslanım! Güneş batmak üzere idi. Ağaçların uçları kızarmıştı. Dumanlı akşamın içinde şose dümdüz görünüyordu. Kenardaki hendeklerin hizasında aralık aralık kavak ağaçları, tarla çitleri vardı. Tarlaların çok uzağında boz tepeler başlıyordu. Delikır'ın rahvanı açık olduğundan, sol hayvan Pamukkır, ona yetişmek için tırısa kalkmıştı. Arabacı, iyi beslenmiş, genç beygirlerine muhabbetle, iftiharla baktı. İkisi de talimli asker gibi, kulak kulağa gidiyorlardı. Okun üstüne dayadığı çizmeli ayaklarını altına alıp yerleşerek bir sigara yaktı. Tekerleklerin dingil kapaklarına vurdukça çıkardıkları çelik çıngırak sesleri, hayvanların boynundaki zillere karışıyor, arabacı alışık olduğu bu lezzetli gürültü ile keyifleniyordu. Sigara dumanı yüzüne vurduğu için gözlerini kısmıştı. Elmacık kemikleri çıkıntılı, bıyıkları düşük olduğundan, suratı daima gülümsüyor gibiydi. Eşeklere binmiş üç köylüyü arkada bıraktığına memnun oldu. -Döyyt! Al aslanım, haydi oğlum! diye kamçısının ucu ile beygirleri okşadı. Şosenin yanındaki küçük su birikintisinde, sazların ortasında, bir leylek, bir ayağını karnına, uzun gagasını göğsüne saklamış, dinleniyordu. Parmağının ucuyle sigarasını o tarafa fırlattı: -Ateş buyur, hacıbaba! Çocukluğundan beri leyleklerin gagasını çubuğa benzetiyordu. Kalasları oynayan bir köprüyü, tahta gürültüleriyle geçip şosenin dönemecini kıvrılınca, epey ilerde yaya yürüyen iki kadın gördü. Entarilerinin arka eteklerini başörtülerinin uçlarını savurarak, hızlı hızlı gidiyorlardı. İyiden iyiye bastıran karanlığa rağmen, birisinin sırtındaki heybe fark ediliyordu. Arabacı, arka tekerlerin üzerine yerleştirdiği yem çuvallarını düşündü: "Fıkaraları oturturum. Dua etsin teyzeler." Genç mi, ihtiyar mı olduklarını uzaktan anlayamadığı için siyah fötr şapkasının, yağmur yiye yiye aşağı düşmüş kenarlarını ihtiyaten sıvazladı. Bıyıklarını yokladı. Araba yaklaşınca, kadınlar dönüp baktılar. Dizginleri çekti: -Teyzeler, Suhizarı'na buradan mı gidilir? Omuzunda heybe olan kadın,erkek gibi kalın sesiyle güldü: -Bedava deyivermek olmaz oğul. Bizi arabana bindirirsen sana yolu gösteririz, dua ederiz. -Bindirmesi kolay ama halacığım, baksana sandık yok. Tahta çekeceğiz diye sandığı kaldırdık da arabayı sal yaptık. Arkadaki çuvalların üstüne oturur musunuz? -Eksik olma, otururuz, ayağımız yerden kesilsin yeter. -Haydi, atlayın bakalım. Hiç konuşmayan kadının, karanlıkta yaşını tahmin etmeye çalışmış, yüzünü gözlerine kadar kapatmış olduğundan bir şey anlayamamıştı. Hayvanları kamçıladıktan sonra laf açmak için sordu: -Suhizarı buradan kaç saat şeker? -Ayakla beş, altı saat. -İyi, bizim hayvanlar üç saata alır demek! -Alır elbet, Allah bağışlasın. -Amin, teyze! Hep o sesi kalın karı konuşmuştu. Biraz sustular. Suhizarı'na kaçak tahta yüklemeye gidiyordu. Çerkeş'e üç, üç buçuk saat olduğunu söylemişlerdi. Bunun doğru çıkmasına sevindi. Bu sefer, kalın sesli kadın sordu: -Suhizarlı mısın sen arabacı? -Hayır teyze! -Kiraya mı gidiyorsun? -Kiraya gidiyorum. -Taşpınar'dan sonra Köklüler'den sapacaksın. Sapacağın yeri gösteririz. -Eyvallah... Lâkin Suhizarı'na bir saat kala hayvanları sulamalı. -Yolda su çoktur. Taşpınar'da sularsın. Öteki kadın ilk defa lafa karıştı. Arabacıyı gizlice güldürecek kadar kekeliyordu: -Tahta mı yükleyeceksin oğul? -Tahta yükleyeceğim. -İyi... Çerkeş'e mi götürülecek tahtalar? -Daha ileriye. Kurşunlu nahiyesine. Tren yolu döşeniyor oralara... -Döşeniyormuş, öyle diyorlar, buralara da gelecek, diyorlar. -Buraların sözü mü olur, Karabük'e, Zonguldak'a gidecek. Kalın sesli kadın: -Bizim rahmetlinin kardeşi o tarafta oturur, dedi, bilmem bilir misin. Sarı yağız bir adamdır. Ayağı da biraz topal. Abdurrahman derler. -Bilemedim teyze! -Karısının köyü Ilgaz'a yakın. O söyledi: Tren yolu kıtlık getiriyormuş. Gelinler kötü olmuş hep. Rabbim saklasın. -Bırak şöyle lafı teyze... Tren yolu kıtlık getirir mi? Ağam da benim gibi arabacıdır. Lâkin benden ziyade malı var. Dört çift beygir, iki yaylı... Treni o da sevmez. "Ekmeğimizi bir gün elimizden alacak!" der. -Allah göstermesin, arabacı kısmının ekmeğini kimse alamaz. -Ben de öyle diyorum. İki senedir hat boyunda kiracılık ederim. Geçiniyoruz. Tren işlerse arabaya iş kalmaz mı? Kamyonlar için de böyle denildiydi. Aldırma, yalan çıktı. Suhizarı'na... "Kaçak tahta yüklemeye..." diyecekti vazgeçti: -Suhizarı'na tahta yüklemeye de tren gelecek değil ya... -Elbet gelmez, ne haddine. Arabacı beygirlerine arkadaşça baktı. Delikır'ı tayken alıp büyütmüş, sürülmüş tarlalarda koştura koştura, rahvana alıştırmıştı. Kadınlar aralarında trene dair konuşuyorlardı. Kalın sesli kadın: -Arka arkaya odalar bağlamışlar, dedi, amanın, ev gibi imiş. Kocaman... Bizim köyün adamını hep doldursan, Bulgurlu'nun, Değirmenarkası'nın ahalisine de yer kalır, diyorlar. Bir bağırırmış gelirken... Kömüş sürüsü gibi. Öteki ekledi: -Ne olacak, gâvur işi... Öyle bağırır elbette... -Bağırsın bakalım. Arabacı, sigara yakmak için kibrit çakınca, kalın sesli kadın sordu: -Evladım, anan baban var mı köyünde? Arabacı, yaşlı köy kadınlarının yüreğini sızlatacak lâfları iyi biliyordu: -Ne anam var, ne babam... Dünya yüzünde bir başıma kaldım. -Vah oğul vah! Kimin kimsen de mi yok? Demin ağabeyisinden bahsettiğinin farkına varmamışlardı. Buna, ayrıca memnun oldu. -Hiç kimsem yok halacığım. -Ne taraflısın aslında? "Çankırı'nın Şabanözü nahiyesinden" diyeceği yerde, kamçısıyle uzak bir yeri gösterdi: -Buraya arası çok... Yozgat tarafındanız! -Evlenmedin mi hiç? Arabacı, büsbütün kederlenmiş gibi davrandı: -Kimsesiz adam nerede evlenir? Evlenemedik işte. -Yazık olmuş. -Yazık olmaz mı? Pek yazık oldu valideciğim. Yazık oldu bana... -Askerliğini yaptın bitirdin mi? Nüfus kâğıdı küçük yazıldığından askerliğine daha iki sene vardı. Fakat gene yalan söyledi: -Yaptım. Hayırlısı ile bitti, gitti. Ne dersin asker ocağında çavuş bile olduktu. -Rabbim devlete, millete bağışlasın. -Âmin teyze! Bir müddet konuşmadan gidildi. Bu sırada kekeme karı hazırlanmıştı: -Araba kendi malın mı? diye sordu. -Hayvanlar da, araba da kendi malım. -Neyse, mal sahibi olduğun iyi. -Aylıkçılığı sevmem. Bak şu Delikır'a. Tayken kendim yetiştirdim. Yanına eş buluncaya kadar yirmi gün dolaştım. Lâkin şimdi çiftine iki yüz lira verseler satmam. Meraklıyız işte... Bak, arabayı Amasya'da hususî yaptırdık. İspitleri ekli değildir. Bütündür. Kavza koşumlarını gündüz gözüyle bir görmelisin. Pullarını, boncuklarını, güllerini, çıngıraklarını, paldum süslerini Çankırı'nın en meşhur saracına, başında durup işlettim. -Maşallah, maşallah! Meraklısın. Belli bir şey. Gece iyiden iyiye bastırmıştı. Hava sıcak ve rüzgârsızdı. Arabacı, karı milletinin, iyi hayvandan, iyi arabadan, iyi koşumdan asla anlayamayacağını düşünerek kederli kederli içini çekince, kalın sesli kadın: -Ne var, çavuş ağa, dedi. Yüreğin dolu, yoksa birine sevdalı mısın? -Yok canım! -Hele... hele... Delikanlısın, ayıp değil. Tam gönül çekecek zamanın, kaç yaşındasın? -324 tevellütlüyüm. Yani 24 yaşımızı bitirdik, 25'ine girdik. -Gördün mü, evlenecek zaman gelmiş de geçmiş bile... Kısmetin açık değilmiş çavuş ağa. Arabacı karanlıkta rahatça gülüyordu. Üç aydan beri nişanlıydı. İlkbaharda düğün yapacaklardı. -Kimsesizliğin gözü kör olsun teyze... Gurbet gezmek belimizi büktü. -Vah! vah! Kadınlar, alçak sesle konuşmaya başladılar. Arabacı dikkatle kulak verdiği halde söylediklerini anlamıyordu. Kırbacını şaklatarak hayvanları tırısa kaldırdı: -Beni hep arabacı bellemeyin sakın... Çiftlik, rençperlik işinden çok anlarım, beygirle bir herk yaparım, şaşarsınız. Ama pulluk olmalı. İkisi birden bir tuhaf sevinçle sordular: -Hakikat, bilir misin rençperliği? Arabacı yan dönüp arkasına baktı: -"Bilir misin," ne demek? Sürmeliyim de görmeli. Kalın sesli kadın ötekinin kekelemesine meydan bırakmadı: -Rençperlik tavatür güç iş. Adamı ezer. Böyle arabada oturup dolaşmaya benzemez. -Her zanaatın müşkülü var, teyze! Arabacılık da sırasına göre çetindir. Yolda teker kırıldı. Ne yaparsın bakalım? Bir kere gurbetten baş alınmaz. Evin yok, kimsen yok. Han odalarında ömrün tükenir. Kadınlar yine yavaş sesle konuştular. Arabacı, yalnız kekeme karının birkaç kere: "Olur mu kız, bak şuna, olur mu hiç?" dediğini işitti. Ağabeyisinin yaylısını sürerken müşterilerin sözlerine kulak vermeye alışmıştı. Bu, eğlenceli bir şeydi. İnsan lafa dalar, yolun uzunluğunu unutur. Arka tekerlekleri sulak çivisine kadar geri çektiğine canı sıkıldı. Gürültü, işitmesine büsbütün engel oluyordu. Saatına baktı. -Teyze! Ne kadar yolumuz kaldı. Hayvanları bir saat kala sulayacağız. -Suhizarı'nı mı sordun? -Evet! -Kız, burası neresi? Tahta köprü mü? Kekeme karı tasdik etti: -Tahta köprü, Suhizarı'na yanaştık. -Susadan sapacaksın, bildin mi oğlum? -Sapılacakmış. Saptıktan sonra ne kadar çeker? -Yarım saat... Arabacı, yarım saatla, bir saat arasında, hiç fark görmeyenlere eskiden beri kızardı. Uyuşan ayaklarını okun üstüne uzatmak için kımıldadı. Tahtaları yükledikten sonra ormancılar yakalarsa... Arabayı da, hayvanları da tellala verirler. Bir gün, Şabanözü'nde, ağasının arabasını beygirlerle beraber, yüküyle beraber yakaladılar. Ağasına kalsa beygirleri de kaptıracaktı. Bereket kendisi, kayışları kesip hayvanları sürmüştü. Arabayı tellala çıkardılar. On liradan mezat edildiği halde köylü acıyıp artırmamış, on bir liraya yine ağasında kalmıştı. Âdeta yüksek sesle: "Köylü kısmı mala kıyamaz!" diyerek bir sigara yaktı, kadınlara seslendi: -İşte böyle teyzeler... Sürünüp gidiyoruz. Kalın sesli kadın, çekinerek güldü: -Ah, benim köye yolun uğrarsa... Anladın mı arabacı? -Sizin köy çok uzak mı? -Uzak değil, uzak değil... Suhizarı'ndan biraz ötede... İki saat, haydi bilemedin üç saat. -Pek uzak değilmiş. Allah izin verirse bir gün o tarafa da yolumuz düşer, gelir, size misafir oluruz. Sizin köyün adı ne? -Ah... Hani ya... Bir gelsen bizim köye... Bizim köye, Arslanlar denir. -Arslanlar'a gelsem, bana ayran içirir miydin teyze? -Ayranın lafı mı olur, bir gelsen... Bir şey soracağım dinin gibi doğru söyle çavuş ağa! -Sor bakalım. -Evlenmeye niyetli misin? -Niyetli olunmaz mı? Bir namus ehli karı bulsam hiç bakmam evlenirim. -İyi ya işte... Bizim köye gelsen, aradığını mutlaka bulurdun. -Deme... Bulunur mu namus ehli? Tekrar yarım döndü. Kadınlar, arabanın sarsıntısıyle başlarını kımıldatarak oturuyorlardı. Yüzleri görünmüyordu. -Bir münasibi bulunursa ben de gelirim teyzeler.. Vallah billah hayvanları dehler, sizin köye çıkarım. -Orasını gönlün bilir evlâdım. Diyeceğim şu. Sana münasip bir kız var. Güzelliğine güzel... çalışkanlığına sabahtan akşama kadar durmaz çalışır... Namus tarafı dersen bütün köylü ispattır. -Çalışkan, bir de namuslu ise bana yeterdi. Güzellik gelir geçer, namus durur. Erkek dediğin, baca dumanıdır teyze, sabahleyin çıkar gider, gözü arkada kalmayacak. -O tarafa meraklanma. Kızımız pek körpedir ama, bir kusuru, dul karıdır. Dula da razı mısın arabacı? -Elbet razıyım. Her şey Allah'ın emri... Kocası kötülükte görüp çıkarmadı ya. -Kötülükte olur mu? Tövbe de... Geçinemediler. Arabacı, güldüğünü belli etmemek için tekrar içini çekti. Bir tahta köprü daha geçtiler. Yolun iki tarafında kurbağalar bağırıyordu. Evvelce vakit geçirmek için konuşan arabacı, işin döne dolaşa körpe bir dul karıya bağlandığını görünce, hayvanları sulamayı bile unutmuştu. Kalın sesli kadın, yanındakiyle biraz fısıldaştıktan sonra: -İşin acele mi bu gece çavuş ağa? diye sordu. -Yok, pek acele sayılmaz; yarın gitsem de olur. -Öyle ise bir hayır yapalım. -Ne gibi? -Bak, sana açık açık deyivereyim çavuş ağa, biz iki kız kardeşiz. Evlenecek kız, kardeşimin kızıdır. İstersen yürü, bizim köye gidelim. Kızı gör, o da seni görsün... Birbirinizden haz ederseniz ne iyi ne güzel. Kızımızı köyden isteyen çok ya... Sana kısmet ise ne diyelim. Allah'ın emri... Ev, yurt sahibi olursun. Duydun mu? Arabacı, şaşırdığı için birdenbire cevap veremedi. Kadın tekrar: -Bir kere gör evladım, dedi. Beğenmezsen, sana yol masrafını veririz. -Masraf lafını bırak bir yana... Haydi işimizi bırakıp sizin köye gittik diyelim, gece vakti arabayı hayvanları nereye çekeriz? -Nereye çekeceksin, alacağın kızın hanesine. -Babası, ağası söz etmez mi? -Babası, ağası yok... Bunlar bir ana, bir kız... Benim evim ayrıdır. -Öyle ise olur bu iş... Pekâlâ, gidelim teyzeler...
(Sürecek)
|
• 29/3/2006 - ARABACI