24 07 2011

Bir Kaysı Mevsimi

Bir Kaysı Mevsimi

Ramazan Teknikel / Türk Dili Dergisi, Sayı: 144

Sıcak bir yaz günü öğleye değin, ora senin bura benim dolaşıp durmuş, iyiden iyiye de yorulmuştu. Dere boyu yürüyüp, dibinde oturacak bir ağaç bulana dek adım başı bir kurbağa görüp, her seferinde de üzerime sıçrayacak diye sakınmıştı.

Bir dut ağacının dibine oturup, her nedense Fırat'ın kurbağalarını, oraların kurbağalarının iri iri olabileceğini, yaz geceleri bu kaplumbağa denli büyük kurbağaların viyaklamalarından çevre köylülerin rahatsız olabileceklerini düşündü. Yazları ırmak kenarında halı, kilim yıkayan köylü kadınlar, yosun sanıp atacakken kurbağa olduğunun ayrımına varınca, irkilip çığlık atarlar mıydı? Yoksa oralı bile mi olmazlardı?

Kulağına ötelerden bir hışırtı geliyordu. Hışırtının geldiği yöne doğru kalkıp yürüdü. Bir kaplumbağa ya da bir yılan sanmıştı ya yanılmıştı. Kayısı ağacındaki bu sesi çıkaran sekiz on yaşlarında ak ablak bir oğlan çocuğuydu. Onu.görünce atlayıp kaçmak istedi ağaçtan. Sonra beceremeyeceğini anlayıp vazgeçti. Üzerinde eski bir giysi vardı. Ağacın dalında bir sepet asılıydı. Kendisi ağaçtan inmiş, korkusundan sepeti indirememişti. "Bırakın gideyim!" dercesine bir anlam vardı yüzünde. Mahcup, yalvarır gibiydi.

'Verin sepetimi de gideyim," dedi.

Adam, sepeti ağacın dalından aldı. Henüz yarı bile olmamıştı. Yere indirmeye kalmadı, sepeti kaptığı gibi fırladı koştu yanından. Arkasından:

"Gel doldur sepetini, bir şey dediğim yok..!" diye bağırdıysa da oralı bile olmadı. "Ah güzel çocuk, bir değil beş sepet kayısı toplasan kim sana kızar bu kayısı mevsiminde." diye düşündü.

Gidip elini yüzünü yıkadı. Sabahtan dolaştığı yerleri bir daha dolaşacaktı. Bahçelerden, kayısı dalları eğilmişti yollara. Bütün kasabayı kayısı kokusu almıştı. Şu yola eğilen bir kayısı dalından bir avuç kayısı koparır, birini kendiniz yer, ötekileri de sevinçten uçan şu çocuğa verip sanki koparan kendiniz değilmiş gibi yolunuzu sürdürebilirsiniz. Şu boyundan yüksek sandığı taşıyan hamalın, az ötede kayısı ağacının dibinde resimli roman okuyan küçük kıza bir şey soran çarpık bacaklı adamın, az önünüzde yürüyen yaşlının bu yılkı kayısı bolluğuna akıl erdiremediklerini kestirebilirdiniz...

Bir süre ora senin, bura benim dolaşıp durduktan sonra, gidip bir çay ocağının bir köşesine oturdu. Bir çay istedi. İki ihtiyar dertleşiyordu:

"Sen inanıyor musun?" dedi. Patlak gözlüsü bir şey anlayamamıştı. "Neye?" dedi.

"Kayısılar böyle çok olduğu zamanlar yılan çıyan çok olurmuş derler de... " "İnanma! dedi patlak gözlüsü." "Hani inandığım falan yok da... Önünde gazete olanı ötekine bir sigara verdi. Bir de kendi yaktı. Önünde gazete bulunan ihtiyarı iyi tanıyordu. Çoğu kez tek başına oturup gazete okurken görürdü onu. Kalın çerçeveli gözlüğünü takar, sigarası da dudaklarından eksik olmazdı. Tek yaşıyor olmalıydı. Küçük bir odası, bir kedisi, bir de çeşit çeşit kuşları olmalıydı. Kanaryalarını sattığını bizzat görmüştü. Bir çiftti. İki çocuk sormuşlardı: "Eti yenir mi bunun? " demişlerdi. "Bu ne ki eti yensin. Buna bakarlar, o da öter," demişti. Kara gözlü çocuk, o sırada başka şeyle uğraştığından duyamamıştı. Öteki: "Eti yenmezmiş. Bakarlarmış, o da ötermiş." diye haber vermişti. "Bu günlerde hep gözümün önü kararıyor," dedi patlak gözlüsü. "Yoğurda biraz sarımsak ez, sabahları aç karnına ye üç beş gün, bir şeyciğin kalmaz.' dedi öteki.

Sonra konuyu değiştirdiler. Kışın çok sert geçeceğinden söz ettiler uzun uzun. Bir ara önünde gazete bulunan ihtiyar geriye döndü:

"Kış çok sert geçeceğe benziyor değil mi bey? Yoksa bu kayısı bolluğu hayrın habercisi değil." dedi.

"Öyle." Dedi adam. Onayladı: Sonra aynı sözü yineledi: "Çok sert geçeceğe benziyor çok..."

Bir küçük boyacı çocuk, boya sandığını omzundan indirip yanına oturdu. Gözlerinin içine içine baktı. Aradığını bulmuş gibiydi. "Boyyalım mı? "dedi. "Boya." Dedi adam.

Bir güzel parlattı. Parasını aldı, sandığının kayışını omzuna atıp yanından uzaklaştı. Adam, kahveden çıktı. Ciğerleri sanki hava değil de, kayısı soluyordu. Kasabanın gazetecisinden gidip bir gazete aldı. Evine doğru yürüdü. 

 

 

İki Toprakta

İlyas Halil / Türk Dili Dergisi, Sayı: 143

Newton Marriot Oteli'nde kalıyorduk. Bahçede güz sonu renkler. Ördekler, sincaplar kış hazırlığına gölde ağaçlarda başlamış. Rüzgâr gelen karı haber ediyordu.

Eren ve ben. İki develik kervan. O sabah otoyolda St.Lambert'te renkli yaprakların içinde bıraktığımız 134 numaralı eve dönüyorduk.

Bir gün önce bir dostumdan okumadığım bir şiir almıştım. Yazıldığı yıl Menderes dönemi. Halk yönetimini öğrendiğimiz yıllar.

O günleri yeniden yaşıyorum. İki ayrı zaman diliminde iki ayrı yaşta. Kâh 1955 yılında. Sürekli olarak ilkyaz ülkesinde bir delikanlı. Kâh 2010'da güz rüzgârı. İki yaş arasında sürekli mekik dokuyorum.

Kimi kez çocuk gözlerimi sevinçle açıyor. Kimileyin sabah yataktan kollarım odun yarmaktan yorgun. Konuşunca ağzımda kara karga. Diyeceğimi öksürüyorum.

Kuzeye çıkan 89 nolu otoyol Vermont dağlarının ortasından geçer. Elimizde "sopalarımız". İki "görmez" yaprak tufanı içinde. Montreal'e değil. Kırkbeş yıl kahrımızı çekmiş kasabaya dönüyoruz, Şangrila arıyoruz.

Eren sakın uykuya dalma dedi. Bu sabah Boston radyosu tipiden söz ediyordu. Bak sis iniyor. Sesler inliyor. Tepeler hep duman. İnek böğürtüleri. Uçan süt değil.

Bu tipi dedi.

Durduk tipinin geçmesini bekledik.

Eve dönüş daha kolay olmalı idi dedi.

Üzülme dedim.

Torosların Fındıkpınar yaylasında eşekten düşen altı yaşında bir çocuğa uzandı anım. Mustafendinin eşeğine binmiş, Fetili'den eve dönüyordum. Ahıra döndüğünü farkeden binek, ceylan olmuş kanat takmıştı. Ahırın arpasına kavuşunca. Sırtında değildim... Yolun yarısında unutulmuş yük olmuştum. Üç gün dört gece kaburga kemiklerim ağrılı kalmıştı.

Yolun kıyısında tipinin geçmesini bekledik. Dostumun ilk iki dizesini mırıldandım.

Yürümek yol yordam öğretir
Kuşun özgürlüğü uçtukça büyür

Gözlerimi yumdum. Ankara. Ay Haziran. Sevincim çiçek kokuları yatağımda. Yatak değil iğneli döşek. Elimde Fransız francala. Kokusunu unutmamak için yemek istemiyordum.

Elli beş yıl geride. Her günü teker teker yaşamayı becermiştim sanki. Pazartesi renklere. Çarşamba koku günü. Yaz mevsim değildi. Aşk okulu. Burnumla gözlerimle esrik olmayı öğreniyordum.

Gül Koklasam. Güller yüzümde gebe. Ağzımı açtığımda sesimde iris, kamelya. Kulaklarımda krizantem, fulya, flüt, keman.

O yıl Çankaya'dan gül parkına değin bahçeler bostanlar onaltı yaşında Çingen gelini. Yolda bulduğu çiçekleri orasına burasına takmış, takıştırmış. Kulak ardında kızıl gelincik. Meme arası ak sarı papatya. Haziran, o yıl. Sevinçti. Atımı şaha kaldıran.

Kuş özgürüm. Uçsuz bucaksız gökyüzünde. Nedeni belirsiz. Yaşım mı? Yaşadığım mı? Yaşayacağım mı? Çıkaramıyordum.

Bir öğle üstü Haziran'da. Ulus'tayım. İşim Bakanlıklar'da. Yirmi param eksik. Yarım kuruş için Ulus'tan Bakanlıklar'a yürüdüm. O gün şair dostum haklıydı.

Yol yürümeden ne dağı, ne ovayı bilir kişi. Yürü "enayi" yürü dedim. O gün Sıhhıye'ye Kızılay'a yürüdüm. Vardığım Bakanlıklar değildi.

Ölçülü davranma idi.

Gözümü açtım. 89 otoyolu. Gökte süt. Önümüz kapalı. Ak çarşaf germiş biri.

Eren'e sordum. Hâlâ tipi mi?

Evet dedi. Neredeydin?

Yol iz soruyordum dedim.

Bir yerde. Kadın erkek coşmuş. Sivilce heryanımız. Gençlerde gizli güzel koku. Kız delikanlı karanlıkta birbirini buluyor. Ortalığı ateşe veriyordu. Kimi duman kimi alev. Kimi yanıyor kimi tütüyordu.

Çalıştığım dairede Çin'den kaçıp gelen Fatima'nın kalçalarında özel kıvılcım. Ben Yenice sigarası. Bakar bakmaz ateş alıyor. Dumanlanıyordum.


 

Ay batıp gün doğana dek

Dört mevsim on iki ay

Bilesin hep seni düşündüğümü


 

Dur ustam dur dost dedim. Haziranda kadın düşünülmez. Kadın uykusuzluktur. Duyumsarsın. Kanında. Ağızda kızıl biber. Yaktığı yetmez. Daha daha dersin.

Acımasız çinli Fatima'ya bakınca yaşım açık yara. Fatima tuz.

Düşünmek değil bu. Yanmak bu.

Oğuz Abi. Kadın düşünüldüğünü bilse. Giysilerini kapar. Giyinmeden kaçar gider.

Boston'dan çıkmadan önce Ankara'da bir dosttan Oğuz Tansel'in daha önce okumadığım bir şiirini almıştım.

Tipiyi unutmama yardım etti.

Işıklar içinde olsun. Sevgide üstün tutulan gönüldeş.

İşte o şiir,


 

Çağrı

Yürümek yol yordam öğretir / Kuşun özgürlüğü uçtukça büyür / Atın ceylânın koştukça / Yolculuğa çıktıkça sular / İğdeler yaprak çiçek açtıkça / Düşünüp yaptıkça insanlar / Ay batıp gün doğana dek / Dört mevsim on iki ay / Bilesin hep seni düşündüğümü. 

29
0
0
Yorum Yaz