ALİŞİM / FİKRİ UZUN

2/6/2008 · Kategori: oyku

ALİŞİM

              

 

 

                Ali öksüz büyüdü. Babasızlığın acısını hep içine gömdü. Çabucak büyümek, evin erkeği olmak istiyordu.

 Köyde herkes onu sever korurdu.

“Aliş” derlerdi ona, başkalarından başka baktıkları için.

                Bir ana, bir oğul, bir çift öküz, bir de inekleri vardı. Başka kimseleri yoktu.

Ali büyüdü, para kazanmasını anlayacak yaşa geldi.

                Borç dert bir eşek edindi. Odun satıp, evin geçimini sağlayacaktı. İnekleri buzlamış, (Buzağılamış, doğurmuş) nedeni bilinmeyen bir nedenden, buzağı üç günlükken ölmüş, İneğin sütünün tümü, Aliş ve anasına kalmıştı.

                Keşke buzağı yaşasa da sütün hepsi onun olsaydı… 

                O yıl çok kar yağdı. Uzun süre erimedi. Alilerin, eşeğe, mallara verecek otu samanı azaldı, akşam sabah biterdi.

                Satın alacak paraları yoktu.

Aliş, ne yapacağını uzun uzun düşündü. Köyün varlıklılarından Bekir Ağa geldi aklına. İki yıl davarını gütmüş, beş kuruş almamıştı. Ödünç üç beş çit (saman sepeti) saman isteyecek, “hasılda veririm” diyecekti.

Umutla gitti Aliş, Bekir Ağa’ya.

Bekir Ağa, bağdaş kurup evinin “pirelik” odasındaki sedirine oturmuş, yastıktan artan sırtını bucak dolabı kapısına yaslamış, kehribar takımına taktığı sarma sigarasını tüttürüyordu. Tütün tabakası önünde,  kav çakmağı tütün tabakasının yanındaydı. Aliş’in kapıdan girdiğini gören Bekir Ağa sevindi. Ya damın (ahır) .okunu atacak, ya da atını tımar edecek sandı. İçine çektiği, yanan tütünün dumanları, ağzından kaba kaba geri çıkıyordu.

“Gel Aliş, hoş geldin” dedi.

“Hoş bulduk Bekir Ağa”, dedi Aliş. İkisinin de aklındaki başkaydı. Karşılıklı bir iki laf etti, birbirlerinin dediğini anlamadılar. Aliş: “Bekir ağam; samanımız azaldı, yaza çıkacak kadar ödünç saman istemeğe geldim. Hasılda veririm” dedi.

Bekir Ağa’nın neşesi kaçtı.

Aliş’in ineği buzağılamış, bu yıl iki, seneye üç, öteki sene beş olacaktı. “Bizim davarları kim güdecek?” dedi, içinden.

“Besleyebileceğin kadar mal besle Ali” dedi, açıktan Aliş’in yüzüne.

Aliş, Bekir Ağasından, kesinlikle böyle bir yanıt beklemiyordu. Başına kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Hem ağaya, hem feleğe kırgın, evine döndü.

 Başka umduğu kapı yoktu.

 İneği, yaza kadar Kör Bekir’e, “görmeye” verdiler. Kör Bekir’in torunu olmuş, inekleri de kısır çıkmış, sütleri yoktu. Hele bebek olan evde, “ürün” ( süt yoğurt) süz olmazdı. “Bir bakraç yoğurt değil mi?” kendileri ne eder ederdi.

Eşeği de bir başkası aldı.

Aliş, başıboş deli gibi geziyor, anası onu geriden kolluyordu. Yerdeki yetmiyormuş gibi, yeniden lapa lapa kar yağdığı, diz boyunu aştığı  gün; Aliş ocak başına çömelmiş, ocağın külünü karıştırıyordu.

Anası, Aliş’inin derdinden anladı:

“Canını sıkma yavrum. Bu kışın, bir de yazı var. Yaz gelsin hele. Kimseye kulluk yok! Tarla kıyılarındaki ahlatları keser, kasabada satarız. Sen eşeğe sararsın, ben de sırtıma yüklenirim. Bir arka odun bir eşek yükü gelmese de bir eşek yükü odunun yarı parası eder. Paraları biriktirir kış bastırmadan samanımızı, otumuzu alır, ineğimizi de eşeğimizi de kimseye “görmeye” vermeyiz”.

Aliş, ocak başında külü eşelerken kararını vermişti.

“Ana; bana izin ver, İstanbul’a gideyim. İstanbul’a giden köyden kurtuluyor. Köyde kazanç yok. Kime hizmet etsen sonu boş. Seni de alırım yanıma. Köyde, eşek gibi odun mu taşıyacaksın sırtınla? Kiraya bir ev tutarız, sen evde durursun, ben çalışırım. Gül gibi, insan gibi geçinir gideriz.

Şimdi para etmez. Yaza pek bir şey kalmadı. Yazın ikisini de sat. Paralarını bankaya koy. Daralırsan alır harcarsın. İşimi yoluna koyunca, gelir seni de yanıma alır götürürüm” dedi.

Aliş’in anası, “Olur” da demedi, “Olmaz” da demedi. “Olur” dese, bedeninden bir parça, içinden ciğeri kopuyordu. “Olmaz” dese, Aliş’in geleceği ne olacak, köyde ne yapacaktı?

Birkaç gün daha can ciğer, birlikte durdular.  Sayılı günler bitti, gideceği gün geldi çattı.

Ali, anasına tırtıl gibi sarıldı. Komşular, ana oğulu birbirinden zor ayırdılar. Ali, anasının sardığı çıkını çomağa taktı, omzuna attı, ardına bakmadan yürüdü.

Konu komşu, Aliş’in arkasından kovayla su döktü, İstanbul’a uğurladılar. Geleneksel inanışlarına göre, ardından su dökülen, gurbete su gibi akar gider, gurbetten sağ salim dönerdi.

Aliş, İstanbul’a geldiğinde, yakın köylerden tanıdıklarını buldu, Aliş’i konuk etti kısa sürede O’na bir çivi fabrikasında iş buldular.

Aliş, makinenin ağzına demir tutuyor, makine o demirden çivi kesiyordu. İşi ağır değil, yorulmuyor, iş çıkışında Tahta kalede tüccar yükü de taşıyabiliyordu. Yatacak yerleri Tahtakale’ye yakındı.

Eminönü ve çevresindeki yapıları devlet koruma altına almış, eski evleri yıktırıp yenisini yaptırmıyordu.  Evler yıpranmış, kiraya tutan yoktu “Gurbetçiler” ucuz buldukları o evleri kiralamış, her odada birkaç kişi yatıyorlardı.

Aliş daha yatak yorgan alamamış, geceleri yere serili hasır üstünde yatıyordu. Konuk ettikleri gece, gemi onarım yerinde çalışan İnebolulu, geçen yıl ikinci el mal satan Rize’li den aldığı paltoyu Alişin üstüne örttü, bir daha da geri almadı.

Aliş, yattığı yerde düşler kuruyordu: Para kazanıp, köye geri dönüyor, yeniden inek, eşek, kış bastırmadan saman alıyordu.

“Yok yok. En iyisi; Sultan Ahmet Çevrelerinden bir iki odalı bir ev tutup anasını da yanına almaktı. Bir de baş göz olursa, karınlarını nasıl olsa doyururlardı.

Erken yatıp erken kalkıyor, çaylarını odadaki ispirto ocağında kaynatıyor, akşamdan, Eminönü’nde simit satan simitçinin artan simitlerini ucuza alıyor, kaynattıkları çaya banıp yiyorlardı. Çayını içip simidini yiyen, iş yeri uzaklığına göre kalkıp gidiyordu.

Aliş ve İnebolu’lu acele etmezlerdi. İş yerleri yakındı.

Ağır aksak, evden çıktı, Galata Köprüsü’nü geçti, Haliç Kıyısına yukarı yürüdüler. İnebolulu ayrıldı, Aliş bir süre daha yürüdü. İş yerine geldiğinde, daha gelmeyen arkadaşları vardı.

Üç beş kişi olduklarında, kayışı kasnağına taktı, kol demiriyle motoru çalıştırdılar. Motor kasnağı, kasnak kayışı, çeviriyor, kayış ta, çivi yapan makineyi çalıştırıyordu. Aliş, kolu çekti, kasnak dönmeye başladı. Döndükçe hızlandı.

Belirli bir hıza ulaşması gerekiyordu. Kasnak o hıza ulaştı. Aliş tezgâhının başına geçti, çivi yapılacak demiri eline alır almaz yere çarpıldı, kendinden geçti. Arkadaşları yanına geldi, Aliş’in sağ kolu yoktu.

Kayış kasnağından çıkmış, Aliş’in kolunu kapıp kopartmıştı.

Ermeni Hastanesi’ne zor yetiştirdiler. Neredeyse kan kaybından köye cenazesi gidecekti.

Kolu iyileşti, tek koluyla kendisi gitti köyüne.

Hıdır Emmi, Köyün “Hıdır Emmi” siydi. İstanbul’dan yeni gelen Aliş’in,  kolunu ceket koluna takmayışını “İstanbul görmüşlüğe”  bağladı. Hoş beş etti, birbirlerine sarıldılar. Hıdır Emmi iki, Aliş tek koluyla sarılmıştı. Hıdır Emmi’nin koluna, Aliş’in ceketinin boş kolundankol dokunmadığı gibi, yanı böğründen de dokunmadı.

Hıdır Emmi geri çekildi, ceketin boş koluna baktı:

“Kol”? dedi, Aliş’e delirmiş gibi bakarak.

“Kol gitti” dedi Aliş. “Gitti Hıdır Emmi.  Bir daha İstanbul mistanbul yok. Ne iş tutarım bilmem.”

“Ulan oğlum; sen bu tek kolla, ‘iş’ de tutamazsın, daha gençsin.

“Bakarız Hıdır Emmi.”

Diyeti miyeti yok mu bu kolun”?

“Yok, Hıdır Emmi. Benden üç gün önce, yanı başımızdaki gemi yapım yerinde, öğle paydosuna az kala Zilelinin ayaklarına vapur sacı düştü, ayakları koptu. Rapor tutmuşlar, ‘kendi dikkatsizliğinden’ diye. Doktor raporu olunca diyet yok.”

Hıdır Emmi düşüncelere daldı. Belki de hiçbir şey düşünmedi.

“Mevla’m gör diyerek iki göz vermiş. Bilmem ağlasam mı, ağlamasam mı?” dedi içinden. Aliş’e hiçbir şey diyemedi.

Döndü, evine gitti.

Hıdır Emmi,  her olaya birkaç değiş der, deyişlerinden kimileri dilden dile dolaşırdı.

Köylerinin sevilen kızı Nergis gelin olmuş, ata bindirilmiş baba evinden “el evine” giderken: “Tarhanayı etti, bulguru etti, a kızım yemeden gitti” diye uzun hava okur gibi okumuş, anasından başka tüm köy halkını ağlatmıştı.

Aliş’in başına gelenler, başta Hıdır Emmi, çok dokundu herkese. Hıdır Emmi’nin içinden geldi, Aliş için şu deyişleri dedi:

 

“Kasnağından fırlayan kayışa, kaptırdın mı kolunu Aliş’im! / Daha dün öğle paydosundan önce Zilelinin gitti ayakları/ Yazıldı onunda raporu: “İhmalden” / Gidenler gitti Aliş’im, boş kaldı ceketin sağ kolu. /Hadi köyüne döndün diyelim. /Tek elle sabanı kavrasan bile, Sarı öküz güngörmüştür, /Anlar işin içyüzünü. /Üzülme Aliş’im sabana geçmezse hükmün,/ Ağanın davarlarına geçer. /Kim görecek kepenek altında eksiğini. /Kapılanırsın boğazı tokluğuna. / Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman./Beklesin mızrabını. / Sağ yanın yastık ister Aliş’im, sol yanın sevdiğini. / Kızlar da emektar sazın gibi, çifte kol ister saracak (Aliş’im.)”

 

Bu deyiş; o gün bu gün dilden dile dolaştı.

   Fikri Uzun

                                                                                                                                             Mayıs 2008

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »