AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
1/4/2008 · Kategori: oyku
AHMET-MEHMET
“Meşakkatli bir yolculuktan sonra, ilçe merkezine indi, lokanta karışımı kahvehaneye girdi, bolca çay içti, yemek yediler. Yorgunlardı. Yatıp uyumalı, dinlenmeliydiler. “Hangi odaya?” dedi adam kahveciye. Kahveci de:
“Hepsi de müsait. İstediğiniz odaya” dedi. Üçü birlikte, bir kat yukarı çıkıp dıştan görünüşü, kapı ve duvarları Birbirinin tıpkısı olan odalardan birisine girdiler. Kahveci, “çatılı” olan sobayı yaktı gitti. Adam yanan soba odayı ısıtmadan soyunmaya başladı. “Dur” dedi, Ozan. “Ben bu yatakta yatamam. Köyümüze kadar gidelim.”
Adam yanıt vermeden, soru sormadan Ozana baktı. Ozan yatağı inceliyordu. Nevşehir Muhtelif Gayeli Orta Okuluna başlarken babasının aldığı yeşil boyalı boru karyolanın benzeri, yatacakları odadaki karyolanın boyaları yer-yer dökülmüş, borusu küflenmiş, yayları gevşemiş, yatak çökmüş, yorgan ve çarşaf kirliydi.
Adam; yarı anlatımdan, yarı bakışlarından ne demek istediğini anladı.
“Kalk seni bir yere götürüyüm” dedi. Alt kata inip, yola çıktı, Pınarbaşı’ndan ayrıldılar.
Karlar donmuş, cılka yol yok olmuş, ayakları karların içine batmıyor, kar üstünde yürüdükçe gıcırdıyordu.
Gökyüzü bulutsuz, ay ışıklı, karla kaplı yeryüzü dümdüz, pırıltılı, ışıltılı gece sessizdi.
Gıcırdayan kar üstünde; yürüyerek, dere tepe aşıp bir köye geldiler. Her yer karla kaplı, köy, masal kenti gibiydi.
Adam elindeki sopayla, önüne geldikleri evin dış kapısı üstündeki pervaza birkaç kez eşit aralıklarla vurdu.
Çevre evlerin önlerinden bir iki köpek sesi duyuldu, yanlarına gelmediler.
Her köpek, kendi evini koruyor olmalıydı.
Evde ışık yoktu. Sopa vuruşlarından sonra pencere açıldı. “Kim o?” dedi gecenin o soğuğunda pencereyi açıp kapı önüne bakan adam. Sivri Mehmet; kendisini ve yanındaki öğretmeni tanıttı. Evde loş bir ışık belirdi. Ev sahibi, o ışıkla (fener) dış kapıya kadar gelip, kendisine sığınan konuklarını üst kata, konuk odasına çıkarttı.
Onlar daha içeriye girmeden, adamın eşi olduğu sanılan kadın omzunda dürülü yatakla içeri girdi, boş olan tahta sedire attı serdi, çıktı gitti.
Yatağı sedire attığında, bir toz bulutu kalktı, evin içini dolaştı, koktu, kayboldu.
“Buyurun oturun” dedi adam, sedire serilen yatağı göstererek. Oturdular. Hemen sobayı yaktı; “açlık tokluk?” dedi, ardından.
“Pazarda yedik” dedi, adam.
“O zamandan bu zamana tokluk mu kalır?” dedi ev sahibi. Ekmek ve mısır çorbası getirdi, sobanın üstünde ısıttı, önlerine kürsü getirdi, üstüne koydu, yedirdi, içirdi. Bu arada evin hanımı yatacakları yatakları serdi, yorganları örttü, yeniden yarım açtı. “Geceniz iyi olsun” deyip, ikisi de gittiler.
Sivri Mehmet, fenerin kapağını açıp, içindeki idareyi üfürdü, söndürdü. Evin içini sadece soba deliğinden çıkan ışık ışıtıyordu. Sivri Mehmet, idareyi üfler üflemez yattı. Ozan bir süre kala kaldı.
Sobanın ışığından başka, ay ışığının da odanın içini aydınlattığını sezdi. Camdan gökyüzüne baktı. Ay, “dolunay” konumundaydı. Yeryüzündeki ağaçlar, beyaz karların içinden, kirlenmiş olarak çıkmış gibiydi. Serili yatağına baktı, yatak ta görünüyordu. Yattı, yarı açık yorganı üstüne örttü.
Yatak soğuk ve sertti. Ne yanına dönse, yatak o yanına batıyordu.
Sabah kalktığında, taş taşımış gibiydi Ozan. “deliksiz” uyuyamamış, dinlenememişti. Kahvaltılarını yapıp bir an evvel ulaşmak istedikleri, görev yaptığı köylerine ulaşmak istiyordu.
İstese de vakti gelmeyince yola çıkamadılar.
Akşam aceleye gelmiş, evin kadını konuklarına bakamamıştı. Pişmiş iki yufkayı ince-ince doğradı, pişmemiş iki yufka arasına koydu, toprak tavada börek yaptı. Böreğin pişmesini beklediler bir süre. Kadın, tavanın ağzını sacla kapattı, üstünde odun yaktı, yanan odunların közünü tavanın iki yanına aldı.
Deneyimlerinden yararlanarak böreğin piştiğine karar verdiğinde; sacı kurutulmuş tavşan bacağıyla süpürdü, ucundan tutacak la tutup, kaldırdı baktı. Börek pişmiş, az daha durup, kızarmak istiyordu. Evin sahibi adam, kendi oturduğu oda ile konukları oturttuğu oda arasında gelip gitti. Bir ara: “Sizi çok beklettim amma, börek pişti” dedi.
Çaydanlık sobanın üstünde kaynıyordu. O zamanlar, çaydanlığın içine çay atılır, kaynatılırdı. Suyu bittikçe, “boyası” çıkmaz oluncaya kadar su eklenirdi.
Börek, toprak tavadan bakır tepsiye geçirildi, bakır tepsiden de büyük olan “sini”ye konup, konukların önüne kondu. Sobanın üstünde kaynayan çay bardaklara döküldü, börek çayla yendi.
Gecikmişte olsalar, yola çıktılar. Sivri Mehmet’in anlatımına göre köy yakındı. Canları nereyi isterse oraya basıp yürüdü, kısa süre sonra köylerine geldiler.
İki çakıl arasını geçtikten sonra Sivri Mehmet, okulu gösterdi.
Esas okulun uzak oluşu, öğretmeninin “hayırsız” çıkması nedeniyle, köy odasından çevirdikleri okulun, okula benzer bir yanı yoktu. Küçük camını büyütmüş, dört tabaklı yapmışlardı.
Kararmış ağaçların kesilen uçlarından belliydi. Kapısının önü bataklık, merdiveni dar, küçük ve dikti.
Okula çevirseler de öğle namazını kılmış, tüm köylü “köy odası” n da oturuyordu.
Adam, öğretmenden iki adım ileri geçip odanın kapısını açtı: “Dikkat!” dedi. Odadakilerin tümü ayağa kalktı. İçlerinde yaşlılar da vardı.
Ozan’ı, köyün gönüllü imamının yanına oturttular.
Hoş-beş ten ve bir süre güncel olaylardan konuşup tanıştıktan sonra, yaşlılardan biri: “Hocam; burası hem köy odamız hem camimizdi. Okula çevirdik. Ne camimiz, ne odamız var. Gündüz senin, akşam bizim. Biz sıraları toplar yerleştiririz” dedi.
Ozan: “Olmaz” demedi.
Aradan üç beş dakika geçti, geçmedi. Yan yana oturttukları köyün gönüllü fahrî imamı, Ozanın kulağına uzanıp, başkasının duyamayacağı ses tonuyla:
İki adam yolda gidiyorlarmış. Birisi ötekine:
“Adın ne?”demiş:
“Ahmet, Senin ki?
“Mehmet”
“Öyleyse vermeyelim birbirimize zahmet, demiş” dedi.
Ozan anladı.
Öğretmenliğini yaptı.
Diğer Öyküleri:
• YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
• YARA / FİKRİ UZUN
• İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
• VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN
AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
• ALİŞİM / FİKRİ UZUN

