25 11 2011

Ağzıkörler / Bir Osman Şahin Öyküsü

•    Ağzıkörler
Derin sel yatağından yukarı ağır adımlarla çıktılar. İkisi de kısa boyluydu. İkisi de acı bir anıya batmışlar gibi kederli başlarını öne eğmişlerdi.
Kadın olanı önden gidiyordu. Bir kazma ile kürek atmıştı omzuna. Peşi sıra gelen çocuk, kıvırcık kara saçlı, iri parlak gözlüydü. Koltuğunun altına katlanıp dürülmüş, renkli, yepyeni bir kıl çuval almıştı. Anasının ardı sıra yürüyordu.
İkisi de yorgundu. İkisinin de göğüsleri solukluydu, ağızları büyümüştü.
Kuru, çok kuru, yakıcı bir de sıcak vardı havada. Yukarıda ne bir bulut, ne de bir rüzgâr vardı üstlerine azıcık olsun serinlik dökecek. Koyak tabanını boydan boya kaplayan ak çakıl taşlarının üstüne vuran güneş, güçlenmişçesine daha bir parlıyor, insanın gözünü alıyordu. Ancak, ana ile oğlun ne sıcağa, ne de yorgunluğa aldırdıkları vardı. Birbirlerinden habersiz iki yolcudan farksızlarmış gibi hiç konuşmadan, kendi hallerinde dalgın, sessiz yürüyorlardı.
Elleri yüzleri biraz temizceydi. Giysileri yeniydi. Kazmayla kürekleri, bir de dürülüp katlanmış kilim nakışlı kıl çuvalları olmasa, onların bir düğüne ya da davete gittiğini sanabilirdi insan. Oysa değildi. Sıcağı da aşan derin bir keder vardı ikisinin de yüzünde. Kadının kömür karası kıvırcık saçları, beyaz başörtüsünün altından kalçasına kadar sarkmıştı. Kadın, gözlerini kısıyordu bazen. O kısışta dudakları kıpırdıyor, yanakları titreyip seğriyordu. Ağladı ağlayacak bir hali vardı. Terli yüzünü arada bir siliyor, hep uzayan, kısalmayan, ince bir inilti, ince bir ağıt gibi yürüyordu.
Sel yatağı gerilerde kaldı. Çam ormanlarıyla kaplı, sık gölgeli bir yola girdiler. Orman serindi, uğulduyordu. İri dallı gövdeleriyle gökleri tutan iri, dev çam ağaçlarının dipleri sakız ve reçine kokuyordu.
İleride, yola dirsek vermiş iri bir kayalık vardı. O kayalığın dibine varınca durdu kadın. Omuzlarını ağrıtan kazmayla kürek yükünü yere indirdi. Yüzü, omuzbaşları bol terliydi. Başörtüsünün ucuyla önce oğlunun, sonra da kendi yüzünün terini sildi.
— Yoruldun mu oğul, dedi, kısık, kederli bir sesle. Yoruldun mu Memedimin andacı? Anan bülüğünü yesin senin...
Çocuk, yorgun olduğu halde şişindi.
— Hiç yorulur muyum Ana? Bu yol ne ki? Daha bir bu kadar yol giderim.
Oğlunun şişinmesi, ananın hoşuna gitmişti. Başörtüsünün ucuyla oğlunun yüzünü tekrar yelleyiverdi.
— Sık dişini biraz, dedi. Babana varmamıza az kaldı. Sık dişini...
Çocuk yanıt vermedi. Isdar tezgâhında yeni dokunmuş kilim renkli kıl çuvalı yere atıp üstüne oturdu. Ayağından karalastik pabuçlarını çıkardı. Pabuç içlerine toz toprak dolmuştu. Tozu toprağı silkelemeye koyuldu.
Ana, her zamanki o dalgın, sessiz haline dönmüştü gene. İkide bir çevresine, ormana, karşıdaki iri dağ katlarına bakıyordu. Her bakışının ardından, uzun bir anlatıma geçecekmiş gibi soluklanıyor, derin derin iç geçiriyordu.
Havada kuşlar dönüyordu. Arı kuşları, kırlangıçlar, atmacalar, doğanlar... Çok ilerideki dağların üstüne masmavi, cam gibi parlak bir gökyüzü oturmuştu. Karşıda, tepesi ormanlarla kaplı bir dağın yüzü irili ufaklı sayısız mağaralarla peteklenmişti. Ve dağın önü, sipsivri uçurumlu kayalıklara bakıyordu.
Ana çevresine, uzaklara bir süre daha baktıktan sonra genişçe bir soluk koyverdi önüne.
— Hey gidi günler, hey gidi! dedi kendi kendine. Kim derdi ki bugünleri de göreceğiz... Vaktiyle buralardan geçerdik oğul. Babanla şu ormana, işte işte, şu yürüdüğümüz yoldan yürür, kaçak oduna giderdik. Sen küçüktün, sen sırtımdaydın o zamanlar. Hep ağlardın. Ah şu ormanın, yolun ağzı dili olsa da söylese, kim bilir kaç çocukluk sesini duydu senin, kaaç?..
Ana sustu. Bir süre daha derince soluklanıp iç geçirdikten sonra kazmayla küreği omzuna aldı.
— Fazla oyalanmayalım yavrum, dedi. Gün öğlen oldu. Bu gidişin bir de dönüşü var. Babanı bekletmeyelim fazla...
Çocuk, pabuçlarını giydi. Kilim renkli kıl çuvalını koltuklayıp doğruldu. Kayalıktan ayrıldılar.
Ormanı çıktıktan sonra iki yanı bolca ota, çalıya kesmiş toprak bir yola girdiler. Ortalık delice yaban otu ve sıcak kokuyordu. Kır çayı, kekik, yavşan, kör yonca kokuyordu. İri dallı kanaklar, otlar baldırlarını dövüyor, kanak uçlarından incecik pamukçuklar uçuyordu. İleride bir karamık çalısının tepesine bir takcik kuşu tünemiş, hiç kımıldamadan duruyordu. O çalıya çokça kuş konuyor olmalıydı. Tepe dalları apak, akıtma kireçlenmiş kuş pislikleriyle doluydu çünkü. Yukarıda hava tutuşmuş yanıyordu. Ağaçlara ağmış gitmiş sarmaşıklar, susuzluktan yorgun düşmüş kollar örneği, cansızdılar. Yaprakları birer ikişer dürülüp ufalmıştı. Yaz ortaları olmasına karşın, gerilerde gökyüzü ile ağız ağıza gelmiş, dumanlı başları henüz kar yükünden kurtulamamış iri Bolkar Dağları görünüyordu. Ve dağların sivrilikleri oralarda mavi göğün ufkunu daha da yukarılara itmiş gibiydi.
Ana, gene önden yürüyordu. Dalgındı. Her solukta bir başka dünyayı yaşıyor, algılıyor gibiydi. Her an içinden geçen bir anı kıpırtısını, bir düşünceyi yakalamak istermiş gibi duyarlı bir gözle iki yanına bakıyordu. Bakışları bazen dalgınlaşıyor, bazen de diline vuruyor, konuşuyordu.
— Şimdiye ayan olmuştur babana geleceğimiz oğul, ayan olmuştur mutlaka... Dün geceden beri dimdik ayaktadır o şimdi. Ah Memedim, ah kocam!.. Nasıl da şaşıracaksın oğlunu görünce kim bilir, nasıl da?.. Bak bak, kara oğlum, kara Mustafam büyümüş, adam olmuş da, beni almaya gelmiş diyecek. Oğlum, diyecek, Mustafam diyecek. Diyecek... Sabret Memedim, az daha sabret!.. Sana varıp, kavuşmamıza az kaldı. Sabret...
Mustafa çocuk, anasının konuşmalarından habersiz, gerilerde kalmıştı. Önünde ardında uçuşan kırmızı kanatlı, boz benekli çekirgelere bakıyor, kuş taşlıyor, kovalıyordu. Yolculuğu bir tür oyun etmişti kendine. Sonra da gerilerde kaldığını fark edince hızlanıyor, körpe sıpalar örneği, başını sağına soluna çevirip döndürerek, bir koşuda anasına yetişiyordu.
Ana, anılarla doluydu. Dalgın, kederli bir dünyada sessiz adımlarla yürüyor, kendi kendine, az sonra varacağı kocasıyla konuşuyordu.
— Yürümek, adım almak nasıl da yakışırda sana? Nasıl da?.. Oturmak sana yakışırdı. Herbir şeyin yönü-yakışığıydın sen. Tuttuğun baltaların sapına, değme erkeğin avucu yetişmezdi. O çakmaktaşı kavların, bileği taşların hâlâ sandığımın dibinde durur. Sırtına aldığın ağır odun yükleriyle nasıl da karanlıkları yüze yüze çıkar gelirdin Memedim? Nasıl da? Kendi ellerimle elini ayağını yıkar yurdum. Terin erkek erkek, alaçamlı bir hoş kokardı. Tütün tabakanı önüne açışın daha bir hoştu... Hey gidi yokluk, hey gidi... Bir tırnak geçim uğruna insana bin bir türlü takla attıran yokluk, adın batsın...
Kadın, anılarına daha fazla batmaktan çekinirmiş gibi gene sustu. Derince soludu. Dilinin ucuna geliveren sözcükleri dertli dertli ah çekişlerin soluğunda koyverdi.
Çocuk gerilerde kalmıştı. Renkli kıl çuvalını başının üstüne şemsiye örneği açmıştı. Baştan başa renk ve nakış yüküydü kıl çuval. Güneşte morlu, sarılı, kırmızılı, pembeli, yeşilli renkleriyle tutuşmuş yanıyordu.
Kadın, kazmayla küreğini sağ omzundan sol omzuna aldı. Hem yürüdü, hem kocasıyla konuşmasını sürdürdü:
Kaç yıl oldu birbirimizi görmeyeli koca? Söyle kaç yıl oldu? Tam sekiz yıl değil mi? Dile kolay, sekiz yıl... Tam sekiz yıldır uğramadım yurduna. Ama şu yüreğimin çanı, göğsümün gürültüsü hep senden yana vurdu, hep seni diye öttü. Bunca yıldır derdini tuttum senin Memed, bunca yıldır...
Yürüyor, duruyor, sonra gene yürüyordu. Çevresine bakınıyor, sonra tekrar duruyordu. Süzgün, kederli bakışlarla ormanı, havayı dinliyordu. Sanki ormandan kulağına bir ses çalmıştı da, o sesin geldiği yönü arıyor gibiydi. Yürüdüğü yolda, baldırlarına çarpan yaban otlarında, omuzlarına değen iri kozalaklı çamların dalında, uçan arıların sesinde, geçmiş gitmiş ayların, yılların değişik kokularını, bin bir anının ayrıntılarını görüyordu. Ormandan gelen uğultu, çam pürlerine değen hafif yelin hışırtısı âdeta yarı kaybolmuş bir dille sesleniyordu ona. Anılar sarıyordu içini, anılar... Yüreği yanıyor, düşlerle, yitmiş gitmiş gölgelerle doluyordu aklı. Geçmiş yılların ağırlığı bazen adımlarına vuruyor, bir yavaşlatıp bir hızlandırıyordu onu.
Ağlamaya başladı.
— Tümü bir kucak odun için, dedi. Tümü, olduğu, olacağı bir kucak odun için. O odunlar sebebimiz oldu bizim. Bir tırnaklık geçim sebebimiz oldu, Memedim. Sırtının yüküyle, sırtının odunuyla vurdular seni. Gördüm, bilirim, orman kolcuları vurdu seni. Taşıdığın odunları al kanına boyadılar. Şimdi o odunlar kimin ocaklarında yanar kim bilir? Ben ise genç yaşımda göğsüm emizikli dul kaldım. Dul kaldım dilsiz bir ana sabrıyla. Nereye baksam, dul gölgeme erkek nefsi aşerer. Fakiriz, soframız kuru, ağzımız ekmek görmez diye adımız “Ağzıkörler”e çıkmıştı zaten. Şimdi sen öleli soframız daha da örümceklendi. Kimse bizi hukukuna almadı. Adamlığına almadı. Kimseler arayıp sormadı hey Memedim. Nere gittiysek, hangi taşa başımızı çaldıysak, hayatın kolayına geldik. Candarmanın, hükümetin kolayına geldik. Alttan geçtik, üstten geçtik de, neticede dağlarda kaldımezarın, dağlarda...
Hafif yokuşu çıkınca yüzüne azıcık yel değdi, durup soluklandı biraz kadın. Havayı içinden geçirircesine soluklandı. Sonra ileride, yıkılacakmışçasına yan yatmış duran, kara gövdeli, yaşlı, çok yaşlı bir çam ağacına doğru hızlandı. Kederli bir coşku, kederli bir garip heyecan sarmıştı yüzünü şimdi. Koşmaya başladı birden. O koşuda omuzlarını döven kazmayla küreğin takırtıları duyuldu. Ama kadının sesi, o takırtıları da bastırdı.
— Geldik Memedim, diye bağırdı. Kalk! Kalk seni götürmeye geldik! Yeter artık, mezarının Yörük sürülerinin ayağının altında kaldığı, yeter. Köy mezarlığında sana göre yer gördüm, yer beğendim. Mezarını kazdırdım. Yeter artık mezarının yazının, yabanın yüzünde kaldığı. Yeter bunca yıldır otun, çalının arasında yattığın, yeter... Kalk da bak, seni oğlun Mustafa’yla almaya geldik, kalk!..
Eğri, iri, yaşlı çamın dibine varır varmaz omzundaki kazmayla küreğini yere attı. Çamın dibine yakın, üzeri kurumuş yaban otlarıyla kaplı uzunca bir toprak tümseğin üstüne attı kendini. “Kalk,” dedi, “Kalk!..” Sessizce hıçkırıyor, omuz başları o hıçkırışta kocasının gömüt toprağını dövüyordu.
Çocuk, az sonra çuvalı başının üstünde şemsiye örneği tutmuş, ağır ağır çıkıp geldi. Bir anasına, bir de eğri çama baktı. Eğri çam çok büyüktü. Yaşlı dalları genişçe bir alanı kaplamıştı. Çocuk, başının üstünde tuttuğu renkli kıl çuvalı eğri çamın dallarından birine attı. Sırtını çam ağacına vererek bir süre bekledi. Hiç görmediği, sesini bile duymadığı, anımsayamadığı babasının gömütünün başındaydı şimdi. Uzun uzun anasına, anasının kapandığı gömüt toprağına baktı.
Ana ise, oğlunun geldiğinden habersizdi sanki. Hiç kalkmayacakmış gibi düşüp yapışmıştı otlarla kaplı gömüt toprağına.
Çocuk, neden sonra sırtını çam ağacından aldı. Ne yapacağını bilen yetişkin bir insan gibi iki avucuna tükürdü. Kazmayı eline aldı.
— Çekil Ana!
Kadının omuzlarının sarsıntısı durmuştu. Ağlamıyordu. Yüzü, gözü kızarmıştı, mosmordu. Ağır ağır doğrulduğunda, terli yüzüne, alnına, avuçlarına gömüt toprağının kurumuş, moloz olmuş tozlu otları yapışmıştı.
Çocuk kazmayı vurunca, ana, eliyle gömüt toprağının üstünü usulca okşadı.
— Babanın ayakucu şurasıydı oğlum, dedi. İstersen önce ayakucundan başla. Başucu ise şurası... Yavaş vur kazmayı, yavaş vur da incinmesin babacığının toprağı...
Çocuk gerildi. Bir bir daha vurdu; az sonra renkli kıl çuvala doldurup da sırtında, geri köyüne taşıyacağı babasının kemiklerine ulaşmak için.
Vurdu.

70
0
0
Yorum Yaz