İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN

13/1/2008 · Kategori: Uzun Oyku

İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN

13 Ocak 2008 , Pazar | Etiketler : Öykü

İŞKEMBECİ

           

 

 

            Böbüroğlu koltuğuna oturdu, bir eliyle direksiyondan yapıştı, öteki eliyle tuttuğu kontak anahtarını yerine takıp cipi çalıştırdı. Arkasına döndü, çabucak yolculara baktı, bakışlarıyla saydı. Yolcular tamamdı. “Yolcu yolunda gerek” dedi içinden.

Deneyimlerine bakılırsa, hava kar yağışlı olacaktı. Kastamonu Cide- Cide Kastamonu arası posta çekiyor, bulursa yolcu alıyor, yolcusuz da kalmıyordu. O gün, beş kişilik cipte,  beş yolcusu vardı. Aralara yolcu almaz, alsa da sığmazdı. 

Kastamonu’dan ayrıldı, Gölköy’ü Subaşı’nı geçti, Dadaya yaklaştı. Yolda bekleyip “hazırol” da dikilen iki kişiye:”Üzgünüm yer yok” der gibi, direksiyonu bırakıp, ellerini gökyüzüne açtı.

Daday’da, “çay ve yemek molası” verdi.

Yolcuların hepsi de Kastamonulu, iki öğretmen bir ebe, bir tarımcı, birisi de belirli işi olmayan bir vatandaştı. Önce lokantaya girdiler. Doğal olarak lokantacı, elindeki bezle silinmiş masayı bir kez daha sildi, ne yemek istediklerini sordu.

“Ne var yiyecek?” dedi, her gün oradan geçen, zaman-zaman da yemek yiyen  Böbüroğlu. Lokantacı saydı:

“Kapuska, kara kelem, ısbıt sarması, tarhana çorbası, tava böreği, pirinç pilavı” dedi.

Öğretmenlerden birisi, yenisi: “tarhana çorbası” dedi. Çorba geldi.

Gurbet yabancısı değildi de. Gurbette olduğunu ağzına aldığı ilk kaşıkta anladı.  Damak tadına uymuyordu.

Zar-zor, “açlık belasına” yedi.

Yanı başlarındaki kahvehaneden çaylar geldi, içti, ayrıca çay parası ödemediler.

Konuşmalara bakılırsa, Azdavay-Cide arası çok kar yağışlıydı.

Azdavay’da yağış yoktu. Gidemeyeceklerini anlasalardı, aslında kahvehanenin üstündeki odalardan birinde yatabilirlerdi.

O odalarda, bir yıl sonra on beş gün yatmak zorunda kalacağını şimdiden bilemezdi.

Yolcuların hepsi önce birbirlerine, sonra da Böbüroğlu’na, baktılar. Bakışmalar sonucu yola çıkmağa konuşmadan karar verdiler. Ve yola çıktılar.

“Az gidip, uz gitmeden,” kar yağışı başladı. Fırtına yok, yaprak kımıldamıyordu. Gökyüzünden yere inen kar taneleri, ya yolda birbirine yetişip, ya da yandan çarpıp birleşmiş olağanından oldukça büyük, “lapa-lapa,” ya da “yamalık gibi” yağıyordu. Hiç kimse tedirgin olmadı. Hem çevreye, hem de cipin camına düşen kar kümelerine bakıyor, hiç konuşmuyorlardı.

Çam ağaçları ağaç olmaktan çıkmış, ağaca benzeyen kar kümeleri gibiydi.

Cip, yolda biriken karları ezip yarıp geçiyordu.

Yol kıyısındaki ağaçların, şemsiye görevi yaptığının farkına daha sonra vardılar. İnişleri inip, dönemeçleri döndü, yokuşları çıktı, düzlüğü geçemediler. Çamlı, ağaçlı alan bitmiş, fırtına da çıkmıştı. Önlerinde, öncekinden iki kat fazla kar birikiyordu. Cip, boğuşurcasına kar kümesini yırtıyordu. Kısa süre sonra cip, hem gökyüzünden yağan, hem de fırtınayla biriken kar birikintisini yırtamaz oldu, olduğu yerde kaldı. Hava da kararmak üzereydi. Karardı. Korkmaya başladılar. Dağın başında, cipin içinde ne yapacaklardı? Cide’nin uzaklığını, yakınlarda bir köy olup olmadığını araştırdılar birbirlerinden ve Böbüroğlu’ndan.

Umutları sonuçsuz kaldı.

Böbüroğlu hiç tasalanmıyor, postanın gelmediğini görünce, kara yollarının armağan ettiği dozerin yola çıkarılacağını biliyordu.

Kar yağdıkça, cipin kapıları da açılmaz oldu. Son bir gayretle açılan kapıdan çıkabilenler, tuvalet gereksinimlerini giderip, çabucak cipe dönüyordu. Hem fırtına çıkmış, hem hava soğumuş, hem de çevrede kurtlar uluyordu.

Çipin kapısı açılmaz oldu. Üzülenlerin yanında sevinenler de vardı. Kendilerini güvende saydılar. En azından kurtlar içeri giremezdi.

Nasıl olduysa, sabah oldu. Böbüroğlu’nun dediği gibi, dozer geldi, cipi çiğnemeden, kürüyüp atmadan gördü. Çevresine dolandı, yanından önünden yolu açtı, cipi kar birikintisinin içinden çekti, yola koydu. Dozerin gelirken açtığı yol, yeniden kapanmıştı. Yol kıyısındaki kürtün olmasa, yol belli değildi.

Dozer önden yolu aça-aça, cip ardından yavaş-yavaş ilerledi, Cide’ye ulaştılar.

Cideliler, çarşı içine dizilmiş, dozere ve cipe bakıyor, kimileri de alkışlıyordu. Öncelikle aşevine gidip karınlarını doyurdu, sonra da kahvehanede çay içti ısındılar. Cide’nin aşevindeki yemekler, Azdavay’dan bir ileri, hep kara kelem ağırlıklıydı.

Kahvehanenin üstündeki odalarda üşüyerek yattılar. Soba yanıyor, odayı ısıtmıyordu.

Ertesi günü, herkes işine görevine dağıldı. Öğretmenlerden biri, daha doğrusu en yenisi ilköğretim müdürlüğüne uğramalıydı. Resmi atanma yazısını elden getirmişti. İlköğretim müdürlüğünü buldu, dış kapıdan salona girdi. Salon da odaya benzer bir yer yoktu. Gıcırdayan ağaç merdivenden yukarı çıktı, karşısına gelen ilk odadan içeri girdi. Yanında getirdiği yazıyı masada tek başına oturan adama verdi. Adam yazıyı aldı, okudu, öğretmenin yüzüne baktı:

“Ay oğlum; hiç mi yiyecek ekmeğin yoktu da böyle bir günde yola çıktın?” dedi, yazıyı eline verdi, müdürün odasını tarif etti. Yeni öğretmen böyle bir söz işitmekten mutlu olmadı.

“Neden sormadan girdim, rast gele bir odaya?” diye düşünmesini tamamlamadan, kapısı açık olan müdürün odasına girdi. Müdür:

“Buyur evlat” dedi, yeni öğretmenleri olduğunu bilmişçesine.

Telaşlanmadan resmi yazıyı okudu, önüne bakarak geri yaslandı, yeni gelen öğretmenin yüzüne baktı:

“Bak evlat. Bu havada, bu günlerde o köye gidemezsin. Gitsen de yollamam. Seni bu günden göreve başlatıyorum. Havalar düzelip yollar açılıncaya kadar burada yat. Lokantadan ye, yanı başındaki kahvehanede çayını iç. Üstünde yat, paran yoksa para vereyim” dedi. Yeni öğretmen müdürün yüzüne baktı. Saçlarına ak düşmüştü. Saçlarıyla ilgili olmasa da, yüzünden okunduğu kadarıyla “alay” etmiyordu. Öğretmen, iki arada bir derede kaldı, kahvehaneye döndü.

Yolların açılmasını bekleyen başka öğretmenlerle tanıştı. Ak saçlı müdürün alay etmediğine, içten söylediğine iyice inandı.

Cidelilerle tanıştı. Konuşmalarını, yemeklerini yadırgamaz oldu. Yataklarına alışamadı. Oldukça nemli, soğuk ve kirliydi.

Günün birinde bir adam geldi, “öğretmenim seni almaya geldim” dedi.

Eğninde palto pardösü yok, örme yün kazak, üstünde ceket, ayaklarında kara lastik, bacaklarında dolak vardı. Bir de, uzun ince sopası.

Hava güneşli, yollar açıktı. Yürümek sorun değildi. Bir süre yürüdü, bir süre arkalarından yetişen tomruk kamyonuna bindiler. “Nadim Ağa’nın Hanında inip, yönlerini Şarbana’ya (Şenpazar) çevirdi, “dere senin tepe benim “ yürüdü, akşam olmadan Şarbana’ya ulaştılar.

Kahvehaneler, yolcuların evden kaçan mutsuzların barınak yeriydi.  Bizim yolcular da, belki ikinci kahvehane olan yeni bir yapının altındaki yere oturdular. Adam belki de, bilerek yeni kahvehaneye götürdü öğretmenlerini.

Kendilerinden başka, bir iki kişi de yerliler vardı.

On kişinin içeceği kadar çay içtiler. Adam, öğretmenin çayı biter bitmez göz ediyordu kahveciye.

“İçemiyorum” dese de zorla içiriyor,

“İçimiz ısınsın öğretmen bey” diyordu.

Yatma zamanı geldi üst kata çıktılar. Yeni yapıda da değişen bir şey yoktu.

Somya yatak yeni, oda soğuk, nemli, çarşaflar kirliydi.

Yarı uyur, yarı uyanık sabah oldu. Kahvehaneye indiler. Daha kazan kaynamamış, çay demlenmemişti. Adam: “Bana az müsaade öğretmen bey” dedi, kapıdan çıktı gitti.

Az sonra, elinde iki sıcak ekmek, küçük bir kesekâğıdı zeytinle geldi. Kesekâğıdını yırttı, ikiye ayırdı, ekmeği ufak parçalara böldü: “Buyur öğretmen bey” dedi.

Ekmekle zeytin yabancısı değildi. Ekmeğin sıcak oluşu da cabası.

Zeytin ekmek yerken çay da demlendi. Doyasıya ekmek yedi, bıkasıya çay içtiler. Birbirlerine bakıp, yapacak bir şeyleri olmadığını anlayınca, kahveciye: “Hadi bize eyvallah” deyip yola çıktılar.

Cide yol ayırımından bu yana geldikleri gibi, dere tepe geçerek değil, bir dağı tırmanarak çıktılar. Hani neredeyse, dengelerini sağlamasalar, sırtüstü yıkılacaklardı. Uzun süre kar birikintisine bata çıka tırmandılar. “Bitmeyecek sandığı yol bitmişti.

Köye geldiklerini köpek seslerinden anladı. Çamların arasındaki evler, akşamın alaca karanlığında görünmüyordu.

O’nu Cide’den almağa gelen adamla önünde çokan bir köpeğe: “Oşşt” deyip bir eve girdiler. Evin odasında ocak ve soba yanıyor, sobanın başında yaşlıca bir adam, “diz kırmış” oturuyordu. Evin içi sıcaktı. Birlikte geldikleri adam; sediri, sedirin de köşesini gösterdi:”Buyur otur öğretmen bey” dedi,

Öğretmen: “Bey” lafını yadırgıyordu. “Daha kaç günlük şey” olduğunun farkındaydı. Öğretmen sedire oturdu, oturmadı, evin kadını elinde fenerle odaya girdi. Oda biraz daha aydınlandı. Fener ışığından önce, ocakta yanan odun ateşi aydınlatıyordu odanın içini. Hem de ısıtıyordu.

“Döndü kadın misafirine bak” dedi adam. Döndü Kadın feneri sergene koydu:

“Hoş geldiniz sefalar getirdiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz, fakirhaneyi şenlendirdiniz” dedi. Çöktü, sobanın kapağını açıp baktı, sobanın içi yanan odunlarla doluydu. Hazır ocak yanarken saç ayağını ocağa, tencereyi üstüne koydu. Az sonra tencereye koyduğu su kaynadı. Suyun kaynama arasında sahanla getirdiği unu yavaş-yavaş kaynayan suyun içine döktü. Kim bilir kimin, genç çam ağacının sürgününden kesip yaptığı çırpacakla yavaş-yavaş karıştırdı. Piştiği kanısına varınca ocaktan indirdi, tencerenin önüne altına köz çekti. Tasta çırptığı yoğurdu içine döktü, karıştırdı.

Çabucak, tahtadan yapılmış tablayı ortaya, şimşir kaşıkları da üstüne koydu. Çorbayı tencereden ayaklı tasa boşalttı. Ekmekte getirdi; “Hadi buyurun, kusura bakmayın. Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer” dedi. İstemeyerekte olsa gülüştüler.

Aynı tastan, kaşıkları çarpıştırmadan bir ekmekten ısırıp, bir çorbadan kaşıkladı karınlarını doyurdular.

Yorulmuşlar, geç vakit de olmuştu. Yemek yedikleri, oturdukları odaya kişi başı yatak serildi, hepsi aynı odada yatıp uyudular.

Sabah kalktıklarında, öğretmen camdan baktı, çevreyi daha net gördü. Tırmandıkları dağın zirvesindeydiler. Karşı köyle aralarında, çıktıkları kadar çetin bir vadi vardı. Vadinin ötesi gideceği Yarımca Köyü İlkokuluydu. Köyün önceki adının, Samay olduğu kayıtlarda yazılıydı. Komşu köyler o köyü Samay olarak bilirlerdi.

“Senin okul daha” dedi adam, parmağıyla o tarafı göstererek. Yeni öğretmen gösterilen yöne baktı; okula benzer bir yapı göremedi. Adam göremediğini hemen anladı:

“Bak-bak. Samanlığın altındaki evin öte yanı.” Dedi. Öğretmen anlamış gibi yaptı. Adam, öğretmenin anlayamadığını bu kez anlayamadı.

Sabah kahvaltısından sonra, okulun bulunduğu mahalleye gitmek için evden ayrıldılar. Evin kadını:

“Kapımız açık. Her zaman buyurun. Güle-güle gidin, yine gelin yine buyrun” dedi, bir süre arkalarından baktı.

Yeni öğretmenle, onu Cide’den almaya gelen adam, bir süre kolayca inişi indiler. Çıkışları, inişleri kadar kolay olmadı. Yamacı, testere dişi gibi zikzak çizerek tırmanıp, köye girdiler. Üç-beş evi geçip, birisine yaklaştıklarında, evin önünde, kumaş pantolon, yün kazak, kumaş şapkalı bir adam dikiliyordu. Pantolon ve şapka, “balık kılçığı” desenliydi.

Adamın duruşu, beğenilir cinstendi. Ne eziliyor, ne de kasılıyordu. “Muhtar ne yana?” dedi, adam. Muhtar da:

 “Koltuk odasına” dedi.

Adamla öğretmen merdiveni çıkıp odanın birisine girdiler. Soba yanıyordu. Artlarından, bir kucak odunla muhtar da girdi. Odunu ocakla soba arasındaki boşluğa boşalttı, sobanın kapağını açtı baktı, içinin odun dolu olduğunu belli etti.

Hal hatır, hoş beşten sonra; akşam oldu.

Akşam yemeğinde, kara kelem sarmasıyla tepsi böreği vardı.

Börek, dilinmiş bir yufkanın, yağda kızartılıp, başka bir yufkanın içine sarılarak yapılmıştı.

Az sonra köylüler “oturmağa” geldiler. Her gelenin bir elinde fener, öteki elinde sığları takılı örülmek üzere olan çorap vardı. Oturan fenerini söndürüp, yanı başına koyuyordu. Yeni öğretmen, “oyun çıkarıyorlar” sandı.

Kendi köylerinde de, Araç köylüklerinden kabuk satmaya gelenlerin yanına oturmaya gittiklerinde ansızın habersiz doğaçlama oyun oynarlardı. Bu olaya: “oyun çıkartmak” denirdi.

Hoş beşten sonra çorapları örmeğe başladılar. Kimi yarı etmiş, kimide bitirmek üzereydi.

Muhtarın gaz lambası, ocakla terece arasında asılı olduğu yerde yanıyordu.

Oyun olmadığını, o köyde çorap ve benzeri örgüleri erkeklerin ördüğünü, hem o gece, hem de daha sonra öğrendi.

Yeryüzü, okula gidilemeyecek kadar karla kaplıydı. Suya samana gitmek için köycek yol, kimi yerlerde de tünel açıyorlardı. Öğretmen okula gitse bile, öteki mahallenin çocuklarının okula gelmesi olanaksızdı. Öğretmen okuluna gitmek istese de köylüler ve muhtar, öğretmeni okula yollamadılar.

Çoğu zaman muhtarın “koltuk odasında” kimi zaman da köyden birilerinin evinde “lafladılar.“

Muhtardan başka, ikinci odası olan yoktu.

Karlar erimeğe, yollar açılmağa başladı. Köylülerin direnmesine karşın öğretmen okulu açmakta kararlıydı.

Okuluna gitti. Önce dıştan, kapısını açtı içten gördü. Her yeri oldukça hüzün vericiydi. Tamamı ahşap, çatısı bile “badavra” dedikleri tahtayla kaplıydı.

Okulun bir sınıfı, bir de odası vardı. Öğretmenin tuvaleti odasına bitişik, çocuklarınki dışarıdaydı.

Odanın da sınıfında küçücük birer pencereleri vardı.

Sınıfın sobasını yakıp, muhtar ve köylülerle akşama kadar oturdular. Kimi yatak, kimi yorgan, yastık, soba, maşa, kilim, deri, getirip öğretmenin odasını döşediler.

O gece muhtar öğretmenin yanında yattı. Gizlice, evden tüfeğini de getirtti.

Yatıp uyudular. Öğretmen, gece uyku arasında kimi tıkırtılar duydu. Muhtar, döneleyip, zorla öksürdü.

Sabah oldu, muhtarın evine gittiler.

Yatma zamanı öğretmen okuluna gitmek istedi. Muhtar yollamadı. Öğretmen diretti. Muhtar baktı fayda yok, anlatmağa karar verdi:

“Bak hocam. Senden öncekinden de önce, Taşköprülü, Sabri Uzun adında bir öğretmen vardı. Her gece bir tarak fişek harcardı. Ondan sonra İzmirli bir öğretmen geldi, üç gün durdu kaçtı. Seni de kaybetmek istemeyiz. Okulda yatamazsın Okul “sınangulu” (cin peri durağı, uğrak yeri) Okulu yapacak yer bulamamış, mezarlığın üstüne yapmışlar. Her gece gelip korkutuyorlar. O gece yine geldiler. Sen duymadın” dedi muhtar.

“Başka?” dedi öğretmen.

“Başka bir şey yok” dedi muhtar.

Öğretmen üstelemedi. Ertesi gün bağlasalar durmamaya karar verdi.

Yattığında, anlatılanların ne olabileceğini düşündü. Gerçekten o geceki tıkırtı, fare tıkırtısından büyüktü.

Okula vardığında okulun çevresini dolanmak, delik deşik bir yerler aramak, tahminlerde bulunmak istedi, okulu dolaşamadı. Üç tarafı düz bir yanı uçurumdu.

1935 Yılında, dik vadinin yamacına meşe ağaçlarını gövdesinden çakmış dizmişler toprakla doldurup düzlemiş, o düzlüğe okulu yapmışlar. Görebildiği okulun üç yanında, her hangi bir yaratığın girebileceği bir aralık, bir delik yoktu.

Akşam köylülerle birlikte uzun süre oturdular. Odun bol, soba sürekli yanıyordu.

Muhtar öğretmenle kalmak istedi, öğretmen razı olmadı. Muhtarda, köylülerde öğretmenin başına bir iş gelmesinden korktular.

Sabah okula gelip öğretmenin sağ salim oluşuna sevindiler. Öğretmenin muhtardan başka canı ısındığı “serseri” dedikleri bir adam vardı. Kimse duymadan:

“Yarın pazara gidecek misin?” dedi. Aslında, her hafta giderlerdi de, ne olur ne olmaz.

“Giderim” dedi, Serseri.

“Bana bir fare kapanı getir” dedi, yavaşça.

Serseri kimseye çaktırmadan fare kapanını aldı geldi. Öğretmen gece yatmadan, geçen hafta aldırdığı kabuklu fıstıktan bir tanesini çatlatıp kapana taktı, tuvaletin önündeki boşluğa bırakıp yattı uyudu.

Gece, takırtıları yine duydu. Tavan arasının derinliklerinden geliyor, ocakla terece arasında duruyor, tepinip zıplayıp geri dönüyorlardı.

Az sonra, kapanı kurduğu yerde kapan sesi duydu. Yataktan kalkmadı. Hava ışıyıp sabah olduğunda ve uyandığında, kapanı koyduğu, tıkırtısını duyduğu yere baktı, ne kapan vardı, ne kapana kapılan.

Olanları yorumlamaya çalıştı, bir sonuca varamadı.

Aynı adama bir kapan daha ısmarladı. Kapanı aynı yere koydu. Sonunu yediği fıstıklardan fıstık ayırmayı unutmuştu. Kapanı bir telle tuvalet kapısının pervazına çaktığı çiviye bağladı.

Bu kez peynir taktı. Gece uyumayacak, yaratığın ya da ruhun kapanla nasıl boğuştuğunu, nasıl alıp gittiğini gözleyecekti.

Bir türlü gelip giden, tıkırdayan yoktu. Uyku iyice bastırmış gözleri kendiliğinden kapanıyordu. Gaz lâmbasını üfledi, yattı. Yatar yatmazda uyudu.

Uyku arasında, birilerinin kapanı yerden yere vurduğunu duydu. Kalkıp bakamadı.

Bir süre sonra, kapan takırtısı kesildi.

Sabah aydınlığında, korkusuzca oda kapısını açıp baktı. Tuvalet kapısı, oda kapısının hemen yanındaydı. Kapanı ve kapılanı gördü, hem hayret etti, hem içindeki soluğun tümünü birden boşalttı.

Halkı davet edesi, şölen düzenleyesi geldi. Kapanda, “kedi yavrusu gibi” fare cansız yatıyordu.

Kapan tam ensesinden kapmıştı.

Az sonra muhtarın sesi duyuldu: “Hoca uyandın mı?” der demez kapıdan girdi. Öğretmen hiç ses vermedi. Muhtar, kapandaki fareyi gördüğünde, irkildi, heykirdi, eliyle çenesinden yapışıp, sakalını sıvazlar gibi yaptı: “Şöyle şey görmedim” dedi.

Sesini duyurabildiği bir iki kişiye daha çağırdı.

Fare ve kapan akşama kadar olduğu gibi kaldı. Gelen giden baktı, şaştı..

O akşam öğretmen kapanı yine kurdu, gelen yakalanan olmadı.

Aralıklarla bir iki daha yakalandı, bir daha gelen, tıkırdayan olmadı.

Olayı, köyün içinde herkes birbirine anlattı. Köyden köye yayıldı. Bir daha okulda yalnız kalan öğretmene acıyan olmadı.

Yollar geçit vermeye başlayınca, öğrenciler gelmeye başladı. Doğru dürüst ne kalemleri ne kitapları, ne eğin başları vardı.

Sınıf “tımtıkır”, harita, metre, tarih ve mevsim şeridi yoktu.

Eldeki olanaklarla yapılması gerekenleri yapmaya çalıştılar.

Yollar iyice açılsa da sınıfın yarıdan fazlası hiç gelmiyordu. Araştırdı, muhtara sordu doyurucu bir yanıt alamadı. Üstelemesi sonucu, nedenlerini öğrendi. Kimilerinin okula gelirken giyeceği giysisi, ayağının kabı, önlüğü yoktu. Kimileri de, anneleri İstanbul’da çalışmakta (hizmetçilikte) olan küçük kardeşlerine bakıyorlardı. Muhtar: “Kafanı takma hoca, geleni okut” diyordu.

Üç gün okula gelmeyenin jandarma zoruyla getirtilmesi gerektiğini biliyordu da, çözüm değildi.

Okula gelmeyen öğrencilerin, nenelerini, dedelerini teker-teker dolaştı. Önlük giyme zorunluluğunu kaldırdı. Yarım gün okula gelip, yarım gün evde yardım edeceklerdi.

Devamsız öğrenci kalmadı.

Gelemedikleri zamanlarda, ne yaptıklarını, ne öğrendiklerini birbirlerinden öğrendiler.

Öğretmen mutluydu. Yazacak kalemleri, okuyacak kitapları olmasa da, konuşuyorlardı.

Tebeşirleri bitti. Şen Pazarda (Şarabana) da bulduramadılar.

Zaten, iki bakkal, bir fırın, bir karakol, bir okul, birkaç ta bina vardı. Bakkallar yazdan malı yığabildiği kadar yığar, yaza kadar satardı. Kış ortasında biten bakkal çeşidi olabilirdi.

Hayıflanmalar sırasında çocuğun birisi: “öğretmenim bizde tebeşir var. Böyle” dedi, elini kaldırıp azıcıkta yumruk yaparak.

Çocuk akıllı başlıydı. Saçmalaması beklenemezdi de, dağın başındaki bir evde tebeşir ne gezerdi. Üstelik yumruk gibi. Öğretmen öyle bir tebeşir ne görmüş, ne de kullanmıştı. Kaybedecek bir şey de yoktu.

“Yazıyor mu oğlum?” dedi öğretmen.

“Babam İstanbul’dan getirdi, yazıyor öğretmenim” diye yanıtladı çocuk. Öğretmen, nereye yazdığını, yazma denemesini nerede yaptığını sormadı. Ocakla duvar arasındaki bucak, ya da dolap kapılarına yazdıklarını, uzlaşmaya gittiğinde görmüştü.

“Getir o zaman” dedi öğretmen.

“Tamam,öğretmenim” dedi çocukta.

Ertesi günü öğretmen sınıfa girdiğinde; çocuğun karatahtada toplama işlemi yaptığını gördü. Kaç gündür tebeşirsiz kalan karatahta, beyaz tebeşir izli yüzüyle gülüyor gibiydi. Tahtada tebeşir izini gören öğretmen, çocuğun eline baktı, bir kutu tebeşir donmuş gibiydi. O beyaz parçayı çocuğun elinden aldı merakla baktı. Çerçevesi alçıdan yapılmış ayna kırığıydı. Çevresinde, Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar, Adnan Menderes, Cemal Gürsel resimleri olan, koltuk altlarında, çarşı pazarda satılan aynalar görmüşte, kırık alçı kenarlarının tebeşir gibi yazabileceğini hiç akıl edememişti.

O parça, tebeşirden de dayanıklıydı.

Uzun süre tebeşirlik etti.

Öğretmen okulu açtı açalı, komşu mahalleden bir aile “ısrarla” davet ediyordu. Yollar karlıyken gidip gelmeyi gözü almadı. Karlı yolların karı eriyince, o evin çocuğuyla davet edildiği eve gitti.

Yiyip içti, yatıp kalktılar. Ertesi sabah okula yetişebilecek şekilde o mahallenin çocuklarıyla yola çıktılar. Yolun kimi yeri sulu karlı, kimi yeri çamurluydu. Kardan kaçsalar çamur, çamurdan kaçsalar sulu kara basmak zorundaydılar.

“Öğretmen adam” da “kara lastik” giymezdi. Ayaklarında, altı kösele, üstü deri ayakkabısı vardı.

Okula geldiler. Çocukların ayakları kuru, öğretmenin ayakları, çorabı ve ayakkabısıyla sırılsıklamdı.

Başka çorabı da, ayakkabısı da yoktu. Ne edebileceğini düşündü buldu: Taşköprülü Sabri Uzun, kara lastiklerin topuklarını kesmiş terlik yapmış, odayla tuvalet arasında duruyordu. Ayakkabı ve çoraplarını çıkarttı, terliği giydi, bir iki dakika gecikme ile dersine girdi. Çorapları ve ayakkabılarını sobasını yaktığı odasına kurumaya bıraktı.

Çorapsız ayakları, terlik içinde üşüdü. Sobanın yanına gelip, hem konuştu, hem ayaklarını ısıttı. Sınıf ısınınca ayakları üşümez oldu.

Sınıfın kapısı hızla açıldı, duvara vurdu.. Kara çizmeli, başı başlıklı kalınca bir adam sınıfa yel gibi girdi:

“Ben müfettiş Mahmut İşkembeci” dedi, gitti öğretmen masasına oturdu. Öğretmen zaten masaya hiç oturmaz, ders defterini yazması, imzalaması gereken yerleri imzalarken sandalyesine bir iki dakika ilişirdi.

Sınıfta kısa süreli bir sessizlik oldu. Öğretmen, kaldığı yerden dersle ilgili konuşmasını sürdürdü. “İşkembeci” masadan kalktı, bir eliyle sandalyesini sürükleyerek sobanın başına geldi, sandalyeye bakmadan el yordamıyla oturdu. Çamurlu çizmesi ile soba tablasına bastı. Gözüne kestirdiği yetişkince iki kız öğrenciyi parmağıyla çağırdı. Bu arada çizmesinin birisini çıkartıp kız öğrencinin birisinin eline, öteki çizmeyi de çıkartıp öteki kızın eline verdi.”Yıkayıp getirin” dedi. Soba tablasına bastığı ayaklarında, örme yün çorap vardı.

Kız öğrenciler çizmeyi yıkayıp getirdiler. Oluk yakındı. Çizmeleri giydi, ayaklarıyla evirdi çevirdi baktı. Çizmelerde çamur yoktu. Oturduğu yerde doğruldu: “Muhtarın evini kim biliyor?” dedi. Sınıfın yarısı elini kaldırdı. Parmaklar birer-birer düşmeye başladı. Tek kişinin parmağı havada kaldı.

“Muhtarın oğlu öğretmenim” dediler bir ağızdan.

“Git babana söyle, yemeği hazırlatsın. ‘Müfettiş geldi’ de” dedi. Muhtarın oğlu, fırladı gitti. O arada İşkembeci çocuklara bir iki soru sordu, öğretmenin planlarına ders defterine baktı, hiçbir öneride bulunmadı, hal hatır sormadı.

Öyle saati geldi, çıktı gitti.

Öğretmen arkasından gitmedi. Aslında, her öğlen muhtara giderdi. Yemeği birlikte yiyorlardı. Çoğu zaman da onda kalıyor ilk geldiği günlerde kaldığı “koltuk odası”nda yatıyordu.

Öğretmen okuldaki odasına girdi, kuruyan çoraplarını giydi, sobaya odun attı, sırt üstü yattı. Olanları gözden geçirdi, yorumlamaya çalıştı.

Aslında, kapı tıklamazlardı da, kapı tıkladı. Gelen, öğrencisi Muhtarın oğluydu.

“Babam sizi bekliyor öğretmenim” dedi. Öğretmen, muhtarın içinden geçenleri okudu. Kalktı gitti.

Sofra kurulmamış, oturuyorlardı. Mahmut İşkembecinin “suratı bir karış”tı. Sofra kuruldu, yemekler yendi.

İşkembeciyi muhtar kapıya kadar uğurladı.

Okula bir yabancının geldiğini duyunca; “Hocanın misafiri geldi” deyip, horozu kesmiş, pişirtmiş.

“Vallahi yedirmeyecektim sen gelmeseydin” dedi.

Bahar geldi, çevrede kar kalmadı. Çimenler yeşerdi. Geldiği günden beri Cide’ye gitmemişti. Komşu köy öğretmenleri ile sözleştikleri gün, Cide’ye gittiler.

Kahvehanede rastladıkları postacı, omzunda taşıdığı kara çantadan, sarı zarfları çıkartıp, birer tane verdi. “Teftiş raporu,” dedi deneyimli öğretmenler.

Kimse zarfını açmadı okumadı cebine koydu. Gezip tozup, yiyip içip köylerine döndüler.

Muhtar yine kapıda karşıladı öğretmeni. Elinde taşıdığı dolu fileyi görünce: “Vallahi yüzüne bakmam bir daha böyle yaparsan” dedi.

Öğretmen sustu. O gece birlikte oturdular. Öğretmen yine “koltuk odasında” yattı. Ertesi günü okula geldiğinde, aklına gelen sarı zarfı, ceketinin iç cebinden çıkarttı, hırpalamadan zarfı açtı, içinden çıkarttığı daktilo yazısıyla yazılmış yazıyı okudu.

Başlık, adı soyadı, doğum tarihi, görevli olduğu okul gibi bölümlerin ardından gelen basmakalıp tümcelerden sonra, teftiş raporunun bitiş bölümünde:

“Terlikle ders yaptığı görüldü. Başka bir becerisi görülmedi” yazıyordu.

 

 

Diğer Öyküleri:

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

Yatık Emine 1 / Refik Halit Karay

8/7/2007 · Kategori: Uzun Oyku

Akşam üzeri, geç vakit, jandarma mülâzımı (teğmen) kalemden çıkarken çavuş odaya girdi: selâm verip bir kâğıt uzattı:

Merkezi vilâyette mütevali vak'alar hudusuna sebebiyet veren uygunsuz takımından Yatık

Emine, kaza dahilinde ikâmet ettirilmek ve âhar bir mahalle azimetine muhalefet olunmak üzere edildiğinden

icrayı icabı emrediyordu. Kaymakam bu tezkerenin arkasına lâal mürekkebe batmış kamış kalemle yazdığı havalede

Kasaba­nın ahlâk-ı umumiyesini ifsada meydan verilme­mek için lâzım gelen tedabirin jandarma

bölük kumandanlığınca ittihazı» demişti.

Mülazım daha yeni mektepten çıkmış, pembe, sarışın, tüy gibi ince, güzel endamlı bir delikanlıydı.

Mektepte adı Dal Sabri idi. Bunu okuyunca garip bir utangaçlıkla hafifçe kızardı; daha bu cinsten bir işe ilk rastlıyordu. Fakat

çavuşa acemiliğinden renk vermemek ve çapkın görünmemek için kaşlarını biraz çatarak çok ciddî yapmak istediği bir sesle:

- Getirin onu buraya!

Dedi. Ne yapacağını kendisi de pek iyi bilmiyordu. Önce şu kadını bir görecekti; sonra, sonra da belki korkutacak, ona bazı

emirler verecekti. Dirseklerini masasına dayadı, önüne kâğıdı çekti ve bekledi.

Burası Ankara'ya iki gün öte, ana yollardan aykırı küçük bir kasabaydı. İki gün bitmez tükenmez yokuşlar çıkılarak bin

zahmetle takatı tüken miş ve eıilmiş bir halde gelindiği halde orada oturulacak bir kahve, yatacak bir han bulunmaz; şu
çıplak kuru memlekete varmak için neden bu kadar yollar aşıp zahmetler çekildiğini insan bir türlü anlamazdı. Soğuk, barınılmaz

bir kışı; susuz,: dayanılmaz bir yazı vardı. Civara nisbetle o kadar yolsuz ve yüksekti ki, sanki buraya insanlar

yokuşları tırmana tırmana değil, gökten serpilerek gelmişler ve inmeğe iz bulanıayarak öyle, dünyadan alâkasız bir küme

halinde kalmışlardı. Haymana ovasının ortasında, en yüksek bir yerde gözcü gibi bekleyen kasaba, kerpiç evleri ve

ağaçsız sokaklarıyle ne kadar zevksiz, kasvetliydi. Bütün ömürlerini netice vermiyen davalar arkasında büyük ümitlerle

koşa didişe geçirip nihayet umduklarını bulamadan yıkılıp ölen adamlar gibi buraya nihayet tırmananlar da hiç şüphesiz

arayıp beklediklerini bulamamaktan ileri gelme bir kederle düşüp kalmışlardı.

ilk insanlar o, yanık ovaları, sarp dağları aşarak buraya çıkmaya neden lüzum görmüşlerdi? Tufan gibi nasıl bir tehlike

önünden kaçarak bura ya yerleşmişlerdi? O, şimdi bilinmiyordu, fakat her halde, bu derece zorluğa katlanabilmek için

mühim sebepler olmalıydı. Zaten civardaki halk He kolayca buluşup münasebete girişememek yüzünden bu hesaba gayet
geri, gayet uyuşuk, şevksiz kalmıştı. Ne gençlerin de hayatın ilk tadlarını duymaktan gelen bir iştah, bir sıcaklık; ne de

ihtiyarlarında rahat bir yaşlılığın verdiği çubuklu, hikâyeli bir keyif... Kadınlar ise taş gibi hissiz, kütük kadar hareketsiz ve

dönuktular; fakat hepsinin de ne kadar gürbüz, ne dinç, ve sağlam vücutları vardı... sıtmaların tırmanamadığı, hastalıkların

barınamadığı bu dağ sırtında çınarlar gibi gelişe genişleye uzun, bıktırıcı bir ömür sürüyorlardı. Ne kadar heyecansız, ne

derece uyuşuk bir ömür! Hayatın aşağı tabakalarda insanları kavuran,. çarpışıp didiştiren fırtınaları burasını tutmuyordu.

Burada mâneviyat itibariyle de durgun, tahavvülsüz (Değişikliksiz) bir hava, karları lapa lapa yağan, sakin bir dağ iklimi vardı. Köylerinde ahali apaçık, kaç göçsüz gezip yaşadıkları halde bu kasabada kadınların iki gözünü birden görmek

imkânsızdı. Gelin bir evde, kayın babasından kaçar, güvey baldızının yüzünü tanımazdı. Sazsız, sözsüz; düğünsüz derneksiz

bir ölü hayatı geçiriyorlardı. Bol bol evlenmekten ve sık sık doğurmaktan başka ömürlerinin tadı, acısı yoktu. Kadınlarında

ne oynaklık, erkeklerinde ne bir haşarılık.. Kaçma, kaçırma gibi hâdiselere tektük rastlanırdı; ahlâksızca vak'alar da binde

bir görülürdü. İşte vilâyet merkezinde bitip tükenmez uygunsuzluklara sebebiyet veren Yatık Emine ahlâkını ıslâh etmek için

bu donuk kasabaya gönderilmişti. Jandarma kumandanı kapının önünde sesler duyunca tavrını büsbütün ciddileştirdi. İçeri,

arkasında rengi atmış siyah bol çarşaf, yazma peçesi inik, elleri pelerininin altında saklı ufak tefek, mahçup ve korkak bir

kadın girdi; hemen oracıkta, eşiğin yanında durdu.

11

Mülâzım bunu beklemiyordu. O zannediyordu ki, İstanbul sokaklarında bazan rasgeldiği gibi sigarası parmaklarında,

allıkları yüzünde, peçesi açık, dişleri çürük, yürüyüşü kıvrımlı, tıknaz bir kadın girecek, yayvan yayvan hemen konuşmaya

başlıyarak nihayet jandarmalarla tutturulup dışarı attırılacaktı. Karşılıklı duruyorlardı. Mülâzım bekleyip hazırlandığının

çıkmamasından dolayı büsbütün durgunlaşıp kızardı; neden sonra, okur gibi yaptığı kâğıda başını eğerek sordu:

- Emine sen misin?... Yatık Emine!...
Obürü hiç cevap vermedi; kımıldamıyordu bile... Sıkı sıkı yüzüne çekip çenesinin altından iğnelemiş olduğu, üzeri mor ve beyaz

dallı yazma peçesinin arkasında gözlerinin canlılığı, dikkatli dikkatli baktığı farkolunuyor, bu gergin tülbendin bastırdığı

burnunun ucu da beyaz, toparlak bir benekle yüzünün tam ortasında göze çarpıyordu:
Sabri şimdi yan gözle onu tetkik ediyor; o kadar kapalı, şekilsizdi ki insana ne iğrenme, ne beğen­me, hiç bir his vermiyordu.

Ökçeleri çarpık, uçları kalkık yamru yumru ayakkabıları toz içindeydi; çarşafının kumaşı da yer yer akmış ve buruşmuştu.

- Söylesene be!... Sen misin?

Kadın biraz kımıldadı, sonra o vücuttan çıktığına inanılmayacak kadar boğuk, kalın bir ihtiyar, şişman Lehli kadın sesiyle:

- Benim, dedi, adım Emine,      babamın adı Abdullah, anamınki Hürmüz... Üç yüz yirmide doğmuşum, rum! hesap,

hamidiyemde öyle kayıtlıymiş, kağıdıma Yanık Emine yazmışlar amma o yanlış, bana Yatık Emine derler...

Karakoilarda, mahkemelerde tekrar ede ede öğrenmiş, ezberlemiş olduğu bu sözleri bir bir ar­asından kayıtsızca

söylüyordu. Mülâzım sözünü keserek:

- Bana bak dedi. Yatık Emine misin, Yanık Emine mi, her ne herze ise, bana onun lüzumu yok; burası Ankara değil, aklını

başına al, uslu slu otur, ufak bir münasebetsizliğini duyarsam seni karakola çeker, eşek sudan gelinceye kadar döverim,

kemiklerin kırılır anladın mı? Şimdi arş!

Kadın hiç cevap vermedi; ezile büzüle, sıska bir yavru köpek gibi duvara, kapının pervazına sürünerek dışarı çıktı.

İyi mal olsa buraya gönderirler miydi ?Kavruk murdarın biri... Çavuşu çağırdı: Alın onu, kadınlar hapisanesine misafir

edin! emrini verdi, kı lıcını taktı, avluya yürüdü. Emine orada etrafını alan yılışık jandarma halkası ortasında sırtını duvara

verip çömelmiş, peçesini açmış, hararetli hararetli konuşuyor:

- Taşlar ayaklarımı daladı, bu ne cehennemin bucağı yermiş... Diye yılgın bir tavırla yolda çektiği sıkıntıları anlatıyordu.

Kasabada kimse Yatık Emine'ye ev vermek istemiyor, hiç bir mahalle onu almaya katlanamıyordu. Memlekette içten içe

kaynayan bir hiddet, bir hoşnutsuzluk vardı. Kahvelerde toplanan erkekler, çeşme başlarında biriken kadınlar hep bu işi

konuşuyorlar:

- Hele hükümatın ettiğine bak, kötü karıları gönderecek bizim memleketi mi bulmuşlar?...

12

13

Diye söyleniyorlardı. Vilâyetin bu kirli hediyesi onurlarına dokunmuştu. Hatta halkın sıkıştırması üzerine Belediye âzası

kaymakamın yanına çıkıp şikâyet bile etmişlerdi. Fakat aldıkları cevap sertti; mademki vilâyetin emriyle gelmişti, geri

çevrilmesine imkân yoktu; hem bu memleketleri için bir şerefti; vali burasının ne kadar ahlâklı bir kasaba olduğunu

bildiğinden ıslahı haletsin diye onu göndermişti. Hiç şüphe yoktu ki günah yoluna sapan bu kadın, memleketlerinde ahlâkını

değiştirecek, doğru yolu bulacaktı; bunun hayrı, sevabı onlara idi. Kirk yıl kötü, bir gün tövbekâr...Bu izahat eşrafı pek de

ikna edemedi, daha ziyade zorlamaya çekinmişlerdi. «Hele bir zaman bekleyelim! » karariyle dağıldılar. Ahali hala sert,

merhametsiz davranayordu,. Kaymakam, Yanık Emine'nin kadınlar hapishanesinde usul dışı uzun müddet kalmasından

ürküyor, jandarmaya «ille eve çıkmalı» diyordu.

Bir gün Emine'yi kanlar içinde hapishanenin avlusunda yatar buldular. Emine oradan memnundu; dostunu baltalayan bir

yörük karısıyla komşusunun sandığından beşibiryerdeler aşıran bir göçmen kadını arasında külfetsiz, zahmetsiz yaşıyor,

başını dinliyor, yorgunluğunu alıyordu. Lakin bir gün, hapishane bahçesindeki ağaçta  dutlar doldu. Yarı ham, yarı olmuş

silkip yere düşenlerin beraberce yenmesine önce ses çıkarmadılar, fakat yemişler pişip tatlılaşınca iş değişti. Hepsi girmeğe hakkı olmadığı halde aralarına sokulup kısmetlerini yiyen bu kadın da kimdi? İki mahpus başbaşa verip konuştuktan sonra hiç

yoktan bir kavga çıkardılar; Emine'yi bir iyi dövdüler.Vak'a haberini alan kaymakam, mülâzımı çağırttı:

- Haspa orada rahat durmamış, bir gün yörük karısı kızıp gırtlağından sıkarsa neden hapishanede duruyordu diye bizi mes'ul

ederler. Bugün  çıkacak, anlaşıldı mı? Emrini verdi Emine sokak ortasında kaldı. Nerede yatıracaklardı? Nihayet kalem

odacılarından bir ihtiyar, evinde alıkoymağa razı oldu. Kasaba kadınları bunu haber alınca kafile kafile yollara düzülüp

seyre, odacının evine geliyorlardı.Orak biçmek için kasaba cıvarında çadır kuran çingene kadınları bile kulaktan kulağa işi

duymuşlar, onlar da bir kafile olarak odacının evine misafir gelmişlerdi. Evi dolup dolup boşalıyor, bir düğüne gelir gibi

feslerine inci, boyunlarına beşibiryerde takmış, yüzlerine düzgünler sürmüş irf kuvvetli ve bu, yeni dişiye karşı kıskanç

kadınlar arasında Yatık Emine, şakağındaki taze yarası, sol ayağına topallık veren beresi ile dolaşıyor, kovulmamak, dışarı

atılmamak için her şeye razı, kendini seyrettiriyordu. Kadınlar ona baktıkça şaşırıyorlardı. Ankara'da bu cılız, sıska için mi

adamlar birbirini vurmuş, kocalar karılarını boŞamış, kasaba karmakarışık olmuştu? Manalı manalı birbirine işaretler yaparak, göz kaş süzerek Emine'ye uzun uzun bakıyorlar, fiskos gülüşüyorlardı. Erkeklerde merak daha fazladır: «Acep ne biçim karıymış ki bu... diye toplaştıkları dere boyunda konuşurlar, fakat evlerinde sormaya cesaret edemiyerek zihinlerinde

Emine'yi 14

15
büyütürlerdi. Işi gidip jandarmalardan tahkike kadar varan daha meraklıları ise:

- Kor gibi sıcak ama bir sıkımlık canı var... dan başka daha tafsilâtlı cevap alamamışlardı. Emine, zayıf çelimsiz bir

kadındı; fakat çirkin değildi. Duru beyaz, birbirine uygun, ufacık çehresi üstünde insanı şaşırtacak kadar kara, kapkara ve

parıl parıl iki gözü vardı. İnsan gözünden ziyade bunlar kafese konmuş vahşi, yırtıcı hayvanların içleri hırs, haşinlik ve

ürkeklikle dolu heybetli, fakat zebun (zayıf,güçsüz) gözlerine benziyordu.Bu gözlerin en ehemmiyetli hassası dişiliği idi;

hırsını bir türlü yenemiyen, bir türlü cinsiyeti bastırılamıyan bir kısrak bakışıyle erkekleri süzerken insanın, damarlarına bir

ılık duygu yayardı. Bu tesiri kendinde duymıyan yoktu. Serseri müşterilerinden sık sık işinin düştüğü komiserlerle jandarma

zabitlerine (subay) ve hatta mutasarrıf (Kaymakam ile vali arası idare amiri) valilere kadar kimin karşısına çıkarsa peçesini

kaldırınca gözlerinin izini bırakır, birkaç gün arasıra kendini düşündürür, hatırlatırdı. O harap, hasta, zebun vücudunun

üstünde bu gözler ne kadar sağlam, ne kadar sıhhatli ve kudretli dururdu... İnsan, onların böyle bir kadına nasip oluşuna

acır, bayıltıcı olması lâzım gelen keyiften ancak birtakım serserinin tattığına kızardı. Emine'nin dudakları da kendiliğinden

fazla  kırmızı, âdeta boyalı gibiydi. Dudağa allık sürmesini bilmeyen bu memlekette duru beyaz çehre üzerindeki kırmızılık

da çok tesirli oluyordu. Sonra onun endamsız, zayıf vücudunda ısınmış bir tuğla gibi çok âdi, fakat işleyici, devamlı, bir

sıcaklık  da vardı. Hülâsa, hangi tabakadan olsalar köylü veya memur, bütün erkekler Emine'nin karşısında, yürekleri

üzerine arzunun bir kanat gibi sürünüp geçtiğini duyarlardı.

Odacının karısı şimdi memlekette şöhretli, mevkiliydi. Sokaklardan geçerken her kapıdan bir kadın fırlıyor, onu lâfa tutarak

Emine hakkmda, malûmat alıyordu. İçlerinden bazıları da kocasınâ mukayyed olmasını, kara gözlü büyücü kadına

görünmemesini söylüyorlardı. Bu nasihatlerin tesirine tutulan kadın artık gelip giden misafirlerin şerefinden, Emine'nin

gördüğü işlerden de vazgeçmeğe razı oluyordu. Bir gün, kendi de evde yokken, hiç âdeti olmadığı halde kocası kalemi

bırakıp eve gelmişti. Bunu komşulardan haber alınca kıyamet koptu; hırsından pencereleri açıp sokağa bağırıyor, üstünü

başını parçalıyordu. Fakat öğle üzeri olduğundan erkekler işte idi; kapının önü, başına döşemesini (Bir çeşit baş örtüsü)

şöyle iğreti örtüp evinden fırlamış kadınlar, entarilerinin etekleri yerlerde sürünen çocuklarla, doldu. Bir aralık kadınlar hep,

bir ağızdan:

- Hele at dışarı, at dışarı!..Diye bağırdılar. İçeri girenler oldu. Biraz sonra Emine'nin bohça gibi dışarı fırlatıldığı görüldü.

O hiç ses çıkarmıyor, elleriyle başını esirgemeğe alışarak yerde yatıyordu. Öbürleri, sanki bu sessiz, hareketsiz vücut

onları ısırıyor, sokuyormuş gibi korka korka haykırışarak, ara vermeden nalınlı ayaklarıyle vuruşturuyorlardı.

16

17

Bereket Hükûmet konağı uzak değildi; haber aldılar, gelip Emine'yi kaldırdılar. Nereye götüreceklerdi? Hapishanede

ölmesine razı olmıyan kaymakam şimdi:

- Geberseydi de kurtulsaydı!Diyordu. Nihayet hastahaneyi muvafık buldular.

Bu karar verilinceye kadar Emine, eczanenin kapısı önünde peçesi inik, inliye inliye sekiz saat beklemişti. İhtiyar Rum

eczacı yaralarını yıkayıp sarmıştı. Eczacı parasını nereden alacaktı? Belediyenin vereceği şüpheliydi; hapishanenin çoktan

tahsisatı bittiğinden zaten artık ölüm halindeki mahpuslara bile ilâç verilemiyordu. Nihayet akşama doğru elinde pusulasıyle

bir jandarma geldi, kımıldamıya mecali olmıyan Emine'yi ite, söve önüne kattı, şehrin dışındaki hastaneye götürdü. Yolda iki

defa düşmüş, fakat jandarmanın akıl almaz bir ahlâksızlıkla şurasına burasına attığı çizmelerin tekmeleri altında, kamçı

zoruyla kalkan bir lâğar (Acıma) at gibi burnundan korkunç sesler çıkarıp soluyarak kendini toparlıyabilmişti. Daha iki saat

evvel, içinde ölü yatan temizlenmemiş bir yatağa onu soktular. Bayıldı, kaldı... Işte bunun için böyle her zora katlanıp ne

yapılsa sızıltısız rıza gösterdiğinden dolayı Emine'ye Yatık Emine derlerdi. Hükûmet memurlarınca âdetti; akşam üstü

kalemden çıkanlar eczanede toplaşırlar, memlekete ve işlerine dair sonu gelmez dedikodular yaparlardı. Kaymakamın

yolsuz icraatı, hususi hayatı hep burada konuşulur, kasabanın olup biten işleri hep burada öğrenilirdi. Rum eczacı, biri

kırmızı, diğeri mor boyalı ve şiş karınlı iki cam kavanoz arasında yarı gizlenerek gözlüklerinin ardında dikkat kesilen

gözleriyle bu lâkırdıları dinler, sigara yakmak istiyenlere kibrit yetiştirir, kendi eliyle yaptığı zencefil liköründen arasıra

ikramlarda bulunurdu. Lâkin memlekette her türlü fenalıkların artmasını beklediği halde lâkırdıya karışmaz, ufak bir mütalâa

yürütmez, pek mecbur kaldığı zaman da sade:

- Çok şaştı bu ise!..

Derdi. Bu cümle her yeni habere, her yeni dedikoduya yaraşır ve ona hiç bir mes'uliyet getirmezdi. Gene böyle bir akşam

kaza kodamanları eczaneye toplaşmışlardı. İki ay evvel izinli gittiği vilâyetten yeni dönen tapu memuru bir aralık sordu.

- Ayol, dedi, buraya bir kadın göndermişler, Emine mi, Ayşe mi, ne... Merkez komiseri Hacı Bekir Efendi bana, «Git de

gözü onda gör, adamın yüreğini gıcıklıyor!» dedi, doğru mu?

Jandarma zabiti hastahane memuruna döndü.
- Sahi ne oldu Emine'ye, hala yatıyor mu? diye sordu. Hastane idare memuru sürmeli gözlü, yanık yüzlü Urfalı bir kırklık adam,

hafifçe kızardı. Sonra arap şivesine uygun sıcak bir sesle:

- Yok, kalktı, fakat hastanede; hademe kadın çocuk düşürdü de onun işlerine bakıyor! dedi. Eczanede herkes,

birdenbire, şüphe ve tereddütle dolu bir ağır sükûta daldı. Acaba hastane memuru 18

Yatık Emine'ye mi tutulmuştu? Kâfir Urfalı, daha yeni de evlenmişti, fakat ona bir karı, beş karı yetişir mi?

Dal Sabri'nin yüreği âdeta burkuldu; «Sıcağa, faydalıdır, hararet keser diye eczacının uzattığı zencefil likörünü bir hamlede

yutup kalktı; kılıcını daha azametle, âdeta bir tehdit gibi şakırdatarak askerce selâm verdi, çıktı. Bir şeye canı sıkıldığı

zaman o böyle yapar, selâmını askerce verir, kılıcını şakırdatırdı. Eczanede kalanlar bir müddet daha sustular; sonra tapu

memuru, gitti çubuk sahibi mihnetsiz bir yerli:

- Ne oldu bu tüysüze? Canı sıkıldı, hele hastaneci söyle bakalım. Emine'ye takılıyor musun? Çocuğu

şüphelendirdin...Diye alay etti. Urfalı:

- Yok a canım, benim o tarafa uğradığım yok, gardiyan Gürcü Server meşgul. İkisini de atacağım ya bir yakalarsam... dedi.

Dal Sabri o hiddetle çarşı boyunu geçti; etrafına bakmıyor, bir vak'aya yetişir gibi acele acele yürüyordu. Yolda

rasgelenlerin selâmını bile görmezliğe geliyordu. Burada jandarma zabiti olsun da daha bir defa, Ankara'da

şöhret salmış olan o, gözleri görmesin... Hay aptal hay, işte hastane memuru işini yoluna bile koymuştu; hem bana haber

vermeden, danışmadan nasıl oluyor da jandarma nezareti altında bulunan bir kadını iyileştiği hald hastanede

alıkoyuyordu: Yarın kaymakama müzekkere (Bir iş hakkında amire sunulan yazı) verecekti...

Önlerinde, ev boyunda gübre yığılı, bahçelerine çit yerine ölmüş hayvan kemikleri örtülü dış

19

mahallelere gelmişti. Hazır hastane de şurada idi. Bir defa uğrasa, tahkikat yapsa fena olmazdı. Fakat ilk önce erkekler tarafına

girdi. Lâf yaparlar diye korkmuştu; şöyle, çabuk çabuk odalara baktı, havasız, kirli yerlerdi; batmaya başlayan güneşin ışıkları

sık demir parmaklıklı küçük pencerelerden içeri giremediğinden her tarafı loşluk bürümüştü. Avlu biraz asitfenik, biraz da

aptesane ve çirkef kokuyordu; hava değiştirmeğe gelen askerlerden ölen çoktu; delik tıkandığından teneşirin sabunlu suları

etrafa taşıyor, her zaman yenisi döküldüğünden batak bu kızgın güneş altında bile kurumuyordu. Sabri karsısında ellerini

göğüslerine kapayıp bir nevi divan duran hastabakıcılara! «Açın! Süpürün Yıkayın.. gibi emirler verdikten sonra bahçe içindeki

tel kapıdan öbür tarafa geçti, merdivenleri çıktı. Sofada, çarşafının pelerinini omuzlarına atıp başına beyaz bir tülbent örtmüş,

yüzü açık bir kadın vardı; iskemleye oturmuş, hareketsiz duruyordu, ayağa bile kalkmadı, acaba Sabri'nin çizme seslerini

duymamışmıydı? Yoksa uyuyormuydu? Evet uyuyordu. Ağzı biraz çarpılmış, gözünün biri yarı açık, rahat bir teneffüsle derin

derin uyuyordu. Kapıdan giren kızıl bir aydınlık altında hiç de fena görünmüyordu; yüzü ne kadar beyaz ve dudakları ne kadar

kırmızıydı, haspa burada bile muhakkak düzgününü sürüyor, allığını unutmuyordu. Sabri'nin üzerine dikip kalan bakışları altında

Emine uyandı; hemen ayağa kalktı. Gözleri şaşkınlıkla, korkaklıkla doluydu, kendisini çarşaflı20

21

zannederek elini hemen peçesine attı; fakat hatırlayarak tülbendin ucunu çekti; ağzının üstüne kapattı;

Sabri dik, ürkütücü bir sesle:

- Başka kimse yok mu burada? Diye sordu. Emine'ye, nedense, doğrudan doğruya bakamıyor ve bunu sorarken

içeriye,boş bir koridora sesleniyordu. Öbürü, kalın, boğuk sesle anlattı:

- Hanife kadın hastalandı; şimdi, o gelinceye kadar işlerini ben yapıyorum; çamaşır yıkadım da yorulmuşum, şöyle içim

geçmiş...Sabri, etrafın sessizliğinden, binanın loşluğundan cesaret aldı, birden başını çevirip gözlerini Emine'nin tâ gözlerine

dikerek:

- Nasıl, artık iyileştin mi? Dedi. Bu cümlede, bu seste istemiyerek fazla bir rikkat (samimiyet) vardı; hemen değiştirdi.

- Bir dayak daha yersen geberirsin ha..! Diye ilâve etti. Mülâzımın yüreğinden geçen bu rikkat Emine'nin gözünden

kaçmamıştı. Tecrübelerinin bilgisiyle şimdi karşısındaki şu ince, güzel delikanlının kendisine istemiye istemiye sokulduğunu,

sokulmaya mecbur kaldığını, anlamıştı. Yüzünün gül destesi gibi ne de elvan renkleri vardı... Ya endamı? Emine istekli, aç

gözleriyle şimdi, korkusuzca, zevk ala ala bakıyordu; karşılıklı bakışıyorlardı. Bu, iki taraf için de sıcak, sokulgan bir

bakıştı. Sabri fazla ileri gittiğini an'ladı, başını kapıya döndürüp:

- Hastane memuru sık sık gelir mi buraya? Diye sordu. Konuşa konuşa, biri arkada itaatli, ezgin, öbürü önde hâkim ve

dik, merdivenleri indiler. Kapının önünde Sabri döndü, tesirini duyduğu o iştahlı gözlere şimdi bir daha, kaçamaksızca

baktı sonra hiç bir şey demeden, yeni bir karar almış gibi sert, çıkıp gitti.

Kaymakam ertesi günü hastane memurunu çağırdı:

Yatık Emine 2 / Refik Halit Karay

8/7/2007 · Kategori: Uzun Oyku

- Hani, dedi;     Ankara'dan gelme bir kadın vardı; jandarma dairesi ona bir ev bulmuş, artık hastanede kalması caiz

değil, elin aşiftesini biz mi besliyeceğiz; onu gönderin de yerine namus ehli bir başkasını kullanın!

Emine'ye bu kararı bildirdikleri zaman gene, âdeti üzere, hiç itiraz etmedi. Fakat yüreği sızlamıştı. Ömründe bu kadar, hiç

bir yerde rahat görmemişti, vücudu yerlerde sürüklenmeden, hırpalanmadan Allah rızkını veriyordu. İçinden:

«Ah o jandarma, diyordu, beni hastane memurundan kıskandı da buradan attırıyor! »

Ona buldukları ev kasabanın ucunda, göçmenlere ayrılmış ücra mahallenin en izbe bir köşesindeydi. Bomboştu, ne minder,

ne şilte, ne perde... İçeri girdi; komşunun kuyusundan taşma bir su ayağından kuvvet alan bodur kabaklar dizili bir bahçesi

ve iki yer odası vardı. Ne yiyip ne yakacak, nasıl geçinecekti? Kenarda hasır eskileri kalmıştı, onları bahçeye bakan pencereden önüne çekti, üstüne kıvrıldı, düşündü. Ah hastane! Ne rahat, amma ne rahattı... Şimdi, bu saatte, çorba ve ekmek

dağıtılırdı. Gürcü gardiyan Server duvardan.

- Emine, kâseleri yakala da gel!

22MEMLEKET HiKAYELERİ

YATIK EMİNE          23

Diye seslenir, sonra onun tabağına bir kepçe fazla dökerek:

-Ye de biraz et, can tut, yüreğim gibi kavrulup gidiyorsun be kız... Diye takılırdı.

Şimdi, güneş kaybolduğundan bu çukur odaya karanlık, batan bir geminin ambarına su nasıl dolarsa, öyle her taraftan

taşkın bir halde giriyor; koyulaşıp ağırlaşıyordu. Emine, rahatın tadını aldıktan sonra ilk defa şu değişiklikten, şu

yoksulluktan eza duymuştu! Sabri'yi hatırlayarak:

-Ah gidinin köpeği! Dedi; fakat tesirinden de kendisini kurtaramıyarak:

«Amanın ne körpe çocuk...» diye söyleniyor, düşünüyordu.

-IV-

Hükûmet konağının yan sokaklarında bir sıra ufak dükkân vardı, arzuhalci ve avukat dükkânları... Küçük bir çekmecenin

önüne geçip bol sigara ve çay içerek sohbet eden bu dükkâncılara arasıra köylüler uğrar, arzuhal yazdırır, dâva havale

ederlerdi. Bunların çoğu arazi sahibi, zengince adamlardı; eşraf ile düşer, kalkar, onlarla bir teşrifata tâbi olur, itibarlı

yaşarlardı; fakat memurluktan ayrılma arzuhalciler de vardı ki kalem odalarından kovula atıla, azarlana sövüle şunun bunun

işini kurtarıp beş on para çıkarmaya çalışırlar, bu parayı da içki ile bitirirlerdi.

Emine, günlerce beklemiş, ne komşulardan,ne de başvurduğu jandarma çavuşundan bir yardım görmüştü. Ne yapacaktı? Bir

gün sıkıca örtündü, arzubalcilere birer birer baş vurdu. İtibarlıları derhal bu yabancı ve çarşaflı kadının kim olduğunu seziyorlardı

ve mevkilerinin şerefini korumak için daha lâkırdı söylemesine meydan vermeden (Başka dükkâna, bizim vaktimiz dar! »

bahaneyle başlarından savuyorlardı öbürleri ise halk nazarında kirlenip söylenmekten, müşteri kaçırmaktan korkarak:

-Fayda etmez kadın, pul parasına yazık... nasihatiyle atlatıyorlardı. O, böyle bir cevap alınca hiç sızlanmadan, kızmadan

dükkândan çıkıyor, sabırla öbürüne dalıyordu. Nihayet birisi:
-Üç kuruş pul parası, on para kâğat, bir çeyrek de yazma hakkı, hadi çıkar, ben sana okunaklı bir arzuhal yazıvereyim... Dedi.

Bu, reji kantarcılığından kovulmuş serseri ve yarı meczup bir adamdı. Emine göğsünün altından çıkardığı rutubetli bir meşin

çantanın orta gözünü açtı, hesapladı; kırk para çıkışmıyordu. Öbürü ısrar ediyordu, başka türlü yazamazdı; canı isterse, hem

onun yazacağı çok tesirli, firakla (Acıklı) olurdu, muhakkak istediğini yaparlardı. Kadın, iri, derin gözlerini karşısındaki bu

göğsü açık, bıyıkları dağınık kaba herife dikmiş:

-Ne etsek ki, vallahi yok, olsaydı saklar mıydım ayol! diye söyleniyordu. Dükkânda yalnızdılar; sokak öğle güneşinin

altında tenhalaşmış; gübreleri eşen serçelerle arasıra haykıran horozlardan başka meydanda canlı kalmamıştı. Erkek

24

düşünüyor. Emine de merhamete getiririm, diye mütemadiyen anlatıyordu:

- Dört gündür sıcak yemek yemedim, günah değil mi, beni buraya gönderdilerse açlıktan ölsün demediler a; Ankara'da hiç olmazsa

karnım doyardı... Gözlerim kararıyor!

Bir aralık arzuhalci düşündü:
- Haydi git, put getir!

Dedi; sonra tuttu, uzun bir dilekçe yazdı,
Emine kalan parayı vermek istiyordu; öteki almıyordu; «Sende kalsın, kebap ye! » diyordu. İki serseri bu merhamet hissiyle

birbirlerine ne kadar yaklaşmışlardı... Emine çıkmakta acele etmedi; tahta kanepenin bir kenarına ilişti, arzuhalci de

mürekkebin kurumasını bekledi. Konuşuyorlardı. Kadın :

- Bu memleketten misin?

Diye sordu. Öbürü Rumeli'nden geldiğini, dört yüz kuruş aylıkla rejide çalışıp giderken kafasına bir sızı yapıştığını, hastalanıp

kaldığını, şimdi, işte gördüğü gibi, arzuhalcilikle geçindiğini anlattı. Hükûmet konağını işaret ederek:

- Bunlarda akıllıca iş arama... Seni sürerler, nasıl geçineceğini düşünmezler; açlık bu, ne yapacaksın, gene önüne gelenle düşüp

kalkacaksın... Yarın hadi bir vak'a buradan da bilmem nereye; oradan da başka bir cehennemin bucağına...

Diye söyleniyordu. Nihayet: «Hele götür bakalım şu kâğıdı, ne buyuracaklar?» cümlesiyle bir türlü kalkıp gitmeye arzu göstermiyen

Emine'yi harekete getirdi.

Kâğıt, tekrar, aidiyeti cihetiyle, jandarmaya

25

havale edilmişti. Emine'nin kapıdan içeri girdiğini görünce Dal Sabri:

- Gene ne var, artık her iş bitti, Yatık Emine'yle uğraşacağız!

Diye haykırdı; arzuhali okuduktan sonra büsbütün kızdı:

- Ne o, dedi, hastane hoşuna mı gittiydi? Ye, iç, keyfini de getir, âlâ... Ben sana bir şey söyliyeyim mi? Bir daha hükûmet tarafına

ayağını attığını duyarsam karakola tıkarım! Çamaşıra git, hizmetçilik et, çorap ör, dikiş dik, geçin, anlaşıldı mı? Yallah!

Sabri, âdeta hoşlandığı Em ine'ye için için kızgındı; gözlerini unutamıyordu; fakat o kadar seviyesi düşük, âdi bir kadındı ki, elini

sürebilmesine imkân yoktu; işte bu imkânsızlık onu böyle hain ve hasetçi ediyordu.

Emine çıktı; beş, altı senelik sokak kahpesi ömründe ne acı zamanlar geçirmişti... İşte bu da onlardan biriydi; bu da elbette

geçecekti. Fırına uğradı, kocaman, has bir pide aldı; kalan paranın yarısını peynire, yarısını da karpuza verdi; yolunun üstünde bir

bostan vardı; sulak, serin, gölge bir yere geçip oturdu, iştiha ile karnını doyurdu. Henüz yemeğini bitirmişti, arkadan biri:
- Ne o, Emine, seyrana mı çıktın kız!

Diye seslendi. Bu, hastanedeki Gürcü Server'di; meşe gibi sağlam, gürbüz bir delikanlı... Hiç pervasız (çekinmeksizin) gelip setin

üstüne, Emine'nin yanına oturdu. O, ne şehirler görmüş, sergüzeştler (serüven) geçirmiş, yiğit bir adamdı; bu memlekette

zevksizlikten bunalmıştı; kaçıp başka bir tarafa gidecekti amma askerliğini bitirememişti. Emine dedi ki:

- Bizi görürler, lâf olur...
Server:

- Öyle ise gel, nah şuracıkta kireç ocağı var, siper yer, rahat rahat konuşuruz...

Kalkıp yürüdüler; hakikaten orası hem izbe, hem de serindi. Server bir sigara da Emine'ye sardı. Dumanları savura savura sıcaktan

bunalmış bir tabiat ortasında, akşama, hatta geceye kadar konuşup kaldılar.

Ertesi gün Gürcü Server Ermeni kuyumcuya uğradı, o güne yetişmek üzere savatlı bir bilezik ısmarladı; sonra çarşıyı dükkân dükkân

dolaştı, pembe papatyalı, kocaman dallı ince bir kumaştan dokuz endaze entarilik (orada fistanlık derlerdi) birkaç gaz boyaması aldı,

biraz da nevale (Yiyecek, içecek) düzdü; bunların hepsini iki çıkın yaparak akşam karanlığında Emine'nin evine götürdü.

Kapıyı çaldığı vakit kadın çoktan uyumuştu; bir türlü duyuramıyordu; geri dönecek değildi ya, elini aralıklardan sokarak mandalı

çevirdi, açtı, bahçeye girdi. Cama evvelâ fiskeyle vurdu; işittiremedi, sonra parmaklarının tersiyle sert sert, bir darbuka gibi öttürdü.

Emine:

- O kim? Ne istersin? Diye soruyordu. Beriki:
- Benim, Server, al şunları... Diyordu.

YATIK EMİNE          27

Fakat kadın başka başka adamlar tarafından sık sık uyandırılmaya alışık olduğundan ve kafasında birbirine karışmış birçok erkek

isimleri dolaştığından birden gelenin kim olduğunu ve nerede bulunduğunu hatırlıyamıyor, hâlâ Server'i tanıyamıyordu Nihayet anladı,

kapıyı açmıya cesaret edemiyerek pencereyi sürdü. Dışarıda çok yıldızlı bir gecenin, yüksek dağ gecelerinin durgun, huzurlu

aydınlığı vardı. Odanın ve uykunun karanlığından çıkan Emine'ye bahçe âdeta sabah alacası içinde gittikçe açılır gibi göründü, gittikçe

kıyıyı, köşeyi, Server'in yüzünü daha iyi seçiyordu. Orada, komşülara duyurmamak için fısıl fısıl konuşmıya başladılar. Ne Server içeri

girmek arzusu gösteriyor, ne de öbürü gelmesini teklif ediyordu. Çıkınlar pencereden uzanınca Emine şasaladı, sevinçli bir sesle:

- Neye masraf ettin a kız! Diye söylendi.

O, böy le sevindiği zaman erkeklere de tıpkı kadınlarla konuşur gibi «A kız!» diye hitap ederdi. Memnun,koruyucu tavırla:

- Paranı tüketmişsin sen... Neler var bunların içinde?.. Diye hem fazla masrafa taraftar olmadığını anlatıyor, hem de çok memnun

olduğunu, meraktan çatladığını gösteriyordu. Server:

- Kaç kuruşluk iş ki... Ye,kuşan! Diye cevap veriyordu.

Pencereden içeriye yıldızlı gecenin keskin soğuğu doluyordu. Bir aralık söz bitti, gökteki yıldızlar gibi bunların da gözleri karanlığın

içinde keskin bir aydınlıkla parıldaşıyor, birbirlerinden alma ışıkla yanıyordu.28

ikisi de zihinlerinden geçen asıl düşüncelerine dalmış öyle, sessiz duruyorlar, bekliyorlardı. Server omuzlarını oynatarak: «Ayaz

yapıyor be!) diye söylendi. Emine bu fırsatın üzerine bir kedi gibi atılarak:

-Gir içeri, kendini soğuklatırsın!..

Diye cevap verdi. Sanki soğuk birden, yıldırım süratiyle Server'in üzerine düşerek, ve onu yakacakmış gibi telâş ederek hemen koştu,

iç kapının sürmesini çekti. Şimdi Emine'nin sıcak nefesleriyle âdeta ılıklaşmış olan odada kapalı, emin bir yerde idiler. Lamba yoktu

ki yaksın... Server bir kibrit çaktı; fakat etrafına,, odaya değil, karşısındaki kadına, daha doğrusu kadının derin kara gözlerine baktı.

Sonra birden tekrar karanlığa, daha koyu, daha kapanık bir karanlığa gömüldüler. Gecenin sesleri büyülten durgunluğu içinde

pencerenin yavaşcacık indiği duyuldu. Server, Emine'ye iyi bakıyordu. Tütün kaçakçılığyila hastane mutfağından hissesine düşen kârı

hep ona sarfediyor, şurada burada ne bulursa hemen çikın yapıp gece, bir yavrulu köpek gibi duvarlara sürüne sürüne zehiren miskin

ve korkak, fakat için için azılı ve hücuma hazır, hep ona taşıyordu. Tereke ve mezadlardan minder, şilte gibi, çanak çömlek gibi ev

eşyası da almıştı. Şimdi oda, döşeli, pencere perdeliydi; ocakta ateş, duvarda lâmba vardı. Emine ne kadar rahattı... Bohçasını

hazırlayıp sık sık hamama gidiyor, bir koca kalıp sabunla yıkandığını, fildişi tarakla tarandığını gören kadınları kıskanıyordu. Ona

Server, hamamdan başka, dışarıya çıkmasını menetmişti. Bütün gün yapayalnız canı sıkılıyordu, ama, katlanmaktan başka çare

bulamıyordu. Lâkin eve gelip gitmesini aleniyete vuran Server'e düşmanlar peyda olmuştu. Komşu Tatarlar kendi cinslerinden olmıyan

bu iki uslu insanla çok meşgul olmuyorlardı, ama arasıra de elinde dolu sepet ve mendil ile Gürcü uşağın içeri girdiğini gördükçe

alınıyorlardı. Bereket güz mevsimi gelmişti; kasaba kışlık tedarikiyle uğraşıyordu. Bu sırada hastanedeki çavuş, bir gece Server

çekilip gittikten sonra, yüreğindeki kıskançlığın arttığını duydu, yanındaki arkadaşına açıldı:

-Hele ettiğine bak Gürcünün... Bizi, çağırsa ya!.

Diye söylendi. O gün, kasabadan gelirken yan sokakta hamamdan dönen Emine'ye rastlamıştı; salına salına, oynak oynak

gidiyormuş, onu tanımış ama aldırmamış... Öbürü çavuşun hoşuna gitsin diye kızar görünüyor:

-İndireydin kafasına kasaturayı:

Diyordu. Böyle saatlerce söyleştiler. Sonra bölük eminine (Bölük yazıcısı) işi haber vermek karariyle yattılar. Ertesi gün Server köprü

nöbetçiliğiyle iki günlük uzağa atıldı; Emine'yi görmesine bile meydan vermemişlerdi; vak'ayı haber alan Dal Sabri:

-Kahpe bize de göz yumdurttu be, hele bir payını vereyim!...

Diye bağırmış, Emine'yi çağırtmıştı. İki jandarmaya tutturup kılıcının kabzasile onu bir iyi döverken:30

-Geldiğin gün sana uslu otur, yoksa kemiklerini kırarım dedimdi; al işte...

Diye söyleniyordu. Her vuruşta biraz daha sakinleşiyor, yatamadığı bu kadını dövmekten lezzet alıyordu. Sızıltısız, sessiz dayağı

yedikten sonra Emine'yi bıraktılar, doğru arzuhalciye gitti; onu kendisine candan bir ahbap sayıyor, o günkü dostluğunu

unutamıyordu. Kollarını bacaklarını acele acele, açarak berelerini gösterdi.

-Bak, bana ne etti o oğlan?..

Dedi. Fakat memnun gibiydi, sesinde keder yoktu, sanki kendisine eziyet ettiği halde elinde olmayarak hoşlandığı bu güzel

delikanlıdan dayak yemek ona lezzetli gelmiş, sinirlerini yatıştirmıştı. Bunu yarı yarıya farkeden öbürü, filozof tavriyle:
-Onlar öyledir, adamın posasını çıkarırlar. Dedi. Emine, iyiliğini gördüğü bu adamı mükâfatsız, mukabelesiz bırakmıya razı değildi;

çantasından iki çeyrek çıkardı, cömertliği, keyfi üzerindeydi: «Al borcunu, yarın ahrette Allah benden sorar!» dedi. Arzuhalci hâlâ

inad ediyordu:

-Geç kız, var işine, ben para mara istemem! Diye söyleniyor, gözlerini yumuyordu. Lakin kadın dayağın lezzetinden âdeta

şımarmıştı. Donuk yüzü pembeleşmiş, o her zamanki kıpkırmızı dudakları ise aksine uçuk bir renk alrnıştı, gözlerinin siyahlığı şimdi

yorgun, dumanlı, fakat ateşliydi; yari sarhoş gibiydi, arzuhalciye:

-Alıver be kız! ...

Diye israr ediyor, arasıra da kendi kendine söylenir gibi;

-Hay gidinin oğlanı, bedenimi bere etti... Diyordu. Bunu söylerken sanki tatlı bir şeyden bahseder gibi süzülüyor, yutkunuyordu.

Çoktandır erkek dayağı yememişti. Onu şimdi çok lezzetli bulmuştu... Arzuhalci birden kızdı; ikindiden çıkanlardan üç dört kişi

durmuş, yazıhanenin camekânından bunları seyrediyordu. Maskara olacaktı, bu ne belâlı karıydı, yerinden fırladı, onun böyle birdenbire

tutan delilikleri vardı. Emine'yi yakaladı, kapının önüne götürdü omuzlarından tuttu, sonra bacağını olanca kuvvetiyle kaldırıp nişanlıyarak

tâ arkasına bir tekme vurdu... Bu vak'a, sözü kahvelere düşürdü. Gürcü Server'in işinden haber alan yerlilerin ayaktakımı bir zamandır

geceleri Emine'nin evi önünde dolaşmayı Adet etmişlerdi. Hatta güpegündüz iki delikanlının kapıyı zorlayıp içeri girdiklerini iddia edenler

vardı. Güya eve dadananlar sade bunlardan ibaret de değildi; o, Urfalı memur da arasıra. uğruyordu. Halbuki bunlardan Emine'nin haberi

yoktu, hepsi yalandı. İşin doğrusu bir gün kendisi yokken
Tatar karıları eve girmişler, buldukları eşyayı minderlere kadar aşırmış, taşımışlardı. polis şikâyet, dinlemiyordu: «Hangi eşya be? Sende

mal ne arar, jandarmanın önünde kolunu sallıya sallaya geldiğini daha unutmadık!» diyorlardı. Emine, Sabri'nin yanına girmek istedi,

fakat devre çıktığını haber aldı. Evi soyulduğu zaman yarı kederlenmişti, fakat bu fırsatla jandarma mülâzımının yanına gireceğini

düşünmüş, sevinmişti. Şimdi bu ümidin boşa çıktığını anlayınca birden ye'se kapıldı: Ku­ru tahtada kaldım. Fildişi tarağı da aşırmışlar,

asıl buna canım yandı! diye tutup jandarmalara bir

32

müddet derdini döktü; hiç acımayarak hatta alay ederek dinliyorlardı. Nihayet, kalemlerin boşalmıya başladığını, memurların birer

birer çıktığını görünce korktular. Emine'yi kovdular.

Boş evde sıkıntılı bir gece geçirdi. Arasıra, bir teselli gibi: «Mü'lâzım gelince çıkar anlatırım, isterse beni gene dövsün..» diye

söyleniyordu. Fakat mülâzım bir türlü gelmiyor. Emine de bu sefer büsbütün aç çıplak, fırınlar bakkallar önünde çarşıyı

kovula, sövüle dolaşıyor, bazan da bostanlarda, kırlarda yatıp kalkıyordu. Arasıra sataşanlar oluyordu; açlıktan gözleri kararan bu

mecalsiz, bitkin kadına sadaka vereceklerine laf atıp geçiyorlar, gülüşüyorlardı.

Artık soğuklar da başlamıştı; yağmurların ardı arkası kesilmiyor, bazan sulu sepken kar bile

düşüyordu. Mahalle aralarında dolaşan Emine fırını tüten evlerin kapısını çalıyor, ekmek dileniyordu; 'lâkin ekmek yerine «Daha

çıkmadı», yahut «Fırına salmadık» gibi ters cevaplar alıyordu. Bir gün sabahtan akşama kadar polis komiserinin kapısında bekledi.

Kapı, aralığından, Yatık Emine'nin şekli gözüne iliştikçe herif içerden:

-Kirk gün beklesen nafile... diye haykırıyordu.

Bir aralık polislerden biri, yeni kaydolmuş bir delikanlı, merhamete geldi çantasını açtı, bir kuruş çıkardı. Bir kuruş koca bir ekmek

demekti. Lâkin nasılsa bu sadaka hazırlığı komiserin gözüne ilişti; tutuşmuş gibi bir hamlede gözleri dönmüş, kendisini dışarı attı:

-Verme, verme! diye bağırdı...33

Emine'nin uzattığı el boşta kaldı. Hayatın dayanılmaz bir sarsıntısı bu kadını bir defa yere kapatmış, sonra her halkası başka biçim eza ve mihnetlerden yapılma bir uzun, ağır zincir vücuduna dolanarak onu yaralıya, bereliye sürüklemiş, paramparça etmişti. Bu,

manevi değil âdeta maddi bir zincirdi.. Bu, teşbih  değil, vak'a idi. O bunlara ne derin bir tevekkülle  katlanmıştı. Fakat

bu derece hainliğe daha rasgelmemişti. Gözlerini çevirdi, içinden on beş senelik müsibetlerin hazmedilmemiş acısı taşan bir bakışla

komiseri uzun uzun seyretti. Sonra gene bir şey demeden, aç bir kurt gibi atılıp ısırması iktiza eden bu vücuda karşı hâlâ isyan

etmek arzusu duymadan salına salına hükûmet avlusundan çıkıp gitti.

Emine'nin böyle çarşıda, pazarda düşe kalka, dilene kovula gezdiğini gören eşraftan bazı nüfuzlular sarıklarını bastırap kaymakama

çıktılar. Burası namuslu bir kasabaydı, o karı açlıktan geberir, fakat kimseden yardım görmezdi; günahtı, başka bir yere defetmek

için bir defa vilâyete yazılsa muvafık olurdu... Kaymakam: «Nasıl olur canım? diyordu, ben nasıl kendiliğimden yazarım.» Maamafih,

başka çare olmadığını görerek razı oldu. Mutasarrıflığa tezkere yazıldı, kâğıt buradan vilâyete gidecek, sonra gene uğraya uğraya,

kimbilir kaç ayda, o da izin çıkarsa buraya gelecekti. Devirden dönen Dal Sabri bir aralık merhamete geldi, kendi tayınından günde bir

ekmek yemek üzere fırıncıya emir gönderdi. Emine, mülâzımın 3435

bu ekmeğinden sanki ayrı bir lezzet buluyordu. Önüne gelene, tablakâra, çıraklara:

-Bir yiyip bin şükür ediyorum, ömrüne ömür bereketi, yavuz çocuk...

Diye şükranını anlatıyordu. Fakat tablakâr hile ediyor, fırına uğrayan Emine'ye bazı günler:
-Kız demin verdik ya, ne arsız şeysin, defol!...

Diye haykırıyordu. Etraftaki adamlar da buna inanarak: (Hay çirkef hay, sıkılmasa fırını götürecek! » diye ona sahabet (Arka çıkma)

ediyorlardı. Gitgide,vermediği günler çoğalıyordu. Emine'de itiraz, şikâyet hakkı, müdafaa kudreti yoktu. Böyle bir cevap alınca dönüp

gidiyordu. Bir gün cesarete geldi, iki gündür, komşusunun bahçesinden çaldığı lâhana yapraklarından başka midesine bir şey

girmemişti; fırıncının:

-Demin aldın ya, günde beş çift mi yiyeceksin?

Demesi üzerine elini uzattı, tezgâhın üzerinden sıcak, beyaz bir okkalık yakaladı, ortasından böldü, iri bir parçayı hemen ağzına attı.

Çıraklar,koştular elinden almıya, ağzındakini çıkarmıya. uğraşıyorlardı. O sırada biri yetişti, çocuklara birkaç tokat attı fırıncıya bir

küfür fırlattı:

-Hele itlere bak, aç olmasa karı ekmeği kaparmıydı be...

Diye bağırdı. Bu, arzuhalci idi, geçerken görmüş, dayanamamış, işe karışmıştı. Emine, elinde kalan ekmeği sıkıca yakalamış, şimdi

kaçıyordu. Ahali delişmen bir adam olduğundan arzuhalciden çekinirdi; sessizce dinliyorlardı; o muttasıl bağırıyor:

-Ulan ambarlarınız zahire dolu; bir ordu beslenir, elin sıska karısına bir dilim ekmek vermez misiniz? Siz ne alçak adamsınız!

Diye söylemediğini bırakmıyordu. Nihayet daha ileri gitti, bütün halka sövdü. O zaman sarıklılardan biri:

-Hadi nene lâzım, İsmail efendi, bizi de belaya Sokma...

Diyerek arzuhalcinin arkasını sıvaya sıvaya, yarı tehdit, yarı nezaket sokaktan çıkardı. Meydanı boş bulan fırıncı şimdi:

-Kahpenin gözlerine mi tutulmuş ne, Sahabetçi çıkıyor, aha uyuz, küreği kafana indirirdim amma Hatip Efendi'ye dua et! Diyordu.

Biraz sonra peştemalını toplayıp kuşak gibi beline doladı, doğru jandarma kumandanına çıktı, izzetinefsi kırılmış bir adam edâsıyle:

-Paşam, dedi, affet, o kötü karıya, ben artık ekmek mekmek vermem, çarşı ortasında haysiyetimi bir paralık ediyor.

Dal Sabri o sırada eşkiya işleriyle çok meşguldü; öfkeliydi:

-Kes, dedi, gebersin kahpe!

Ertesi gün süklüm püklüm fırına uğrıyan Emine'ye bağırdılar:

-Başka kapıya, senin tayınını kestiler

Ekim ayı içinde yağmurun kar parçalarına dönerek rüzgârlar önünde savrula harmanlana yağdığı sert bir geceydi. Server'in evvelce

yattığı koğuştaki çavuşla arkadaşı önlerine mangalı çekmişler, karanlığında sigara içerek konuşuyorlardı;38
nefeslerinin buharı kömürlerin kızıl ışığı üzerinden geçerken pembemsi bir çiçek gibi açılıyor,,sonra birbirlerine yüzlerine çarpıp

dağılıyordu. Doğruca gidip kapıyı çalsalar sanki ne lâzım gelirdi? Gürcünün girdiği gibi bunlar da girerlerdi, elin kahpesi, ne diyecekti

ki? Bu kararla kalktılar, başlarına örtülerini sıkıca dolayarak sokağa çıktılar. Bastıkları yeri görmüyorlar, bataklara, su birikintilerine dala çıka, konuşmadan acele acele yürüyorlardı. Nihayet soğuğa ragmen terlemiş bir halde evin önüne geldiler; çavuş kapıya abandı;

mandalı bile inik değildi, acaba iç kapı ne tarafta idi? Elleriyle duvarı yoklaya yoklaya biraz gittiler; çehrelerine iri iri, yumuşak kar

parçaları çarpıyor, yapışıyordu.

-Sabaha kadar bastıracak...

Diye söylendiler. Sonra ellerine kerpiçin yerine tahta iliştiğini anlayınca:

-Hah, kapıyı bulduk... Dediler; kancasını yokladılar. Bu da açıktı, acaba karı evde değil miydi? İçeri girdiler. Nefeslerini tıkayan

rüzgârdan burada eser yoktu.

-Behey, Emine! ... Diye içlerinden birisi seslendi; fakat cevap veren olmadı. Çavuş, kibrit kutusunu bulmak için

ceplerini karıştırıyor, tütün tabakasına anahtar veya çakı gibi şeylerin çarptığı duyuluyordu. Nihayet yarı boş bir şamalı kutusunun

yoklandığı kibritin zimpara kâğıdına sürtüldüğü duyuldu; rutubet aldığından galiba yanmıyordu. Böyle dört beş kibrit sürttüler,

fosfordan birkaç çizgi kapkaranlık odanın ortasında maviye yakın bir aydınlıkla ışıldıyordu.37

Nihayet tembel, isteksiz; çok dumanlı bir alev belirdi... Köşede, ikiye katlanmış bir hasır parçası üstünde bir şekil uzanmış,

yatıyordu. Sevinçle:
-Hah, burada!... Dediler, Kibrit sönmüştü, fakat artık lüzum var mıydı ya? Çavuş, karanlıkta hesapladığı köşeye yürüdü, elini uzattı, fakat ürkek bir sesle:

-Aha, karı buz kesmiş!...

Diye haykırdı. Yatık Emine açlıktan ve soğuktan öleli galiba günler geçmişti. Tüh, bu ne aksi işti... Nefer de, işi daha ziyade sağlam tutmak için, bir defa yokladı:

-Yetişemedik be, gebermiş!..

Dedi. Bir müddet, zihinIerinden fena şeyler geçirerek durdular. Sonra «Hadi, gidek!» ikaziyle birbirlerini iterek gecenin karlı

rüzgârlarına karışıp küfür ede ede uzaklaştılar.

Feneryolu, 191J