22/8/2008 · Kategori: Soylesi
Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik
Ayşe Sarısayın
Ayşe Sarısayın’ın öyküleri, üzerinden zaman geçmiş travmaları, bir imgeyle temsil etmenin, zamana-mekâna sığdırmanın ve tek bir anlatıcının dilinden aktarmanın olanaksızlığını, geleneksel hikâye anlatıcısının anlatımdaki otoritesini yıkarak usulca gösteriyor
Öyküyü, “İnsanı altüst eden bir duygunun özenle, iyi seçilmiş sözcüklerle aktarımı” olarak tanımlıyor Ayşe Sarısayın. Sözcüklerin, kişilerin, zamanın, mekânın seçimi elbette önemli ancak insan bilincini yitimle, aklı zemin kaymasıyla tehdit eden ‘altüst’ oluşlar, nesnel gözlemi güçleştiren bir duyarlılığa yol açar ki Siegfried Kracauer, bu tür olayların hiçbir tanığı ya da katılımcısının bunlar hakkında güvenilir bilgi veremeyeceğini ileri sürer. Sarısayın’ın Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alan Denizler Dört Duvar ve Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Yorgun Anılar Zamanı adlı kitaplarının ardından yayımlanan Karakalem Resimler bende bu ‘belirsizlik’ kavramındaki negatif anlamın, kullanım biçimine bağlı olarak nasıl pozitif bir yöne, yeni bir perspektife çekilebileceği düşüncesini uyandırdı. Anlatılanların gerçek mi hayal mi olduğu, eldeki somut bilgilerden yola çıkılarak mı şekillendirildiği yoksa çağrışımlar üzerine varyasyonlar mı yaratıldığı klişesini bir yana bırakırsam; anlatıcının kim, asıl hikâyenin ne olduğuna dair -bağlamını yitirme ve yüzergezerleşme durumuna düşmeden- hissedilen ‘belirsizlik’, egemen anlatının parçalanışı idi tam da.
Aynı hikâyeler, farklı kadınlar
Gören, düşünen, konuşan, anlatan, yazan kişiler ile farklı bilişsel dünyaların iç içeliği, kişilerin yaşadıklarını, arzularını, hayallerini ve parçalanışlarını aktarırken koşul, istek, zorunluluk, ikaz bildiren kiplerin tümünden yararlanıyor oluşları (kadınsı bir kafa karışıklığının işaretçisi), iç monologlar, anlatımlı monologlar ve bütüne ulanan eşik metinlerin örülüşü, somut gerçekliktense hayalleri ve anıları takiben bilinçakışına yakın durmayı tercih eden bir duyumsallık, ve en önemlisi metni tek bir anlatıcıya teslim etmeyerek her şeyi bilen yazar imgesini devreden çıkarışıyla eril duruş ve yazından ayrılıyor Karakalem Resimler. Anlatılanların, yazılabilir (de) olup olmayacağının garantisini vermeyen, ardından bir belirsizlikle birlikte boşluklar, yarıklar da bırakan Sarısayın’ın öyküleri, üzerinden zaman geçmiş travmaları, bir imgeyle temsil etmenin, zamana ve mekâna sığdırmanın ve tek bir anlatıcının dilinden aktarmanın olanaksızlığını, geleneksel hikâye anlatıcısının anlatımdaki otoritesini yıkarak usulca gösteriyor.
Histerik olduğu için evlenemeyen, hasta olduğu için aldatılan, sevdiği adamla birleşemeyen, her gece kocası tarafından tecavüze uğrayan, devrimci örgüte kabul edilmeyen, istediği romanı bir türlü yazamayan kadınların tümü de çocukken, gençken yaşadıkları ya da tanık oldukları hayal kırıklıkları ve altüst oluşların dile getirilemez, çırılçıplak ifade edilemez suskunluğundan mustariptir. Bir anımsama nesnesinin, bir mektubun, bir günlüğün, karakalem çiziktirilmiş resimlerin, bir duygunun ve çağrının izinden imgeleştirilmeye ya da somutlanmaya çalışılan, benlik tarafından hatırlanıp ifade edilse de bir türlü onarılamayan, geri döndürülemeyen zamanın açtığı mesafedir bu suskunun, yazamamanın nedeni. Ruhun, bedenin, eşyanın parçalanışının, çevresel parçalanışla; bireysel suskunluğun, toplumsal susturulmayla eş zamanlı ilerlediği öykülerde, ataerkil sistemce onaylı kadın kimliği sabitliğini korusa da Sarısayın’ın önceki öykülerine oranla dişil bir uyanışı, yeni bir yaşam imkânının arzulanır kılınışını görmemek de imkânsız.
Yazar ve eğitimli kadın, ev kadını, devrimci kadın, Anadolu kadını, dul kadın, terk edilen, evde kalan, yaşlı, hasta kadın, tecavüze uğrayan kadın, kendi ayakları üzerinde durabilen kadın temsiliyetleri; porselen fincanlar, el işlemeleri, kırmızı kurdele, stor perdeler, sutaşı geçirilmiş kumaşlar, çevresi oyalı yemeni, çamaşır sepeti, çay bardakları, Hayat mecmuası, çeyiz, gelin, gelinlik vb. kadına içselleştirilmiş imgeler ve nesneler ile bütünleştirilirken, büyük kentin sokaklarındaki hayata, siyasi örgüte, yazının özgürleştirici dünyasına katılan kadın imgeleri, ‘hanımefendi’, ‘ağırbaşlı ve mazbut kadın’, ‘peri kızı’ stereotiplerine baskın çıkmasa bile yan yana var olabilir; kadınlar negatif ortaklıkları içinde birleşirken biri diğerinin hikâyesine sahip çıkabilir. Evet, yine toplumsal ve ataerkil kodlar içindeki kadınlar, yine ailenin birliği düşüncesi var hikâyelerde ancak, toplumsalın dinamik süreçlerine katılım, terk etme, bırakıp gitme, yollara düşme cesareti, yeniden başlayabilme direngenliği de var. Kocası tarafından terk edildikten sonra hastalanan kadın ile kocasının ölümünün ardından kendinden hayli genç sevgilisiyle, ‘elalem’ ne der demeden yaşayan bir kadının aynı dizgeler içinde buluşabilirliği de var. Yine kadınları, yine ‘aynı şey’i anlatıyor Sarısayın; öte yandan ‘aynı dereceye göre farklı bir şey’ de anlatıyor.
Hayal mi gerçek mi?
‘Kuşlarla Giden’, hiç evlenmemiş bir kadın ile ablasının; Karakalem Resimler, örgütten dışlanan bir genç kızın, devrimci arkadaşına yaptığı yardımın anımsanışının; ‘Kristal Küre’, bir roman yazmaya çabalayan yazarın yeni bir düzen arayışının; ‘Yarım Kalmış Bir MS Öyküsü’, MS hastası bir kadının hastaneye yattığı gün(ün) ve okuduğu öykünün (Arka Bahçe isimli bu öykünün, anlatıcının kendi geçmişi olabileceği konusundaki belirsizlik, hoş bir ironi); dört ayrı bölümden oluşan ‘Hicran, Yine Hicran’ ise 12 Eylül sonrası dağılan hayatların hikâyesi. Her öykünün başında, öyküyü yazana hitap eden, onun geçmişini, şimdisini, devinilerini bir kamera gibi izleyen ve onu yönlendiren bir sesin çağrısı var ki, anlatıcıya bir anının, bir durumun, bir nesnenin hikâyesini yazdırmaya çalışan bu ses, yönlendirici bir kılavuz; gölge yazardan çok yazarın gölgesidir. Hikâye, oluşmak içini gücünü bu sesten aldığı kadar bir anımsama nesnesinden, bir ko(r)kudan, bir kırıklıktan, belki de hiç yaşamamış sadece hayal edilmiş bir karakterden alır: “Hep unutmak istediğin eski bir hikâyeyi anımsa”, “unutmamak için direndiğin silik resimler, belki de hiçbir zaman var olmamış, yalnızca imgeleminde yarattığın görüntüler”, “...mektuplar bambaşka şeyler çağrıştırabilir sana”... Farklı anlatıcılara rağmen hiç değişmeyen bu sesin ördüğü “eşik” metinlerin toplamı kitabın omurgasını oluştururken, hikâyeler farklı mecralardan akarak omurgaya bağlanırlar. Parça bütünü tümler, ancak bağımsız hikâyeler de eşik metinler de kendi başına bir bütündür. Bu parçalanış, anlatıcının da çoğalmasına tekabül eder. Tüm öyküler birinci tekil şahıs ile yazılırken araya giren ve öykü zamanını geçmişe döndüren destekleyici italik metinler ise anlatıcı sesin gizlediklerini, hatta bilmediklerini okurla paylaşır. Ki bu biçem, Sarısayın’ın öykücülüğündeki temellerden biridir tıpkı gerçek ile kurmaca arasındaki bitmek bilmeyen kıyas gibi... The Logic of Literature ’de Kate Hamburger, karakterlerin iç yaşamlarının temsil edilmesinin, kurmacayı aynı anda hem gerçeklikten ayıran hem de başka, gerçek-olmayan bir gerçeklik görünümü kazandıran bir mihenk taşı olduğunu söyler ki, zaten pek çok karakterin iç yaşamını, geçmişini gerek italik metinlerle, gerek günlük ve mektup türünden faydalanarak aynı düzlemde harmanlayan, dolayısıyla neyin ‘gerçek’, neyin ‘gerçek olmayan bir gerçek’ olduğunu sezdiren Sarısayın’ın hayal ile gerçek, hayat ile yazı arasındaki tezatlığa ve/ya benzerliğe dair cümle kurmaktan artık vazgeçmesi gerekiyor kanımca. Aksi takdirde ‘nostaljik‘ bir hüznü barındıran bu yalın ve samimi metinler, popülizme indirgenerek klişeleşme riskiyle sürekli çizilip silinen, silindikçe kâğıdı yıpratan karakalem resimlere evrilecek.
KARAKALEM RESİMLER
Ayşe Sarısayın
Can Yayınları
2008
129 sayfa
9YTL.
22/12/2007 · Kategori: Soylesi
|
“İç dünyam çok karmaşık değil” ASLI TOHUMCU
|
|
|
|
Otuz yaşıma gireceğim ekşi sabahı bir Mine Söğüt kahvaltısı ve söyleşisiyle tatlandırdım. Söyleşinin konuğu oydu belki ama, Mine Söğüt’ün Çukurcuma’daki aydınlık ve kedili –Asprin, Paşa– evinde, çok sevdiğim, takdir ettiğim bir yazarla, bir yaşıma daha giren bendim! Dünyayı ve ikâmetçilerini gerçekçi bir bakışla değerlendiren, bu değerlendirmeyi seçtiği konulara tezat, masalsı bir üslupla yapan Mine Söğüt’ün iki romanı: Beş Sevim Apartmanı, Kırmızı Zaman; bir biyografisi: Adalet Cimcoz, Bir Yaşamöyküsü Denemesi ve Sevgili Doğan Kardeş olmak üzere yayınlanmış dört kitabı var. Kendisiyle çocukluğu, politik duruşu, romancı ve gazeteci olarak yazmak ve illaki bir dolu konu hakkında konuştuk. Ben yeni yaşımı pek sevdim, umarım sizler de söyleşiyi severek okursunuz.
Küçükken annen sana ne yedirdi içirdi de böyle güzel iki roman yazdın?
(Gülüyor) Bu soruya hazırlıklı değildim! Annem yediklerime karışmadığı, istediğimi yiyip istemediğimi yemediğim için böyle romanlar yazabildim sanırım. (Gülüyor) Gerçekten de rahat, keyifli, biraz fazla önem verilen bir çocuk olarak büyütüldüm. Eminim arkamdan alay ediyorlardı ama bana büyük ve önemli biriymişim gibi davranırlardı ufakken. O yüzden istediğimi yer, istemediğimi yemezdim ama meğer gizli gizli, neyi isteyip neyi istemeyeceğimi aşılamışlar, o ayrı. Karşıma geçip seyretmişler sonra, doğru yaptık mı bakalım diye. Pek özgüvenli, pek değer verilen bir çocuk olarak yetiştirildim. Aslında yazı yazmanın arkasında, sanatı üretmenin arkasında büyük acılar, uyumsuzluklar oluyor, ya da daha çok öyle hikâyeleri biliyoruz; zor geçen çocukluk, bir türlü değer verilemeyen kişilikler, anne babayla problemli ilişkiler. Belki onlar da besleyici ama kendi deneyimimden biliyorum ki huzurlu bir hayat sürmek de insanın yeteneklerini, egosunu, kişiliğini yönlendirmesi açısından kıymetli.
Kitap okunur muydu evinizde?
Belki de sadece kitap okunurdu. Babam deniz subayıydı ve öğrenciliğinde Deniz Harp Okulu’nda, politik isyanlara karışmış, hapis yatmış ve hayatı boyunca subaylıktan atıldım atılacağım diye beklemiş sol görüşlü bir subaydı. Annem de gençliğinden beri politikayla ilgilenen, o dönem şimdi de olduğu gibi CHP’de aktif çalışan bir subay eşiydi. Birçok sol görüşlü ailede olduğu gibi, yarısı yasaklı, diğer yarısı da yasaklı olmasa bile endişe verici olan, her elektrikli havada gizli dolaplara saklanan kitaplarla doluydu evimiz ve elimizde hep okunacak bir şeyler olurdu. Yemek yerken, uyumadan önce, tuvalette, otobüste, vapurda... Ben o yüzden kitabın çok mühim bir şey olduğunu zannederek, bu bilgiyle büyüdüm. İlkokula başladım, ilk dönem okumayı söktüm, ikinci dönem, benim için çok önemli bir kitap vardır; Samed Behrengi’nin Küçük Karabalık’ı; o alındı bana. Kendi kendime ilk okuduğum kitap oydu. O yıllarda Arkadaş Yayınları, sol görüşlü, komünist yazarların çocukları büyülemek üzere kaleme aldıkları, müthiş vicdan hikâyeleri, hak hukuk hikâyeleri anlattıkları çocuk kitapları yayınlıyordu. Behrengi, İhmal Amca, Demirtaş Ceyhun, Çetin Öner ilk yazar kahramanlarımdı benim... İlkokul ikiye geçtiğimde küçücük bir kütüphanem vardı, sırf bana ait kitaplardan oluşan. Kitaplar eskidikçe babamla oturur adeta törenle onarırdık hepsini tek tek.. Babayla balık tutmak, anneyle bebek dikmek gibi, biz oturup kitap onarırdık. Böylece bir bibliyofil oldum. Kitabı okumayı sevmenin ötesinde ona madde olarak da bağlandım.
Üniversitede Latin Dili ve Edebiyatı okudun. Gönüllü bir tercih miydi bu?
Tabii ki değildi. Hiç sınıfta kalmayan ama hiçbir zaman da mucizeler yaratmayan vasat bir öğrenciydim. O yüzden sınırlarımı biliyordum ve sadece dil puanının beni bir yerlere sokabileceğinin farkındaydım. Beni çok seven bir tarih hocam vardı. Bunu tarih hocama anlattığım zaman demişti ki; madem dil puanıyla girilecek yerleri yazıyorsun, Latin Dilini de yazmak ister misin, bir düşün. Sıralamada İngiliz Dili Edebiyatını ve sonra İngilizce Öğretmenliğini ve Latin Dilini yazdım ve üçüncü tercihime girdim. Oysa bizim bölüm genelde son tercihtir! Eğer sevmezsem bir yıl okur bırakırım, diye düşünüyordum. Çünkü ben asıl konservatuarda tiyatro okumak istiyor ama ona cesaret edemiyordum. Üniversite sınavını bir kere kazanmışken bir deneyeyim, bu nasıl olsa bir yetenek sınavı dedim. Ama Latin Dilini gerçekten çok sevdim. Edebiyat Fakültesi’nde çok keyifli bir dört yıl geçirdim. Üstüne bir de master yaptım. Dört nala, hiç lisedeki öğrenci gibi değildim, çoğu öğrencinin sadece bir üniversite diplomasına sahip olmak için girdiği ve hiç ciddiye almadığı bu bölümden çok iyi ortalamalarla mezun oldum. İyi ki Latin Dili okumuşum, geriye dönüp baktığımda bana çok şey kazandırdığını görüyorum. En azından gazetecelik mesleğini kazandırdı.
Nasıl?
Güneş gazetesi, ben tam okulu bitirdiğim zaman yeni bir yapılanma içindeydi. Metin Münir başındaydı gazetenin. Farklı servisler, farklı haber anlayışlarıyla, Babıali geleneğinden uzak, daha dinamik, daha heyecanlı, daha yenilikçi bir sistem kuruyordu. Sonradan bence bir kâbusa dönüşecek olan İkitelli efsanesinin ortaya çıkmasının arifesiydi. Bir arkadaşımın aracılığıyla Metin Münir’le görüştüm. Metin Bey bana birkaç soru sordu. Gazetecilikte hiçbir deneyimim yok, orada tanıdığım, beni tavsiye edebilecek kimse yok... Derken ne okuduğumu sordu, Latin Dili deyince birden ilgisini çekti. Değişik disiplinlerden gelen, değişik birikimleri olan, gazeteciliğe gerçekten farklı bakacak insanları bir araya getirmeye çalışıyordu. İstihbarat servisinin klasik anlayışını kırmaya çalışıyordu. Güneş gazetesinin insan hakları, kadın, gençlik, çevre servisleri vardı. İlk birkaç ay adliye muhabiri olarak çalıştıktan sonra İnsan Hakları Servisi’ne geçtim ve Güneş’in trajik finalinin son günlerine kadar orada muhabirlik yaptım.
Yazmaya gazetecilikle mi başladın? Tiyatro dedin de merak ettim, aynanın önünde rol canlandırmışlığın var mı?
(Gülüyor) Küçük yaştan itibaren her nedense oyuncu olacağımdan emindim. Ama herhalde bana acıdıkları için annemle babam yüzüme vurmuyorlardı ki, kızım senin kulağın yok, şansın da yok. Yani kulağı olmayan, müzikten zırnık anlamayan, tempo tutamayan birinin tiyatro yapması, birazcık hayal demiyorlardı. Anladığım kadarıyla aralarında pıtır pıtır konuşuyorlardı; belki teknik bir şey okur, oyun yazarı olur, dramaturg olur… Beni yurtdışına tiyatro okumaya göndereceklerdi lise bitince, hayaller böyleydi.. Ben bu bilgiyle, nasılsa oyuncu olacağım diye bitirdim okulu. Lise boyunca tiyatro kolundayım. İleride yazar olacak birçok genç gibi oturup hikâyeler, romanlar yazmıyor, onun yerine devamlı bir şeyleri oyunlaştırıyor, sahneye bir şeyler koyuyordum. Kendimce gelecek hayatıma, mesleğime küçük küçük alıştırmalar yapıyorum. Oyunlar yazmıyorum da, adapte ediyorum. Yazıyla ilişkim o kadardı. Onun dışında bir gün roman yazacağım, hikâye yazacağım, ben yazar olacağım düşüncem hiç yoktu. Her şey yolunda giderken lise son sınıfta babam öldü. Ve bizim hayatımız maddi manevi altüst oldu. Öncelikle psikolojik ardından ekonomik sorunlar... İngiltere hayalleri bittiği gibi, ben Latin Dilini kazanınca, Türkiye’de konservatuara gider miyim gitmez miyim diye bir kez daha düşündüm... Yeteneğimden emin olamadığım için, bir sınavı kazanamamanın ağırlığını yaşayabilir miyim acaba diye bir kurt düştü içime. Koşullarım maceralara kurban edilebilecek gibi de değil. Bu kadar istediğim bir şeyi yapamayacağım bilgisiyle yüzleşemem kaygısıyla sınav kapısından döndüm. Üniversite boyunca bir şekilde yine tiyatro hevesim canlı kaldı, amatör çalışmalar devam etti. Ama hâlâ kalemle aramda uzun mesafeler vardı. Herhangi bir yazma hevesi görünmüyordu ufukta. Gazeteciliğe başlayana kadar. Ama o dönem de yazıyla ilişkim muhabirliğin sınırlarına kadardı. Derken fark ettim ki ben haber kovalamayı değil, insan hikâyeleri yazmayı seviyorum. O yüzden hiçbir zaman acar istihbaratçı olamadım.
Gazetecilik dışında senin bir de “Haberci” maceran var… Bunun ya da genel olarak gazeteciliğin romancılığa katkısı var mı?
Haberci Belgeseli’nde yazdığım finallere çok sevdiğim kısa paragraflar ekliyordum, masal gibi, çok duygusal, yazmaktan keyif aldığım. Her hafta bir hikâye yazıyormuş gibi hissediyordum kendimi her bölümün sonuna yazdığım finalle. Onlar da beni sanırım yazarlığa ısındıran şeylerdi. Ama beni yazıya asıl yakınlaştıran Öküz dergisinde yazdığım yazılar oldu sanırım. Ayaklarım hâlâ gazetecilikte dururken kafamı yazarlık kapısından içeriye uzatmaya galiba o dönem başladım.
Gazeteciliği neden, nasıl bıraktın?
Ben tam Babıali’nin tam da İkitelli medyasına dönüştüğü dönemde gazeteciliğe başladım. Benim gibi duygusal olan ve sol terbiyeden gelen bir insan için yeni düzene ayak uydurmak çok zordu. Evet Asil Nadir’in sahip olduğu Güneş gazetesi bu değişimin belki ilk sinyallerini veriyordu. Ama orada henüz sendika vardı. Gazetenin önünde aylarca grev çadırı durdu. Ben işe başladıktan iki ay sonra 212’den sigortalı olabildim. Son aylarda maaşlarımız ödenemedi belki ama ikramiyemiz, fazla mesai hakkımız vardı. Ama bir yandan basın hızla kimlik değiştirmeye başlamıştı. Geleneksel değerlerden, anlayışlardan, yargılardan nasıl kopulduğunu, bana gerçekten uzak, eleştirdiğim, hiç sevmediğim yeni değerlerin nasıl yüceltildiğini gördüm ve tam o geçiş sürecinde mesleği öğrendim. Tutunmak zorunda kaldığım dal benim için çok kaygandı, uzun süre kalamayacağım bir yerdi. Bir işyerinde çalışanlar göz göre göre sendikasızlaştırılıyorlarsa, bütün hakları farklı vaatlerle geri alınıyorsa bu bence bir haber değeri taşıyordu. Ama artık biz gazeteciler aslında haber yapmamız gereken, üzerine yazı dizileri yapabileceğimiz konuların aktörleriydik.
Pek de pişman değilsin sanırım gazetecilikten uzaklaştığına?
Hiç değilim. Üstelik gazeteciliği bıraktım ama dört yıldır Cihangir Postası’nı yapıyorum. Ücretsiz dağıtılan, insanların gönüllü çalıştığı yerel bir gazete. Çok kalabalık değiliz. Ben hep varım, bana yardım eden birileri bazen oluyor bazen olmuyor. Ama hâlâ sorduklarında, ne iş yapıyorsun diye, gazeteciyim diyorum önce. Çünkü hayata öyle başladım. Gerçekten mesleğim oldu, oradan para kazandım, yarın öbür gün maddi sıkıntıya düştüğüm an tekrar yapabileceğim tek iş gazetecilik. O yüzden gazeteciyim diyorum, ama Cihangir Postası’nı ve edebiyat dergilerine arada yaptığım söyleşileri saymazsak, yıllardır gazetecilik yapmıyorum.
Peki ilk romanın Beş Sevim Apartmanı nasıl doğdu?
Öküz dergisine yazdığım yazılar beni edebiyata ısındırdı demiştim. Edebiyat bana göz kırptı; biraz daha aklımı çelmeye, bilinçaltıma yerleşmeye başladı. Ama beni ilk kışkırtan neydi emin değilim bugün, acaba yazmayı seveceğimi mi hissettim, yoksa yazabileceğimi mi… Hangisi bilmiyorum ama bir şeyler içimde kıpırdanmaya başladı. Sonra Yapı Kredi için hazırladığım Adalet Cimcoz kitabı bana müthiş bir güven verdi, çünkü o kitabı hazırlarken deneysel bir yazma süreci yaşadım. Bir kitap yazmak çok gözümde büyüyordu, yapıp yapamayacağım konusunda endişelerim vardı. Üstelik zor bir konuydu elimdeki. Eksik bilgiler, bir hayat hikâyesi olup olmayacağını hiç kestiremediğim bir öykü, nasıl bir şey ortaya çıkacak emin olamadığım bir malzemeyle baş başaydım ve sonunda deneysel bir kitap yazdım. Klasik bir biyografi değil de, kendimi de içine kattığım, yazarın çalışma serüvenini eklediğim ve anlatımda bir deneysellik içeren, yazabiliyor muyum, bir şeyi toparlayıp farklı bir şekilde aktarabiliyor muyum testiydi benim için o. Ne yaptığımı bilmeden çıktım o sınavdan ama sonra o çalışma kitap olarak karşıma dikildi, üstüne üstlük övgülü eleştiriler aldı ve herhalde benim aklımı çelen de o oldu. Artık parmaklarımın ucundaki klavyeye başka gözle bakmaya başladım. Beş Sevim Apartmanı’na böyle bir yoldan geldim. Kendinden emin olmak konusunda çok mu cimriyim bilmiyorum, zor ikna oluyorum bir şeyi yapabileceğime; sonuçlarının beni mutlu edeceğine inanmadan hiçbir işe giremiyorum, ki yazarlıkta da bu en büyük risk. Yaptığınız şeyin sonunun hüsran olması çok kolay ya da bana öyle geliyor. Benim o hüsrana katlanacak duygusal gücüm yok. O yüzden çok temkinli, çok yavaş oldu. Belki de bu yüzden otuz beş yaşımda çıktı ilk romanım.
Peki sonuç seni tatmin etti mi?
Tatmin etmek fiilini kullanmak mümkün değil. Ben hâlâ şaşkınlık içindeyim. Çünkü beklediğim, hedeflediğim, heveslendiğim bir şey değildi kurgusal bir şey yazmak. Sonra yazdıklarımın kitap haline gelmesi ve hiç tanımadığım insanların onları okuması… Ben bu hayalle büyümedim. Oysa insanlar biliyorum küçük yaşlardan itibaren yazar olma hayaliyle büyüyorlar. Benim gençliğimin hayalleri tamamen oyunculuğa hedeflenmişti. Tüm enerjimi o hayal yuttuğu için yazmakla başım hiç derde girmemişti. Sadece obur bir okurdum ben o kadar, rastlantılar beni yazarlık yoluna sokmasa ölene kadar da böyle kalabilirdi aslında.
Yazmanın hayatındaki karşılığı ne?
Tamamen bir hediye olduğunu düşünüyorum yazma yeteneğinin. Hem de öyle doğumgününde, yılbaşında alınmış tarihli, yerli yerinde bir hediye değil de durup dururken, beklenmedik, umulmadık bir şekilde, umulmadık bir zamanda verilmiş bir hediye. Çünkü ben “yazmazsam yaşayamam” demedim hiç ama yazarak bambaşka bir hayata sahip oldum. Yazıyla ilgim olmadığı zamanlar kendimi eksik hissetmiyordum ancak yazarak çoğaldım. Bu noktadan sonra yazamasam ölmem ama eksilirim galiba.
Nasıl yazarsın, törenlerin var mı?
Sabahın çok erken saatlerinde kalkıp yazıyorum. Gün ışığında ama yine de insanlar henüz uyurken... Çoğu yazarın aksine geceyle aram iyi değil. Sabah enerjisiyle sözcükler daha güçlü kanat çırpıyorlar zihnimde. Hafızam daha açık oluyor ve hızım geceye oranla üç kat daha fazla sabahları. Günün ilerleyen saatlerinde ev dışındaki hayatla ya da evdeki iş güçle ilgilenmeyi tercih ediyorum. Geceleriyse artık yazamayacak kadar yorgun oluyorum. O yüzden erkenden uyuyup gün ışığıyla birlikte yataktan kalkmayı seviyorum. Ve saat 11’e kadar genelde masamın başında oluyorum. Alışkanlıklardan söz ediyorsak bir de pencereye, ya da açıklığa yüzüm dönük çalışamıyorum. Çünkü dışarısı aklımı çeliyor. Kapanıp zamanı, diğer insanları ve şeyleri unutmam lazım çalışırken. Olmazsa olmazlarımın başında bilgisayar var. Asla kalem kâğıtla yazı yazamıyorum artık. Zaten bilgisayar öncesi de daktilosuz iki satır yazamazdım. Çünkü hızlı yazmayı seviyorum. Kalem buna asla olanak vermiyor. Kalemle yazarken hız demek bende okunaksızlık demek. Durup, düşünüp, aheste cümleler kurmak benim için zûl olduğundan bilgisayar olmazsa yazarken acı çekiyorum adeta.
İnsan Beş Sevim Apartmanı’nı okuyunca, karşısında büyücü bir yazar bekliyor. Var mı ailede büyücülük?
Hiç yok. Ailem son derece mantıklı, ayakları yere basan insanlardan müteşekkil… Sadece ailem değil ben de öyleyim. Bende de yok. Tuhaf bir şekilde ben yaşadıklarını, tecrübelerini yazabilen biri değilim. Tam tersine hayatımda yeri olmayan ama başkalarının hayatlarında nasıl olup da kendine yer bulabildiğini aklımın almadığı şeyler üzerine kafa yoruyorum. İç dünyam çok karmaşık değil, çok bilinmezlerle dolu değil, son derece sıradan, son derece iyimser. Ama dışarıdaki dünyanın böyle olmadığını görebilecek kadar da aklım başımda ve gözlerim faltaşı gibi açık. Benim tecrübe etmemiş olmam belki de dışarıda olan bitenleri, başkalarının çok yoğun yaşadığı tecrübeleri hem çok açılı algılamama hem de üzerlerinde çok kafa yormama neden oluyor. Belki bir parçası olsaydım… büyüler, cinler hayatımda olsaydı ya da büyük trajediler olsaydı hayatımda, böyle bakamayacaktım olaylara.
O zaman cinlere, perilere inanmıyorsun.
Tabii tabii. Gerçeküstü hiçbir şeye inanmıyorum.
Beş Sevim Apartmanı’nda cinli perili hikâyeleri kullanman, anlatmayı seçtiğin altı kişinin hikâyesi için sadece bir yöntem miydi yoksa…
Ben inanmasam da insanların buna çok yoğun inandıklarını, bu tür tecrübeler yaşadıklarını biliyorum. İlk bakışta her ne kadar ana motif gibi görünse de cinler, periler, olağanüstü olaylar, asıl motif insan gerçekleri, insan trajedileri; bunların cin-peri inançlarıyla üstleri örtülüyor. Organlarımızın deriyle örtülü olması gibi. Tuhaf bir organizma var ve çoğu zaman da hastalıklı bir organizma bu. Her gün gazetelerin üçüncü sayfa haberleri dediğimiz, bir otobüse bindiğimizde o otobüsteki insanların dörtte üçünün hayatında yeri olan cinayetler, cinnetler, yoksulluk… asıl motifi o kitabın. Diğeri bir sos gibi lezzet veren, belki biraz daha eğlenceli algılanmasını sağlayan, acı tadını yumuşatan, onu masallaştıran bir detay.
Beş Sevim Apartmanı’nda kahramanların kendi ağızlarından anlatıkları hikâyeleri dinliyor, ardından hikâyenin aslını öğreniyoruz. Bu esnada cinler, periler dışında da sürekli bir gerilim, bundan da öte bir şeyler olacakmış hissi uyanıyor insanda. Polisiye-gerilim türleriyle aran nasıl?
Polisiye kitap hiç okumam. Gerilimle de aram yok. Sanırım ben gerilimi gündelik hayatımda yaşıyorum. Dışarı çıktığım zaman, televizyonu açtığım zaman geriliyorum. Hayatın müsaade edebildiği şeyler yani gerçekler beni çok ürkütüyor. Fantezi değil hiçbiri, uzak bir yerde de yaşanmıyorlar; yanı başımızda, gözle görülebilecek, elle tutulabilecek kadar yakın trajedilerin ülkesinde yaşıyoruz.
İki romanında da İstanbul’un en ilginç mekânları var; Pürtelaş Sokağı ve Balat. Hatta Balat iki romanda da yer buluyor kendine. Balat’la aranda ne var?
Haliç kıyısını çok seviyorum. Doğup büyüdüğü yeri, şehrini, İstanbul’u seven bir insanım. Her yerini, her seferinde ilk kez görüyormuşum gibi gezdiğim bir şehir. Çok şey vaat eden, çümbüşlü, sırları olan böyle bir şehir ister istemez insanın ilgisini çekiyor. Ve yazarken de en başta o gelip kuruluyor baş köşeye. Hemen zemini hazırlıyor, gel beni yaz, gel buraları yaz, bak şuralara gitmiştin, bak hatırla sana neler anlatmıştım diyen kışkırtıcı bir arkadaş gibi. Haliç kıyısı da her vesileyle gittiğim, her gittiğimde farklı şeyler gördüğüm çok zengin bir masal dünyası benim için…
Romanlarının, iki tane çok okkalı teması var; zaman ve tanrı. Nasıl bir derdin var zaman ve tanrıyla? Tanrıya inanıyor musun?
Zamana değgin, sanırım tüm çağdaşlarım gibi yetişememek, nasıl geçtiğini anlayamamak, doğru değerlendirememek türünden bir sürü şikâyetim var. Bir yandan da anlamaya çalıştığımız bir şey zaman. Hem çılgın gibi harcıyorsunuz, kontrol edilemez bir şekilde elinizden çıkıyor, nereden geldiği nereye gittiği belli değil. Hem de her şeyinizi belirliyor, hayatımıza hâkim. Yaşamın da bir zaman olduğunu düşünürseniz, doğumla ölüm arası, o zaman yaşamın ta kendisi zaman. Etiniz canınız kadar kıymetli. Ama en hoyrat kullandığımız şey aynı zamanda. Yarı düşman yarı dost bir arkadaş gibi. Bütün bu tanımları tanrı için de yapabiliriz, ancak zamanın varlığından ne kadar eminsem, tanrının var olmadığından da o kadar eminim. Dinlerin tarihi olduğunu bildiğiniz noktada dindar olamazsınız, herhangi bir dine mensup olamazsınız. Benim için o kadar karışık bir konu değil. Şüpheyle bakacağımız, anlamaya çalışacağımız binlerce felsefi ve sosyolojik sorundan biri olarak duruyor tanrı benim için. Toplumsal bir değer olarak varlığını gerçekten kabul ediyorum. Hatta Kırmızı Zaman’da, Allah fikri karşısındaki duruşumu çok net veren bir cümle var; “Allah varsayımsal haliyle bile her şeye kadirdir.” Bir defa, Allah müthiş bir felsefi kavram, müthiş bir kestirme yol bir sürü duyguyu anlatmak için. O yüzden gündelik hayatımda herhangi bir tasarruf yapmadan Allah’la ilgili kelimeleri gayri ihtiyari kullanıyorum. Bu açıdan bütün insanların hayatında olduğu kadar benim hayatımda da var. Ama yazarken, “Allahtan” kelimesini kullanmamak çok zor. Çünkü bunu kullanmadığınız zaman yerine koyacak kelime yok. “Allahtan” yazmamaya çalışıyorum ve bu dünyanın en zor işi, inançsızlığın beni köşeye sıkıştırdığı en korkunç nokta. Çok isterdim “Allahtan” yazabilmeyi çünkü çok şey anlatıyor. “İyi ki” kesinlikle o duygunun karşılığı değil.
Kırmızı Zaman’ı bölümlere ayıran sözlük parçaları var. Ama bu senin tarafından oluşturulmuş bir sözlük. Sözlüğe girecek kelimeleri doğrudan romandaki temalara göre seçtin sanırım. Ama, bir kelimenin hangi tanımlamaları barındıracağına nasıl karar verdin?
Başta sözlüğü kitabın arkasına koymayı düşünüyordum ve ismi “Yabancılaştırma Sözlüğü” olacaktı. İçindeki tanımların seçimi belli bir hedef saptanarak yapılmadı. Çünkü orada vermek istediğim; her kelimenin, her kavramın tek bir anlamı olmadığı, çeşitli durumlarda çeşitli birleşimlerde bambaşka anlamlar ortaya çıkabildiğiydi. Kitabın da aslında temel felsefesi budur. Tek doğru, tek gerçek yoktur; kavramların, kelimelerin anlamı hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak değişebilir. O yüzden onlar bir formülle yerleştirilmedi. Bu açıdan çözülmesi gereken bir şifre yok ortada ama kitap bütünüyle bir şifre zaten. O karmaşık ve çok anlamlı haliyle her kelime, büyük bir şifrenin parçası.
Adalet Cimcoz kitabı ve romanların dışında bir de Sevgili Doğan Kardeş kitabın var.
Onlar da gazeteci Mine Söğüt’ün becerileri. Adalet Cimcoz kitabı da, Doğan Kardeş de öyle, şu anda üzerinde çalıştığım “Orhan Veli” kitabı da. Onlar, benim asıl mesleğim olan gezetecilik tecrübelerimle beslenen ve bu romanlar yazılmasaydı da yazabilecek olduğum kitaplar. Bu benim zanaatim.
Ama sanırım Doğan Kardeş diğerlerinden daha farklı bir çalışma oldu senin için?
Evet o bir yanıyla nahif bir dünyanın, küçük okurların, küçükler için yarım asır boyu çıkarılmış bir derginin öyküsünü anlatıyor ama diğer yanıyla da son derece sert bir değişimin öyküsü var içinde. Doğan Kardeş’te 1950’lerde başlayan, büyük umutlarla, geleceğine çok şeyler yüklenen bir Türkiye’yi görüyorsunuz. Küçük, sağlıklı bir çocuk yüzüyle başlıyorsunuz ve sonra o çocuğun işsiz güçsüz, apolitik bir şekilde, yanlış politikalarla, kaybolan değerlerle nasıl 70’lere geldiğini, getirildiğini görüyorsunuz. Sonra 70’lerde bıraktığınız çocuğun da 2000’lerde bu halde olacağını görüyorsunuz. O tuhaf bir Türkiye kitabı oldu aslında. Türkiye’nin yaşadığı politik değişimler, sosyal karmaşalar, şaşan, ıskalanan hedefler... 50’de çocuklara kuponları sakın kesmeyin, başka bir kâğıda yazın ve bulmacaları bize öyle gönderin deniyor.. Tüketimin kötü, üretimin yüce bir şey olduğunun bilindiği ve nesillere empoze edildiği bir dönemde başlıyor macera; piyano, keman çalan, resim yapan küçük yetenekler hakkında, çocukları sanata edebiyata özendiren yazılarla donatılıyor sayfalar; 70’lerdeyse artık küçük sinema artisti bilmem kimin fotoğrafları var dergide. Kesmeyi falan bırakın, tam tersine her fırsatta kesin, tüketin deniyor çocuklara… böyle bir nesil yetiştiriliyor. 80’lere hazırlanıyor çocuklar. Nasıl yola çıkılmış ve nereye gelinmiş, bunu görüyorsunuz Doğan Kardeş’te. Çok acıklı bir hikâye çıktı ortaya, çok kötü yaşanmış bir Türkiye tarihi.
Oyuncu olmayı düşlerken yazar oldun. Her ikisi de bir şekilde “sahnede” olmak anlamına geliyor. Yazarların medyayla ilişkilerinin sıkça sorgulandığı şu dönemde senin bu konuya yaklaşımın nasıl?
Karşıma çıkmasından çekindiğim iki sorudan biri bu. Diğeri de, aman sorma diye söylüyorum, bu yıl çok roman yazılmış olmasını, herkesin roman yazmasını nasıl değerlendiriyorsun sorusu. Çünkü her ikisi de beni gerçekten ilgilendirmiyor. Her şeyin bir magazin yönü, değeri her zaman vardır. Edebiyatın da olması kaçınılmaz. Ama bu konularda ahkâm kestiğiniz zaman da o magazinin bir parçası olma tehlikesi doğuyor. Renginizi konuşarak değil duruşunuzla, kendi payınıza düşen karede verdiğiniz resimle ifade etmeniz daha doğru.
Peki bir gazeteci olduğun halde medyayla ilişkide sınırların var mı?
Var tabii ama bu sınırları kontrol etme becerimden her zaman tedirginim. Mesela eğer doğrudan yaptığım işle, ilgi alanlarımla ya da mesleğimle ilgili değilse herhangi bir soruşturmada görüş bildirmemek gibi bir ilkem var. Yani Avrupa Birliği’ne girelim mi girmeyelim mi, ya da televizyondaki x dizi yararlı mı zararlı mı gibilerinden soruların bana yöneltilmesini istemiyorum. Ancak bir yerde o konuda bir yazı yazmışsam, bilir-ilgilenir kişi olarak söyleyecek sözüm olabilir. Aksi halde bir sürü soruşturma haberin içinde fuzuli resim olarak durursunuz ve bir gün gerçek derdinizi anlatmak istediğinizde sözleriniz diğerleri arasında kaynar gider...
Tekrar romanlara dönersek, okuyucunla karşılaşma fırsatın oldu mu?
Bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı’nda ilk kez okuyucumla karşılaştım ve müthiş bir duygu olduğunu anladım bunun. Daha önce kitabınızı okumuş, sevmiş oluyorlar ve ikinci kitabınızı da müthiş bir beklentiyle alıyorlar. Ben bir hikâye, roman okuduğum zaman, eğer seversem hemen yazar tarafına geçmek istiyorum, yazarı anlamak, tanımak, çözmek istiyorum. Ve işte bir yerlerde birilerinin sizin yazdıklarınızı okuyup heyecanlandığını, size inandığını ve güvendiğini, benzer duygular yaşadığını görmek, hissetmek müthiş bir şey.
Romanlarının filme alınacağını duydum biraz bundan bahsedebilir miyiz?
Beş Sevim Apartmanı için böyle bir çalışma var. Daha hayal aşamasında, Promete Film’den teklif geldi. Kitabı okumuş, çok sevmişler ve film olmasını istemişler. Handan Öztürk bir yazar ve belgeselleri olan bir sinemacı. O üzerinde çalışıyor şimdi, yönetmenliğini de o yapacak. Bir senaryo ortaya çıkarmaya çalışıyor. Hayal olarak kesin ama bir netlik yok henüz; eğer senaryo ortaya çıkabilirse, çıkan senaryo önce yapımcının, yönetmenin ve benim içime sinerse... Bu tür projelerin çoğu kez yarı yolda kaldığını bildiğim için kesinleşene kadar ben de heveslenmiyorum. Ama insanı baştan çıkaran bambaşka bir duygu var. Yazdığınız bir şey bambaşka disiplinlerden insanları heyecanlandırıyor, kendi emeklerini, yaratıcılıklarını, enerjilerini sizin kurduğunuz bir dünyadan yola çıkarak bambaşka bir alanda harcamayı göze alıyorlar. Film hiçbir zaman gerçekleşemese bile bu heves, bu talep bile bir yazarın kendini iyi hissetmesi için yeterli sanırım.
Sıradaki kitabın roman mı olacak? Ve yine ilk iki romanın ekseninde, yani yine konusu üçüncü sayfa haberlerinden ve kaba tabirle, tımarhaneden kaçma türden bir masal mı olacak?
Daha Kırmızı Zaman’ı yazmadan önce hayalimde olan bir proje var. Bir roman projesi ama ben önceden oturup çok büyük planlar yaparak çalışabilen biri değilim. Eğer gerçekleştirebilirsem ilk kez üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir konu üzerinde çalışacağım. Diğerlerinden farklı bir çıkış noktası olacak ama zannetmiyorum ki onu da bir masal tadına sokmadan yazabileyim. Kaynağı daha gerçek hikâyeler olan ama büyük olasılıkla gene kanatlı bir şey çıkacak ortaya.
Kapaklar karikatürist Bahadır Baruter’in, yani eşinin imzasını taşıyor. Bu kapaklar nasıl oluşturuldu?
Ben Bahadır’a yazma sürecinde devamlı anlatıyorum; iyi, daha doğrusu tahammüllü ve hızlı bir okur olmadığı için baştan sona okumuyor ama kitaba mutlaka genel haliyle hâkim oluyor. Birlikte karar veriyoruz nasıl bir kapak olabileceğine. Onun zaten müthiş bir düş gücü var çizgiyle baş başa kaldığında. Benzer şeyleri seviyoruz, benzer duygularımız var. Çok ortak bakarız hayata. Benim yazdığım şeylerin duygusu zaten onda olan şeyler. O yüzden gördüğüm kadarıyla zorlanmıyor ve ortaya çıkan her iki kapak da ikimizin de içine fazlasıyla sindi. En korktuğum şeydir kitabın kapağı, çünkü şekilperest bir insanım; şeklin de söylediği çok şey olduğunu düşünürüm, o yüzden o kıymetli kitabın içine konduğu kılıfın beni ve yazdıklarımı doğru bir şekilde ifade etmemesi beni üzer.
Çok röportaj yapmışlığın var ama artık soran değil, cevaplayansın. Yer değiştirmek nasıl bir duygu?
Bu dördüncü kitap ve artık alıştım. Fakat ilk başta korkunç yadırgıyordum. Ben söyleşi yaparken kendimden çok emin ve rahat oluyorum. Ama meğer söyleşi yaptığınız kişi sizi farklı görüyormuş. Ben bununla yüzleştiğim anda çok sarsıldım. Soru sorarken aslında soru sorduğumuz insanın da bizi gördüğünü gördüm, çünkü görünmez zannediyorsunuz kendinizi. Aynaya bakıyor gibiyim artık söyleşilerde...
12/12/2007 · Kategori: Soylesi
Zeynep Aliye İle Söyleşi
'Yaşamak Masal Değil'den 'Diş İzleri'ne...
Leyla Şahin
Yazıyla olan ilişkini, öykülerini yakından bilen biriyim. İlk kitabın Yaşamak Masal Değil, ikinci kitabın Aliye'nin Öyküleri, üçüncü kitabın Dolunay Vardı, Orhan Kemal Öykü Birincilik ödülüne ve Haldun Taner Öykü Ödülü'ne değer görülen Diş İzleri son olarak da 1998 Sabahattin Ali Öykü Ödülü'nü kazandığın Öykü dosyası: Raylardaki merdivenler. Raylardaki Merdivenler'in dışında dört öykü kitabınıda okudum. Ve bütün öykülerinden yola çıkarak şunu söyleyebilirim: Yazarla okuyucu arasındaki mesafeyi kısa tutan ve öykünün kendi iç yapısında derinleşen bir tavrın var. İlk kitabından bu yana konuların, konulara yaklaşımın, kurgun değişmekle birlikte bu tavrın değişmedi.
Ben insanı yazıyorum. Nesneleri, doğayı yazarken de bir yerde insanı yazıyorum. İnsanın tüm evrenle ilişkilerini... Evrenin insanla ilişkisini... Ama okurla aramdaki mesafeyi kısa tutmak için özel bir çaba harcamadım. Öykümün derinleştikçe okyanuslar gibi yeni dünyalar sunmasını istiyorum. Bunu da insanın içine projektörümü doğrultmakla sağlayabileceğimi sanıyorum. Bir yolculuk daha doğrusu. Okurun kendi içine yolculuğu.. En gizli dehlizlerini, saplantılarını, sapkınlıklarını pişmanlıklarını görebilir okur o yolculukta. Bu yüzden de sonuçta, okurla yalnızca yakınlaşmam değil bütünleşmem söz konusu olabilir. Ama bunu istemiyorum. İnsan biter o zaman... Hem kaç insan zaaflarını, yetersizliklerini, kendine bile açıklamaktan kaçındığı zayıflıklarını yüzüne tutulan bir aynada görmek ister? İnsanlar sonuçta kendilerini severler ve güzel bir geleceği hak ettiklerine inanırlar. Gelecek gelecek ve her şey bir düşe dönüşecek, diye emin bir şekilde beklerler... Onları ayakta tutan güç bu. Oysa öncelikle her insanın kendisiyle hesaplaşmasını tamamlaması gerek umutla beklediği gelecek için. Bu yüzden, edebiyatın-edebiyatçının görevi üretimini gerçekleştirdiği dilin olanaklarını geliştirmek, onu güçlendirmek, bu anlamda ülkesinin kültürel geleceğinin biçimlenmesine katkıda bulunmak, okurda estetik heyecan, haz duygusu uyandırmak için yüce amaçlarla sınırlı kalamaz. Yanlış gördüğü her şeyi işaret etmek zorundadır. Bunu nasıl yapacağı ise onun yazarlık serüveninin en önemli yanı...
Yaşadıklarına sahip çıkan yazarları önemsiyorum. Yaşadıklarının dışındaki hayatlara bakan/bakabilen ve orada da "içtenlik" oluşturan yazarları... Hem kendi(si), hem herkesten biri kalan yazarları... Dolunay Vardı'daki öyküler, ilk iki kitabındaki Öykülerden, yukarıda konu ettiğim 'kalan'ların dışında başka bir yere taşınıyor. Daha düşsel/soyut, bir bakıma ana öykünün geriye çekildiği hikâyeler'e ve kurgu öncelik taşıyor. Bir "yapı" değişikliği olarak.
Ben kendini sürekli yazar-şair olarak duyumsayanlar grubuna giriyorum. 24 saat boyunca dünyaya bu pencereden bakıyorum. Bu böyle olmalı biçiminde bir koşullanmanın sonucu değil ne de konsantrasyonumu asla yitirmemek amacımdan kaynaklanmıyor. Bir resim sergisini gezerken, televizyonda bir cinayet haberini izlerken, bulutların gökyüzünden süzülüp gidişlerini seyrederken ve bütün bunları hep içimdeki öykücünün-şairin duyargalarıyla algılarken ben yine tüm bunların dışında her şeyi nesnel olarak algılayan biri oluyorum. Hep kendini geriye çekerek yaşamak insanın yaşamasını da engelliyor. "Zamanım yok" o kadar sık kullandığım sözcükler oldu ki bir süredir. İşte inanılmaz durulukta bir gökyüzüne bakarken bile devrede benim öykücü kimliğim oluyor. Gerçekten kendim için zamanım yok. İşte hem kendisi olmak hem herkesten biri olmak böylesi bir süreçte gerçekleşiyor... Ama kendime sorduğum soru 'Nasıl Yazmalıyım' oldu hep. Bu yüzden de duyduğum, tanık olduğum ya da başımdan geçen olaylar onlardan ancak motifler olarak yararlanmama neden olmuşlardır. Bir başkasının anadamar olarak gördüğü olay, benim öykümün ancak arka planında, dokusunda, dokunun renginden bir iki ton koyu motifler halinde yer alabilir. Psikoloji, felsefe en fazla ilgi duyduğum alanlar... İnsanları anlamayı kolaylaştırıyorlar. Önceki öykülerimle son öykülerim arasında farklı bir ses olduğu konusundaki görüşünle ilgili bir şey söylemem gerekirse, ancak her defasında yeni enstrümanların girmesiyle zenginleşen bir orkestra belki, diyebilirim. Bir de dediğim gibi, oluşturulmuş bir yapı üzerine ona aykırı olmayan aksine onu tamamlayan motifler, efektler ekliyorum. Daha düşsel/soyut bir dünya saptamasına da katıldığımı söyleyemem.. Zaman zaman alegorik bir anlatıma yaslanıyorum, evet. Ama simgeler ve imgelerin doğru çözümlenmesi halinde o düşsel dünyanın, soyutluğun en katı gerçekler olduğunu görüyor okur. Sadomazoşist bir toplumun tahlilini yapıyorum çünkü. Orada acı vermek acı çekmek temel kuraldır. Düşselliğin kanatlarında uçarken de acı çeker insanlar; bu yüzden de acı çektirirler. Öykülerimi olaylar, insanlar, koşullar arasında binlerce binlerce ilmek atarak oluşturuyorum... Ayrıca bir öykünün temel özelliğinin de kurgulamada yattığını düşünüyorum. Ancak bu sorunun yine de eleştirmenler ve edebiyat tarihçileri tarafından yanıtlanmasının çok daha doğru olacağına inanıyorum.
Dolunay Vardı'da başlayan nesne, doğa ve elbette içinde öncelikle insanın, toplumun olduğu "ilişki", Diş İzleri'nde daha bir açılım edinerek sürüyor (Diş İzleri'nde "ana hikaye"yi geriye çekmekle birlikte söyleyeceğini daha baskın duyuran bir anlatımı öne çıkarıyorsun-kurgunun yanı sıra). Son iki kitabında kurguya daha bir ağırlık verdiğini düşünüyorum ki son iki kitabını bu bağlamda birbirine eklemlenmiş sayabilir miyiz? Yaşamak Masal Değil"le Aliye'nin Öyküleri arasındaki yakınlık gibi.
Kurgunun bir öykü için en temel öğelerden biri olduğunu kimse yadsıyamaz sanıyorum. Bu işte, 'Nasıl yazmalıyım' sorusuna verdiğim yanıtın en can alıcı şıkkını oluşturuyor: Özgün bir kurgulamayı başarabilmek... Her yeni öykü farklı bir kurgu gereksiniyor. Yaşamak Masal Değil'le başlayan Aliye'nin Öyküleri'yle arkasından Dolunay Vardı ile süren Diş İzleri'yle ve son öykü dosyam Raylardaki Merdivenler ile bugünlere ulaşan öykü serüvenim gerek dil gerek kurgu açısından yeni aşamalar anlamına geliyor bende. En azından bu çaba içindeyim. Yoksa yazmam... Gerçekten. ..İlk öykü kitabımda çok fazla öne çıkmayan ama var olan alegorik anlatımın her yeni kitabımda biraz daha belirginleşmesi gibi. Yine Yaşamak Masal Değil'deki öykülerde kimi okurların ayırdına vardığı sado-mazoşist bir dünyanın varlığının son öykü kitabımda iyice belirginleşmesi gibi. Bir yazarın yazdığı her öykünün onun öykü dünyasının bir parçasını oluşturduğuna inanıyorum. Her yeni öykünün öncekilere eklenmesiyle dil kurgu ve içerikten oluşan resmin bir parçasının daha ortaya çıktığını düşünüyorum. Öykülerimdeki katları, katmanları arttırdığım da bir başka yönü işin. İlk bakışta fark edilmeyen sesler, kokular, renkler de alegorik anlatımı kullanmam sayesinde, şiirselliği öyküm için çok önemli bulmam sayesinde ortaya çıkabiliyor. Özellikle de nesneleri kişileştirerek oluşturmaya çalıştığım, böylelikle öykülerimin daha geniş bir ufuktan okunmasını, anlaşılmasını, değerlendirilmesini sağlayabiliyor da diyebilirim. Çünkü ben okurun öykülerimin caddelerinde, sokaklarında, çıkmazlarında, yeraltı geçitlerinde, dolaşıp yakaladığı ipuçlarıyla yeni farklı boyutlar yakalamasını istiyorum. Didiklesin öykümü, öyküm yeniden kurulsun. Pek çok olasılığı, ben de düşünüyorum, düşlüyorum. Ama her şeye karşın öyküm okurun bilincinde yeni kanatçıklarla uçabiliyor diye düşünüyorum. Ben çaba harcayan okurdan yanayım. İnsanın güzellikleri yakalayabilmesinin çaba harcayarak olabileceğine inanıyorum. Bu yüzden öykülerim yoluyla yakalayacağı mutluluğun bedelini de öyküye emek vererek ulaşsın istiyorum.
Son bir soru: "Orhan Kemal" değerine de yakışan Diş İzleri adlı kitabın Orhan Kemal'le senin öykücülüğün arasında nasıl bir serüven taşıyor?
Orhan Kemal, öykü, roman ve oyun dallarında ürünler vermiş toplumcu gerçekçi çizginin temsilcisi önemli bir yazarımız. Ondan okuduğum ilk kitap Bir Filiz Vardı adlı romanıydı. Ortaokul öğrencisiydim o sırada. Beni çok şaşırtan, etkileyen bir kitaptı Bir Filiz Vardı. Sonra başka kitaplar okudum Orhan Kemal'den. Seçtiği konularla, çizdiği karakterlerle Türkiye'nin toplumsal durumunu ustalıkla yansıtan Orhan Kemal'in, yaşam biçimiyle, edebiyatı bir meslek olarak seçip bunda diretmesiyle, bir anlamda kendini edebiyata adamasıyla gerçek bir yazın emekçisi olduğunu düşünüyorum. Öykü anlayışlarımız birbirinden çok farklı kuşkusuz. Çünkü her yazar kendi kulvarını yaratmak zorunda kalıcı olabilmek için. Ben hızla akan bir nehirden çok, gerçek bir yeraltı nehrine dönüşmesini amaçladığım bir damlacık suyu anlatıyorum. Olaya değil kurguya, dile dayandırıyorum öykülerimi... Her anın, her durumun öyküleştirilebileceğini savunuyorum. Bir öykü yaratmak için özgün bir olay, durum beklememe gerek yok. Bir tek işaret yetiyor... Ancak ikimizin en önemli buluşma noktasını, insanları bütün zayıflıkları, çirkinlikleri, güzellikleri, iyilikleri ve kötülükleriyle, korkuları ve yüreklilikleriyle, bencillikleriyle ve özverileriyle görüp kabul etmemiz ve anlatmamız oluşturuyor sanıyorum.
Şiir yazdığını, şiire özen gösterdiğini baştan bu yana biliyorum. Öykülerinde Türkçeyi "kıvrak" kullandığını okuyucuların fark ediyordur elbette. Öykülerinde şiir'e yaslandığını söylemek istemiyorum; şiiri sızdırıyorsun öykülerine. "Şiir-öykü" ilişkisi (yakınlığı) üzerine neler düşünüyorsun? Şiirlerini ne zaman kitaplaştıracaksın?
Şiire özen gösterme, benim şiirle ilişkimi yeterince açıklayacak bir saptama değil. Bu konuda özellikle hassasım. Çocukluğumdan beri düz yazıyla şiiri birlikte götürdüm, hep böyle oldu. Lise birinci sınıftan itibaren yayımlandı yazılarım ve şiirlerim... Farklı yazın alanlarını denemenin kalemi bilediğini söylemeyeceğim. Bu çok faydacı bir yaklaşım çünkü. Sonucu itibarıyla öyledir ama, sonucu böyle olduğu için yazmaz insan. Şiir bütün yazınsal türlerin anası. Biliyoruz bunu. Ayrıca günümüzde hiçbir yazın türünün nasıl olacağı, nasıl olması gerektiği, birtakım ölçütlere bağlanamaz, birtakım kıstaslar konulamaz. Şiir-öykü nasıl olmalıdır, sorunlarından çok nasıl olmamalıdır sorunlarına o da kesin olmayan bir iki yanıt verilebilir belki. Öyküye aykırı, şiire aykırı olan nedir sorularını yanıtlayabiliriz. Bütün sanat dallarının iç içeliğini yaşıyoruz günümüzde. Birbirlerini güçlendiriyorlar çünkü. Söylediğim gibi şiir bütün yazınsal türlerin kökeninde yatanken, kaynağıyken onu öyküden ayırmak nasıl mümkün olabilir. Bu olsa olsa zorla, katlederek gerçekleştirilebilir ki bana göre yanlıştır. Ama şiirle öykü kuşkusuz farklı yazın türleri. Öykünün hele günümüzde şiiraneliğe karnının tok olduğu gerçeğini unutmamalıyız. Şiir imge demektir. İmge; yoğunluk, çağrışım, metafor demektir. Ben öyküyle şiiri birlikte yürüttüm bunca yıldır. Kimi zaman biri öne geçti, kimi zaman öteki ama ikisi de hep vardı yaşamımda. Ne kadar koparsa kopsun et tırnaktan ayrılmıyor.
Şiirlerimi bir kitap haline getirmem önerisi sen de dahil olmak üzere düşüncelerine görüşlerine saygı duyduğum pek çok şair arkadaştan geldi. Ama Sevgili Leyla Şahin, korktuğumu sana söyleyebilirim. Korkuyorum ve kıskanıyorum. Çünkü dergilerde yayımlanıyor olsalar da bir kitaba girmedikleri sürece sanki benimler ve özgürler. Şiirlerimin, o özgür mavi kuşların kitap haline geldiklerinde eskisi gibi özgür olamayacaklarını biliyorum.. Her şeyden önce kanatları kırılabilir... Sonra hiçbir zaman bitmeyen şiir bir kitaba girdiğinde her şeyin bitiverdiğini düşünmez mi? Bir de yıllardan beri şiirlerim ve ben o kadar birlikteyiz ki; sürekli yenileri katılarak aileye.. Ama her şeye karşın, bir gün kafesin kapısını açmam gerektiğini elbette biliyorum. Belki bütün yaptığım o günü biraz daha ertelemek oluyor.
Öykülerinin (kitaplarının) hemen hepsinde bir ritim var. Elbette her yazı'da/öykü'de yazarın bir ritmi var. Atmosfer oluşturma çabası içinde olmayan-ki atmosfer oluşturuyorsun; öykünün bütününde kuşatıcı olmasa da bir yazar olarak öykündeki ritim, ses, renk üzerine söyleyeceklerini öğrenelim istiyorum.
Daha önce de vurguladığım gibi bütün yazınsal türlerin kökeninde yatan dans ve şiir. Yani ritim. Her şeyde var o ritim. Yaşamın içinde bütün alanlarında. Kendi bedenimizde, doğada, insanın yarattığı her şeyde. Aslında ben ne ritim ne atmosfer oluşturma çabasına girmiyorum, evet. Ne de öykülerimde bir renk arayışına. Belki birisi benim öykülerimin mor olduğunu söyleyebilir: Bir başkası çok daha farklı bir renk bulabilir, bilmiyorum. Ama her öykünün ayrı bir ritmi olması gerektiğini biliyorum. Kurduğum atmosfer işte yarattığım o ritmle, kokuyla, renkle sağlanabiliyor diye düşünüyorum. Aslolan da bu değil mi?.. Atmosfer bütün bunların bileşimiyle oluşan bir şey. Yoksa dekorla, kostümle, efektle filan sağlanan, somut olarak bunlarla tanımlanan, tariflenen bir ortam zaten benim öykülerimin ruhuna aykırı. Dokuda öykümün çekirdeğindeki olay nasıl gizli, belirsiz motifler halinde yer alıyorsa atmosfer de öyle. Okurun öyküme adım adım girmesini de sağlıyorum böylece... Her adımında bir başka düğümü çözsün, bir başka bağlantıyı yakalasın istiyorum. Bir salonun duvarın öyküsünü, o odadaki eşyaları tek tek tüm ayrıntılarıyla vererek anlatamazsınız. Daha doğrusu bir öykücünün bu tür ayrıntıları es geçmesi gerektiğine inanıyorum.. Yaşam ayrıntılar toplamıdır ama, bu tip ayrıntılardan çok ruhsal dünyamızdaki ayrıntılardır kastedilen. Yaşamımız da öyle değil midir, kimi basit şeyleri ancak yıllar sonra yakalayabilmişiz ve buna da şaşmışızdır...
Diş İzleri, Yüz ve Giz, Bir Sahaf Dükkanı,' ille de Karton Hayatlar herkese çok şey söyleyecek öyküler, Karton Hayatlar'dan bir bölümün bu söyleşiye eklenmesini isterim: "Ne acı en iyi bitişi ve en iyi başlangıcı bir arada belki de hiçbir zaman bulamayacağımı bilmek!", Sinematografik öğeler de taşıyan bu öyküyle ilgili açıklamak istediklerin nelerdir?
Sanatçıların büyük çoğunluğu yapıtının üretimi sürecinde tedirgindir. Sonucun yeterince başarılı olmayacağından korkmanın tedirginliğidir bu. Hatta yapıtın üretim süreci sona erdikten, tüketim maddesi olarak piyasaya sunulduktan sonra da sürebilir aynı rahatsızlık. Örneğin ben, kitabım basıldıktan sonra uzun bir süre kapağını açamam! Karton Hayatlar'da da, son yapıtında yarattığı iki kahramanın yeterince başarılı olmadığı kuşkusuna kapılan bir senaryo yazarını anlatıyorum. Karton Hayatlar'ın senaryo yazarı Bahar, yarattığı iki kahraman olan Sevda ve Şeref'in gerçek hayatta soluk alıp verebilecek, savaşabilecek sonuçta ayakta kalabilecek güçte olduklarına inanamıyor, özellikle de Sevda'nın karton bir tip olduğunu, kendi ayakları üzerinde duramayacağını sanıyor. Bir sahaf Dükkanında gördüğü kimi fotoğraflarla öykü kahramanlarının geçmişi arasında doğrudan bağlar kurduktan hemen sonra sokağa çıktığında önünde duran şık arabanın şoförünü, kahramanı Şeref sanıp kendisini de o an Sevda'yla özdeşleştiriveren Bahar belki ruhsal anlamda tam bir depresyona girdiği için belki de yalnızca senaryosunu gerçekçi kılabilmek için ama sonu gerçekten kendisi açısından çok tehlikeli olabilecek bir maceraya çivilemesine dalıyor. Ama bir öykünün sonuçlanabileceğine de inanmıyorum ayrıca. Değişen koşullarla, değişen dünyayla, değişen okurla, okurun ruhsal durumuyla birlikte öykü de değişir, gelişir, yeni yeni öykülere uç verir, diye düşünüyorum.
* Leyla Şahin tarafından yapılan bu söyleşi Cumhuriyet gazetesinin 22 Ekim 1998 tarihli Kitap ekinden alındı.
5/10/2007 · Kategori: Soylesi
FÜRUZAN TOPRAK’TAN “GİDENLERE SELAM OLSUN”
KADİR İNCESU
Füruzan Toprak, emekli bir felsefe ve edebiyat öğretmeni... Ömer Faruk Toprak ile evlendikten sonra adım atmış yazın yaşamına...
Boğaç Han (Oyun, 1973), Ömer Faruk Toprak – Tüm Şiirleri (İnceleme, 1983), Dövme (Öyküler, 1986), Balonlar (Öyküler, 1989), Haykırmak (Öyküler 1991), Ömer Faruk Toprak’ın Düzyazıları (İnceleme, 1994), Ömer Faruk Toprak’ın Kaleminden Portreler (İnceleme, 1994), Hovarda (Öyküler, 1999), Mektuplar (2002)den sonra yayımlanan yeni kitabının adı ise “Selam Olsun Gidenlere”.
Füruzan Toprak bu kitabında Hasan İzzetin Dinamo’dan Ömer Faruk Toprak’a, Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan Aziz Nesin’e, Rıfat Ilgaz’dan Hasan Hüseyin Korkmazgil’e, Attila İlhan’a dek edebiyat dünyamızın önemli isimleriyle ilgili anılarını anlatıyor.
“Gidenlere Selam Olsun” için Güngör Gençay önsözde şunları söylüyor: “Böyle bir çalışma, bizim gibi, özellikle ölümlerinden sonra sahip olduğu değerleri çok çabuk unutan toplumlar için büyük önem taşıyor. Çünkü, bu tür çalışmalar, kaynak kitap olma özelliklerinden ötürü, anahtar işlevi görüyor.”
Füruzan Toprak ile, yeni kitabının imza günü için geldiği Tüyap kitap fuarındaki Ceylan Yayınları standında “Gidenlere Selam Olsun” üzerine söyleştik.
“Gidenlere Selam Olsun” eşiniz Ömer Faruk Toprak’ı kaybettikten sonra çıkan 10. kitabınız...
Ömer Faruk Toprak yazınsal anlamda sizi nasıl etkiledi?
Ömer Faruk Toprak benim bir parçam. Yazmaya, Ömer Faruk Toprak ile evlendikten sonra başladım. İlk olarak da piyesler yazdım. Onun görüşü, yaşama biçimi ve arkadaşları beni çok etkiledi. Onunla ideoloji ve zevk birliğimiz vardı. Tiyatro ve sinemaya giderdik. Zevklerimiz birbirine denk geliyordu. Yaşamı her yönüyle paylaşmak bizi mutlu ediyordu. Ömer Faruk Toprak’ın adını yaşatmak için yıllarca birlikte yaşadığımız, bahçeli evin yerine yaptırdığım apartmanın giriş katını kütüphane olarak düzenledim. Bütün kitapları ve özel eşyaları şimdi adını taşıyan kütüphanede... Şenesenevliler, Ömer Faruk Toprak kütüphanesini hiç boş bırakmıyorlar açıkçası... Ömer Faruk Toprak Kütüphanesi’nin hemen karşısında da Füruzan Toprak parkı var...
Gidenler Selam Olsun”un oluşum sürecinden sözeder misiniz?
Yaşam öykümü yazıyordum. Sürekli olarak hem Ömer Faruk Toprak’ın
hem de benim yakın dostlarımızın üzücü haberleri geliyordu. Her kaybımızın ardından gözlerim dolarak yazılar yazıyordum. Bunlara serpiştirme diyordum. Bayağı olmuştu, bu yazılardan bir kitap oluşturabilir miyim diye düşündüm? “Gidenlere Selam Olsun” böyle oluştu. Yazıları yazarken gözyaşlarımı zor tuttum. Yazılarımda ise anılarımdan yararlandım. Hüseyin Rahmi hariç, diğer isimlerin hepsini tanıyorum.
Selma ve Şükran Kurdakul’un yaşamınızda apayrı bir yeri olduğu da çıkıyor ortaya...
Selma benim fakülteden sıra arkadaşımdı. Her ikisi de yakın dostlarımdı. Beni ve Ömer Faruk Toprak’ı tanıştırdıkları, 18 Ağustos her ikimiz içinde dönüm noktasıydı. Kısa sürede nişanlanıp, evlendik...
Ömer Faruk Toprak, ilk kez karşılaştığımız o günü “Ateşe Dönük” adlı şiirinde şöyle yazıyordu:
Hep on sekiz ağustos hep kızgın bir bakır
Sonra bir akdeniz sabahı aydınlık yüzün
Rüzgarlı bir denizle kol kola kıyıda sen
Kırık bir aynanın parçalarında sen
İlkin saçlarını görüyorum tanıyamıyorum
Sonra yüzünü dönüyorsun biraz temmuz güneşi
Öyle bir silüetin olmalı rüzgarda biraz sarı
Tek tek ufak ufak çizgiler kağıtta
Eğilirim suya yaprakların arasında bakarım
Yüzünün bir yanı başlar konuşmaya
Omzumu sarsıyor anılar yürüyelim biraz
Kolay mı çılgınlıklara yürek tutmak
(...)
Füruzan Toprak, Gidenlere Selam Olsun, Birinci Baskı Ekim 2006.
Berfin Bahar – Aralık 2006
18/10/2006 · Kategori: Soylesi
Alper Akçam'la "Gidenler Gelenlerdi" üzerine
"Bizde romancı çok ama roman az..."
______________________________________________________
Kamuran SEMRA EREN
______________________________________________________
Alper Akçam'ı çok sevdiği dostlarının aracılığı ile okumaya başlamıştım. İyi ki öneriyi dikkate alıp okumuşum. Akçam'ın öykü dünyası bildiğim sandığım ortamları, kimlikleri başka bir ses tonuyla yansıtmakta. Her ozan ve yazarın yazma dünyası başkalık taşır kuşkusuz. Bu başkalıktan dolayıdır ki yazar olurlar. Akçam'ın öykücülüğünün, edebiyata eleştirel bakışının okurunu saran bir kendine göreliği var. Onunla , Ağaların Ağası ile başlayıp, Yükledi Günahı Sırtına ile süren ve yaz başında okuru ile buluşan "Gidenler Gelenlerdi" adlı kitabındaki öykü serüvenini konuştuk. -Yazmak eylemi, yazma uğraşı her yazar için aynı anlamı taşımıyor. Örneğin Adalet Ağaoğlu, "Yazmak ateşim benim, aşkım..." demekte. Sizin için yazmak eylemi nasıl bir uğraşı?- Yazmak benim için bir yaşama biçimi. Yaşamdan bana düşen en önemli parça... Yazısız bir dünyada yaşıyor olsaydım ne yapardım bilemiyorum ama kendimi bildim bileli kendimi yazıyorum. Yazma denince, istençli olan, yeni bir şeyler üretmeye, bilinenin dışına çıkmaya yönelmiş yazma anlaşılmalı elbet. Dersle, ödevle ilgisi olmayan şeyler yazardım çocukluğumda da. Kısa şiirler, öykü çalışmaları vardır ta ortaokul yıllarına uzanan. Sonra politik, yarı politik yazılar, bildiri metinleri, dergi yazıları, arkasından hekimlik... Anadolu'nun bölge hastanelerinde genel cerrah olarak çok yoğun çalıştım. Ameliyattan, poliklinikten, yorgunluktan, uykusuzluktan, olanaksızlıklardan başımı kaldıramazdım ama hastane başhekimliğine hastane düzeniyle ilgili yazılar yazmaktan, yöneticisi olduğum derneklere, kulüp yönetim organlarına, hekim örgütü yayınlarına, gazetelere konuk yazar olarak makaleler yazmaktan geri duramazdım. Konuşmanın, diğer iletişim biçimlerinin dolduramadığı bir yer olmalı içimde. Diğer yazarlar için de bu böyledir sanırım. Toplumsal koşullar değiştikçe, telefondu, internetti; bunlar öne çıktıkça, o boşluk küçülecek sanki... İçimizdeki boşluk küçüldükçe de yazı hem önemini, hem derinliğini yitirecek gibi. Bana öyle geliyor. Sözcelemin bağlam alanı daralıyor gidiyor giderek. Anlam çoğulluğuna açık yazma çok önemli, bu tür bir yazı olmasa ben de olamam anlayacağınız. Yazının yalın olanıyla, monolojik, bir göndergeye yönelmişiyle pek işim yok. Sözgelimi köşe yazılarını okumayı hiç sevmem; birkaç bildik yazar dışında. O birkaç yazarın da tarzı genelin dışındadır... Ama diğerleri, "bir bilen" olarak, her şeyi bilen olarak, her yere burunlarını sokmaktan büyük haz duyuyorlar. Bugün ulaştığımız iletişim çağının en büyük olumsuzluğu bu. Bunca insan arasında seçkinlerimiz var ve onlar güdülemeye kalkıyor tüm insan topluluklarını. Böylesine "yetkin" bir avuç insanın olduğu yerde diğerlerinin edilgen olması kaçınılmaz. İğrenç bir durum bu... Edebiyatsa, buna karşı işte. Hele de diyalojiyi, heteroglossia'yı yakalamış edebiyat... İnsanları özgür bırakır, ufkunu açar. Birden çok benlik kazandırmaya çalışır...Kendi içinde dolambaçları olan, dolaylı anlatımlı, ironiyle, parodiyle yüklenmiş yazıyla işim anlayacağınız. Böylece yazmadım mı, anlatılamamış, hatta kendisini anlayamamış bir ben parçası kalır bana; istemem!
ÖYKÜ-ROMAN
- Belki günlük yazmıyorsunuz ancak ara ara gazetelerde yer bulmuş bir yazarsınız da. Elbette topluma dayatmacı yaklaşımlı yazılar değil bunlar. Ama araştırmacı gazeteci yazarları; düşünce üreten, özgür düşündüren köşe yazarlarını ayırmak gerek. Ben yine edebiyata döneceğim:Yakında bir romanınız da çıkacak. Ama yazarlar dünyasına öykülerinizle katıldınız. Öykü ve roman türlerini zorluk- kolaylık açısından değerlendirmek doğru mu?- Bizim toplum için doğru... Yalnızca daha uzun bir çalışma gerektirdiği, ayrıntılı bir emeğe gereksinim duyduğu için, art alanda planla, programla, ikincil metinlerle yürüdüğü için değil, romanın roman gibi yazılabilmesi için alegoriden uzak kalınması gerçeği hep unutulduğundan zordur roman yazmak. Bizde roman diye yayınlanmış yapıtların birçoğu Jameson'un da çok doğru bir saptamayla işaret ettiği gibi alegorik metinlerdir. Roman yazarlarımız kafalarındaki önyargıyla tarihi bile istediklerince değiştiriyorlar, yakıp yıkıyorlar. O kopya şablon mutlak uygulanmalı! Bunun iyi ve kötü yanlarını tartışmıyoruz, bu tür edebiyatı bir karalama malzemesi olarak da kullanmak, aşağı görmek de yanlış. Benim kafamdaki roman kavramına denk düşmüyor ama... Aydın olmakla birlikte yazar olmanın, bir yolda birden çok şey taşımanın zorunluluğu dayatıyor bu durumu. Bizde romancı çok ama roman az... Birey ve olgular kendi gerçeğinden uzakta kurgulanıyor. İktidara yönelmiş bir düşünceye olgu ve bireyler eklemlenince roman oldu sanılıyor. Tanzimat'ta Batılılaşma, sonra genç cumhuriyetin ve aydınların halkla ilişkisi, geleneksel düşünce yapımızla benzeşmeye çalıştığımız Batı toplumu arasındaki çelişkiler, arkasından kırsal alanın sorunları, göç, sömürü, 12 Eylül'den sonra da gerçek hayatın metnin dışına atıldığı anlatılar, kültür endüstrisinin kışkırttığı arzu temelli taklit yazmalar, oryantalist romanlar... Gerçekten içinde bulunduğu çağı, kuramsal anlamda "teğet" durarak dışarıdan izleyebilmiş, modern roman olabilmiş romanımız az. Ad vermek istemiyorum.... Yeri değil.Öykü de öykücü de çok ama... Çağıl çağıl öykü kaynıyor yazınımız. Hem de kuramsal anlamda, yapısal anlamda güzel, sağlam öyküler. Biz parçalı bir toplumuz çünkü. Hayat karşısındaki duruşumuzu birey bazında sindirememiş bir toplumuz. Ait olmaya çalıştığımız kültürle içinden çıktığımız kültürün birlikte var oluş koşullarını yaratamamışız. Daha doğrusu ikisinin birden kanıksanmasını, içselleşmesini sağlayamamışız. Bir şeyleri aşamamışız... Öykü, parçalı olmaya, öyle kalmaya, bu yoksunluklara, eksikliklere işaret eden bir yazın türü zaten. Öykünün yapısal özelliği bu; yeni bir dünya seçeneği koymadığı ya da imlemediği için, bireyce bir karşı duruşu, bir parçalanmayı, hatta bir şaşkınlığı anlatım olanağı verdiği için öykü kolay. Bu konu, böyle bir söyleşinin boyutlarını aşacak bir derinlik taşıyor. Öykü, bizim toplumsal iletişim ortamımızla, dil gerçekliğimizle çok iyi buluşmuş bir tür diyelim sonuç olarak... Toplumsal gelişmemiz onu kucaklıyor şu an. Giderek romana doğru bir evrilme var; bireyin özgün yapılanmasında taşlar yerine oturuyor. Son zamanlarda ortaya çıkan kullaştırma eğilimleri olanak verirse doğal olarak...Anadolu'nun yüzlerce yıl kendi dilini yazıda kullanamamış olması roman konusundaki tökezlemelerin en önemli nedeni sanıyorum.
GİTMEK VE GELMEK
Ayrımına varmışsınızdır sanırım. Gitmek eylemi ve onun anımsattıkları öne çıkıyor öykülerimde. Bugünü kurarken hep önceye, geçmişe kaçıyor anlatı. Bu dosyada, özellikle de birinci ve ikinci bölümde, terkedilmiş köylerde, yıkık evlerdeki koşatlarda yalnız başına asılı kalmış sararmış fotoğrafları anımsatmak istedim. O fotoğraflar boşluğa, yalnızlığa bakıyor şimdi. Sahipleri toprak oldular çoktan, onları oralara asanlar da terk edip gittiler. Sessiz, sedasız, izsiz bir boşluk kaldı geride. "Ustam" bölümü, Gidenler Gelenlerdi'nin üretici, yaratıcı tözüdür. Bu kitabın bu bölümünde özellikle, ses olamadan, duyulmadan yitip gitmiş duygular, anlamlar uğruna çabaladım. Sesi olmayanın sesi, resmi kalmayanın gölgesi olsun öykülerim dedim... Gelecekten önce geçmiş doğru tanımlanmalı; kültürümüz kendisi olarak varolabilmek için pragmatizmin, kolaycılığın, hazır tabloların egemenliğine karşı çıkabilmeyi öğrenmeli. Elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum edebiyat ortamını, herkesin hoşuna gidecek, genel beğeniyle örtüşen metinler üretme yarışı var sanki. Gitmek, gelmek ve özellikle de yol, edebiyatın da en büyük kaynağı zaten. Bunun üzerine bizim toplumda son elli altmış yılın yol açtığı göç, kültürel kırılma, kimlik değiştirme devinimi de göz önüne alınırsa, kitap adının ne büyük bir olanak sağladığı daha iyi anlaşılır. O olanağı, kendini duyurmak için olanak bulamamış insanların ve duyguların öyküsü nü yazabilmek için kullanmaya çabaladım.
GERÇEK VE KURGU İLİŞKİSİ
- Kurgularınızın uzamı kırsal, köy, kasaba ve gecekondu... Uzamlardaki yaşamsal gerçek öykülerinizin iskeleti. Öyküde gerçek ve kurgu ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?- Yine aynı noktaya döneceğiz. Üretilmiş, bir merkezden yöneltilen hazır kültür yerine, artsüremli, tarihcil gelişmesini de kendi içinde taşıyan, insanımızın duygusunu içinde var etmeyi başarmış bir "alternatif kültürü" savunmak istiyorum; onu beslemek, onunla beslenmek... Bu çabayla birlikte, bir uzak duruşta, yadırganan bir kıyı içinde buluyorsunuz kendinizi. Genel olanın dışında kalıyorsunuz. "Yine mi köy ya da kasaba" , "Yine mi kır?" sorusu, yüz buruşturmalar çıkıyor karşınıza. Amacım başka bir dünyaya dikkat çekmek, kentin karşısına köyü, teknolojinin karşısına doğayı çıkarmak filan değil. Toplumsal iletişimi, karşıt uçlar içinde birisini diğerine dönüştürmeden çoğulluğu içinde ortaya sermek istiyorum. Önem verilmeyen, olmamış sayılanı da göstereyim diyorum. Okur için hemen anımsanabilir, bildik, tanıdık olmayabilir gezindiğim coğrafyalar... Bu anlamda kırsaldayım, uzaktayım. Ama o uzak aslında insanımın unutturulmuş olan yanı, "yakını", "yüreği" hatta. Kentimiz de orada aslında, kentlimiz de... Kendi kıyımızı görelim istiyorum. Bilincimizi yukarıdan gelen simge sağanağına karşı çıplak, savunmasız bırakmayalım.Unuttuğu kendisiyle barışmalı insanımız. Başkası olarak yaşamayı ne çabuk kanıksadık!.Böylece kendimize ait hayatı bulmalıyız öykü içinde; bir yandan da, öykü, bir kurgu olduğunu, bir uydurmaca olduğunu bildiren aşkınlığı da temsil etmeyi başarmalı. "Gerçeğin kopyası" ya da temsili yerine yeni bir gerçeğin yapılanmış olduğu kanısı öne çıkmalı. Kurgu olmadan öykü olmaz. Kurgu da gerçeğe en yakın noktalara teması sağlayacak çatışmaları, iki ayrı ucu birlikte taşıyan bir şaşırtmaca, devirmece oyununu kapsamalı.- "Gidenler Gelenlerdi" deki öykülerinizde biçem (üslup) farklılığı var. Demek ki arayışınız sürüyor. Yazma dünyanızda biçemi nereye koyuyorsunuz?- Bendeki biçem değişikliği, öykülerdeki biçem ayrımı, bilinçli bir çabanın ürünü. Bilerek ve isteyerek deniyorum, yaratmaya çalışıyorum yeni biçemleri. Yalnızca anlatıcıyı, kullandığı malzemeyi değil, biçemi de değiştirmeli diye düşünüyorum her yeni metin. Yazarlık anlayışım bu. Bir yeri bulup oraya yerleşme, aynı biçemle yazma çabası içinde değilim anlayacağınız. Olguların, sözcüklerin değişmesi yetmez... Yazar kendisini, biçemini değiştirerek yenilemeli. Kendisini tekrarlayan, yineleyen bir yazar olmak istemiyorum. Yazdığım, kendimi anlattığım her biçem benim bir başka yüzüm, yüreğimin başka bir köşesi. On yıl önceki öykümde de kendimi bulabiliyorum. Ama benim ayrı bir ânım, ayrı bir duruşum taşınıyor değişimle birlikte. Olgunlaşmış bir yazar belirli bir biçeme sahip olur ve o biçem kendisine aittir gibi bir düşünceyi diyalektik, gelişmeye açık bulmuyorum. Birçok yazarımızın belirli bir dönemden sonra okumayışları, kendisini yenilemeyişleri kuramsal ve şaşmaz bir gerçeklikmiş gibi sunuluyor. Nereden çıkarıyoruz bu "değişmez doğruları", "şaşmaz gerçeklikleri"? Yazar olmak büyük sorumluluk isteyen bir iştir. Ya da ben öyle alıyorum olayı. Yazar önce okuyandır. "Bir biçeme ulaşıncaya kadar oku, sonra sürekli yaz" gibi bir genel eğilim var yazın dünyamızda. Buna katılmıyorum. Okuyan insan da, kaçınılmaz olarak değişir. Değişmeden okumak olası değil... Onun adı kendini kandırmaca olur. Başkasını anlatabilmek biraz da başkası olabilmeye bağlı. Yalnızca yaşam içinde karşılaştıklarımız değil, okuduğumuz metinler de bizim için "öteki"dir. Öteki olmayı başardığımız ölçüde yazar saymalıyız kendimizi. Ama kendimize ait bir iz, bir gölge mutlaka olacaktır o başkalaşımın içinde. Taklitle, öykünmeyle aynı şey değil...
YAŞAMIN İÇİNDEKİ SESLER
- Yansımalı sözcüklerle bezeli betimlemelerinizin bir ezgisi var. Tıpkı pastoral şiirler gibi. Doğadaki yaşamın içindeki sesleri kullanırken ne yaratmaya çalıştınız?- Sesleri ve sözleri 'an'a ait bir orkestranın elemanları ve çalınacak müzik parçasının notaları gibi bir arada vermeye çalıştım. Bir rengin, bir sesin ayrı gözden algılanışı, ayrı kulaktan duyuluşu ancak böyle sağlanabilir sanıyorum. Karar bildiren, yargıyla sona eren hükümlü tümceler ve sözcelem yerine herkesin kendine ait bir imge kuracağı imge ipuçları verip çekilmeye çabaladım. Ses ve sözcük orkestrası... Yönetici, şef, okurdan okura değişmeli. Kümeleşmiş notaları istediği gibi kullanmalı okur... Bir ansiklopediyi ne kadar kalın tutarsanız tutun, ne kadar ayrıntılı yazarsanız yazın, bir orkestradaki çeşitliliği bulamazsınız orada. Birden çok duyguyu devindirmek çabası olarak da anlayın... Keşke kitapların dokunma duyusuna, tat almaya seslenen yönleri de olabilse... Yazının olanaklarını aşan bir ufuk açmak istedim. Bu ufuk, doğaya, hayatın insan eliyle henüz yeterince ellenmemiş, kurulmamış yerine doğru uzandıkça genişler. İnsan elini vurduğu şeyi indirger, daraltır, sınırlar, duvarlar kurar, yönlendirir. Doğada, hayatın kendisinde var olan çoğulluğu tekil kazanımlara indirgemeye çalışır, öğrenilmiş kavramlar arttıkça ufuk daralır. Bir yönde uzun erimli bakmayı öğrenirsin ama diğer yönler körelip gider. Pastoral şiire benzetilebilir kimi öykülerimdeki söz dizinleri ama, onlara göre daha ucu açık, daha belirsiz imgeler taşırlar. Okuru anlatının içine çeker. Pastoral şiir kendince bir duygu yüklenimi vermeye çalışırken ben yapım işini okura bırakmaya özen gösterdim.- Öykü adlarınız imge yüklü. Öykü adlarını seçerken ya da verirken esin kaynağınız nedir?- Öykü adı, öykü konusunu, temasını üzerinde taşımalı. Öykü okuru daha adımını atarken içeriye doğru, bir doğrultuda bir yönde kıpırdanmaya başlamalı imgelemi diye düşünüyorum. Ad bu anlamda çok önemli benim için. Öyküdeki bir kahramanın, karakterin adı, bir olgu öyküye ad olup çıkmamalı. Öykü odacığının kapısı açılmış olmalı adıyla birlikte ve ilk metrelerin görünür olmasını sağlayacak bir ışık düşürmeli içeriye. Adı seçerken bunları düşünüyorum işte. Bir öykümün adı bellekte kendine yer edinecek kadar anlam çoğulluğu taşımalı, öyküyü kendisiyle birlikte götürmeli gittiği yere.- Ustam, Nereden Gelir, Nereye Gidersin bölümlerinden oluşan öykülerin bir damarı da halk öykücülüğümüze bağlı. Bu öykülerle aranız nasıl?- Bu öykülerle beslenmiş benim yaratıcı imgelemim... Bu kitabımda da iyice öne çıktı sanırım. Çocukluğumda dinlediğim masallardan, halk öykülerinden oldukça etkilenmişimdir. Sesleri hâlâ kulaklarımdadır... Babamın annesi Seyhat Nene, Eyüp dedemin bacısı Gülşan Nene vardır çocukluğumun köy akşamlarında. Yayla evinde topluca girerdik yataklara. Tepedeki küçük kirli camlarda, ay ışığının önünde sallanan bacadaki otları ve karşımdaki yıldızları izlerken bir yandan, o neneleri dinlerdim; görünenin içine onların sesinden, yüreğinden gelen anlatıyı yerleştirirdim. Masallar anlatırlardı. Gülerler, eğlenirler, eğlendirirlerdi. Hayatım o gizemli görüntünün içine anlatılardaki sesleri yitip gitmiş insanları yerleştirmekle geçerdi. Şimdi anlatıcılarımın sesleri de yok... Bu yok oluşa nasıl dayanır yüreklerimiz? Şimdi bu damar atmasın mı içerimde? Bu anlamda hem o hikâyelerin, masalların, hem de onların anlatıcılarının sesi olmalıyım diyorum, hem de bir tür kurgusal çabayla kitabı bölümlere ayırıp biçemler arası bir sıçrama oluşturmaya çalıştım. Halk hikâyeleri, ritüeller, oyunlar ve sözlü kültür benim için çok önemli. Oralarda yeryüzünü komünal bir edim haline getiren karnaval öğeleri besleniyor. M. Bathtin'in Karnavaldan Romana adlı yapıtını okuduktan sonra yazın ufkumda yeni açılımlar oldu. Tutkunu olduğum Anadolu yaşamı ve oyun- sözlü kültür geleneği daha anlamlı bir yer buldu içimde.
'DOĞRULUK PAZARI' VE 'KÂFTARKÜSKİ'
- Son yıllarda çeşitli konularda ya da dönemleri yansıtan öykü ve şiir seçkileri oldukça ilgi görmek Hatta bu seçkiler bence inceleme konusu bile olmalı. Yazarlar seçkilere girmekten mutlu olurlar düşüncesindeyim. Ancak seçkilere girecekleri daha çok eleştirmenler ya da birikimli edebiyatçılar belirlemekte. Yazarlar da bu konuda görüş belirtmeli, yazdıklarına ilişkin bir tutum almalı. Bu kitaplardaki öykülerinizden birisi seçkilerde yer alacak denildiğinde siz hangisini önerirsiniz, niçin?- Önereceğim iki öykü olur. Doğruluk Pazarı ve Kâftarküski. Doğruluk Pazarı beni daha çok taşır sanırım; kendiliğinden akıp gitmiş, çok duygulanarak yazdığım bir öyküdür. Öyküyü her okuyuşumda öyküdeki suyla birlikte akarım yeniden. Salınan söğüdün yaprağı olurum. Sudan az önce geçmiş atın gözü olurum... Bir sinema filmi gibi hep gözümün önünde durur yarattığım, ya da yaşanmışlığın içindeki parçalardan ele alıp yeniden var ettiğim o mekân, o at gidişleri, su akışları, ördek yüzüşleri, söğüt sallanışları... Bir de gölge anlatıcının o natüralist diyebileceğimiz doğa betimlemesi karşısında, duygulanımı karşısındaki duyu bozukluğuna uğramış, toplum dışında kalmış olması durumu var; lepralı bir anlatıcıdır oradaki. Öteki'nin ötekisi yani... Karşıtlıklar hoş bir gerilime götürecek şekilde birarada kullanılmaya çalışıldı.. Kâftarküski'de de bireyci yaratıcılığım, hünerim daha iyi aydınlanır sanki. Kurgu öne çıkar orada. Kurguyu ayrı halkalar halinde iç içe geçmiş bölümlerle, patikalar halinde ayrı ayrı yapılandırıp "gerçek" arayışı anayoluna çıkardım. Çocuksu bir öyküde gerçeğin sorgulanışı üzerine bir tür deneme girişimi... - Akçam soyadı bana "Babalar ve Oğullar"ı anımsatıyor. Yazar olan baba ve oğulları düşündürtüyor. Dursun Akçam öykü dünyamızda önemli bir yerde. Aynı kulvarda olmak nasıl bir duygu?- Babamla aynı izin arkasında olmam, yaşadığım coğrafyaya, çağa uzanmaya, yetişmeye çalışırken bir yandan da kendimi sorguluyor olmam onun o güzel anısı önünde bana ayrı bir burukluk, özel bir tat veriyor. Kendimi aynı yazgıyı paylaşıyor gibi duyumsuyorum. Yaşadığımız, kendimizi var ettiğimiz, çevremize uzanmaya çalıştığımız zaman kesitlerinin özelliği birbirinden ayrı olmasına karşın benzer şeyler yaşadık, yaşayacağız, ya da yaşamış olacağız. O bir öğretmen mücadelecisiydi, politik uğraşları oldu, bir de yazardı, sanatçıydı. Çok biliniyor olmasa da benim de politik bir geçmişim var. Üniversite yıllarında, 12 Eylül 1980 öncesinde hekimlik uğraşı beni kendi içime kapanma zorunda bırakana kadar çok yoğun bir politik eylemlilik içindeydim; en azından düşünce bazında, yazıp çizerek... Önde görünmedim, adım çok bilinmedi ama öyleydi. Gece sabaha kadar afişleme yapıp hiç uyumadan ameliyatlara girerdim. Ayrıca Türk Tabipleri Birliği içinde, tabip odalarında uğraşlarım oldu. Ankara Tabip Odası'nın ilk dergilerini mürettiplerin yanında sabahlayarak çıkarırdım. Bildiriler basardım sabahlara kadar, üstüm başım mürekkep içinde kalırdı, hastane hastane gezip büyük katılımlı toplantılar düzenlerdim. Şimdiki suskunluğa, ürkekliğe şaşıyorum doğrusu. Asistanların reçete yazma haklarını ellerinden almışlar, kimsenin sesi çıkmıyor. Hem çalıştıracaksın, iş isteyeceksin, sorumluluk vereceksin, hem yetkiden yoksun bırakacaksın! Saçmalığa bakın. Bizim asistanlık dönemimizde uzmanlara "fazla mesai" adı altında ek ücret vermeye kalkmışlardı, asistanlara verilmemişti o para. Anında bütün hastaneleri ayağa kaldırmıştık. Hiçbir asistan polikliniğe gitmedi, ameliyata girmedi. Üç günde çözüldü sorun. Aydınla halkın çok ayrı kulvarlarda yürüdüğü bir toplumda yaşıyoruz. Aydınlara ister istemez çok iş düşüyor. Ya da düşüyordu diyelim. Şimdiki aydınlarımızın aydın olmaya da niyeti yok. Halk dalkavukluğu yapan, sinik tipler türedi. Halkı soymak için onu kutsuyorlar ve arkasından halkın anasını belliyorlar.Bizim kuşak, bizim gençliğimiz çok ayrı bakardı dünyaya. Hayatın birçok alanında var olmak zorunda kalıyordunuz yani... Özellikle de son on - on beş yıldır yoğunlaşarak bir elim de edebiyatın içinde oldu. Babam, "Politik eylemler, öğretmen mücadelesi gelip bir görev olarak beni sardı, çekti kendine, kaçamazdım... Keşke sanata, edebiyata daha çok zaman ayırabilmiş olsaydım" der bir söyleşisinde, "geriye bu kitaplar kalacak, benim asıl varlığım onlarda..." derdi. Bu sözünden çok etkilenmişimdir. Bir de günlük politika beni çok kötü etkiliyor artık. Canımı acıtıyor. İnsanların göz göre göre kandırılmaları, savaşlar, büyük yıkımlar beni öfkelendiriyor. Uzak durmak istiyorum bu insan ürünü "pislik"ten... Edebiyata ait olmak, onun içinde yaşamak istiyorum. Bunun adı bir tür kaçış, sorumluluktan sıyrılış olabilir mi, sanmıyorum ama, babamın istediği ölçüde yapamadığını ben yapayım istiyorum.- Türk öykücülüğü çeşitli biçimlerde sınıflandırılıyor. Öncekiler, yaşıtlarınız ve genç kuşak öykücüler. Yeni öykücüleri okuyor musunuz?Öykücülüğümüzün dünü, bugünü, yarını konusunda kısa bir değerlendirme istersek ne dersiniz?- "Öyküde Kuşaklararası İlişkiler", son Ankara Öykü Günleri'nde panel konusuydu, ben de konuşmacıydım. Orada da söyledim. Kuşaklar arasında kopukluk var bizde. Bunun nedeni de edebiyatın başka ideolojilere eklemlenmiş bir işlevsellikle ele alınması. Başka ideolojiler derken, toplumsal egemen kanılar, ya da "kanon"lar öne çıkıyor. Dönem dönem konular, biçemler değişiyor. Kültürde geç kalmış olmanın ve edebiyat yapıtlarının kendi kaynaklarından beslenmemesinin doğal sonucu bu. Öykü yine de şiir ve romana göre daha iyi durumda. Son zamanlardaki öykümüz de hayattan kopar gibi oldu. Yukarıdan gelen kolay kültür egemen çünkü. Televizyon kültürü, hedonist eğilimler, yüzeyel metinler... Gülmece yok artık. Heteroglossia yok, "öteki" olabilme kaygısı da... Seçkin anlatıcılar, seçkin anlatıcının metinlerarasında gezinen parçalanmış bilinci. Kendini yineleyen bir biçem. Ortalıkta bir sürü Stephan Dedalus dolaşıyor.Elimden geldiğince okuyor, izliyorum edebiyat ortamını. Çok az sayıda öykücü edebiyatı edebiyat olarak hakkıyla yapıyor. Yine ad vermek istemiyorum ama, çok sevdiğim, çok beğendiğim genç öykücülerin olduğunu da söylemeden geçmeyeceğim. Bizler umut öykülüyoruz bir yandan! Öyle olmalı. Umutlar hep sürecek....- Tanrılar çağında ateşi, yazarak, bugünden yarına taşıyanlardan biri de sizsiniz. Okurlarınız yanmanıza izin vermeyecektir diyorum. Sağ olunuz. Gidenler Gelenlerdi/ Alper Akçam/ Ürün Yayınları/ 164 s.
Cumhuriyet Kitap, 11.08.2005
2005 KOYUNCU, Sevgi Soylu: Gelincikler Geceye Düşer, Yom Y.
« Önceki :: Sonraki »