Dün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.
Güney, 1982 Cannes Film Festivali’nde ‘Yol’ filmiyle Altın Palmiye’yi almıştı.
ÇİRKİN KRAL HALA ALGILARI DEĞİŞTİRİYOR
Haber: Seray Şahiner
Sinema formatlanmış bir dönemde büyüdük. Önceki kuşaklara nazaran ‘özgürlükler çağı’ndaydık. Her şeyin ideali belirlenmiş, kana karışmayı bekleyen haplar halinde önümüzde duruyordu. Ve henüz kimse bize, “kırmızı hap mı, mavi hap mı?” diye sormamıştı.
Beyaz yakalıklarımız ortaokul bitene kadar annemizce özenle ütülenmiş, tırnak kontrollerinden alnımızın akıyla geçmiştik. ‘Okul servisi’ literatürümüze gireli çok olmuş, kire çamura bulanmadan geçirdiğimiz yıllarda arkadaşlarımıza, hatıra defterlerimizden ‘kalbimiz kadar temiz’ sayfalar açıyorduk.
ONU ALKIŞLAYANLAR BİR ANLAMDA KENDİLERİNE ALKIŞ TUTUYORDU
“Nihayet gelmiş!” lafını bir film için ilk duyduğumuzda liseye gidiyorduk. Seksenden sonra doğmuştuk. Biz sanatı algılayacak çağa geldiğimizde kitaplardan okuduğumuz kitap toplatmaları, film yasaklamaları ‘tarihte kalmış’, Hollywood filmleri ‘bile’ neredeyse aynı anda ülkemizde vizyona girer olmuştu. Bu dönemde “nihayet gelmiş” derecesinde bekletilmiş bir film dikkatimizi çekmiş, biraz da ergenliğin verdiği, ‘nihayet’liğine tepkiyle Çemberlitaş Şafak Sineması koridoruna dizilmiştik on- onbeş arkadaş.
Sinemanın tanıtım panosunda ‘Yol’ filminin afişini ve yanında Yılmaz Güney’in Cannes’da ödül alırkenki fotoğrafını gördüğümüzde Güney’in başrolde oynayacağı bir film seyredeceğimizi sanıyorduk. ‘Yönetmen sineması’ nedir onu bile bilmiyorduk ki senariste Cannes’da neden ödül verildiğini anlayalım…
O gün, bir çoğumuz, kötü şeyler konuşulurken etkilenmeyelim diye büyüklerimizce yan odaya gönderildiğimiz anlarda hayatın sandığımızdan başka şekillerde aktığını anladık. Bildiğimiz ve içine karışmak üzere hazırlandığımız ‘ideal hayat’ figürünün dışında ve üçüncü sayfa haberlerindeki birkaç cümlenin özetleyemeyeceği kadar derin hazinlikte başka bir hayat vardı.
Yılmaz Güney, sinemaya girdiğinde ‘jön’lerin yanında kendine bir yer bulmuş ve filmlerinin yasaklanmasından, kendisinin hayattan ayrılışından yıllar sonra, biz doğmadan önce çektiği bir filmle gelip algımızı değiştirmişti. “Benim oturduğum mahallenin yolları çamurluydu, boyalı ayakkabı giysem bile, o yollardan geçtikten sonra çamurlanmamaları mümkün değildi. Hayatım da böyle” demişti bir keresinde. Biz o filmden çıktığımızda toz sıçramamış çoraplarımız gözümüze fazla beyaz gelir olmuştu.
Gene de anneannemizle seyrettiğimiz melodramlardan geliyordu film kültürümüz ve o kadar jönün içinde ‘çirkin kral’ namlı Yılmaz Güney’in nasıl sıyrıldığına o zaman da akıl erdirememiştik.
"BEN SOKAKTA YÜRÜSEM KİMSE DÖNÜP BAKMAZDI"
Güney, o dönemin sinema ortamını şöyle özetliyor, “O dönemin jönleri çok yakışıklı adamlardı. Bunlar sokakta yürüse, bir yığın insanın dikkatini çekecek nitelikte unsurlardı. Ben sokakta yürüsem kimse dönüp bakmazdı. Neden bakmazdı? Çünkü bugün Türkiye’de benim gibi o kadar çok insan var ki; burnum, zayıflığım, saçım, tavrım, duruşum, bütün bunların ortak olduğu çok insan var.” Güney, arasında yürüdüğü insanlar içinde parmakla gösterilmeyi, belki de bu benzerlik sayesinde başarmıştı. Onu alkışlayan insanlar bir anlamda kendilerine alkış tutuyordu.
Fatoş Güney’le yaşadığı aşk da ‘çirkin kral’ın ne kadar güzel sevdiğinin altını çiziyor, bu sevgi Fatoş Güney’i, Yılmaz Güney dışındaki hayatını bavullara koyarak, görüş alanını, ‘görüş günlerine’ göre ayarlayacak kadar güçlü kılıyordu.
Bugün bir kuşak öncemize de bize de çirkini sevmeyi öğretip, bize sunulan hayatın kamera arkasını, kamera önüne ve kitaplarına taşıyarak ülke sinemasına ve fikir hayatına damgasını vuran Yılmaz Güney’in doğumunun 71. yıl dönümü. Güney, eserleriyle hala bize hayatın cilalanmamış, formatlanmamış yönlerini, hazırlıksız yakalanmış kamera arkası görüntülerini sunmaya, bize bizi göstermeye devam ediyor…
'Seyyit Han’ (1968), ‘Umut’(1970), ‘Baba’(1973), Arkadaş (1974), ’Duvar’ (1983), ‘Yol’ (1982), çok sayıda Güney filminin ilk akla gelenleri. 1959’da sinemaya giren Güney, oyunculuk senaristlik ve yönetmenlik yaptı.'