|
'Yaz Evi'nden 'Rüzgâr Geri Getirirse'ye bir öykücü
Mehmet Zaman Saçlıoğlu
Mehmet Zaman Saçlıoğlu ilk öykü kitabıyla eleştirmenlerin dikkatini çekmiş, öyküleriyle ilgili çok olumlu eleştiriler almış bir öykücümüz. Mehmet Zaman'ın öyküleri şimdi topluca Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında yayımlandı. Dört kitaptan oluşan bu öyküleri ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nu aldık bu sayımızın kapağına.
NURSEL DURUEL
Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun öykü dünyasına ilk kitabı Yaz Evi'nin kapısından girmiştim. O gün bugündür peşini bırakmadan okuduğum, yazacaklarını merakla beklediğim yazarlardan biri oldu. Yeni öykü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse'yi Sarkaç'taki şiirleriyle birlikte okumak, onlarla eşzamanlı olarak yeni baskıları yapılanYaz Evi'ne, Beş Ada'ya yeniden dönmek tam bir okuma şöleni oldu benim için. Rüzgârın geri getirdiklerini yazarına sormak istedim.
***
-Rüzgâr Geri Getirirse'nin alt başlığından, Eşikli Öyküler'den yola çıkarak, 'eşik'ten başlayalım söyleşimize. Kitabın yapısına, biçimine, içeriğine ilişkin açılımları olan bir kavram çünkü eşik. Kitaptaki yedi öyküden altısının önünde birer giriş metni yer alıyor. Şiirle denemenin iç içe yoğrulduğu sıkı dokunmuş metinler bunlar. Tıpkı evlerimizin, odalarımızın kapılarındaki eşikler gibi işlevsel ve işlekler. Nasıl doğdu bu fikir; hangi gereksinimlerden kaynaklandı?
-Rüzgâr Geri Getirirse kitabım yapı olarak önceki kitaplarım olan Yaz Evi ve Beş Ada'dan farklı. Bu farklılık özellikle öykülerin önlerinde birer giriş metni bulunmasından kaynaklanıyor. Öykülerimi yazarken kimi zaman şiire yakın bazı tümceler geliyor kalemin ucuna. Kimi zaman öykünün içine girmeyen ama çevresinde dolaşan, öyküyü sarmalayan bazı düşünceler, deneme parçaları ortaya çıkıyor. Daha sonra çalışırken öyküde fazlalık gibi durabilecek bu tümceleri, paragrafları çıkarıyorum. Ama sonuçta, öykü bittiğinde bir eksiklik duyumsadığım oluyor. Öyküyle ilk kez karşılaşan okuyucu bu eksikliği fark etmiyor, ama ben yazma eylemi sırasında attığım 'fazlalık' ların başka türlü söylenemeyecek bazı şeyleri de götürdüğünü biliyorum. Öykü, bir düzyazı türü. Gündelik konuşma ritmimize, düşünce mantığımıza uygun bir dili var. Deneme de bir düzyazı türü. Mantığımıza uygun; ama yoğun ve sistemli bir düşünce ve araştırma sonucunda oluşuyor. Günümüzün her saatinde bir denemeci diliyle ve aklıyla yaşamıyoruz. Şiire gelince, günlük mantığımıza, günlük dilimize en uzak yapıyı onda görüyoruz. Bu yüzden de bizde en çok çağrışım yapabilen metinler şiir metinleri oluyor. Bu noktada bir parantez açıp şiir çevirisinden örnek vermek istiyorum. Bilindiği gibi şiir çevirisi hayli güç bir iştir. Şiir kendi yazıldığı dile bile çevrilemez sözünü anımsıyorum. O zaman biz başka bir dilde yazılmış şiiri bir tek çeviriden okuyup onu nasıl tanıyacağız? Anlayacağız demiyorum; çünkü anlama şiirin algılanmasının yalnızca bir yanıdır. Şiirin ses yapısı var, anlamı var, imgesi var. Bu üçü birleşerek bizde bütünsel bir etki yapıyor. Belki, başka dildeki bir şiiri tanımak için onun en az üç çevirisini okumak gerekir diyebiliriz; ya da o şiiri üç ayrı niteliğiyle çevirmek. Birinci çeviri onun anlamını öne çıkararak yapılabilir. Ses ve imge, anlama feda edilebilir bu çeviride. İkincisi imgesini çevirme yoluyla yapılabilir. Yani, şiirin yazıldığı dilde okuyucusunda yarattığı imgeye en yakın olanı şiirde yansıtmak. Bu çeviride de ses ve anlam imgeye feda edilebilir. Üçüncü çeviri şiirin sesinin yansıtılmasıdır. Ritmin (durakların, ses iniş çıkışlarının, uyakların) ve belki görsel düzenin öne çıkarıldığı bu çeviride de anlam ve imge ikinci planda kalır. Okuyucu bu üç çeviriyi de okuduktan sonra şiir hakkında daha iyi bir bilgiye sahip olabilir. Şiirin bilgisine sahip olmak, şiirden, yazıldığı dildeki tadı almak değildir doğal olarak. Bu yalnızca şiiri daha iyi tanımaktır. Konumuza dönersek; öykünün yazılışı sırasında bir kenara koyduğum metinlerin taşıdıkları imge, anlam ve sesle bir başka bütünsellik yarattıklarını gördüm. Yaratılan bu etki bir bulutsu gibiydi, ya da bir rüzgâr. Hareketli, derinleşip yükselebilen, öykünün çevresinde dolaşan bir başka canlı varlık gibi. Bu yapıyı işleyebilirsem öyküye giriş metni haline getirebilirsem, okuyucunun bir kitabın önsözünü okuduğunda olduğu gibi öykü hakkında biraz daha bilgiye sahip olabileceğini fark ettim. Ancak bu metinler önsözden öteye geçen, öykünün içinde verilememiş etkileri yaratan birer edebi metin olmalıydılar aynı zamanda. Bu metinlerin, öykü ile birleştiklerinde, öykünün tek başına yarattığı etkiyi güçlendirebileceğini, öyküye bir ses ve imge girişi oluşturabileceklerini düşündüm. Böylelikle eşik metinler doğdu.
- O zaman, eşik metinler doğarken adlarını da birlikte getirdiler.
- Eşik sözcüğünün isim annesi sayın Prof. Şara Sayın'dır. Bu kitabı bitirdiğimde, öykülerin önlerindeki metinlere koyacağım ad konusunda kararsızdım. Hiç ad koymamak da vardı ama bu metinlerin öykünün ana metniyle olan ilişkisini tanımlamakta okuyucu güçlük çekebilirdi. Kitabı birkaç dostuma gösterdim ve önerilerini sordum. Şara Sayın'ın önerdiği Eşik'in bu metinlerin işlevini en iyi tanımlayan sözcük olduğunda herkes düşünce birliğine vardı. Çeşitli sözlük ve ansiklopediler bu sözcüğün, bilimin, sanatın ve yaşamın birçok alanında kullanıldığını gösteriyor. Önce giriş anlamı karşılığında Eşik adını alan bu metinlerin, bu adın konmasından sonra Eşik sözcüğünün içerdiği başka özellikleri de taşıdıklarını gördüm. Ev eşikleri sizin de söylediğiniz gibi işlek ve işlevseller. Bu eşiklerden geçilerek evlere giriliyor ve çıkılıyor. Eşikler, kapılarla birlikte varlar. Akdeniz'in kapısı olan Cebelitarık Boğazı, denizbilimde bir eşik sayılıyor ve eşikler genellikle en çalkantılı bölgeler. Öykülerimin eşikleri de anlamın, sesin çalkantılar içinde olduğu metinler. Müzikte, telli çalgıların eşikleri iki işlevi yerine getiriyorlar. Tellerin titreşimini sınırlıyorlar ve bu titreşimi çalgının göğsüne, ses tablasına doğru iletiyorlar. Öykülerdeki eşikler de titreşimlerini öykü metnine ileterek; öykünün gövdesinde, tek başına okunduğunda elde edilen seslerden farklı ve zengin seslerin oluşmasını sağlıyorlar.
Çalkantının oluşması birkaç nedene bağlı. İlki, düşünceyle imgenin birbirini güçlendirmesi. (Bunu edebiyatımızda en başarılı biçimiyle Melih Cevdet Anday'ın yapıtlarında gördüm. Onun şiirlerinde düşünceyi, kimi düz yazı ve oyunlarında ise şiiri algılarız.) Ama bu denge öylesine bıçak sırtı bir dengedir ki dikkatli kullanılmazsa hem düşünceyi hem imgeyi bozar. Metinlerdeki sesin, düzyazı şiirde olduğu gibi, metnin görsel değil, imgesel ve anlamsal ritmini sağlamasına çalıştım yer yer, kimi zaman da ses ritmini ikinci sıraya atıp, bir denemedeki gibi doğrudan düşünceyi yazdım.
-Kitabın bir de görsel yanı var, görsel eşikler...
-Evet, eşiklerin başındaki süslerin içinde yer alan figürler görsel eşikler sayılabilir. Hatta, bu figürler, eşiklerin görsel adları gibi de düşünülebilir. Eşik metinler öyküye bir hazırlık oluşturuyordu. Görsel elemanlar da eşik metinlere bir hazırlık oluşturuyor. Okuyucu süsün içindeki kaplumbağayı görüp eşik metne geçiyor, burada kaplumbağa ile ilgili henüz adlandıramadığı birkaç izlenim ediniyor ve kaplumbağa ile gerçek anlamda öykünün içinde tanışıyor.
-Kelebekleri Gördüm başlıklı son öykü, kitapta eşik metni olmayan tek öykü. Zaten kendisi bir son eşik, kitaptan çıkış olduğu için mi öyle?
-Evet Kelebekleri Gördüm, hem görsel adı hem de yazısal adı olan bir son metin-öykü. Dediğiniz gibi kitaptan çıkış eşiği aynı zamanda. Bu metnin son paragrafının, sinema filmlerinin sonundaki 'Son' sözcüğünün yaptığı etkiyi yaptığını düşünüyorum; kitabın ta başını, ve sonra bütününü anımsatan bir son tümce gibi.
'Adamla kız kolları iki yana açık, birbirlerinden biraz uzakta kelebeklere bakakaldılar. Kelebekler, parkın dört bir yanına dağıldılar ve Zaman'ın içindeki yerlerini aldılar. Bunu hiçbir bilim çözemedi; Bilgi'deki boşluk daha da büyüdü. Bana gelince, kelebeklerin aynı anda her yöne uçabilmelerinin, farklı zamanlardan kesilmiş kelebek resimlerinin aynı düzleme bir arada yapıştırılmasıyla oluştuğunu anladım. Rüzgâr'ın bizim başka zamanlarımızdan aldığı metinleri bir gün geri getirmesi gibi. Dünden beri bu büyük bilgiyle mutluyum.?
Zamanın rüzgârı
.-Şunu da eklemek gerek Eşik metinler bir yandan kendilerini izleyen öykülere bağlanırken bir yandan da sonraki eşiklere ilmek atıyor ve kitaba bütünlük kazandırıyorlar. Son yıllarda yazılan öykü kitaplarında bütünlük oluşturma eğiliminin arttığını, hatta öykülerin baştan kitap olarak tasarlandığını görüyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
- Eşik metinler, dediğiniz ilmeklerle kitaptaki tüm metinleri birbirine bağlıyor; ya da, Migurlar öyküsünün eşiğindeki yaşlı şairin söylediği gibi eşyaların(burada öykülerin) arasındaki boşluklara ağlar örüyor. Bu bütünlük bu kitap için önemliydi çünkü kitabın konularından biri rüzgârın metinleri geri getirmesiydi.Önceden yazılmış olan üç öykü, kitabın içine girerken, onların arasına da ağlar örüldü. Bir bakıma rüzgâr benim yazıp da kendisine bıraktığım öykülerimden bir seçim yaptı, seçtiklerini geri getirdi. Bunların zamanın rüzgârına dayanıp dayanmayacağını bilemem ama belki de bu rüzgâra dayanabilmek için birbirlerine kenetlenmişlerdir.
Bu konuya genel bakışıma gelince Acaba, öykü kitaplarında son yıllarda görüldüğünü söylediğiniz bütünlük oluşturma eğilimi, bir başka edebi tür olan romanın karşısında öykünün, okurun ilgisini çekme açısından biraz daha güçlü olmaya çalışmasından kaynaklanıyor olabilir mi diye düşünüyorum. Ama böyle olmayabilir. Çünkü, hiçbir şey bir başka şeye benzeyerek kendi özelliğini, kimliğini koruyamaz, kendine değer katamaz. Belki bunu yazar bazında ele alabiliriz. Belki bazı yazarlar böylesine bir bütünlük oluşturma çalışması ile teknik olarak kendilerini yazmayı düşündükleri bir romana hazırlıyorlardır; bazı yazarlar ise, yeni bir öykü anlayışı oluşturmak, öykünün sınırlarını genişletmek için bunu yapıyorlardır.
-İlk soruyu yanıtlarken bir ölçüde değindiniz, ama ayrıca sormak istiyorum. Hem Sarkaç'taki şiirlerinizde hem Rüzgâr Geri Getirirse'de insanın değişmeyen yanlarıyla ve insanlığı uğraştıran temel sorunsallarla ilgileniyorsunuz; en başta zaman kavramıyla. Zaman, rüzgâr, su, gökyüzü anahtar sözcükler. Diğerleri de zamanla, insanın yazgısıyla, varoluşundan bu yana sürdürdüğü arayışlarla ilişkili Ölüm ve ölümsüzlük arayışı, doğanın düzeni, döngüsellik ve sonsuz çeşitlilik, değişim, yaratma arzusu, sanatsal yaratının ve dilin gizleri v.b... Eşik metinlerle öyküler arasındakı sıkı birliktelik, ayrışarak çoğalma, katmanlaşma bu noktada öne çıkıyor kanımca. Özellikle seçilen dil ve biçem açısından söylüyorum bunu. Ne dersiniz?
İki farklı biçem
-Rüzgâr Geri Getirirse, son beş yılda yazılmış öykülerden toparlandı ama Sarkaç'ta ki şiirler son 15 yılda birikmiş şiirlerden seçildi. Aslında Sarkaç, benim yan yana dizilmiş üç öykü kitabımın üstünde bir gidip bir geliyor gibi. 1994-2002 arasında yayımlanmış olan bu kitaplardaki(Yaz Evi, Beş Ada ve Rüzgâr Geri Getirirse) değindiğiniz temel konular, Sarkaç'taki şiirlerin de temel konuları. Rüzgâr Geri Getirirse'deki eşikler, bir açıdan şiirlerimle öykülerim arasında zaman zaman düzyazı şiir, zaman zaman deneme etkileri yaparak şiirlerimi, öykülerimi, daha doğrusu beni bir yazar olarak örüyor. Kendimi bütünlüyormuşum gibi duyumsamamı sağlıyor bile diyebilirim biraz abartarak. Eşikler, kavramlarla, değişik zamanlar ve mekânlar içinde ve mitolojilerden de yararlanarak yazılmış metinler. Bu yüzden daha evrensel ve belki de sonsuzluk içinde yer alıyormuş izlenimi veriyor. Öykülerde ise tüm bu izlenimler (ve başkaları da) bir olayda odaklanıyor. Bir benzetme yapacak olursak Evlerimiz zaman olarak bizim ömrümüzle sınırlı. Mekân olarak da sınırları var. Biz gidince başkaları da yaşayabilir orada ama bir başka evdir artık orası. Yani biz evimizin içinde bir öykü oluştururuz sanki yaşadığımız sürece. Oysa evimizin kapısı ya da eşiği bir yanıyla bizimdir bir yanıyla da bizim dışımızdaki her şeye açıktır. Kapı girişinde durursak Cebelitarık örneğindeki gibi çalkantıyı ya da rüzgarı fark ederiz. Eşiğin dışındaki her şey evrensel ve sonsuzluk kavramları içinde değerlendirilebilir. İşte Rüzgâr Geri Getirirse kitabımın eşik metinleri de bir evin eşiği gibi. Öyküler ise, kapı kapandıktan sonra içinde olduğumuz ve bizim olan ev. Eve sığınabilmek için dışarıyı gezip eşikten geçmek gerek. Katmanlaşma da burada doğal olarak oluşuyor. İki farklı biçem birbirine bağlanırken çağrışımların artmasını sağlıyorlar.
Dilin uğultusu
- Söz dil'e gelmişken şunu da söylemek isterim. Müthiş bir uğultusu var bu kitabın. Özellikle eşik metinler rüzgârın, zamanın, dilin uğultusunu taşıyor. 'Her sözcüğün rüzgârı kendi içinden doğar' diyorsunuz bir yerde. Dille ilişkiniz, dile bakışınız adeta bir alt metin gibi sürüp gidiyor kitap boyunca. Bu konudaki düşünceleriniz?
-Sözünü ettiğiniz uğultu, yukarıda değindiğim, Cebelitarık'ta olduğu söylenen çalkantının ya da evin kapısında durduğumuzda esen rüzgârın uğultusu olabilir mi acaba? Kavramların, anlamın, imgenin farklı yönlerden ve farklı zamanlardan eserek aynı suda yarattığı çalkantının uğultusu? Bu keşke, bir haiku'nun, yalnızca kiraz çiçeklerini anlatırken yarattığına benzer bir uğultu gibi olsa. Bu uğultuyu dingin bir suda gökyüzünün yansımasında da bulabiliriz. Dilin, akılla ilişkisi olduğu kadar olmasa da doğayla da ilişkisi var. Yansıma sesler doğadan yansırken içlerinde doğayı da barındırıyor. Edebiyat, yazardan yansırken içinde yazarın doğasını, aklını, sezgisini barındırıyor. Öykülerimde, şiirlerimde dil, bir konu olarak da beni ilgilendiriyor. Dilbilimci değilim. Bu yüzden dile bilimle değil, yine sezgiyle ve edebiyatla yaklaşmayı yeğliyorum. Toprağı kazan bir çiftçinin bir yandan elindeki kürekle konuşması, ona maniler düzmesi gibi bir şey bu.
-Öykülerin uzandığı alanlar arasında mitolojiler, söylenceler, eski metinler ağırlıklı bir yer tutuyor. Bilimsel bilginin anasının düş ve korku olduğunu düşündüğünüz için mi bu böyle?
Yeni düşler
-Masallar aslında bizim çocukken edindiğimiz bilgiler. Bize neden çocukken gerçek yaşamı öğretmiyorlar da masal anlatıyorlar? Gerçeği o yaşta anlayamayız diye mi? Gerçeklerin çok karmaşık ve kötü olmasından mı? Gerçekleri ne kadar geç öğrensek o kadar iyi olur diye mi? Büyüklerin gerçek yaşamdan bıkmış olmaları nedeniyle mi? Ama iyi ki anlatıyorlar da güzeli, yararlıyı, doğruyu öğreniyoruz. Bunları bize masallardan başka hiçbir şey öğretemez artık. Bilimsel bilgi, insanın doğaya karşı koyma gereksiniminden çıktı. İnsanlar düşlediler, yarattılar, sonra yarattıklarının yeni bilgilerin yanı sıra yeni düşler getirdiğini gördüler. Düşler zamanla karabasana dönüştü. Bugün insanlığı yöneten en büyük güç korku. Mitolojilerdeki en korkunç canavarlar bile, bizi bugünün gerçek korkularından koparıp huzurlu bir uykuya dalmamızı sağlayacak masum öğeler. Belki de çocukluk masallarımı özlüyorumdur mitolojileri konu edinirken.
- Kimi kez Migurlar başlıklı öyküde olduğu gibi öyküyle eşik arasında, kimi kez de Heykel'de ve Filmler'de olduğu gibi öykünün kendi içinde paralel kurgularla karşılaşıyoruz. Aslında kurgu yerine akış demek daha doğru sanırım, öylesine doğal çünkü. Doğanın, insanlığın geniş zaman içinde oluşturduklarıyla günlük hayatımızdaki rastlantıların, acınası gizlerin veya yaratma eyleminin oluşturduğu koşutluk ve karşıtlık... Bu, hem tekniğinizde hem de biçeminizde (humour) karşılık buluyor. Neden bu ölçüde çekici geliyor size koşutluklar?
- Bunu çekici olduğu için yapmadım. Öyle olması gerekiyordu; yazarken kendiliğinden oldu. Demek benzerlikler kurmak ya da benzemeyenleri göstermek benim kişilik yapım. Bu sanırım ki ta derinlerimde yatan adalet duygusundan kaynaklanıyor. Eşitlik, adalet, hiçbir şeyin hakkını yememek gibi. Bu anlayış beni her şeyi birbiriyle kıyaslamaya, ölçmeye götürüyor olabilir. Ayrıca teknik olarak bakarsak, nesneler arasındaki ağların, nesnelerin zaman ve mekân içindeki hareketlerine uygun olmaları gerekir; yoksa yırtılırlar. Öyküler de akarken eşiklerinin onlarla birlikte akması kaçınılmazdı. Yaşamda görmesini bilirsek bazı şeylerin ya da olayların birbirine koşut olduğunu fark edebiliriz. Yine görmesini bilirsek bazı şeylerle olayların birbirine zıt olarak geliştiğini ve aktığını da görebiliriz. Migurlar adlı öyküde eşik metinde Gılgamış'ın ölümsüzlük otunu yılana kaptırdıktan sonra üzülmesi ve tanrılara, kendisinin aslında bu otu Uruk'un yaşlıları için elde etmek istediğini söylemesi; öyküdeki dedenin uzun yaşam duasını, kendisinin yanı sıra çocukları ve torunları için de istediğini söylemesi ile koşutluk içinde. Bu hem acıklı hem gülünç bir motif. Heykel öyküsünde de, öykünün içinde koşutluklar var. Yüz binlerce yıl bir kayanın içinde sıkışıp kalmış bir kaplumbağa ile yüzlerce yıl varlığını koruması düşünülen bir heykelin içine koyulmaya çalışılan birtakım nesneler yine acıklı ve gülünç bir benzerlik, koşutluk gösteriyorlar. Filmler öyküsünde de ötekiler kadar olmasa da, geçmişe ait olan ve izlenilmesi hem merak hem üzüntü doğuran iki ayrı filmin koşutluğu var. Kendini göstermek istemeyen bir çocuk ve yazgısının artık göstermek istemediği bir çocuk arasında var olan, tam bir koşutluk olmasa da birbiri içinde, birbirini destekleyerek gelişen iki farklı olay var. Aslında doğa açısından düşünürsek, ne koşutluk var ne de zıtlık. Bunlar bizim kendi sınıflandırmalarımız. Zaman akıyor ve zamanın içinde olaylar gerçekleşiyor. Bunların zıtlık oluşturmaları ya da benzerlik taşımaları tamamen bizim neyi gördüğümüz ve nasıl adlandırdığımızla ilgili. Bu adlandırmayı ise kendi yazar kimliğimiz ile yapıyoruz, kimliğimizi ise, doğuştan bizde olan yapıya eklenmiş ve eklediğimiz eğitim sağlıyor. Teknik olarak bakarsak, benzetmelerin ve karşıtlıkları sergilemenin okuyucuya geniş bir ilişkiler zemini çizdiğini söyleyebiliriz.
-Şiirlerinizde de öykülerinizde de edebiyatın ve öteki sanat dallarının ustalarına doğrudan ya da dolaylı göndermeler var. Ama öyle görünüyor ki Rüzgâr Geri Getirirse'ye adını veren öykü bu açıdan epeyce ayrıcalıklı.
Melih Cevdet'i düşünerek
-Bazı ustalarım var ki onlardan çok etkilendiğimi sanıyorum. Bunların başta geleni Melih Cevdet Anday. Onun yanı sıra, Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal, Salah Birsel, Edip Cansever birbirlerinden farklı yapıları içinde sevdiğim şair ve yazarlar ama Melih Cevdet'in yeri başka. Rüzgâr Geri Getirirse'yi onu düşünerek kurguladım. Melih Cevdet Anday, kanımca her yazarı ilgilendiren konuları hem şiir hem düzyazı hem tiyatro oyunu dilleriyle ele almış ve hayranlık uyandıran yapılar, anlamlar oluşturmuş bir yazarımız, düşünce adamımız. Üstelik yazma edimi, dil, zaman, kültür, mitoloji onun da çok temel konuları. Ustalara gönderme, belki onlara teşekkür etmeyi içinde taşıyor. Bu arada; Hans Arp'in 'Ömrümün bir bölümü heykele geçinceye kadar çalışıyorum' sözü bir sanat yaratısını tanımlamak için söylenmiş sözlerin en güzellerinden biridir. Böyle bir sözü Heykel ile ilgili bir öykü yazarken almamazlık edemezdim.
-Rüzgâr Geri Getirirse'nin iç içe açılan, açıldıkça genişleyen, derinleşen, katmanlarını çoğaltan yapısını oluşturmanızda -ki bu yönelim baştan beri görülüyor yazdıklarınızda- akademisyenliğinizin, sanatın kuramsal yanıyla uğraşıyor olmanızın payı nereye kadar?
-Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim üyesi olmanın bana kazandırdığı çok şey olduğunu sanıyorum. Sanatlar arasındaki ilişkileri fark etmemi ve anlamaya çalışmamı sağladı bu. Farklı alanlardaki sanatçıların aynı konularda farklı etkilenmelerle farklı yapıtlar verdiklerini, bunun ne büyük bir zenginlik olduğunu gördüm. Sanatlar arasındaki ortak noktalar üzerine düşünmek, insanların ortak dertleri, ortak mutlulukları üzerine düşünmek gibi insana geniş ve derin bir zemin hazırlıyor. Edebiyat ile plastik sanatlar arasında da ortaklıklar var, müzikle edebiyat arasında da. Nasıl su, bulutlarla toprak arasında sonsuz biçimde dönüyorsa, sanatın değişmez çekirdeği de o sanattan bu sanata dönüp duruyor. Ah biraz da bilimi bilseydim de, sanatla bilim arasındaki ortak çekirdeği de görebilseydim diyorum.
Rüzgâr Geri Getirirse/ Mehmet Zaman Saçlıoğlu/ İş Bankası Kültür Yayınları/ 136 s.
Yaz Evi/ Mehmet Zaman Saçlıoğlu/ İş Bankası Kültür Yayınları/ 123s.
Sarkaç/ Mehmet Zaman Saçlıoğlu/ İş Bankası Kültür Yayınları/ 52 s.
Beş Ada/ Mehmet Zaman Saçlıoğlu/ İş Bankası Kültür Yayınları/ 134 s.
********************************************
Öykü eşiğinde rüzgârla
NALAN BARBAROSOĞLU
Paldır küldür girilmez öyküye. Öykünün önünde hep bir eşik vardır. Bir hikâyedir, bir yaşantıdır, bir söylentidir bazen bu eşik; öyküye girerken unutulmuş bir yüz, çizilmiş bir resim ya da bir su damlası kılavuz olabilir yazana; harap bir ev, arnavutçileğinin kokusu, günışığı, görünüp kaybolan bir tebessüm, yırtık bir çorap, çınlayan bir kulak da elinden tutabilir öykü yazarının, yazılmış bir başka metin de. Anlatılan hikâyeden bu yüzden farklıdır öykü. Bu yüzdendir ki, anlatılan her hikâye, öykü metni olmaz yazıldığında. Bu yüzdendir ki, öykü anlatılmaz, okunabilir ancak bir başkasına. Öykü sesin büyüsüne ek olarak yazının büyüsünü getirir beraberinde... Yazılmış sesin. Elbette farklıdır yazılı ses, duyulan sesten. Yazılı sesin kurduğu atmosfer, sesin ve dilin anlam katmanlarına bir yenisini daha ekler Yazanın, anlatıcıları aracılığıyla kurup aktardığı dünyanın anlamını. Bu anlam, soluk alıp verdiğimiz dünyanın içinden çıkıp başkalaşarak dönen yeni bir yorumdur çıktığı dünyaya. Tıpkı Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun yeni öykü kitabında da yaptığı gibi.
Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Yaz Evi (1994) ve Beş Ada (1997) adlı öykü kitaplarından sonra yayımladığı Rüzgâr Geri Getirirse / eşikli öyküler adını taşıyan kitabında öykünün bu yapısal niteliğini de vurgulamak istercesine öykülerini eşikleriyle birlikte sunuyor okurlarına. 'Rüzgâr Geri Getirirse', 'Göl ve Gölge', 'Migurlar', 'Filmler', 'Heykel', 'Topaç', 'Kelebekleri Gördüm' adlarını taşıyan yedi öykü eşikleriyle birlikte yazılıyor kitapta. (Sadece 'Kelebekleri Gördüm' adını taşıyan öykü ise, eşiğini içinde barındırıyor. Öykü eşiğinin de bir öykü olabilmesine örnek olmak için belki.) Hemen hepsi de anlatılan hikâyelere dayanan öyküler bunlar. Klasik hikâye biçimini kullanan yazar, hikâyelerin arkasındaki anlamla örüyor öykülerini. Zamana direnen, direnmekle kalmayıp meydan okuyan insan soyunun hayatta yer alma biçimlerine büyük bir soğukkanlılıkla bakabiliyor böylece. İnsanoğlunun en yenilmiş anında bile. Arka anlamı pekiştirense, öndeki eşikler... Mehmet Zaman Saçlıoğlu, yeni öykülerinin tümünde de 'insan'ın 'zaman'la ilişkisine farklı aynalar tutuyor, geçen zaman içindeki 'geçmeyen zaman'ın dalgalarına dokunmaya çalışıyor, etkilerine odaklanıyor.
'Filmler' öyküsü
Kitaptaki 'Filmler' öyküsü üzerinde özellikle durmak istiyorum... Çocukluğunun görüntülerinden 'belki de bugüne ilişkin, bugününü biraz daha açımlayan başka bir anlam çıkarmasına dayanak olacak- içindeki ben'i bulma hevesine kapılan anlatıcı, sekiz milimetrelik filmlerde kendi çocukluğunun izini sürerken rastlantıyla bir bebeğin 'ailesiyle birlikte- kısa süreli yaşamına ilişkin görüntüleri izleyince bundan vazgeçer... Anlatılabilecek hikâye bu kadar. Anlatılmayan, yazılan, okunmayı bekleyen öykü ise, eşiğiyle birlikte kabuk kabuk kurar kendini... Öykünün eşiğinde, 'Yıkanırken çocukluk ayaklarımın görüntüsü geldi gözlerimin önüne. Suyun her yıkanışta ayaklarımı biraz daha değiştirdiğini anladım o zaman. Bu suyun kırk yıl önce bir akşamüstü beni yıkayan o su olduğunu, dönüp bana gelince ayaklarımın o günkü görüntüsünü geri getirdiğini de anladım. Aynı suda iki kez yıkandım böylelikle. Çocukluğumun suyunda. Korkumun, umudumun, heyecanımın suyunda... // Yüzümü merak ettim, o günkü yüzümü. Aynada, camda gördüğüm, kimsenin görmediği yüzümü. O günkü kendime bakışımı merak ettim. Ama su gitmişti, çocuk ayaklarımı da götürerek, kimsenin görmediği ayaklarımı...?' (s. 55)* diye yazar Saçlıoğlu. Ve öykü sorularını çoğaltmaya başlar içten içe Bir çocuğa baktığımızda yetişkinliğini ne kadar bulabiliriz onda?.. Bulduğumuz her ne ise, çocuğa mı haksızlıktır, yetişkin haline mi?.. İçimizde sakladığımız çocukluğumuzun görüntüleri o çocukla ne kadar örtüşüyor?.. Çocukluğumuzdan anımsadıklarımız ne kadar kurgusal?.. O kurgular yaşanan ya da hayal edilen hangi gerçekliklerle sarmalanıyor?.. O kurgulardaki 'gerçek'le, tanıkların 'gerçek'leri 'genelde-neden birbirine uymuyor?' Yaşanmış zaman, yaşanmakta olan zamanın içinde akarken ne değişmektedir?.. Zamanın kendisi mi, zamanın içinden geçen insan mı?.. Bir başka çocukluğun gerçekleri ya da kurguları bir başka çocukluğun gerçeklerini ve kurgularını ne kadar etkiler ayrıca?
Yazılan öykü, eşikten çoğaltılan sorulara bir yanıt değil kuşkusuz. Sorularla da, yanıtlarla da bir alışverişi yoktur çünkü öykü gerçekliğinin. Olsa olsa bir tablo belki bakılmayı, yorumlanmayı, içimizde yeniden üretilmeyi bekleyen. (Sorularımızı sadece öykünün yaşam içindeki duruşuna bakabilmek için bir anahtar destesi olarak sıralayabiliriz. Eğer böyle bir kaygımız varsa elbette.) 'Filmler' öyküsü bizi çocukluğun kıyısına götürüyor ve oradan baktığımız denizin renklerini çoğaltıyor. Çocukluk, hayatı ve kendisini üreten ya da eksilten insan bireyinin ömür döngüsünde bir başlangıç mı sadece? Bu başlangıçtan sona kalanlar, ömür bittiğinde hayata da kalanlar olarak yorumlanabilir mi acaba? Her çocukluk kendine baktırır mı?.. Her çocukluğa bakabilecek kadar geniş bir yüreğe, engin bir bakış açısına hangimiz sahibiz?.. Bu sorulara verilecek doyurucu bir yanıtım yok. Sadece, çocukluğun çok sert, çok acımasız, insanın elini kolunu bağlayan ve eylemsiz bırakan bir yapısı olduğunu sezinleyebiliyorum. Ben kendi adıma, çocukluğumla hiç olmazsa bir kez 'yine öyküde olduğu gibi- bir pencere camında da olsa karşılaşmak gerçekten isterdim. Bir gün, vakti geldiğinde oradan bana bakacak yüzün ifadesini gerçekten merak ediyorum. Onu gördüğümde, diğer çocuklukları da okumayı sökmeye başlayabilirim belki. Duyduğum çocuk seslerinin arkasındaki anlamı yorumlamaya belki başlayabilirim. Yaşadığım dünyayı da.
Nursel Duruel, Mehmet Zaman Saçlıoğlu için, 'Kuramsal birikimiyle hayat deneyimlerini ve gözlemlerini; düşünsel olanla duyumsal olanı birbirinin içinde eriterek akıtıyor öykülerine'** demişti. Aynı tutumu, yeni kitabında da sürdüren, yaşarken zamanın girdabına kapılıp giden yaşantılardan rüzgârın geri getirdiklerini kaleme alan Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun Sarkaç kitabına adını veren şiirindeki dizelere bırakmak istiyorum sözü 'Denizin gezen düşüncesi rüzgâr // yaşlı bir el gibi sırtımı sıvazlar // Dalgalar sanki zaman; // bir bırakır, bir tutar.'
* Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Rüzgâr Geri Getirirse / eşikli öyküler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ağustos 2002, 136 sayfa
**(Cumhuriyet Kitap, sayı 388, 4 Temmuz 1997)
Çok izlekli, çok katmanlı öyküler
EMİN ÖZDEMİR
Bu yazıyı yazarken Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun üç öykü kitabı duruyor önümde. İlki Yaz Evi (Cem Yayınevi, 1994). Öykücülüğümüzün kapısından bu kitabıyla girmiş, okurlarının karşısına bu kitabıyla çıkmıştı Saçlıoğlu. Kitaptaki öyküler, kitaplaşmadan önce ödüllendirilmiş (Yunus Nadi, 1993 Yayımlanmamış Öykü Ödülü), kitaplaştıktan sonra da 1994 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanmıştı. Kurgu ve söylemsel doku yönünden tazeliği olan öykülerdi bunlar. Değişik insanlık durumlarını alışılmış kalıpların dışına çıkarak vermeye çalışan bir yaklaşımın ürünleriydi. Okur üzerinde düşündürücü, sorgulayıcı etkiler bırakan, sürükleyici, rahat okunan öyküler...
Yeniden 'Yaz Evi'
Yeniden karıştırıyorum Yaz Evi'ni. Kimi öykülerin kenarlarına notlar düşmüşüm ilk okuduğum günlerde. Örneğin "Bir Kadın, Bir Erkek" adlı öykünün bitimine "insan doğasına alaysamalı bir bakış" diye yazmışım. "Yaz Evi"nin sonuna "derinlikli bir öykü... Kumaşında Haldun Taner öykücülüğünden iplikler var" tümcesini eklemişim. Nedense öykü, böyle bir izlenim uyandırmış bende. "Yalanın İki Yüzü" için de "güldürgenliğe varan ustaca bir düzenleme" demişim. En çok da "Kızım" öyküsü etkilemiş beni. Üzerinde uzun boylu durmuş, kimi satırların altını çizmişim. Bu öykü de Sait Faik'i düşündürmüş, onu anıştırmış bana. İkinci sayfanın kıyısına "Sait Faik adını yazmışım. Bunun doğruluğundan besbelli kuşkulanmışım ki Sait Faik adının önüne bir de "?" imi koymuşum. "Türkçe'nin inceliklerinden ve somutlama gücünden yararlanan bir çabanın ürünü" olarak nitelendirmişim bu öyküyü. Bir başka sayfanın kıyısına yazmışım bu yargımı. Seslerle ilgili şu satırların altını çizmişim
"Ara sıra şöyle bir esen rüzgârın, yanımdaki ağaçların içinden geçerken de değişik sesler çıkardığını fark ettim. Ağaçların arasından biraz yürüdüm. Çam ağacı ıslık sesi veriyordu. Söğüt, küçük hışırtılarla konuşurken; kavak, yağmur sesini andırıyordu. Çınar ağacı, yapraklarının arasına bir fagot saklamış gibiydi. Ağaçları birer çalı gibi kullanan bir rüzgâr, çok genç olmalıydı. Yaşlı rüzgârların yapraklara değmeden geçtiğini bilirim."
Geleneksel öykü çizgimizi tümüyle boşlamadan bu ilk kitabında, Yaz Evi'ndeki öykülerde bir özgünlük, bir kendindenlik arayışı içinde görülüyor Saçlıoğlu. Öykülerindeki kurgusal ve söylemsel değişiklikler de buradan geliyor büyük ölçüde. Fethi Naci'nin dikkatini de onun bu yönleri çekmiş
"Saçlıoğlu, bir kültür birikiminden güç aldığı belli olan hikâyelerinde, alışılmış hikâyenin sınırlarını zorluyor; zaman zaman gizemli, zaman zaman 'humour'a dayanan hikâyelerinde hep yeninin ardında; yeni benzetmeler buluyor, yeni ruhsal durumlar yaratıyor; sıradışı olayları, durumları seviyor, bunları sıradışı bir anlatımla dile getiriyor. Amacı belli Aleladeliğe düşmemek, dile dört elle sarılmak - Hep edebiyat hazzı vererek...
'Bir Yaz Evi', 'Pencere Önünün Yolcusu', 'Kızım' gibi hikâyelerini okuduktan sonra (Ataç gibi söyleyeyim) zarımı Saçlıoğlu için atıyorum."
İkinci öykü yapıtı Beş Ada'da (Can Yayınları, 1997) ilk kitabındaki öykülerle kan bağını yitirmeden yeni açılımlar, yeni yönsemeler içinde öykücülüğündeki tırmanışı gösteren, zengin donanımlı öyküler oluşturmuş. Bunlar, Fethi Naci'nin, zarını hiç de boşa atmadığını değişik açılardan kanıtlayıcı nitelikler taşıyor. Yaşanılan somut gerçeklerle, düşlemsel öğeleri öykülerin dokusunda ustaca emiştirip kaynaştırıyor Saçlıoğlu. İnsandan kopmadan, öykülerin odağına insanı yerleştirerek yapıyor bunu. Yaz Evi'ndeki öykülerinde gözlemlediğimiz düşündürücü, sorgulayıcı boyut, bu ikinci kitabındakilerde daha bir genişlemiş, derinleşmiş. Soyutlama açısından da bunun böyle olduğunu söyleyebiliriz.
Masalın kullanılışı
Şimdi yeniden bakıyorum kitaptaki öykülere. Elde kalemle okumak kemikleşmiş bir alışkanlıktır bende. Okurken kitabın boş alanlarına notlar alır, önemsediğim satırların altlarını çizerim. Bu kitapta da öyle yapmışım. Hem bir alışkanlık, hem de ileride belki bir şeyler yazarım düşüncesiyle (yazmamışım) yine öykülerin sayfa kıyılarına notlar almışım. Kitabın düzenlenişi, bir masalla başlamış, bir masalla bitişi, daha doğrusu masalın, öykülere giriş ve çıkış kapıları olarak kullanımı ilginç gelmiş bana. Birinci masalın kişisi Heykelciyle Melek arasındaki tartışmaya bakarak "çarpıcı, özgün bir tasarım, özgün bir buluş" demişim. Sayfa kıyısına "Söze ve sözün gücüne sınırsız bir inanç" diye yazmış, şu satırların da altını çizmişim
"Tanrı, kendinden önce Söz'ün var olduğunu bulunca, bunların hangi sözler olduğunu merak etti... Sözlerin cennete gereksinimi yoktur. Sözler kayan göktaşları gibi, cennetin, cehennemin, dünyaların ve Tanrı'nın hem dışında hem içindedir. Tanrı bu kayan göktaşlarının bir düzene getirilmesini istedi. Nasıl ki aynı harfler, belli bir sıraya girdiğinde en kötü sözcükleri, başka bir sıraya girdiklerinde ise Tanrı'nın adlarını oluşturuyorlar; Tanrı da bir zamanlar kendisini oluşturmuş; ama sonra, yörüngeden çıkmış gezegenler gibi dağılıp gitmiş olan düzeni arıyor."
Saçlıoğlu'nun öykülerindeki dirilik ve güzellik de buradan, sözün gücüne olan sınırsız inancından geliyor. Bu inançla söylemsel güzelliğe ulaşmanın yollarını arıyor, yoğun bir çaba gösteriyor bu doğrultuda. Öyküyü oluşturan (durum, uzam, sürem, kişi vb.) öğeleri kurgularken iç örüntü içinde dil tadını yaratmaya yönelik birbirleriyle kesişen kimi kanallar ya da geçenekler açmasını da onun bu çabasıyla açıklayabiliriz. Elbette öykülerinin çok izlekli, çok katmanlı bir yapıda oluşlarını da. İlk ağızda bunları düşünmüş olmalıyım ki "Birinci Ada (Korku Adası)" adlı öykünün başına "Günlük yaşam gerçeklerinden bilinçaltının karışık ve karmaşık evrenine düşlemsel bir yolculuk" diye yazmışım. "İnsanoğlunun aç gözlülüğüne, sahip olma ve tüketim tutkusuna yönelik incelikli gözlemler, eleştirel bir bakış... Bunların gizemli bir yansıtımı" gibisinden bir şeyler eklemişim. Belli ki öykünün beni en çok etkileyen kesimi, adsız kahramanın yaşamını karartıp buruklaştıran (nedense kitaptaki ada öykülerinde kişiler özel adlara bağlanmadan veriliyor) korkularının anlatıldığı satırlar olmuş. Bunları çift tırnak arasına almış, kıyısına da "çok önemli" demişim.
Korkuların burgacı
Hangimizin yaşamında yer almamıştır ki öyküde betimlenen türden korkular? Sevdiklerimizi, bağlandıklarımızı yitirme korkusu... Başımıza gelmeyecek yıkımların günün birinde başımıza gelebileceğini düşünme, düşleme korkusu... Kendimize bile itiraf etmeyi göze alamayacağımız, aklımızdan geçirdiğimiz ancak hiçbir zaman yapamayacağımız kimi eylemleri tasarlamış olma korkusu... Dahası içimizden geçenlerin, dışa yansıması, düşlerimizin ve tasarılarımızın başkalarınca bilinme korkusu... Bu korkuların burgacına kim düşmemiştir ki zaman zaman? Hangimizin yaşamı bunlarla zedelenmemiş, bunlarla zehirlenmemiştir ki? Bu içsel gerçeği, öykülemenin yasalarını bozmadan düşünsel bir tabana oturtuyor. Bunu, öyküleyici söyleme denemesel bir boyut katarak incelikli bir biçimde gerçekleştiriyor Saçlıoğlu.
Bir genellemeye giderek diyebilirim ki öykülerin kurgusunda geleneksel bağlamda "olay öğesi" yok gibi. Buna bağlı olarak öykülerde okuru geren, soluk soluğa bırakan bir "olay örgüsü"nden de söz edilemez elbette. İnsana özgü değişik durumlar anlatılıyor kitaptaki öykülerde... Kestirmeden söylemek gerekirse bu bağlamda "durum öykücüsü" olarak nitelendirebiliriz Saçlıoğlu'nu. Öyle ki günlük yaşam sahneleriyle beslenen, düşlemsel öğelerin çok az yer aldığı ya da hiç bulunmadığı öykülerinde bile (Mektepli, Unutma Beni, Zümrüdüanka) kıskançlık, çatışma, öfke, özlem, yaşlılık gibi durumlar anlatılıyor. Bunlara yaşanmışlık ya da yaşanabilirlik tadı katan neden sonuç ilintili ilginç olgular, durumlar, ortamlar tasarlanarak... Kısacası sıradanlığın, dümdüzlüğün sınırlarını aşan buluşlarla gerçekleştiriyor bunu.
Kitaptaki öykülerden "Üçüncü Ada (Yalnızlık Adası)"yı, okurken "güzel" demişim; bununla da yetinmemiş "sıfatüstü güzel" diye nitelendirmişim. Belli ki çok etkilenmişim Saçlıoğlu'nun bu öyküsünden. Kan ve şiddet öğesinden sevgi ve dostluğa; terk edilmişlikten yalnızlığa değin dokusunda birbirinden farklı izlekler barındıran çok katmanlı bir öykü. Bunların yanı sıra öykünün asıl güzelliği dilsel ve söylemsel örüntüsünden geliyor. Sözcükleri seçerken, bunları bağdaştırıp tümceleştirirken doğaya dönük, somutlayıcı, şiirsel bir anlatım oluşturuyor Saçlıoğlu
"Rüzgâr, suyun üzerine çıktığında bir an duraladı; ıslak bir köpek gibi silkelendi; önce hangi yöne gideceğine karar veremedi; sonra, sanki bir koku almış gibi, görünmeyen bir kıyıya doğru gitgide hızlanmaya başladı.
Rüzgârın köpek 'gibi'liği; avını kovalayan pantere, bir süre sonra da panterden kaçan geyiğe dönüştü. Kıyıya yaklaşırken, kendi koşusunun güzelliğine âşık bir kısrak gibiydi. Ayakları ıslak kumlara değmeden, kanatlanıp büyük, gri bir kuşa benzedi. Denizin üzerinde yarattığı dalgaları önce kıyıdaki ince, beyaz kumlara, sonra içerilere, çöl kumlarına taşıdı."
Yinelene yinelene kalıplaşmış, ama bugün de gerçekliğini yitirmeyen bir söz vardır. Derler ki "bir yazarın ne anlattığından çok, nasıl anlattığı önemlidir". Saçlıoğlu, bu gerçeğin ayırdında ve bilincinde. Anlam ve çağrışım ağıntısı yönünden sıkı bir tartımdan, arıtımdan geçiriyor sözcükleri. Bunları dilin çevrimine sokarken kılı kırk yarıyor. Değişmecelere, eğretilemelere, aktarma, benzetmelere başvuruyor. Görselliğin ağır bastığı, etkileyici, yüreklerde titreşimler yaratan bir dille biçimlendiriyor anlatımını
"Ay yeniden göründüğünde yerde yatan geyiğin alnından sızan incecik kan göletin suyuna doğru akmaya başlamıştı. Hayvanın açık kalmış şaşkın gözlerinde son kez bir ışık parladı. Sırt derisi seyirdi, arka bacakları bir iki kez titredi, uzun, güzel boynundaki kalp atışı durdu. Gece, geyiğin çevresini, önceki gecelerden farklı bir biçimde sarmıştı. Dağın eteğindeki ağaçların altında uyuyan rüzgâr, uykusunda dönen bir insan gibi, küçük bir hareketle, ağaçların dallarını çatırdattı."
Kendini yenileyen yazar
Saçlıoğlu, kendini yineleyen değil, yenileyen bir yazar. Öykülerinin kumaşını hep aynı tezgâhda, aynı örgelerle ve aynı yöntemle dokumaktan kaçınan bir yazar. Onun bu yönünü üçüncü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse'deki öykülerde (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2002) kurgu, biçem, ses ve söylem açısından ulaştığı yeni noktalara baktığımızda görüyoruz. Kendi öykü çizgisini genişletmeye, aşmaya yönelik arayışlarını, denemelerini sürdürüyor. Bu arayış ve denemeleri yaparken daha önceki yapıtlarında, Yaz Evi ve Beş Ada'daki öykülerinde gözlemlediğimiz soyutlama, düşlemsel öğelerle gerçek yaşam öğelerini birbiri içinde eriterek verme, kimi olguları ve durumları alaysamalı bir yaklaşımla algılama, okurları düşünmeye ve sorgulamaya iten değişik durumlar tasarlama türünden yönelim ve yönsemelerini bu kitabındaki öykülerde de kuşkusuz koruyor büyük ölçüde. Ancak bunları, işlevsel ve söylemsel bağlamda, farklı düzlemlerde yeni içeriklerle kullanıyor. Demem o ki önceki öykülerini anıştırıp çağrıştıran yinelemelere düşmemenin yollarını arıyor.
Peki, neleri anlatıyor, neleri işliyor bu yeni öykülerinde Saçlıoğlu? Soruyu bir çırpıda yanıtlamak güç. Çünkü "Şunlar, şunlar anlatılıyor" gibisinden kolayca sayıp dökeceğimiz yalın bir iç örüntüsü taşımıyor bu öyküler. Dümdüzlüğü olan çizgisel metinler değil bunlar. Şöyle dersem, hiç de abartmış olmam kimi yönleriyle bu öyküler, özetlenemeyen güzel şiirlere benziyor. Sözgelimi, adını kitaba veren ilk öyküyü alalım "Rüzgâr Geri Getirirse". Sorumuza dönersek, ne(ler) anlatılıyor bu öyküde? "Yazma ve yaratma ediminin zaman ve ortam içindeki konumu mu?" İyi de "Hangi zaman dilimi içinde? Nasıl bir yazma ve yaratma edimi?"
Düşündürücü, soruları çoğaltan ya da doğurtan duraklara taşıyor bu öykü bizi. Bir yönüyle kitabın öteki öyküleri, "Göl ve Gölge", "Topaç", "Kelebekleri Gördüm" için de böyle bu. Hani sıkı dokulu, kapalı gibi görünen kimi şiirler vardır. Yapılarında boş alanlar bırakılmıştır. Okurun, bu şiirleri anlamlandırması düş ve düşünce gücünü kullanarak bırakılan boş alanları doldurmasını gerektirir. Nitelikli ve donanımlı bir okurun yapacağı bir bırakılan boş alanları doldurmasını gerektirir. Nitelikli ve donanımlı bir okurun yapacağı bir iştir bu. Saçlıoğlu da, sanki okurları için bu türden boş alanlar bırakıyor kimi öykülerinde. Okurdan böyle bir çaba, bırakılan boş alanları doldurma çabasını bekliyor. Saçlıoğlu'nun bu yeni öykülerde yaşamı ve insanı nasıl sorgulayıcı bir yaklaşımla anlattığını okurların görmesi ve derinlemesine kavraması da böyle bir çabayı göstermelerine bağlı.
Öykülerin dümdüzlükten uzak metinler olduğunu, çizgisel bir yapı içermediğini söyledim. Bu sözlerimden onların güç okunan, tıkız, kılçıklı metinler olduğu anlaşılmasın. Tam tersine okuru öykülere bağlayan, okurluk donanımını besleyip yönlendiren ilginç bir yola başvurmuş Saçlıoğlu. Kitaptaki her öyküden önce o öykünün ana ve kılcal damarlarında dolaşan düşlemsel öğelerin, duygu ve düşünce yükünün, insanoğlunun varoluşsal gerçeklerinin ip uçlarını veren eşik metinler oluşturmuş. Denemesellikle şiirselliğin birbiri içinde ustaca kaynaştırıldığı, yoğun anlatımlı, düzyazısal şiir tadında metinler
Okura kılavuzluk
"Göl'ün göründüğü ilk günün zamanı bilinemez. Çünkü Göl, bir bardak suyla gönderdiği haberin ardından, özlem duygusunu Dağ tepelerindeki karların görüntüsünde; hüznü Çatlamış toprakta; oluşum kavramını Bulutta; geleceğin hazırladığı bilinmezliği; aynasında; ışıkla suyun aynı özdekten yapıldığını Bir çocuğun avucunda bize göstererek, anladığımızda Gölge'yi oluşturur.
Okur, öykülerin kapısını bu eşik metinlerden geçerek açacaktır. Yazar da besbelli bunun için kitaptaki ürünleri "eşikli öyküler" diye nitelendirmiş. Eşiklerin, açıkça söylenmese de, değindiğim gibi okuru, öykünün havasına taşıyan ya da kafasında kimi sorular uyandırarak ona kılavuzluk yapan bir yanı var.
Dilsel ve söylemsel yönden de öykülerden ayrı bir doku, ayrı bir yapı taşıyor eşik metinler. Bu nedenle, farklı bir dizgi düzeni içinde verilmiş. Öykülerle eşikleri, iki ayrı düzlem oluşturmuş kitapta. Okur, dilerse öyküleri atlayarak salt eşikler düzleminde sürdürür okumasını. Bunun gibi, önce öyküler düzleminde çıkar yolculuğa; sonra bu düzyazısal şiir tadındaki eşik metinler düzlemine dönebilir. Hemen söyleyeyim ki hangi yolu seçerse seçsin donanımlı ya da nitelikli bir okur, birbirine göndermeler yapan bu ikili düzlemde metinlerin gelgiti içinde kendini bulacak, "çoğul okuma"nın tadına varacaktır. Sözgelimi "Rüzgâr Geri Getirirse" öyküsünün kişilerinden biri, yaşlı şair, dostu öykücüye şöyle diyor
"...Rüzgâr el yazısını sever. El yazısında, yazarken çekilen sıkıntıyı, verilen emeği, zamanın sözcükleri kullanmasını, göz nurunu görürsünüz. Korkmayın, sizden uzaklaşanların birçoğu size geri gelecektir. Geri gelmesi gerekenler..."
Bu sözler, bu yoğun ve eksiltili anlatım, okuru, ister istemez öykünün eşiğini oluşturan metnin şu ilk tümcelerine gönderecek ya da bunları düşündürtecektir
"Rüzgâr'ın ayağımızın dibine bıraktığı her kâğıt parçası, yine onun tarafından bir başkasından alınmıştır. Bizim bir başka zamanımızdaki ben de bir başkası sayılabilir. Böyle bir kâğıttaki her sözcüğü Zaman'ın ördüğü görünmez bir kabuk sarar."
Denebilir ki "zaman" ve "rüzgâr" öyküleri biçimlendiren iki temel öğe. Öyküden öyküye dolaşarak onların haritasını çizen değişmez öykü kişileri gözüyle de bakabiliriz bu iki öğeye. Öykülerin dokusundaki tüm izleklerin (yazma ve yaratma ediminden yok oluşa, yaşama tutkusundan ölüm korkusuna; yalnızlıktan yaşlılığa; çocukluktan ergenliğe değin) hamurunu bunlar yoğurur. Kişilerin soluk alıp verişini, birbiriyle ilişkilerini, doğaya ve kendi iç dünyalarına bakışlarını da bunlar belirliyor yine "Çünkü Zaman ve Rüzgâr, dağları birlikte yonttular. Çöl kumu onların başarısıdır; çöl gecesi de. Suyun her kımıldayışında Rüzgâr ve Zaman birlikte bulunur. Su, yalnızca onlarda yıkanır."
Kuzey Amerikalı oyun yazarı O'Neill'in, Araya Giren Garip Oyun (Strange Interlude) adlı bir yapıtı vardır. Zamanın akışı, insan yaşamındaki yeri üzerinde düşünürken "şimdiki zaman"ı, "gelecek ve geçmiş"in arasına giren "garip bir oyun" olarak nitelendirir. Saçlıoğlu da zamanı kullanırken, (öyküleme zamanı için söylemiyorum) böyle düşünüyor
"Biz, durmadan yol alan bir aracın ön koltuğunda otururuz sanki ve zaman, nesneler, olaylar ne varsa yüzümüze çarpar. Çarpar çarpmaz da geçmiş zaman olur; buna 'An' deriz. Aslında 'Şimdi' hiç yok belki de bir de onları ayırdığını düşündüğümüz ama aslında onları birleştiren, düşündükçe daha da incelen bir çizgi var. Yani, şu iki harflik çizgi 'An'."
Bu bilgece yaklaşım içinde kitaptaki öykülerde yaşamımızdan seçtiği ansal kesitleri, özellikli durumlar ve tasarımlara aktararak soyutlamaya çalışıyor Saçlıoğlu... Daha kuşatımlı bir söylemle zamanın ve rüzgârın bizden alıp götürdüklerini, bu süreç içinde bizi yaşamın hangi kavşağına, nasıl bıraktığını anlatmayı deniyor. Bununla da kalmıyor, savrulduğumuz ya da bırakıldığımız bu kavşaklarda hangi türden beklentiler ve bekleyişler içinde olduğumuzu yansıtıyor.
Kitaptaki öykülerin, yazarın yaşama ve insana bakışından kaynaklanan sorgulayıcı, düşündürücü yönler içerdiğini söyledim. Bunun dışında da öykülerin birbiriyle kesişen, örtüşen ortak yönleri, ortak özellikler de var. Bunlar nelerdir dense, özetlemeli bir yanıtla derim ki Yalınlık, yoğunluk, yazınsallık ve derinlik... Bütün bunlara bir de şu eklenebilir Çok izlekli, çok katmanlı oluş.
CK, 23.01.2003
'Rüzgâr Geri Getirirse'nin Yazarına Zamansız Mektup
Tuhaf şeyler olur, akıp giden zamanın içinde onları yakalamayı başarabildiğimiz ender anlarda, gerçekten tuhaf olduklarına kendimizi inandırmak, o tuhaflık anısını korumak için anlaşılmaz çabalara gireriz. Başlangıçta o zamana geri dönebileceğimizi sanar, düşüncemizi alıp özenle geçmişe doğru uzatırız, onun ne denli devingen olduğunu anlamamız zaman alır, giderek görüntüyü, izi, sesi anımsarız da gerçek görüntüler kayıp gider elimizden. Anımsamanın yumuşak yüzü daha güvenlidir der avunuruz. Gözlerimizin kısıldığı, bakışlarımızın uzadığı, heyecandan soluksuz kaldığımız, kendimizi koca yeryüzünde tek başına bir kalabalık içinde duyumsadığımız o zamana geri dönebilmemiz için bize yardımcı olabilecek tek bir şey vardır Yazı. Aldatıcı bir zamansızlıktan bulup çıkardığımız o sözcükleri boş sayfalara sermemiz bundan olmalı. Anlaşılabilir bir çabadır bu, saygıyla okuruz yazılanları, ama çok azı duraksatır bizi. Gölgemizi içinde uyutmak isteyeceğimiz yazıları ararız durmadan. Sanki onları daha ilk satırlarından tanırız (aradıklarımız onlardır bir anlamda), onlar bizden alınmış sözcüklerle yazılmış gibi görünür gözümüze. Onları öyle arsızca sahipleniriz ki, bazı sözcüklerin yerini değiştirebilecek kadar ileri gittiğimiz bile olur. O yazıyı alır kendimizin kılarız bencilce. Yayımlanmış bir yazı artık kendi kaderini belirleyemez, binlerce kapıdan içeri girer de birkaçında gerçekten konaklar.
Kaybedilmiş bir zaman parçasının peşinden koşup duranlar hızla geçip gitseler de aynı sokaktan, birbirlerini tanır gibi bir an durup gözlerinin içine bakarlar. Böylesine bir bakışı sözcükler üzerinden yakalamak mümkün mü diye soruyorum şimdi kendime. Kendi soruma titrek bir yanıt Evet, ancak sözcükler yakalar bu bakışı. Bir mektubu yazma cesareti gösterebiliyorsa insan bu bakışı tanıdığını sanmakla işe başlar. Kendi yanılgısını sahiplendiği ansa mektubu yollamaya karar verdiği andır.
İnsan kimi zaman bir yazıda yakalandığını duyumsar. İştahla işleyen bir kalemin durup düşündüğü an. Kendine sorduğu bir sorunun (genellikle yanıtı bulunmayan sorulardır bunlar, çözümsüzlükleridir sürükleyip götüren. Giderek en kapsayıcı sorunun peşinden gider insan.) başka biri tarafından da sorulduğunu görmek bir bakışı anımsamakla birdir. Yanıtlayanları değil de soranları aramaktadır zaten. Soruyu daha kapsamlı sormayı göze almış birini tanıdığınıza sevinirsiniz, o riski göze alan kişi zamanötesinden bir dostunuzdur artık. Belki bu nedenle yazı üzerinden kurulan dostluklar daha sahici değil mi. (Kendini soru gibi duyumsatan kararsızlık anları bir noktayla son bulur.) İnsan bazen kıskıvrak yakalanmaktan hoşlanır, yazının iziyle basılmak, tuhaftır, öyle kolay kolay anlatılamaz.
Son kitabınızın ilk öyküsünü neden bu kadar içeriden okuduğumu anlatabilmek için ancak böyle bir mektup yazabilirdim size. Aslında mektup kendini dayattı demek daha doğru çünkü ne zamandır aklı başında tanıtım yazılarından sıyırmak istiyorum kalemimi. Bir şeyi tarif etmenin onu öldürmek anlamına geldiğini düşündüğüm oluyor kimi zaman.
Kitaba adını veren o ilk öykünüzde zamanı yavaşlatmaktan söz ediyorsunuz. İşte ilk o zaman, o satırları okuduğumda başladı size zamansız bir mektup yazma düşüncesi. Öykü henüz bitmemişti, o satırlarda oyalanıyordum, pencereden dışarı, sonbaharın boyadığı bahçeye, aceleyle geçen bulutlara bakıyordum. Sonra bir ara sizin gülen keçinizle birlikte duvardaki Chagall'in tepedeki keçisine takıldı gözlerim. Zamanla uzaklaşan düşünce yaklaştı, beni içine aldı. Bazen direnmek zordur yazının kışkırtıcılığına. Son zamanlarda büyük bir yazarın bir sözünü tekrarlayıp duruyordum zihnimde, dostlarıma sürekli anımsatıyor, kaçmaya çalıştıkça hep ona yakalanıyordum 'Zamanın akışını yumuşatmak için yazıyorum' diyordu o büyük yazar. Başlangıçta, şık bir tanım gibi gelmişti bana bu, tekrarlamak hoşuma gitmişti, o zamanlar zararsızdı benim için henüz. O cümlenin ardından gelen, 'Bir de dostlarım için yazıyorum' sözünü de yazarın alçakgönüllülüğüne şaşarak okumuştum. Yazarlığı hep bir söyleşi provası gibi sürdürüyorsanız giderek yazının çekirdeğine, girdabın kıvrılma noktasına, sözcüklerin bilinçaltına mıhlıyorsunuz bakışlarınızı. Zamanın akışını yumuşatmanın olanaklı olduğunu yazı provaları sırasında keşfettiğimde yıllar ötesinden gelen o sesi dehşetle duyar gibi oldum, sarsıcı bir bakışmaydı bu. Giderek o tuhaf karşılaşmayı arar oldum bütün okuduklarımda, sözcükleri değil, ötesini gösteren yazılara ayarladım bakışımı. İnsan yazarken olduğu gibi (kimi zaman kendini kandırdığını sonradan fark etse de) okurken de zamanın akışını yumuşatmayı dert edinmiş satırları arıyor, onları bulduğunda derin bir nefes almış gibi oluyor, uzaktaki adalar yakınlaşıyor, katı nesneler yumuşuyor. Bir yazarın zamanın aldatıcı yüzüne, yazının ikiyüzlü kibrine sırtını dayamadan yazabilmesi ne denli zor diye düşünmekten alamıyorum kendimi, yine de gönüllü sürgünlüğü kabullenmiş yazarlar benim dostlarım. Bakışım hep acıyı bilerek yazanların satırlarında takılı kalıyor, sözün kapsayıcılığı acının genişliğiyle orantılı mı acaba diye düşünüyorum. Yazarın dostlarını düşünüyorum, yazarın yüzünü görmediği dostlarını düşünmesini düşünüyorum giderek.
Burada, bu kısa mektupta kitaba adını veren ve beni bu satırları yazmaya iten öykünüzü özetlemeyeceğim, alıntılar da almayacağım ondan, en güzel yapıt anlatır kendini. Zamanın bize aldırmadan doludizgin aktığı bu aldatıcı dünyada, bu dünyadan olmayanların sığınağı yazının zamansızlığına inanarak, sözün zamanı durduramayacağını bilen, düşünce hızını kalemle yarıştıran, düşüncenin, yazının çekirdeğine doğru bakışını uzatmayı göze almış bir yazarın kapısına zamansız bir mektup bırakacağım yalnızca. Bu mektubun başına neler gelir bilemiyorum ama pencereyi açık tutup gerisini rüzgâra bırakmak en doğrusu gibi geliyor bana.
Gönderen Pelin Özer, Kasım 2002
CK, 23.01.2003 |