Muhalif Kültür Kitaplığı

25/2/2009 · Kategori: Kitap

 •  Anasayfa                                                       
Rıfat Ilgaz Arşivi  •  Taşköprü'den Bakış   Kastamonu Net (Blogcu)   •  Şiir Sayfası •   Öykü  •  Sinema   Atatürk •  Edebiyat  •  Roman Yazıları Politika  • A.Alsah Blogları AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07 • AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07 • EdebiyatGündemi / Kasım '05 • EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05 • GünDem / Haziran '07 • Günden Güne / Haziran '06 • GüneşeKarşıYürümek • İşte Öyle Bir Şey • Günlerin Getirdiği / Mayıs '06 • KastamonuNet / Aralık '05 • Okudukça • ÖykülerÖykücüler / Aralık '05 • RomanYazıları / Aralık '05 • RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06 • ŞiirlerŞairler / Aralık '05 • Taşköprü'denBakış / Kasım '05 • UmudaYolculuk / Mayıs '06 • YedinciSanat / Aralık '05 • YenidenDergi / Haziran '07 • YeniDergi / Ocak '07 • YeniGüneTürkü / Ocak '07 
ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..." 
                               •
ALİ ŞAHİN (a.alsah) / TÜM YAZILARI

Muhalif Kültür Kitaplığı


100 Temel Eser - Hazırlayan: MaviMelek

Yeraltından Notlar – Dostoyevski
Cinler- Dostoyevski
Karamazof Kardeşler- Dostoyevski
Suç ve Ceza - Dostoyevski
Siddartha – Hesse
Bozkırkurdu- Hesse
Klingsor’un Son Yazı - Hesse
Minima Moralia - Adorno
Sokrates Savunuyor - Platon
Faust- Goethe
Genç Werther’in Acıları- Goethe
İlahi Komedi - Dante
Böyle Buyurdu Zerdüşt- Nietzsche
Binbirgece Masalları
Büyülü Dağ-Thomas Mann
Niteliksiz Adam-Musil
Özgürlüğün Yolları-Sartre
Bulantı-Sartre
Yabancı-Camus
Madama Bovary-Flaubert
Sefiller- Hugo
1984- Orwell
İnce Memed- Yaşar Kemal
Uluma – A.Ginsberg
Dava-Kafka
Şato-Kafka
Değişim – Kafka
Lolita – Nabokov
Ulysses - Joyce
Drakula-Bram Stoker
Silmarillion- Tolkien
Yüzüklerin Efendisi-Tolkien
Otomatik Portakal-Burgess
Çavdar Tarlasında Çocuklar-Salinger
Toza Sor-Fante
Fareler ve İnsanlar-Stainbeck
Aylak Adam-Atılgan
Tatar Çölü-Dino Buzatti
Şiirler – Ömer Hayyam
Anarşist Etik - Kropotkin
İlyada-Homeros
Odysseus - Homeros
Türlerin Kökeni - Darwin
Hamlet- Shakespeare
Macbeth - Shakespeare
Totem ve Tabu – Freud
Cinsiyet ve Psikanaliz – Freud
Arthur’un Ölümü - Sir Thomas Malory
Mesnevi – Mevlana
Oz Büyücüsü - L.F.Baum
Çıplak Şölen – Burroughs
Amerikada Alabalık Avı –Brautigan
Yolda – Kerouac
Denizin Çağırışı – Bilbaşar
Açlık – Knut Hamsun
Seçme Konuşmalar - Konfüçyus
Ağır Roman – Kaçan
İstanbul Dörtlüsü (Rock’n Roman) – Hikmet Temel Akarsu
Tutunamayanlar – Atay
Ses ve Öfke – Faulkner
Antigone- Sophokles
Karanlığı Taramak – Philip K. Dick
Alis Harikalar Diyarında – L.Caroll
Yüzyıllık Yalnızlık – Marquez
Savaş ve Barış – Tolstoy
Robinson Crusoe – Daniel Daefo
Sönmüş Hayaller- Balzac
Lady Chatterley’in Aşığı –D.H.Lawrence
Tanrı ve Devlet - Bakunin
Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni - Engels
Oblomov - Gonçarov
Azab-ı Mukaddes – Neyzen Tevfik
Kırmızı ve Siyah – Stendhal
Juliette – Marquis de Sade
Martin Eden – Jack London
Buzul Çağının Virüsü – Bener
Malina – Bachmann
Zaman ve Varlık Üzerine – Heidegger
Don Kişot – Cervantes
Babalar ve Oğullar – Turgenyev
Frankestein – Shelley
Kayıp Zamanın İzinde - Proust
Oliver Twist - Dickens
Arzın Merkezine Seyahat – Jules Verne
2001 Uzay Macerası – Clarke
Zaman Makinası – Wells
Dune- Herbert
Tractatus- Wittgenstein
Yengeç Dönencesi- Miller
Kapital - Marx
Dövüş Kulübü - Palahniuk
İphinegeia Auliste- Euripides
Fahrenheit 451 - Bradbury
Reading Zindanı Balladı – Wilde
Muhteşem Gatsby – Fitzgerald
Cesur Yeni Dünya - Huxley
Kötülük Çiçekleri – Baudelaire
Kırmızı Ot – Boris Vian
Maldororun Şarkıları – Lautreamont
Gecenin Sonuna Yolculuk - Celine

Yazar Ali Balkız’ın kaleminden çıkan ‘Yüzüstü Düşler’ ve ‘Giz Üstü Mektup’ adlı kitaplar, okuyucuları sıcacık halk kahramanlarıyla buluşturuyor

14/12/2007 · Kategori: Kitap

13/12/2007
Ali Balkız’dan sıcacık öyküler
Şiar Can Şener
Yazar Ali Balkız’ın kaleminden çıkan ‘Yüzüstü Düşler’ ve ‘Giz Üstü Mektup’ adlı kitaplar, okuyucuları sıcacık halk kahramanlarıyla buluşturuyor
Yazar, öykücü Ali Balkız’ın son öyküleri, iki kitapta toplandı. “Yüzüstü Düşler” ve “Giz Üstü Mektup” adını taşıyan kitaplarda, Ankara sokakları, mahalleleri, Anadolu köyleri, içinde yaşayan insanlarıyla birlikte betimleniyor. Balkız, kahramanlarının düşüncelerini, isteklerini, hayallerini işlemiş öykülerinde. Pehlivan olmaya karar veren, bir türlü güçlenemediği için pehlivanlıktan vazgeçen çocuk, fırıncı babasına ekmek dağıtarak ve fırının hesabını yaparak yardım eden fırıncının oğlu, yeni bir ayakkabıya kavuşan adamın sevincini dile getirişi, iki aşığı takip eden hayalci ve daha birçok tip üzerinden halk yaşamından kesitler sunmuş Ali Balkız.
Ordu’da, ticaret liselerinde meslek dersi de vermiş olan Balkız, 1986’da öykü yazmaya başladı. Dokuz öykü, iki de inceleme kitabı bulunan yazar, öykülerinde sıklıkla toplum yaşamına eğildi. Toplumcu öykücülüğün “modası geçti”, denerek bir kenara itildiği yıllarda öykü yazmaya başlayan Balkız, son öykülerinde de halk yaşamını mercek altına almaya devam ediyor. Demirtaş Ceyhun’un deyimiyle, “Orhan Kemal sıcaklığı” ile yapıyor bunu.
Üç arkadaşın paylaşımları
“Yüzüstü Düşler”de okur, önce üç arkadaş, üç bacıyla karşılaşıyor. Üçü de evlere temizliğe giden, aynı mahalleli kadınlar, sık sık kahve içmek için buluşurlar. Yaldızlı Yeliz, Kırktarak Nurgül ve Yaylı Yatak Meryem’in yaşamlarında keyif alarak yaptıkları belki de tek iş budur. Balkız, kadınların yaşamlarına, hayallerine, isteklerine ayna tutuyor öyküsünde. Diğer öykülerde de karşımıza birbirini seven iki genç çıkıyor, amcası ve babasının ortak olduğu fırında çalışan çocuk, bakıma muhtaç ihtiyarla kızı ve daha niceleri beliriyor.
Tüm yaş gruplarından insanların, geleceğe yönelik kurduğu hayallare tanık oluyoruz “Yüzüstü Düşler”de. İmkansızlıklar, açlık, yokluk kahramanların önünü kesse de hayal kurmak için paraya gerek olmadığını bilen kahramanlar, doyasıya düşlüyorlar. Kimi sevdiğiyle evlenmeyi, kimi güçlenip pehlivan olmayı, geçmişine, gençlik günlerine dönmeyi istiyor.
Yeni ayakkabı
“Giz Üstü Mektup” isimli kitabının bazı öykülerinde ise Balkız, nesneleri kişileştirerek, hayatın içindeki değerlerini sorguluyor. “Köstekli Saat”, “Sokağımız”, “Takunya”, “Yevmiye”, “Yeni Ayakkabım”da nesnelerin darıldığına, küstüğüne tanık oluyoruz. Canlı bir organizmayı andıran “Sokağımız” öyküsünün sokağı, her sabah uyanıyor, kalkıyor, gün içinde birçok şey yaşıyor, içinde barındırıyor, ardından yine gün bitiminde uykuya dalıyor, tıpkı bir insan gibi. “Yeni Ayakkabım”da, yeni aldığı ayakkabıyı kendi dünyasıyla tanıştıran adamla karşılaşıyoruz. Ayakkabının ‘gelişi’ öykünün kahramanını o kadar sevindirmiştir ki, uzak bir ülkeden yıllardır görmediği kardeşi gelmişçesine seviniyor. Kitaba adını veren “Giz Üstü Mektup” öyküsünde ise tanımadığı insanların davranışlarını izleyerek, hayatlarını hakkında tahminler yürüten, hayatın ‘giz’ini çözmeye çalışan birini dinliyoruz.
Balkız’ın öyküleri bir nedenle Anadolu’nun bir köyünden, ilçesinden kente göçmüş, ancak birden çok nedenle geri dönmek isteyenleri yakalıyor. Öyküler, geçmişin unutulmaya yüz tutmuş insani hasletlerini ve çıkar güdülmeden varolagelen insani ilişkilerini arayanlara ister istemez hitap ediyor. Ali Balkız, öyküleriyle edebiyatın sade, sıcacık haline çağırıyor okuru. (Ankara/EVRENSEL)

Onu sekiz yıl önce yitirmiştik

18/10/2006 · Kategori: Kitap

Onu sekiz yıl önce yitirmiştik

Bahar İsyancısı'nı unutmamak!

Onat Kutlar'ı 1995 yılının 11 Ocak Cumartesi günü bir bombalı saldırıda yitirmiştik. Yapıtlarıyla edebiyatımıza damgasını vurmuş bu büyük aydınımızı unutmamaya kararlıyız.


LEYLA RUHAN OKYAY

(*)"Bu mektuplar aslında sanadır sevgili arkadaşım.
Adını bile bilmediğim sana.
Öylesine yakından ve derinden tanıyoruz ki birbirimizi
Öylesine ortak bir umut ve bilinçle paylaşıyoruz ki yeryüzünü.
Yaşama öylesine inanıyoruz ki,
Adını bilmesem ne çıkar."


11 Ocak Cumartesi, Onat Kutlar'ın ölüm yıldönümüydü, tam sekiz yıl oldu!

Ölümünden sonraki anma toplantılarında birinde annesi Meliha Kutlar, "sizlerden bir ricam var, oğlumu unutturmayın!" demişti.

Bu tümce yıllardır kulaklarımda. O gün kendime verdiğim söz, onu ve yapıtlarını yeniden anımsatmak için yazmak istedim.

Çünkü biliyoruz ki onun unutulmamasını, yazdıklarını yeniden okuyup başkalarınca da okunmasını sağlayarak, çoğalarak başarabiliriz.

Kutlar'ın 'Bahar İsyancıdır' adlı kitabındaki 'Doğu V' adlı parçada (İS 61-114 yıllarında) İznik'te yaşamış Genç Plinius'un mektubundan bir alıntı var. Plinius şöyle diyor

"Korkuyla, terörle saygınlık kazanmak istemezdim. Korkudan daha etkilidir sevgi. Korku, kaynağından uzaklaştıkça unutulur, sevgi ise unutulmaz. Korku kin doğurur, sevgi ise saygınlık."

Onat Kutlar, sıcak, güvenilir bir dost, arkadaş, ağabeydi. Çevresine ışık saçan bilge bir derviş gibiydi. Sanat ve kültür etkinliklerinin olduğu her yerde, yayında vardı. Yakından, uzaktan sesini, sıcak bakışını yakalar ısınırdık. Yazdıkları, söyledikleri, verdiği umutla beslenir, gelişirdik. Meğer ne çok severmişiz onu!

Meliha Hanım hiç endişeniz olmasın, oğlunuz unutulmayacak! Bayrak yarışındaki sporcular gibi onu bir sonraki kuşağı anlatacağız, onlar da kendilerinden sonrakilere...

Sait Faik'in kimin için yazıyorduk sorusuna 'sınıfın en arka sıralarından birinde gizlice şiirler okuyan öğrenci için' yanıtı gibi ben de, Onat Kutlar'ı hiç okumamış tanımadığım genç arkadaşımın aklını çelmek, onun kitaplarının belki ilk kez, belki yeniden okunmasını sağlamak için anlatmaya çalışacağım onu.

Kutlar'ı tanımış olmayı büyük bir şans olarak görüyorum. Öncelikle tanıdığım kadarıyla, kişilik özelliklerinden başlayarak anlatmak istiyorum onu.

Ben ilk öykülerimi ona götürmüştüm. Onca yoğun çalışma temposu içinde bana zaman ayırması ne büyük özveriymiş şimdi daha iyi anlıyorum. Öykünün özünü oluşturan öğeleri, görüşmelerimizde konsantre bilgiler olarak vermişti bana. Bunlardan birkaçını aktarmak istiyorum.

'Ben nasıl yazıyorum', anlatayım demişti bir gün. 'Üzerinde çalıştığım yazının basılı hali gözümde canlanır önce, tasarladığım öykü, ya da yazımın. Hatta bazen öyle ki, yazının içeriğini görmeden onun formuyla temas halindeyimdir. Çok hoşlanırım bundan.'

Ve sonra mesleğimle bağlantı kurarak; 'bir yapı düşün, dümdüz, sabun kalıbı gibi hiçbir estetik yanı olmayan, heyecanlandırmayan. Ona bir balkon, cumba ilave edersin, saçağını genişletirsin. Pencerelerinin ebatlarıyla, yerleriyle oynar, doluluk boşluk oranını ayarlarsın görsel olarak tatmin eder. Estetik bir değer kazanır. Yeknesak dümdüz uzayıp giden bir metin önce görsel olarak okura itici gelir. Ona diyalog ekleyip paragraflarla rahatlatırsın, daha kolay okunur ve okuru içine alır.

Dil de çok önemli. Gereksiz süslerden arındırıp yalın bir dil kullanmak gerek. Akıcılığı, çekiciliği, edası olmalı, ekonomik bir anlatımla karakterler canlanmalı. Sürprizlerle şaşırtmalı,' demişti, Onat Kutlar.

Onu kaybettikten sonra tanıdığım kızkardeşi Seza, ağabeyi Onat Kutlar için şöyle diyordu.

"O karşısındakine öyle davranırdı ki, insan kendisini değerli hissederdi. Alçakgönülülüğü, sözcük seçimindeki ustalığı, duyarlığı ve inceliğiyle." Evet, benim için de öyleydi. Onat Kutlar'ın, kendime ve yazdıklarıma ilişkin güven duygumun gelişmesinde payı büyüktür.

Onun alçakgönüllülüğünü, yirmili yaşlarda yazdığı öykü kitabının on yedi yıl sonra yeniden basımının başında yer alan önsözündeki birkaç tümce çok iyi anlatıyor.

'Kimi dostlar, tıpkı yedeksubaylıktan edindiğim teğmen rütbesi gibi, yazarlık sıfatını bende bıraktılar. Sık sık hatırlattılar bana. Sağolsunlar. Orduyla birlikte Kore, 12 Mart, Kıbrıs türünden savaşların hiçbirine katılmadığım halde bu rütbe, sanırım kendiliğinden şimdi yüzbaşı, binbaşı falan olmuştur. Ama ben izin verirlerse, yazarlığa eskiden olduğu gibi gene nefer olarak başlamayı tercih edeceğim.'

Doğu-Batı kültürü

Onat Kutlar, Doğu-Batı kültürünün sentezini yaparak özümlemiş, Tasavvuf felsefesini incelemiş, Hafız'dan Hayyam'a, Mevlâna'dan Fuzulî'ye kadar Doğu şairlerinden tutku ölçüsünde tatlar almış. Bach müziğinin inceliklerine girecek kadar Bach'ı merak etmiş, öbür taraftan halk müziğimiz ya da otantik barak havalarını dinlerken aynı biçimde heyecanlanmış. Ney çalmayı öğrenmek için kurslara devam etmiş, Hamparsum notasından (Klasik Türk müziği için bilinen nota düzeninden önce kullanılmış bir düzen) birtakım eski eserleri geçmeye çalışmış olduğunu gene bir söyleşisinde kendisi dile getirmişti.

Antep'te büyümüş olmanın etkisiyle taşranın o baskılı ortamında hep o kabuğu kırmaya çalıştığından söz ediyordu Kutlar. Ama kırıp çıkarken de o kabuktan epeyce yararlandığını vurgulayarak. İshak'ta yörenin yaşam biçimi, mimarisi yansımıştı öykülerine.

Bir de bu kendini yetiştirme çabası, her şeyi birden öğrenme tutkusu ile ilgili çok hoş bir anısı var, kendisinin anlattığı. Kutlar, bir gün sahaflarda Peyami Safa'nın on iki ciltlik Proust külliyatını bulmuş. Fransızcası yeterli olmadığından Çince okur gibi okumuş ve yıllarca sürmüş bu çabası. Paris'e ilk gidişimde dağarcığında binlerce Fransızca sözcük olmasına karşın kendisine çorba bile ısmarlayamamış. Tabii daha sonraki yıllarda Fransızcasını da çok iyi bir düzeye getirdiği biliniyor. "Yani imkân hazır değildi.

Arayıp bulduktan sonra edinmek, kendime maletmek zorundaydım. İşte o dönemde sanıyorum, çocukluktan başlayarak, bütün bu kapalı dünyanın dışına çıkmak için bir yoldu edebiyat," diyordu.

İyi bir öykücü

Sinemacılığının deneme yazarlığının, şairliğinin yanı sıra, Onat Kutlar, öncelikle çok iyi bir öykücüydü. Atmosfer yaratma ve dil ustasıydı. İnsana ilişkin ayrıntıları, incelikleri yakalayıp destansı, lirik bir dille anlatan bir usta.

'Volan Kayışı' adlı ilk öyküsü 'Seçilmiş Hikâyeler' dergisinde, 16 yaşında iken basılmış. İlk öykü kitabı İshak'ı yirmili yaşlarda yazmış, 1960'ta Türk Dil Kurumu Armağanı'nı kazanmış.

1965-76 yıllarında Türk Sinematek Derneği'ni kurarak yöneticilik yapmıştı. O yıllarda sinemaseverler dünya klasiklerini izleme olanağı bulmuşlardı. Ve İstanbul Sinema Günleri de gene onun girişimleriyle başlamıştı.

Kendisiyle yapılan bir söyleşide; "Belirlenmiş bir kişiliğim varsa eğer, kapıları pencereleri sürekli açık tutmaktır,' diyordu Kutlar. Edebiyat ile ilişkisinden, yazma nedenleri ve sürecinden söz ederken de;

"Bir defa, koyu kıvamlı bir duygu için yazıyorum. Değilse olmuyor. Yani yazı, bende hiçbir zaman bir tür problem çözme biçiminde gerçekleşmiyor. Yazıların oluşum süreci herkesin bildiği gibi uzun, ama yazılışları çok kısa. Sanıyorum duyularla ilgili algılamalar benim üzerimde en derin etkileri bırakıyor. Yazı, kaynağını soyut bir noktada bulmaz bende. Sinemaya ilgim de bu yüzden belki; bir görüntü, köşeye düşen bir ışık, birdenbire benim dalıp gitmeme neden olabilir. Ya da bir ağaç, bir ses, bir doku... Dokunma duygusu çok kuvvetli... bir yazma nedeni olarak. Bir temas... Bu yüzden de hareket noktası genellikle somuttur," diyordu. Ve edebiyat; aynı dilde konuşan iki insanın bir üçüncü dili yaratmasıydı, ona göre.

Görünürde tek öykü kitabı 'İshak' varken denemelerinden 'Bahar İsyancıdır' adlı kitabı da, Memet Fuat ve Fethi Naci gibi eleştirmenler tarafından öykü kitabı gibi değerlendirilmişti. Fethi Naci, 'Bahar İsyancıdır'ın arka kapağı için yazdığı yazısında "Onat Kutlar, 'melâli' anlayan neslin belki de son temsilcisi. Bahar İsyancıdır'ın bütününde, Yahya Kemal gibi söyleyeyim, 'acıların tadı'nı bulacaksınız. (...) Bahar İsyancıdır için 'deneme' demişler kitabın ikinci sayfasında; bence çoğu 'hikâye' o yazıların.

Denemede bir genelleme vardır, soyut bir anlatım vardır; oysa Kutlar'ın anlatımı 'somut' bir anlatım... En yoğun duyguları böylesine yalın anlatabilen Onat Kutlar'ın kitabını bugüne kadar okumadınızsa okuyun, coşkuma katılacaksınız, biliyorum. Güzel kitaplar okumak hep sevindirmiştir beni. Yaşa be Onat!..." diyor. Adam Öykü'nün ilk sayısındaki 'Onat Kutlar'ın Öyküleri' adlı değerlendirmesinde ise İshak'taki öyküleri için de "Dokuz hikâyesi ile yaşayan başka bir hikâyeci anımsıyor musunuz?" diye bitiriyor yazısını.

Kutlar, İshak'ın yeniden basımının önsözünde, 'İshak, bir Anadolu kentindeki gerçeklerin ne yorumudur, ne de sorunlarının çözümü. Küçük alçakgönüllü kesitlerdir bu öyküler,' diye başlıyor, yazısına.

Ve Kutlar'ın yirmili yaşlarda yakaladığı ustalığın göstergelerinden biri olan ve ilk kitabına adını veren 'İshak' öyküsünden söz etmek istiyorum biraz.

Karın üstünde ay doğdu. Geniş bir ova gibi uzanan yayvan vadide, küçük tepelerin ince karını tozutan rüzgâr ve uzaklarda yalnızca hafif hışırtıları işitilen kuru ağaçlar dondu. Çiftçi, ayak izlerinin belirsiz, uzun dikişine baktı, diye başlıyor öykü.

Öykünün başında yarattığı atmosfer, gizem, dildeki yalınlık yirmili yaşlardaki bir yazardan beklenmeyecek ustalıkta.

İki karakter var başlangıçta. Biri çiftçi, diğeri şapkalı ablak yüzlü biri. Çiftçi ve şapkalı beyaz karla kaplı gecede ıssız bir dağ başında konuşuyorlar.

Uçsuz bucaksız boşlukta karın altında ne olduğu belli olmayan bir tümseği işaret ediyor önce çiftçi.

"Nedir bu?" diye soruyor şapkalı.

"Oturalım da."

"Üşüyorum yahu."

"Üşümezsin. Şimdi ısıtır seni."

"Ne ısıtır?"

"Güç biraz. Şimdi anlatırım."

(...)

Sonra bulundukları yerdeki ağacın dalına bir kuş konuyor. Şapkalı kuşu farkedince, çiftçi;

"Biliyorum, biliyorum. Sus! Gel otur. Şimdi kaçıracaksın."

Sonra gözlerini donmuş, küçük bir heykel gibi dalı yukarıya çeken kuşa dikip ateşli, sayıklamaya benzer konuşmasına devam etti.

"Kimse yok. Gece uzun, sana her şeyi anlatabilirim, ispat edebilirim. Bütün bunlara yetecek vaktimiz var. Gerilerde fırtına izimizi yontuyor. Kimse duymayacak bunları yalnız üçümüz."

"Nasıl üçümüz?"

Şapkalı çevresine bakmıyordu.

"Sen, ben, İshak."

"İshak mı? O da kim?"

Çiftçi gözlerini astığı ağaç dalını ve dala tünemiş kuşu göstererek gülümsedi.

"İshak. İşte!"

(...)

İshak burada üçüncü bir karakter olarak giriyor öyküye. Aydınlanma anı da diyebileceğimiz bu noktadan sonra İshak'ı anlatıyor şapkalıya çiftçi.

"Hep bu daldan yeryüzünü gözetler. Onu çok eskiden buldum. Kolayca tanıştık. Bu tümseğin eski günlerini de biliyor. Bana anlattı. Dinlemek istersin, değil mi?"

Ve o tümsek ile ilgili söylence giriyor öyküye. Ferideddin-i ATTAR'ın Mantık AL-Tayr adlı kitabında evrenin öküzün boynuzları üzerine yerleştiğini söylediği gibi.

"İşte şimdi bu batık evren boynuzunun ucu görünen dev bir öküz gibi toprağın altında derin soluklarını deniyor! Dinle! Duyuyor musun?"

Kutlar, bu öyküde söylencelerden büyük ölçüde yararlanmış; göndermeler yapmış. Bunlardan en önemlisi öyküye ad olan İshak. Kutsal metinlere göre Hz. İbrahim, oğlu İsmail'i değil, oğlu İshak'ı tanrıya kurban etmek istiyor. Tanrı İshak'ı kabul etmeyince de kuş olup uçuyor İshak. Öyküdeki kan ve öldürme de bu kurban sunuluşu ile ilişkilendirilmiş olabilir. Ayrıca İshak bir baykuş türü. Öyküde şapkalı, daldaki kuşa yani İshak'a 'uğursuz' derken, çiftçi ona 'anlam piresi' diyor, yüceltiyor. Halk arasındaki 'uğursuz' nitelemesini tersinden kullanıyor yazar. Söylenceyi değiştiriyor.

Çehov'un hepinizin bildiği ünlü sözü, 'duvarda bir tüfek asılıysa, o bir yerde patlamalı,' tümcesinde belirtilen kuramı İshak'ta uygulamış Kutlar.

Satır aralarına gizlediği 'tabanca', 'sebepsiz cinayet isteği', gibi tümcelerle Çehov'un kuramını yerine getirmekle kalmıyor, olay örgüsü, kurgusu akıcı üslubu, sürprizleriyle, düşselliği de barındıran modern bir öykü ile okuru içine alıyor. Öykünün sonunda tabanca patlıyor ve bir cinayetle sonu buluyor gibi görünüyor öykü, ama okuru yeni öyküler üretmeye açık bırakan bir düşselliği de çoğaltacağı biçimde.

"Bütün bu masalları ise hep Çiftçi uyduruyor. Zaten bütün işi bu. Masallar uydurarak onlara inanarak yaşıyor," diyerek, ucunu açık bırakıyor öykünün.

Aslında öldürme ve kanın gizinin çözülemeyişi gene söylencelerin değişe değişe tek bir sonla kalamamasına benzer bir öykü bitişi gibi düşünülebilir. Öykünün sonu söylenceler gibi değişime, çoğalmaya uygun bitiriliyor.

Kutlar, bu öyküsüyle, ancak ustalık aşamasında ulaşılabilecek (kaldı ki o yaştaki birikimin düzeyi de tahmin edilebilir) bir oluşum olamaz. Öykünün sezgisel olarak inşa edilişi, olay örgüsü, dili de büyük bir yetenekten söz etmek pekala mümkün.

Öykünün sonlarında, yazarın bir açıklama ile öyküye girmesi, öyküyü söylencelerin eski zamanından okurun bugününe getiriyor. Öyleyse öykü yalnızca söylencelere dayalı değil, onlardan yararlanıp onların gerçekliğine dokunmadan yeni içeriklerle kurulmuş, yeni bir bütünlük olarak karşımıza çıkıyor.

İshak ele aldığı konu, çatısı, dili, olay örgüsü ile başyapıt düzeyinde. Zaten ilk yayımlandığı yıllarda edebiyat tarihimizde yerini almış ve aynı biçimde değerlendirilmiş.

'İyi öykücü akıp giden zamanın ritmine, onu durdurmadan kalemini uydurandır. Bir süre birlikte döner o çarkla. Ve bir ölü noktayı geçince bırakır. Öyle gördük ustalarımızdan. Adımız Hıdır.' diyordu, İshak'ın önsözünde, Kutlar. O, söz ettiği ölü noktaya henüz gelmemişti, ama ne yazık ki bıraktırıldı.

Ölümünden kısa bir süre önceki konuşmalarımızda sıkça yinelediği yeniden öykü yazma isteğini gerçekleştirebilseydi bugün onları kim bilir ne büyük tatlar alarak okuyabilecektik.

Bahar İsyancıdır adlı kitabındaki Doğu I-II-III-IV-V adlı parçalardaki lirizm ve destansı anlatımlarda Doğu felsefesini ve mistisizmini özümlemiş olmasının getirdiği bir derinlik var. Doğu kültüründen, felsefesinden, bulunduğu coğrafyadan böylesine yararlanmış, zenginliklerini özümlemiş bir yazarı daha iyi anlayabilmek için yapıtlarını okumamış olanların mutlaka okuması gerekir diye düşünüyorum.

Onat Kutlar'a ilişkin yazımı onu yeniden sevgi ve saygı ile anarak bitirmek istiyorum.


(*) 'Yeter ki Kararmasın' adlı deneme kitabının başında yer alan öndeyiş.


ONAT KUTLAR'IN YAPITLARI


Kitapları

İshak, Öykü, Can Yayınları, yeni basım YKY.
Yeter ki Kararmasın, Deneme, Can Yayınları.
Bahar İsyancıdır, Deneme, Can Yayınları.
Unutulmuş Kent, Şiir, Ada Yayınları/Can Yayınları/YKY.
YKY Toplu Şiirleri ile birlikte çeviri şiirlerini de yayımladı.
Pera'lı Bir Aşk İçin Divan, Şiir, Can Yayınları/Cem Yayınevi.
Sinema Bir Şenliktir, Sinema Yazıları, Can Yayınları.
Gündemdeki Konu, Cumhuriyet gazetesindeki yazıları, Mitos Yayınları.
Gündemdeki Sanatçı, Cumhuriyet gazetesindeki yazıları, YKY.
Gündemdeki Konu ve Gündemdeki Sanatçı kitabı sağlığında kendisi tarafından hazırlanmış, ölümünden sonra kitaplaştırılmıştır.


Senaryoları

Yusuf ile Kenan, Hazal, Hakkâri'de Bir Mevsim


Çevirileri

Aklın Oyunu, Tiyatro, André Breton, 1960, Çeviren O. Kutlar, H. Baş.
Sonsuz Günbatımı, Şiir, Furuğ, 1989, Çeviren O. Kutlar, C. Hosrovşahi


Ayrıca Onat Kutlar'ın yönetimin üstlendiği Concept ve İ.F.A. kuruluşlarınca 'Turkuaz Belgeseli/1989' ve 'Simurg belgeseli/1993-94' gerçekleştirildi. Her iki belgesel de Türk kültür yaşamına önemli katkıları olmuş ve konusunda klasik değerler taşıyan çok önemli projelerdir. Onat Kutlar'ın 'Unutulmuş Kent' adlı şiir kitabı Fransa'da 1996 tarihinde yayımlanmıştır.

Okurlara ayrıca Onat Kutlar'ın yapıtları ve ilgili bir haber vermek istiyorum.

Yapıtlarının tümü bu yıl içinde İş Bankası Yayınları tarafından yeniden basılacak.

CK, 16.01.2003

"Öğleden Sonra Aşk"ta on üç öykü yer alıyor

Nedim Gürsel'de ölüm korkusu ve cinsellik

1994'te yayımlanan ve müstehcenlik gerekçesiyle toplatılan "Kadınlar Kitabı"ndan sonra, son romanı "Resimli Dünya"da da bize "cinsellik edebiyatı"ndan örnekler sunmuştu Gürsel. Şimdi, "bir kadından ötekine savrulan," doyumsuz anlatıcının ağzından dinlediklerimiz ise onun tabiriyle "cinsel aşk"ın ta kendisi.


KÜRŞAD OĞUZ

Adını baştan koymakta fayda var; Nedim Gürsel'in on üç öyküden oluşan son kitabı "Öğleden Sonra Aşk" otobiyografik olduğu kadar erotik bir eser.

1994'te yayımlanan ve müstehcenlik gerekçesiyle toplatılan "Kadınlar Kitabı"ndan sonra, son romanı "Resimli Dünya"da da bize "cinsellik edebiyatı"ndan örnekler sunmuştu Gürsel. Şimdi, "bir kadından ötekine savrulan," doyumsuz anlatıcının ağzından dinlediklerimiz ise onun tabiriyle "cinsel aşk"ın ta kendisi. Hilmi Yavuz, 1998'de yayımlanan ve erotik aşklarını anlattığı "Geçmiş Yaz Defterleri" için "Belli bir yaştan sonra insan böyle bir muhasebe yapıyor" demişti. Bu kitapta da Gürsel'in muhasebe kayıtlarını açmaya başladığını görüyoruz.

İlk olarak, on üç öyküde saymakta zorlanmayacağımız 20'ye yakın kadınla yaşanan her türlü ilişki; ikinci olarak, bu öykülerde Gürsel'in hayatına değgin -bulmakta zorlanmayacağımız- izler; ve ardından, birtakım "fallik" sembollerden yansıyan teşhircilik bize "Öğleden Sonra Aşk"ın hem otobiyografik hem de erotik olduğunu söylüyor.

Evet, Gürsel, kitapla aynı adı taşıyan ve Atina'da geçen ilk öyküyü, Yunanlı olan ilk eşinden yola çıkarak anlatıyor. "Nefeli'den ayrıldıktan sonra başka Yunanlı kadınlar da tanıdım. Nefeli'den olduğu gibi onlardan da uzun süre vazgeçemedim. Tutkulu, kışkırtıcı, kıskanç ve sert, yatakta yumuşaktılar" şeklindeki cümlelerde erotizm dozunu bazen iyice arttıran Gürsel, bazen de romantikleşiyor "Aşkımızın çevresine on iki ada gibi serpilmişlerdi..."

Kendisinin "daha otobiyografik" olduğunu kabul ettiği ikinci öykü, kitabın da ikinci öyküsü "Sorrento'ya Geri Dön." Mekân Napoli. İki kadın var bu kez; çocukluk aşkı, "bir yaz gecesi ölen" Senem ve uzun süredir görüşmediği, onu Napoli'ye çağıran Necla.

Senem için "Uzun süre ilk sevgilimin okşayışlarını aradım, sonra alıştım yokluğuna. Karanlıkta özdoyuma varırken hep onu düşünür, hayalimde onunla birleşir oldum. O genç ölüyle" diyen öykü kahramanı, Necla'yı da özlüyor "Çok olmuştu görüşmeyeli, tenine dokunmayalı, mavi gözlerinin ışıltısına -bir denize dalar gibi mi demeliyim?- dalıp gitmeyeli..."

Bunlara, "Mahmurçiçeği"ndeki Çiğdem'i, "Sabah Yıldızı"ndaki Tuba'yı, "Gizli Aşk"taki "fahişe" Deniz'i ve bu kadınlarla yaşanan "zevkli tecrübe"leri eklesek bile kitabın erotik dozunu yansıtmak adına daha pek çok eksik kalacaktır.

Ama bir tanesi de yeter; çünkü Gürsel için bu öyküler aslında bir ölüm - kalım meselesi. 2000'de yayımlanan "Resimli Dünya" için yaptığımız söyleşide, "Cinsellik, ölümü kabullenmeyişin tezahürü" diyen yazar, aslında bu öyküleriyle ölüme meydan okuyor. Dördüncü öykü, "Yardımsever Kadın" bunu açığa çıkaran en belirgin öykü. Burada, Göreme yolunda sevgilisiyle trafik kazası geçiren bir adamı anlatan ve "38'inde bir trafik kazasında ölen babamdan daha uzun yaşamayacağımı fısıldayan bir ses peydahlanmıştı içimde" diyen Gürsel, gerçekten de aynı yaşta, sevgilisiyle, ama bu kez Ayvalık yolunda bir trafik kazası geçirmiş, babası da, gerçekten 38 yaşında, o 10 yaşındayken bir trafik kazasında ölmüştür.

Aynı söyleşimizde o kazadan sonra neler hissettiğini anlatmıştı Gürsel "O kazadan sonra 'ölümden güzel kadın yoktur' başlıklı bir hikâye yazmak istedim, sonunu getiremedim. Ama kadınlardan korkacağıma onlara daha çok gitme eğilimi uyandı bende. Bu da tabii çok eşlilik gerektirir. Ve o kazadan sonra da yıllarca çok eşli bir cinsel hayatım oldu. Belki gereğinden fazla."

"Yardımsever Kadın"da ölüm fobisinden, sevgilisiyle hastane yatağında sevişerek kurtuluyor kahraman "Eski sevgilim odanın kapısını kilitledikten sonra yorganı kaldırıp yanıma uzandı... Sonra ağzı yavaşça aşağıya, kasıklarıma doğru kaydı..."

Sadece bu öyküde değil, bir Sırp'ın tecavüzüne uğrayıp karnındaki çocuğu doğurmak isteyen ve "Ölüm girdi içime" diyen Ferida'nın hikâyesinde de; "Akdeniz'de Bir Balkon" adlı, işkenceyle seksin örtüştürüldüğü öyküde de var ölüm - cinsellik ilişkisi "Yıllar önce orasından teslim olmuştu cellada, şimdiyse bir kadın yine orasından teslim alıyor."

Bütün bu sözünü ettiğimiz erotik dünyada cinsellik, aslında ölümü kabullenemeyişin bir tezahürü olarak göze çarpıyor.

Belki çok Freud'cu bir bakış olacak ama hikâyelerde çok belirgin olarak karşımıza çıkan "göz" unsuru da Gürsel'in hayatında anlamlı bir sembol.

"Nefeli'ninkiler kadar ışıltılı, öfkelendiğinde simsiyah parlayan gözler", "Mavi gözlerinin ışıltısı" şeklindeki hatırlatmalar ve "Kuzey Yıldızı" adlı öyküde trende rastlanan ama güneş gözlüğü nedeniyle gözleri görülemeyen kız... Bunların hiçbirinde basit bir unsur değil göz. Georges Bataille'ın "Gözün Öyküsü"ndeki kadar "derin" ve "acıtıcı" olmasa da, yaşanamayan baba - oğul ilişkisinin (Gürsel'in babasının o 10 yaşındayken öldüğünü hatırlatalım) bir tezahürü sanki "gözler" Nedim Gürsel'de. Gözetlenme ve korunma ihtiyacının bir yansıması.

Hançer, üzerinde durulması gereken bir başka sembol. İki öyküde karşımıza çıkıyor. "Öğleden Sonra Aşk"ta Nefeli'ye karşı "Ona annesinin çeyiz sandığında unutulmuş sedef kakmalı, eğri bir hançer gibi dalar çıkardım." "Firûze Sularda"da ise yine sandıktan çıkıp bir kadın tarafından yüzüstü bırakılan yazara dönüyor "Yalının bir köşesindeki sandıkta unutulmuş hançerin görünmez bir el tarafından yüreğime sokulduğunu hissettim." Gürsel'in "anılar sandığı"ndan çıkardığı bu fallik sembol önce bir kadına, sonra kendine "batıyor." Bir kez daha cinsellik eşittir yara...

Elbette sadece cinsellik yok "Öğleden Sonra Aşk"da. Yazarımız, darbelere, anti-demokratik uygulamalara karşı yine muhalif ve sert bir söyleme sahip. 12 Eylül "faşist bir darbe" onun için, "idam sehpalarında can veren devrimci gençler"in yanında duruyor, ancak solcu bir gençken yaptıklarının "eylem koymak" değil, "gençliğin a..na koymak" olduğunu düşünüyor. Batı Berlin'den Doğu Berlin'e geçmeye çalışan -cinselliğin olmadığı tek öykü- bir ressamı anlattığı "Duvar;" birbirine aşık Türk bir erkekle Rum kızının Kıbrıs'taki dramını anlattığı "Salih İle Yota;" Tito karşıtlarıyla bir gece geçirilen "Sabah Yıldızı" ve özellikle de bir işkence mağdurunun portresinin çizildiği "Akdeniz'de Bir Balkon" yazarın siyasi mesajlarını yoğunlaştırdığı öyküler.

Gürsel, "Firûze Sularda" adlı öyküyle sosyeteye de adım atıyor. Çengelköy'deki Sadullah Paşa Yalısı'nda verilen davette tanışılan "...esmer, uzun boylu, tam kıvamında makyaj yapmış, pahalı takılarını en gerekli bölgelere yerleştirmiş, zeki bakışlı, olgun" ev sahibesi, Ayşegül Tecimer'den (Nadir) başkası değil. Gürsel'in söz söyleyemeyeceğimiz Türkçesi ve anlatımı kadar çarpıcı bir öykü bu.

"Öğleden Sonra Aşk," "bir ömür boyu cinsellik" olarak da okunabilir, "ölümsüzlük iksiri" olarak da... İkisi de zevkli bir okuma olur...


Öğleden Sonra Aşk/ Nedim Gürsel/ Doğan Kitap/ 146 s.

CK, 23.01.2003

2002 yılı mizah kitaplarından bir bölük...


Mizahın tadı başka

Mizah kitapları yayımlandıkları andan itibaren okurlarının başucu kitapları haline dönüşürler ve sessiz sedasız yaşamlarını sürdürürler. Hüseyin Yurttaş 2002 yılı içinde yayımlanan bu kitaplardan birkaçını tanıtıyor.


HÜSEYİN YURTTAŞ

"Mizah'' sözcüğünü ''gülmece'' sözcüğü ile karşılıyoruz. Ne ki, bu sözcükte bir yapaylık var. Onun için pek içime sinmiyor ve ''mizah''ı kullanmayı yeğliyorum. Tutuculuktan filan değil; ''...mece''deki yapaylık çağrışımından. Bu ekle türetilmiş sözcükleri düşünürsek, haklı olduğum ortaya çıkar sanıyorum ''Bilmece, bulmaca, kızmaca, darılmaca, kandırmaca, yanmaca, sayışmaca, kurmaca...'' Bir de bu ekin getirdiği, oyunlarda görülen türden, ''eylemin karşılıklı yapıldığı'' anlamı var. Sanki ortada hiç neden yokken karşılıklı (ve hatta sırayla) gülüyormuşuz gibi bir anlam... Bu sözcüğün üzerinde bir kez daha düşünmeye değer.

*

Bunu bir kalem geçtikten sonra, ''mizahın tadı başka'' diye başlamak istiyorum. Gerçekten de, mizah insanın dünyaya gülerek bakışıdır. Bu gülme kimi zaman kahkaha boyutuna ulaşabilir. Çelişki ve çarpıklıklar, düz mantığı alt eden tersinlemelerle öylesine zekâ dolu bir bakışla ortaya konur ki, o noktada gülüşü engellemek, kahkahayı tutmak olanaksızdır. Mizah, düşünce sisteminde ani kaymalara / (Aziz Nesin'in benzetmesiyle) ray değişikliklerine neden olduğu için, en acı olayları anlatırken bile bizi güldürür, en azından gülümsetir. (Buna ''kara mizah'' deriz ya, onu da Fransızca ''humour-noir''dan aynen çevirerek almışız. Türkçeye yakışanı, sanırım ''acı mizah''. Bunu da düşünsek mi?

Mizah hızlı akar

Mizah, dolambaçlı anlatımı sevmez. Onun için hızlı akar. Çünkü bir hedefi vardır ve onu vurmak, sorunu gülünecek kadar çelişkili, tuhaf ya da acı yanıyla bize sunmak amacındadır. Onun patladığı nokta, adeta bir şimşek yalazıyla aydınlanır. İşte bir çakımlık o aydınlanma anında gördüklerimiz gözümüzden kolay kolay silinmez. Mizahın gücü oradadır. Mizah, bu açıdan bakıldığında, karanlıkta şimşek gibi çakmaktadır.

Kimi zaman söze bile gerek kalmadan, yalnızca çizgiyle bunu başarması, onun kestirmeciliğinin en uç noktasıdır. Ancak her halikarda galebe çalan zekâdır. (Şimdi burada da, ''yarma aşı, kakma aşı'' der gibi(!), ''yazılı mizah, çizili mizah'' diye bir ayrıma da varıverdik işte...)

*

Karikatür sevgim, çocukluğumda ve gençliğimde okuduğum gazetelerden gelir. Onlardan sonra Akbaba başta olmak üzere mizah dergilerindeki karikatürler etkilemiştir beni.

Karikatürün ''resimli fıkra'' olmaktan çıkıp ''yazısız'' hale geldiği döneme rastladığı gençliğimiz. Yalnız söz değil; zamanla çizgi ve ayrıntı da azaldı karikatürde.

Çelişki, bir bıçak ucu inceliğinde ve keskinliğinde, ayrıntılardan arındırılmış ve espriye yoğunlaştırılmış bu haliyle, ona bakanın biraz daha zeki ve birikimli olmasını zorunlu kılıyordu.

Karikatür, en ücra köşedeki köylünün de anlayabileceği ''resimli fıkra'' dönemini kapatıp 'bakan'a seslenmeye başlıyor; artık kültürel birikimi ya da olup biteni izleme düzeyi de ona bakanın 'görme' derecesini belirliyordu.

Ben karikatürle sıkı fıkı olmaya başladığımda, Edirne'de parasız yatılı okuyordum. karikatürlerden bazılarını anlatmakta güçlük çektiğim ve kimileyin, ''Bu ne demek istiyor?'' diye zekâsına ve birikimine güvendiğim arkadaşlarıma sorduğum oluyordu. Bu güçlüğün nedeninin az önce söylediklerim olduğunu işte o zaman anladım.

*

''Yazısız'' (ya da ''sözsüz'') karikatürün öncülerinden Semih balcıoğlu'nu çizgileriyle işte o dönemde tanıdım. O yalın ve kıvrak çizgiler beni öylesine çekiyordu ki, onları kesip kesip saklıyordum.Gün geldi, biriktirdiğim karikatürler öylesine çoğaldı ki, okuldaki boş, büyük bir derslikte onlardan seçtiklerimle bir sergi açtım.

Resim öğretmenimin verdiği mat sarı, kalın kağıtlra yapıştırıp sergilediğim karikatürlerin yarısından çoğu kesinlikle balcıoğlu'nundu.

Sonra da hep izledim Semih Balcıoğlu'nu. Sevgiyle, saygıyla ve hayranlıkla.

O ise hep gözümüzün önüne karikatürlerini koyacak kadar çalışkandı. Yokluk çektirmedi. Bir büyük birikim, dev bir isim olarak Türk karikatür ve mizah sanatına ömrünü koydu, damgasını vurdu.

Bununla da yetinmedi. Karikatüre yeni anlamlar katmak ve yeni işlevler yüklemek için arayışlarını sürdürdü. Kimi karikatürlerinde zekânın üst boyutunu gösterdi. Güzelliğe değin uç noktaları ararken de karikatürün aracılığını denedi.

Bu dediklerimi, öteki karikatür kitapları gibi, 2001'de, Bilgi Yayınevi'nce yayımlanan (büyük boy, birinci hamur kağıda basılı) karikatür kitabı da somutluyor.

Karikatür meraklısı olup da edinmeyen varsa, daha geç kalmamalı.

*

Son zamanlarda günlük gazetelerde bazı köşe yazıları, haber ve yorumlar da karikatürle destekleniyor. Bu güzel alışkanlık edebiyat dergilerine sıçrayarak yaygınlaşıyor. En başta Varlık, yazı içeriklerine mizahi olarak 'çizgi'yle atılan bakışlara haylice yer veriyor. Cumhuriyet gazetesinde ve Varlık'ta bu işi pek güzel yapan iki ad var Kamil Masaracı ve Semih Poroy. Onların, yazıdan sağdıklarıyla sizi ayrıca nerelere gönderdiklerini görünce, bir yazının kaç boyutunun olabileceğini de düşünmeden edebiyorsunuz.

Böylesi çalışmalar zaman zaman kitaplara da yansıyor. Kitaplar çizgiyle ve çizginin getirdiği espriyle şenlenince, daha bir alımlı çalımlı oluyor. Okunma kolaylığı, bir gülümsemelik soluk ve bakışlarda parıltı... Okuru kitaba bağlayan ek bir güç bu.

Ülkemizin, 'ağzından bal akan' anlatıcılarının en önde gelenlerinden Tarık Minkari'nin anı, anekdot ve gezi notlarından oluşan ''Yılların Ardından'' adlı kitabı da, usta karikatürist Haslet Soyöz'ün çizgileri ve yorumuyla sunulmuş bir kitap. (Bilgi Yayınevi, 2001) Yine büyük boy ve birinci hamura basılı.

Bu tür kitapların, bilinen tanıtım çerçevesi içinde özetlenir gibi 'aktarılmaları' söz konusu değil. Kitabın üst başlığı, kitap kendini tanıtıyor zaten.

Arka kapak notunda, ''... gülmek, öğrenmek, en önemlisi kendisiyle ve yaşamla barışmak isteyenlerin kitabı!'' demiş.

Yaşamla barışık olmanın bir yolu da kitapla barışık olmak değil mi?

*

Tarık Minkari anılınca akla Aydın Boysan gelmez mi? Bu iki ünlü isim birbirinden bağımsız, yani ayrı ayrı bize öyle tadlar sunmuşlardır ki, onları okuya okuya yaşama gülerek bakmayı öğrenmişizdir. Ama nedense birini anınca, çoğun, ötekinin adı gelir akla.

Bilgece bir bakış

Aydın Boysan da, anılarını anlattığı zaman bile 'mizah yap'mıyor mu? Onun denemeleri de hep bir mizah tadı taşımıyor mu? Gülen/güldüren anlatının en sevimli, en birikimli, olaylara ve durumlara bilgece bakabilen adı, Aydın Boysan'ın son kitabı ''Aynalar'' adını taşıyor. (Bilgi Yayınevi, 2002.) Mizahın her dem taze kalan tadı... Düşünce kamçısını afur tafurla değil de, şaka gibi sallayarak beynimizin kıvrımlarında dolandıran gerçekten bilgece bir bakış egemen kitaba. Çarpıcı notlar ve yorumlar, her şeye değişik bir gözle bakan, hınzır, muzip bir zekânın parıltılarıyla dolu.

Tadımlık

''Konrad Adenauer... İkinci Dünya Savaşı sonrası F. Almanya'nın, ünlü başbakanı. Çoğu zaman sözünü öylesine 'oturturdu' ki, ondan kalan pek çok sahne anlatılır. Bir keresinde ise tersi oluyor.

Kendisi bir akıl hastanesi ziyaretinde, hastalarla yalnız konuşmak istediği için, yanına kimseyi almadan dolaşmaya başlar. Çok sayıda hastayla görüştükten sonra, ayrılırken kendini tanıtır

'Ben Başbakan Adenauer'im.' Hasta

'Evet... Bende de tıpkı böyle başlamıştı.'''

*

Anıların hep insanı çeken bir yanı vardır. Tabii, anlatmayı bilirseniz.

Anı kendini (aklayıp paklayıp) yutturmak da değildir, teşhir etmek de. Belki, kendini başkalarına bırakmaktır. Bir yüz, bir resim ve bir tarih olarak...

Anı, ömre düşenin, öteki insanlara anlatılması gerekenin anlatılabilen kadarıdır... İçtenlikten yoksun metinler, istendiği kadar anı diye yazılsın, öteki insanlara 'geçmez'.

Onun için anı yazmak biraz da yürek işidir. Geniş yürekli olmayan ve hasedin/fesadın girdabında debelenen insanların anı yazdıkları görülse bile, bunların okunduğu pek görülmez.

Anı, insanın kendi ömründen ve tanıklıklarından, başkalarının da bilmesi istediği bölümdür/bölümlerdir. Geçmişe tanıklık, geleceğe belgelik işlevi görmeleri bundandır.

Anının güzel anlatılanı, espriye boğulanı daha bir çeker insanı.

Bunlar bir kitapta mı toplanmış; başladığınla bitirdiğin bir olur. sanki şeytana uymuş, çekirdek yer gibisindir; bir türlü bırakamazsın.

Ben de, Kandemir Konduk'un ''Geldim Gördüm Çok Güldüm'' (Bilgi Yayınevi, 2002) adlı kitabını bir otobüsle, gündüz yaptığım Ankara yolculuğunda okuyup bitiriverdim.

Mizah dolu anılar

Kandemir Konduk'un anıları mizah yüklü. Sanat ve yazın dünyasının ünlü birçok adının yer aldığı bu anılar, gerçekten birbiri ardı sıra akıp gidiyor. Dili ve anlatımı çok rahat Konduk'un. Yer yer kendisiyle de alay ederek, gözlerini gözümüzden kaçırmadan anlatıyor anlatacaklarını. Onları belli öbekler halinde toplayarak...

Kitapta Konduk'un tahlil için örnek sidik vermek üzere girdiği tuvaletten boş kapla çıkması da var, Bodrum'da homoseksüel bir şarkıcının karşıdan geçen delikanlıya, ''Manastır 94'' diye randevu verişi de, Zurnik'in senaryoculuğu da...

Her biri birbirinden ilginç, onca anı... İlginç oldukları kadar, mizahi boyutlarıyla da okşuyorlar bizi.

*

Mizahın ustaları, mizahın işlevini hiçbir zaman unutmazlar. Onu unuttukları zaman, kendi (işlev)lerinin de biteceğini bilirler. Hem zaten, çıkış noktaları o dayanılmaz çarpıklığı işaret edip doğruyu göstermek isteği değil midir?

Umur Bugay da mizah alanının uzun koşucularından. Oyunları, sinema filmleri için yazdığı senaryoları ve Perihan Abla, Bizimkiler, Yazlıkçılar, Saygılar Bizden, Oğlum Adam Olacak, Komşu Komşu gibi dizi filmleri ve gazetelerde, dergilerde kalmış nice yazısıyla mizah alanının en üretken isimlerinden biri.

Umur Bugay, Bilgi Yayınevi'nin (2002) yayımladığı, (Savaş Dinçel'in çizgileriyle katkıda bulunduğu, ''Türk Küçükleri'' adlı ''mizah öyküleri'' kitabında ''bizi yazdı. Eleştirel gözlemlerine kattığı sivri dilli mizah anlayışıyla, akıcı Türkçesiyle.'' Hem de, ''medya'' için onca şey üretmiş ünlü bir ad iken, bunu yazarlığının reklamı için hiç mi hiç kullanmayı düşünmeden, kitabını adeta usulca çıkardı.

İyi de, mizaha karşı bu sessizlik niye? Bunca güzel eser gibi ''Türk küçükleri''ne de yeterince yaklaşım gösterilmemesinin altında yatan ne? Gülmeceyi edebiyat saymama büyüksünmesinin hâlâ gizli gizli sürdürülmesi mi? 'Bakar kör'lüğün yanına bir de 'okur kör'lüğü mü koymalı?

Kitabın kapağındaki son sözler, herkesin okuduğu üç beş kitabı okuyarak bir yılını doldurmaya alışmış, medya cehaletinin ve yönlendirmeciliğinin kurbanı okura söylenmiş sanki ''Gülmekten kırıl, eğlen ama oyunun da farkına var artık!..''

*

Ahlayıp oflayıp duran bir bilgisayar. ''Ver paramı!'' diyerek sayıkladığı isimler var Cavit, Murat, vb... ''Bir dokun, bin ah işit'' denen türden bir bilgisayar bu. Her harfinden ayrı bir feveran başlıyor ''Götürdüleeer götürdüleeer!'' ''Utanın ulaaan utanın!...'' ''Çaldılar, lüplettiler, hortumladılar.'' En sonunda bir yere takılıyor. Ekranda yarı çıplak bir kadın, hıçkırıklar içinde durmadan yineliyor ''Soyma beni, utanırım. Soyma beni, utanırım.''

Bitpazarından alınmış bu bozuk (kafayı yemiş) bilgisayardan ortalıkta o kadar çok varmış ki! Meğer bunlar batık bankaların haraç mezat satılan bilgisayarlarıymış...

Usta işi öyküler

''Soyma Beni Utanırım'' da (Bilgi Yayınevi, 2002) işte böyle usta işi, tam yirmi dört öykü var. Muzaffer İzgü ustalığının ve birikiminin, su gibi akıtığı öyküler bunlar. Her biri ayrı bir toplumsal yaraya parmak basıyor. Yukarda da değindiğim ve yazın dünyası dışından bir arkadaşımın önerdiği üzere ''acı mizah'' denmesinin daha uygun olacağını düşündüğüm ''kara mizah''ın en yaman örneklerini sunuyor İzgü. Öyküleri, güncel akışın içinden geçip gideni değil, kalıcı olanı yakalayan usta bir gözlemciliğin ürünü.

Kitapta üç öykü var ki, onlar İzgü'nün zaman zaman mizahın dışına çıktığını da gösteriyor ''Sarhoş Fesleğenler'', ''Rüzgâr Çanı'' ve ''Orhan'ın Yeşil Dünyası''. Bunlar, onca sorundan bunalmış insana soluk aldırmak için yazılmış gibi duran ve yalnızca yaşama sevinciyle yüklü öyküler. Dupduru, çocuksu denilebilecek kadar saf bir yaşama sevinci. Yazar belki de burada ''Biz mizah yazarları yalnızca 'oyun içindeki oyun'u ya da 'perde arkası'nı görüp göstermek gibi fitne fücurla uğraşmayız; yaşamın güzel yüzünden biz de haberliyiz,'' demek istemektedir. İncecik dokundurmalar olsa da, sevinçli bir şakıma gibi bu öyküleri İzgü'nün.

*

Soluksuz okumalar için Mizah! Evet, mizah! Mizahın tadı başka! Hele böyle usta işi kitaplarda...

CK, 09.01.2003

'Yaz Evi'nden 'Rüzgâr Geri Getirirse'ye bir öykücü

18/10/2006 · Kategori: Kitap

'Yaz Evi'nden 'Rüzgâr Geri Getirirse'ye bir öykücü

Mehmet Zaman Saçlıoğlu


Mehmet Zaman Saçlıoğlu ilk öykü kitabıyla eleştirmenlerin dikkatini çekmiş, öyküleriyle ilgili çok olumlu eleştiriler almış bir öykücümüz. Mehmet Zaman'ın öyküleri şimdi topluca Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında yayımlandı. Dört kitaptan oluşan bu öyküleri ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nu aldık bu sayımızın kapağına.


NURSEL DURUEL

Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun öykü dünyasına ilk kitabı Yaz Evi'nin kapısından girmiştim. O gün bugündür peşini bırakmadan okuduğum, yazacaklarını merakla beklediğim yazarlardan biri oldu. Yeni öykü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse'yi Sarkaç'taki şiirleriyle birlikte okumak, onlarla eşzamanlı olarak yeni baskıları yapılanYaz Evi'ne, Beş Ada'ya yeniden dönmek tam bir okuma şöleni oldu benim için. Rüzgârın geri getirdiklerini yazarına sormak istedim.


***

-Rüzgâr Geri Getirirse'nin alt başlığından, Eşikli Öyküler'den yola çıkarak, 'eşik'ten başlayalım söyleşimize. Kitabın yapısına, biçimine, içeriğine ilişkin açılımları olan bir kavram çünkü eşik. Kitaptaki yedi öyküden altısının önünde birer giriş metni yer alıyor. Şiirle denemenin iç içe yoğrulduğu sıkı dokunmuş metinler bunlar. Tıpkı evlerimizin, odalarımızın kapılarındaki eşikler gibi işlevsel ve işlekler. Nasıl doğdu bu fikir; hangi gereksinimlerden kaynaklandı?

-Rüzgâr Geri Getirirse kitabım yapı olarak önceki kitaplarım olan Yaz Evi ve Beş Ada'dan farklı. Bu farklılık özellikle öykülerin önlerinde birer giriş metni bulunmasından kaynaklanıyor. Öykülerimi yazarken kimi zaman şiire yakın bazı tümceler geliyor kalemin ucuna. Kimi zaman öykünün içine girmeyen ama çevresinde dolaşan, öyküyü sarmalayan bazı düşünceler, deneme parçaları ortaya çıkıyor. Daha sonra çalışırken öyküde fazlalık gibi durabilecek bu tümceleri, paragrafları çıkarıyorum. Ama sonuçta, öykü bittiğinde bir eksiklik duyumsadığım oluyor. Öyküyle ilk kez karşılaşan okuyucu bu eksikliği fark etmiyor, ama ben yazma eylemi sırasında attığım 'fazlalık' ların başka türlü söylenemeyecek bazı şeyleri de götürdüğünü biliyorum. Öykü, bir düzyazı türü. Gündelik konuşma ritmimize, düşünce mantığımıza uygun bir dili var. Deneme de bir düzyazı türü. Mantığımıza uygun; ama yoğun ve sistemli bir düşünce ve araştırma sonucunda oluşuyor. Günümüzün her saatinde bir denemeci diliyle ve aklıyla yaşamıyoruz. Şiire gelince, günlük mantığımıza, günlük dilimize en uzak yapıyı onda görüyoruz. Bu yüzden de bizde en çok çağrışım yapabilen metinler şiir metinleri oluyor. Bu noktada bir parantez açıp şiir çevirisinden örnek vermek istiyorum. Bilindiği gibi şiir çevirisi hayli güç bir iştir. Şiir kendi yazıldığı dile bile çevrilemez sözünü anımsıyorum. O zaman biz başka bir dilde yazılmış şiiri bir tek çeviriden okuyup onu nasıl tanıyacağız? Anlayacağız demiyorum; çünkü anlama şiirin algılanmasının yalnızca bir yanıdır. Şiirin ses yapısı var, anlamı var, imgesi var. Bu üçü birleşerek bizde bütünsel bir etki yapıyor. Belki, başka dildeki bir şiiri tanımak için onun en az üç çevirisini okumak gerekir diyebiliriz; ya da o şiiri üç ayrı niteliğiyle çevirmek. Birinci çeviri onun anlamını öne çıkararak yapılabilir. Ses ve imge, anlama feda edilebilir bu çeviride. İkincisi imgesini çevirme yoluyla yapılabilir. Yani, şiirin yazıldığı dilde okuyucusunda yarattığı imgeye en yakın olanı şiirde yansıtmak. Bu çeviride de ses ve anlam imgeye feda edilebilir. Üçüncü çeviri şiirin sesinin yansıtılmasıdır. Ritmin (durakların, ses iniş çıkışlarının, uyakların) ve belki görsel düzenin öne çıkarıldığı bu çeviride de anlam ve imge ikinci planda kalır. Okuyucu bu üç çeviriyi de okuduktan sonra şiir hakkında daha iyi bir bilgiye sahip olabilir. Şiirin bilgisine sahip olmak, şiirden, yazıldığı dildeki tadı almak değildir doğal olarak. Bu yalnızca şiiri daha iyi tanımaktır. Konumuza dönersek; öykünün yazılışı sırasında bir kenara koyduğum metinlerin taşıdıkları imge, anlam ve sesle bir başka bütünsellik yarattıklarını gördüm. Yaratılan bu etki bir bulutsu gibiydi, ya da bir rüzgâr. Hareketli, derinleşip yükselebilen, öykünün çevresinde dolaşan bir başka canlı varlık gibi. Bu yapıyı işleyebilirsem öyküye giriş metni haline getirebilirsem, okuyucunun bir kitabın önsözünü okuduğunda olduğu gibi öykü hakkında biraz daha bilgiye sahip olabileceğini fark ettim. Ancak bu metinler önsözden öteye geçen, öykünün içinde verilememiş etkileri yaratan birer edebi metin olmalıydılar aynı zamanda. Bu metinlerin, öykü ile birleştiklerinde, öykünün tek başına yarattığı etkiyi güçlendirebileceğini, öyküye bir ses ve imge girişi oluşturabileceklerini düşündüm. Böylelikle eşik metinler doğdu.

- O zaman, eşik metinler doğarken adlarını da birlikte getirdiler.

- Eşik sözcüğünün isim annesi sayın Prof. Şara Sayın'dır. Bu kitabı bitirdiğimde, öykülerin önlerindeki metinlere koyacağım ad konusunda kararsızdım. Hiç ad koymamak da vardı ama bu metinlerin öykünün ana metniyle olan ilişkisini tanımlamakta okuyucu güçlük çekebilirdi. Kitabı birkaç dostuma gösterdim ve önerilerini sordum. Şara Sayın'ın önerdiği Eşik'in bu metinlerin işlevini en iyi tanımlayan sözcük olduğunda herkes düşünce birliğine vardı. Çeşitli sözlük ve ansiklopediler bu sözcüğün, bilimin, sanatın ve yaşamın birçok alanında kullanıldığını gösteriyor. Önce giriş anlamı karşılığında Eşik adını alan bu metinlerin, bu adın konmasından sonra Eşik sözcüğünün içerdiği başka özellikleri de taşıdıklarını gördüm. Ev eşikleri sizin de söylediğiniz gibi işlek ve işlevseller. Bu eşiklerden geçilerek evlere giriliyor ve çıkılıyor. Eşikler, kapılarla birlikte varlar. Akdeniz'in kapısı olan Cebelitarık Boğazı, denizbilimde bir eşik sayılıyor ve eşikler genellikle en çalkantılı bölgeler. Öykülerimin eşikleri de anlamın, sesin çalkantılar içinde olduğu metinler. Müzikte, telli çalgıların eşikleri iki işlevi yerine getiriyorlar. Tellerin titreşimini sınırlıyorlar ve bu titreşimi çalgının göğsüne, ses tablasına doğru iletiyorlar. Öykülerdeki eşikler de titreşimlerini öykü metnine ileterek; öykünün gövdesinde, tek başına okunduğunda elde edilen seslerden farklı ve zengin seslerin oluşmasını sağlıyorlar.

Çalkantının oluşması birkaç nedene bağlı. İlki, düşünceyle imgenin birbirini güçlendirmesi. (Bunu edebiyatımızda en başarılı biçimiyle Melih Cevdet Anday'ın yapıtlarında gördüm. Onun şiirlerinde düşünceyi, kimi düz yazı ve oyunlarında ise şiiri algılarız.) Ama bu denge öylesine bıçak sırtı bir dengedir ki dikkatli kullanılmazsa hem düşünceyi hem imgeyi bozar. Metinlerdeki sesin, düzyazı şiirde olduğu gibi, metnin görsel değil, imgesel ve anlamsal ritmini sağlamasına çalıştım yer yer, kimi zaman da ses ritmini ikinci sıraya atıp, bir denemedeki gibi doğrudan düşünceyi yazdım.

-Kitabın bir de görsel yanı var, görsel eşikler...

-Evet, eşiklerin başındaki süslerin içinde yer alan figürler görsel eşikler sayılabilir. Hatta, bu figürler, eşiklerin görsel adları gibi de düşünülebilir. Eşik metinler öyküye bir hazırlık oluşturuyordu. Görsel elemanlar da eşik metinlere bir hazırlık oluşturuyor. Okuyucu süsün içindeki kaplumbağayı görüp eşik metne geçiyor, burada kaplumbağa ile ilgili henüz adlandıramadığı birkaç izlenim ediniyor ve kaplumbağa ile gerçek anlamda öykünün içinde tanışıyor.

-Kelebekleri Gördüm başlıklı son öykü, kitapta eşik metni olmayan tek öykü. Zaten kendisi bir son eşik, kitaptan çıkış olduğu için mi öyle?

-Evet Kelebekleri Gördüm, hem görsel adı hem de yazısal adı olan bir son metin-öykü. Dediğiniz gibi kitaptan çıkış eşiği aynı zamanda. Bu metnin son paragrafının, sinema filmlerinin sonundaki 'Son' sözcüğünün yaptığı etkiyi yaptığını düşünüyorum; kitabın ta başını, ve sonra bütününü anımsatan bir son tümce gibi.

'Adamla kız kolları iki yana açık, birbirlerinden biraz uzakta kelebeklere bakakaldılar. Kelebekler, parkın dört bir yanına dağıldılar ve Zaman'ın içindeki yerlerini aldılar. Bunu hiçbir bilim çözemedi; Bilgi'deki boşluk daha da büyüdü. Bana gelince, kelebeklerin aynı anda her yöne uçabilmelerinin, farklı zamanlardan kesilmiş kelebek resimlerinin aynı düzleme bir arada yapıştırılmasıyla oluştuğunu anladım. Rüzgâr'ın bizim başka zamanlarımızdan aldığı metinleri bir gün geri getirmesi gibi. Dünden beri bu büyük bilgiyle mutluyum.?

Zamanın rüzgârı

.-Şunu da eklemek gerek Eşik metinler bir yandan kendilerini izleyen öykülere bağlanırken bir yandan da sonraki eşiklere ilmek atıyor ve kitaba bütünlük kazandırıyorlar. Son yıllarda yazılan öykü kitaplarında bütünlük oluşturma eğiliminin arttığını, hatta öykülerin baştan kitap olarak tasarlandığını görüyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

- Eşik metinler, dediğiniz ilmeklerle kitaptaki tüm metinleri birbirine bağlıyor; ya da, Migurlar öyküsünün eşiğindeki yaşlı şairin söylediği gibi eşyaların(burada öykülerin) arasındaki boşluklara ağlar örüyor. Bu bütünlük bu kitap için önemliydi çünkü kitabın konularından biri rüzgârın metinleri geri getirmesiydi.Önceden yazılmış olan üç öykü, kitabın içine girerken, onların arasına da ağlar örüldü. Bir bakıma rüzgâr benim yazıp da kendisine bıraktığım öykülerimden bir seçim yaptı, seçtiklerini geri getirdi. Bunların zamanın rüzgârına dayanıp dayanmayacağını bilemem ama belki de bu rüzgâra dayanabilmek için birbirlerine kenetlenmişlerdir.

Bu konuya genel bakışıma gelince Acaba, öykü kitaplarında son yıllarda görüldüğünü söylediğiniz bütünlük oluşturma eğilimi, bir başka edebi tür olan romanın karşısında öykünün, okurun ilgisini çekme açısından biraz daha güçlü olmaya çalışmasından kaynaklanıyor olabilir mi diye düşünüyorum. Ama böyle olmayabilir. Çünkü, hiçbir şey bir başka şeye benzeyerek kendi özelliğini, kimliğini koruyamaz, kendine değer katamaz. Belki bunu yazar bazında ele alabiliriz. Belki bazı yazarlar böylesine bir bütünlük oluşturma çalışması ile teknik olarak kendilerini yazmayı düşündükleri bir romana hazırlıyorlardır; bazı yazarlar ise, yeni bir öykü anlayışı oluşturmak, öykünün sınırlarını genişletmek için bunu yapıyorlardır.

-İlk soruyu yanıtlarken bir ölçüde değindiniz, ama ayrıca sormak istiyorum. Hem Sarkaç'taki şiirlerinizde hem Rüzgâr Geri Getirirse'de insanın değişmeyen yanlarıyla ve insanlığı uğraştıran temel sorunsallarla ilgileniyorsunuz; en başta zaman kavramıyla. Zaman, rüzgâr, su, gökyüzü anahtar sözcükler. Diğerleri de zamanla, insanın yazgısıyla, varoluşundan bu yana sürdürdüğü arayışlarla ilişkili Ölüm ve ölümsüzlük arayışı, doğanın düzeni, döngüsellik ve sonsuz çeşitlilik, değişim, yaratma arzusu, sanatsal yaratının ve dilin gizleri v.b... Eşik metinlerle öyküler arasındakı sıkı birliktelik, ayrışarak çoğalma, katmanlaşma bu noktada öne çıkıyor kanımca. Özellikle seçilen dil ve biçem açısından söylüyorum bunu. Ne dersiniz?

İki farklı biçem

-Rüzgâr Geri Getirirse, son beş yılda yazılmış öykülerden toparlandı ama Sarkaç'ta ki şiirler son 15 yılda birikmiş şiirlerden seçildi. Aslında Sarkaç, benim yan yana dizilmiş üç öykü kitabımın üstünde bir gidip bir geliyor gibi. 1994-2002 arasında yayımlanmış olan bu kitaplardaki(Yaz Evi, Beş Ada ve Rüzgâr Geri Getirirse) değindiğiniz temel konular, Sarkaç'taki şiirlerin de temel konuları. Rüzgâr Geri Getirirse'deki eşikler, bir açıdan şiirlerimle öykülerim arasında zaman zaman düzyazı şiir, zaman zaman deneme etkileri yaparak şiirlerimi, öykülerimi, daha doğrusu beni bir yazar olarak örüyor. Kendimi bütünlüyormuşum gibi duyumsamamı sağlıyor bile diyebilirim biraz abartarak. Eşikler, kavramlarla, değişik zamanlar ve mekânlar içinde ve mitolojilerden de yararlanarak yazılmış metinler. Bu yüzden daha evrensel ve belki de sonsuzluk içinde yer alıyormuş izlenimi veriyor. Öykülerde ise tüm bu izlenimler (ve başkaları da) bir olayda odaklanıyor. Bir benzetme yapacak olursak Evlerimiz zaman olarak bizim ömrümüzle sınırlı. Mekân olarak da sınırları var. Biz gidince başkaları da yaşayabilir orada ama bir başka evdir artık orası. Yani biz evimizin içinde bir öykü oluştururuz sanki yaşadığımız sürece. Oysa evimizin kapısı ya da eşiği bir yanıyla bizimdir bir yanıyla da bizim dışımızdaki her şeye açıktır. Kapı girişinde durursak Cebelitarık örneğindeki gibi çalkantıyı ya da rüzgarı fark ederiz. Eşiğin dışındaki her şey evrensel ve sonsuzluk kavramları içinde değerlendirilebilir. İşte Rüzgâr Geri Getirirse kitabımın eşik metinleri de bir evin eşiği gibi. Öyküler ise, kapı kapandıktan sonra içinde olduğumuz ve bizim olan ev. Eve sığınabilmek için dışarıyı gezip eşikten geçmek gerek. Katmanlaşma da burada doğal olarak oluşuyor. İki farklı biçem birbirine bağlanırken çağrışımların artmasını sağlıyorlar.

Dilin uğultusu

- Söz dil'e gelmişken şunu da söylemek isterim. Müthiş bir uğultusu var bu kitabın. Özellikle eşik metinler rüzgârın, zamanın, dilin uğultusunu taşıyor. 'Her sözcüğün rüzgârı kendi içinden doğar' diyorsunuz bir yerde. Dille ilişkiniz, dile bakışınız adeta bir alt metin gibi sürüp gidiyor kitap boyunca. Bu konudaki düşünceleriniz?

-Sözünü ettiğiniz uğultu, yukarıda değindiğim, Cebelitarık'ta olduğu söylenen çalkantının ya da evin kapısında durduğumuzda esen rüzgârın uğultusu olabilir mi acaba? Kavramların, anlamın, imgenin farklı yönlerden ve farklı zamanlardan eserek aynı suda yarattığı çalkantının uğultusu? Bu keşke, bir haiku'nun, yalnızca kiraz çiçeklerini anlatırken yarattığına benzer bir uğultu gibi olsa. Bu uğultuyu dingin bir suda gökyüzünün yansımasında da bulabiliriz. Dilin, akılla ilişkisi olduğu kadar olmasa da doğayla da ilişkisi var. Yansıma sesler doğadan yansırken içlerinde doğayı da barındırıyor. Edebiyat, yazardan yansırken içinde yazarın doğasını, aklını, sezgisini barındırıyor. Öykülerimde, şiirlerimde dil, bir konu olarak da beni ilgilendiriyor. Dilbilimci değilim. Bu yüzden dile bilimle değil, yine sezgiyle ve edebiyatla yaklaşmayı yeğliyorum. Toprağı kazan bir çiftçinin bir yandan elindeki kürekle konuşması, ona maniler düzmesi gibi bir şey bu.

-Öykülerin uzandığı alanlar arasında mitolojiler, söylenceler, eski metinler ağırlıklı bir yer tutuyor. Bilimsel bilginin anasının düş ve korku olduğunu düşündüğünüz için mi bu böyle?

Yeni düşler

-Masallar aslında bizim çocukken edindiğimiz bilgiler. Bize neden çocukken gerçek yaşamı öğretmiyorlar da masal anlatıyorlar? Gerçeği o yaşta anlayamayız diye mi? Gerçeklerin çok karmaşık ve kötü olmasından mı? Gerçekleri ne kadar geç öğrensek o kadar iyi olur diye mi? Büyüklerin gerçek yaşamdan bıkmış olmaları nedeniyle mi? Ama iyi ki anlatıyorlar da güzeli, yararlıyı, doğruyu öğreniyoruz. Bunları bize masallardan başka hiçbir şey öğretemez artık. Bilimsel bilgi, insanın doğaya karşı koyma gereksiniminden çıktı. İnsanlar düşlediler, yarattılar, sonra yarattıklarının yeni bilgilerin yanı sıra yeni düşler getirdiğini gördüler. Düşler zamanla karabasana dönüştü. Bugün insanlığı yöneten en büyük güç korku. Mitolojilerdeki en korkunç canavarlar bile, bizi bugünün gerçek korkularından koparıp huzurlu bir uykuya dalmamızı sağlayacak masum öğeler. Belki de çocukluk masallarımı özlüyorumdur mitolojileri konu edinirken.

- Kimi kez Migurlar başlıklı öyküde olduğu gibi öyküyle eşik arasında, kimi kez de Heykel'de ve Filmler'de olduğu gibi öykünün kendi içinde paralel kurgularla karşılaşıyoruz. Aslında kurgu yerine akış demek daha doğru sanırım, öylesine doğal çünkü. Doğanın, insanlığın geniş zaman içinde oluşturduklarıyla günlük hayatımızdaki rastlantıların, acınası gizlerin veya yaratma eyleminin oluşturduğu koşutluk ve karşıtlık... Bu, hem tekniğinizde hem de biçeminizde (humour) karşılık buluyor. Neden bu ölçüde çekici geliyor size koşutluklar?

- Bunu çekici olduğu için yapmadım. Öyle olması gerekiyordu; yazarken kendiliğinden oldu. Demek benzerlikler kurmak ya da benzemeyenleri göstermek benim kişilik yapım. Bu sanırım ki ta derinlerimde yatan adalet duygusundan kaynaklanıyor. Eşitlik, adalet, hiçbir şeyin hakkını yememek gibi. Bu anlayış beni her şeyi birbiriyle kıyaslamaya, ölçmeye götürüyor olabilir. Ayrıca teknik olarak bakarsak, nesneler arasındaki ağların, nesnelerin zaman ve mekân içindeki hareketlerine uygun olmaları gerekir; yoksa yırtılırlar. Öyküler de akarken eşiklerinin onlarla birlikte akması kaçınılmazdı. Yaşamda görmesini bilirsek bazı şeylerin ya da olayların birbirine koşut olduğunu fark edebiliriz. Yine görmesini bilirsek bazı şeylerle olayların birbirine zıt olarak geliştiğini ve aktığını da görebiliriz. Migurlar adlı öyküde eşik metinde Gılgamış'ın ölümsüzlük otunu yılana kaptırdıktan sonra üzülmesi ve tanrılara, kendisinin aslında bu otu Uruk'un yaşlıları için elde etmek istediğini söylemesi; öyküdeki dedenin uzun yaşam duasını, kendisinin yanı sıra çocukları ve torunları için de istediğini söylemesi ile koşutluk içinde. Bu hem acıklı hem gülünç bir motif. Heykel öyküsünde de, öykünün içinde koşutluklar var. Yüz binlerce yıl bir kayanın içinde sıkışıp kalmış bir kaplumbağa ile yüzlerce yıl varlığını koruması düşünülen bir heykelin içine koyulmaya çalışılan birtakım nesneler yine acıklı ve gülünç bir benzerlik, koşutluk gösteriyorlar. Filmler öyküsünde de ötekiler kadar olmasa da, geçmişe ait olan ve izlenilmesi hem merak hem üzüntü doğuran iki ayrı filmin koşutluğu var. Kendini göstermek istemeyen bir çocuk ve yazgısının artık göstermek istemediği bir çocuk arasında var olan, tam bir koşutluk olmasa da birbiri içinde, birbirini destekleyerek gelişen iki farklı olay var. Aslında doğa açısından düşünürsek, ne koşutluk var ne de zıtlık. Bunlar bizim kendi sınıflandırmalarımız. Zaman akıyor ve zamanın içinde olaylar gerçekleşiyor. Bunların zıtlık oluşturmaları ya da benzerlik taşımaları tamamen bizim neyi gördüğümüz ve nasıl adlandırdığımızla ilgili. Bu adlandırmayı ise kendi yazar kimliğimiz ile yapıyoruz, kimliğimizi ise, doğuştan bizde olan yapıya eklenmiş ve eklediğimiz eğitim sağlıyor. Teknik olarak bakarsak, benzetmelerin ve karşıtlıkları sergilemenin okuyucuya geniş bir ilişkiler zemini çizdiğini söyleyebiliriz.

-Şiirlerinizde de öykülerinizde de edebiyatın ve öteki sanat dallarının ustalarına doğrudan ya da dolaylı göndermeler var. Ama öyle görünüyor ki Rüzgâr Geri Getirirse'ye adını veren öykü bu açıdan epeyce ayrıcalıklı.

Melih Cevdet'i düşünerek

-Bazı ustalarım var ki onlardan çok etkilendiğimi sanıyorum. Bunların başta geleni Melih Cevdet Anday. Onun yanı sıra, Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal, Salah Birsel, Edip Cansever birbirlerinden farklı yapıları içinde sevdiğim şair ve yazarlar ama Melih Cevdet'in yeri başka. Rüzgâr Geri Getirirse'yi onu düşünerek kurguladım. Melih Cevdet Anday, kanımca her yazarı ilgilendiren konuları hem şiir hem düzyazı hem tiyatro oyunu dilleriyle ele almış ve hayranlık uyandıran yapılar, anlamlar oluşturmuş bir yazarımız, düşünce adamımız. Üstelik yazma edimi, dil, zaman, kültür, mitoloji onun da çok temel konuları. Ustalara gönderme, belki onlara teşekkür etmeyi içinde taşıyor. Bu arada; Hans Arp'in 'Ömrümün bir bölümü heykele geçinceye kadar çalışıyorum' sözü bir sanat yaratısını tanımlamak için söylenmiş sözlerin en güzellerinden biridir. Böyle bir sözü Heykel ile ilgili bir öykü yazarken almamazlık edemezdim.

-Rüzgâr Geri Getirirse'nin iç içe açılan, açıldıkça genişleyen, derinleşen, katmanlarını çoğaltan yapısını oluşturmanızda -ki bu yönelim baştan beri görülüyor yazdıklarınızda- akademisyenliğinizin, sanatın kuramsal yanıyla uğraşıyor olmanızın payı nereye kadar?

-Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim üyesi olmanın bana kazandırdığı çok şey olduğunu sanıyorum. Sanatlar arasındaki ilişkileri fark etmemi ve anlamaya çalışmamı sağladı bu. Farklı alanlardaki sanatçıların aynı konularda farklı etkilenmelerle farklı yapıtlar verdiklerini, bunun ne büyük bir zenginlik olduğunu gördüm. Sanatlar arasındaki ortak noktalar üzerine düşünmek, insanların ortak dertleri, ortak mutlulukları üzerine düşünmek gibi insana geniş ve derin bir zemin hazırlıyor. Edebiyat ile plastik sanatlar arasında da ortaklıklar var, müzikle edebiyat arasında da. Nasıl su, bulutlarla toprak arasında sonsuz biçimde dönüyorsa, sanatın değişmez çekirdeği de o sanattan bu sanata dönüp duruyor. Ah biraz da bilimi bilseydim de, sanatla bilim arasındaki ortak çekirdeği de görebilseydim diyorum.


Rüzgâr Geri Getirirse/ Mehmet Zaman Saçlıoğlu/ İş Bankası Kültür Yayınları/ 136 s.

Yaz Evi/ Mehmet Zaman Saçlıoğlu/ İş Bankası Kültür Yayınları/ 123s.

Sarkaç/ Mehmet Zaman Saçlıoğlu/ İş Bankası Kültür Yayınları/ 52 s.

Beş Ada/ Mehmet Zaman Saçlıoğlu/ İş Bankası Kültür Yayınları/ 134 s.

********************************************

Öykü eşiğinde rüzgârla


NALAN BARBAROSOĞLU

Paldır küldür girilmez öyküye. Öykünün önünde hep bir eşik vardır. Bir hikâyedir, bir yaşantıdır, bir söylentidir bazen bu eşik; öyküye girerken unutulmuş bir yüz, çizilmiş bir resim ya da bir su damlası kılavuz olabilir yazana; harap bir ev, arnavutçileğinin kokusu, günışığı, görünüp kaybolan bir tebessüm, yırtık bir çorap, çınlayan bir kulak da elinden tutabilir öykü yazarının, yazılmış bir başka metin de. Anlatılan hikâyeden bu yüzden farklıdır öykü. Bu yüzdendir ki, anlatılan her hikâye, öykü metni olmaz yazıldığında. Bu yüzdendir ki, öykü anlatılmaz, okunabilir ancak bir başkasına. Öykü sesin büyüsüne ek olarak yazının büyüsünü getirir beraberinde... Yazılmış sesin. Elbette farklıdır yazılı ses, duyulan sesten. Yazılı sesin kurduğu atmosfer, sesin ve dilin anlam katmanlarına bir yenisini daha ekler Yazanın, anlatıcıları aracılığıyla kurup aktardığı dünyanın anlamını. Bu anlam, soluk alıp verdiğimiz dünyanın içinden çıkıp başkalaşarak dönen yeni bir yorumdur çıktığı dünyaya. Tıpkı Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun yeni öykü kitabında da yaptığı gibi.

Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Yaz Evi (1994) ve Beş Ada (1997) adlı öykü kitaplarından sonra yayımladığı Rüzgâr Geri Getirirse / eşikli öyküler adını taşıyan kitabında öykünün bu yapısal niteliğini de vurgulamak istercesine öykülerini eşikleriyle birlikte sunuyor okurlarına. 'Rüzgâr Geri Getirirse', 'Göl ve Gölge', 'Migurlar', 'Filmler', 'Heykel', 'Topaç', 'Kelebekleri Gördüm' adlarını taşıyan yedi öykü eşikleriyle birlikte yazılıyor kitapta. (Sadece 'Kelebekleri Gördüm' adını taşıyan öykü ise, eşiğini içinde barındırıyor. Öykü eşiğinin de bir öykü olabilmesine örnek olmak için belki.) Hemen hepsi de anlatılan hikâyelere dayanan öyküler bunlar. Klasik hikâye biçimini kullanan yazar, hikâyelerin arkasındaki anlamla örüyor öykülerini. Zamana direnen, direnmekle kalmayıp meydan okuyan insan soyunun hayatta yer alma biçimlerine büyük bir soğukkanlılıkla bakabiliyor böylece. İnsanoğlunun en yenilmiş anında bile. Arka anlamı pekiştirense, öndeki eşikler... Mehmet Zaman Saçlıoğlu, yeni öykülerinin tümünde de 'insan'ın 'zaman'la ilişkisine farklı aynalar tutuyor, geçen zaman içindeki 'geçmeyen zaman'ın dalgalarına dokunmaya çalışıyor, etkilerine odaklanıyor.

'Filmler' öyküsü

Kitaptaki 'Filmler' öyküsü üzerinde özellikle durmak istiyorum... Çocukluğunun görüntülerinden 'belki de bugüne ilişkin, bugününü biraz daha açımlayan başka bir anlam çıkarmasına dayanak olacak- içindeki ben'i bulma hevesine kapılan anlatıcı, sekiz milimetrelik filmlerde kendi çocukluğunun izini sürerken rastlantıyla bir bebeğin 'ailesiyle birlikte- kısa süreli yaşamına ilişkin görüntüleri izleyince bundan vazgeçer... Anlatılabilecek hikâye bu kadar. Anlatılmayan, yazılan, okunmayı bekleyen öykü ise, eşiğiyle birlikte kabuk kabuk kurar kendini... Öykünün eşiğinde, 'Yıkanırken çocukluk ayaklarımın görüntüsü geldi gözlerimin önüne. Suyun her yıkanışta ayaklarımı biraz daha değiştirdiğini anladım o zaman. Bu suyun kırk yıl önce bir akşamüstü beni yıkayan o su olduğunu, dönüp bana gelince ayaklarımın o günkü görüntüsünü geri getirdiğini de anladım. Aynı suda iki kez yıkandım böylelikle. Çocukluğumun suyunda. Korkumun, umudumun, heyecanımın suyunda... // Yüzümü merak ettim, o günkü yüzümü. Aynada, camda gördüğüm, kimsenin görmediği yüzümü. O günkü kendime bakışımı merak ettim. Ama su gitmişti, çocuk ayaklarımı da götürerek, kimsenin görmediği ayaklarımı...?' (s. 55)* diye yazar Saçlıoğlu. Ve öykü sorularını çoğaltmaya başlar içten içe Bir çocuğa baktığımızda yetişkinliğini ne kadar bulabiliriz onda?.. Bulduğumuz her ne ise, çocuğa mı haksızlıktır, yetişkin haline mi?.. İçimizde sakladığımız çocukluğumuzun görüntüleri o çocukla ne kadar örtüşüyor?.. Çocukluğumuzdan anımsadıklarımız ne kadar kurgusal?.. O kurgular yaşanan ya da hayal edilen hangi gerçekliklerle sarmalanıyor?.. O kurgulardaki 'gerçek'le, tanıkların 'gerçek'leri 'genelde-neden birbirine uymuyor?' Yaşanmış zaman, yaşanmakta olan zamanın içinde akarken ne değişmektedir?.. Zamanın kendisi mi, zamanın içinden geçen insan mı?.. Bir başka çocukluğun gerçekleri ya da kurguları bir başka çocukluğun gerçeklerini ve kurgularını ne kadar etkiler ayrıca?

Yazılan öykü, eşikten çoğaltılan sorulara bir yanıt değil kuşkusuz. Sorularla da, yanıtlarla da bir alışverişi yoktur çünkü öykü gerçekliğinin. Olsa olsa bir tablo belki bakılmayı, yorumlanmayı, içimizde yeniden üretilmeyi bekleyen. (Sorularımızı sadece öykünün yaşam içindeki duruşuna bakabilmek için bir anahtar destesi olarak sıralayabiliriz. Eğer böyle bir kaygımız varsa elbette.) 'Filmler' öyküsü bizi çocukluğun kıyısına götürüyor ve oradan baktığımız denizin renklerini çoğaltıyor. Çocukluk, hayatı ve kendisini üreten ya da eksilten insan bireyinin ömür döngüsünde bir başlangıç mı sadece? Bu başlangıçtan sona kalanlar, ömür bittiğinde hayata da kalanlar olarak yorumlanabilir mi acaba? Her çocukluk kendine baktırır mı?.. Her çocukluğa bakabilecek kadar geniş bir yüreğe, engin bir bakış açısına hangimiz sahibiz?.. Bu sorulara verilecek doyurucu bir yanıtım yok. Sadece, çocukluğun çok sert, çok acımasız, insanın elini kolunu bağlayan ve eylemsiz bırakan bir yapısı olduğunu sezinleyebiliyorum. Ben kendi adıma, çocukluğumla hiç olmazsa bir kez 'yine öyküde olduğu gibi- bir pencere camında da olsa karşılaşmak gerçekten isterdim. Bir gün, vakti geldiğinde oradan bana bakacak yüzün ifadesini gerçekten merak ediyorum. Onu gördüğümde, diğer çocuklukları da okumayı sökmeye başlayabilirim belki. Duyduğum çocuk seslerinin arkasındaki anlamı yorumlamaya belki başlayabilirim. Yaşadığım dünyayı da.

Nursel Duruel, Mehmet Zaman Saçlıoğlu için, 'Kuramsal birikimiyle hayat deneyimlerini ve gözlemlerini; düşünsel olanla duyumsal olanı birbirinin içinde eriterek akıtıyor öykülerine'** demişti. Aynı tutumu, yeni kitabında da sürdüren, yaşarken zamanın girdabına kapılıp giden yaşantılardan rüzgârın geri getirdiklerini kaleme alan Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun Sarkaç kitabına adını veren şiirindeki dizelere bırakmak istiyorum sözü 'Denizin gezen düşüncesi rüzgâr // yaşlı bir el gibi sırtımı sıvazlar // Dalgalar sanki zaman; // bir bırakır, bir tutar.'


* Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Rüzgâr Geri Getirirse / eşikli öyküler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ağustos 2002, 136 sayfa

**(Cumhuriyet Kitap, sayı 388, 4 Temmuz 1997)

Çok izlekli, çok katmanlı öyküler


EMİN ÖZDEMİR

Bu yazıyı yazarken Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun üç öykü kitabı duruyor önümde. İlki Yaz Evi (Cem Yayınevi, 1994). Öykücülüğümüzün kapısından bu kitabıyla girmiş, okurlarının karşısına bu kitabıyla çıkmıştı Saçlıoğlu. Kitaptaki öyküler, kitaplaşmadan önce ödüllendirilmiş (Yunus Nadi, 1993 Yayımlanmamış Öykü Ödülü), kitaplaştıktan sonra da 1994 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanmıştı. Kurgu ve söylemsel doku yönünden tazeliği olan öykülerdi bunlar. Değişik insanlık durumlarını alışılmış kalıpların dışına çıkarak vermeye çalışan bir yaklaşımın ürünleriydi. Okur üzerinde düşündürücü, sorgulayıcı etkiler bırakan, sürükleyici, rahat okunan öyküler...

Yeniden 'Yaz Evi'

Yeniden karıştırıyorum Yaz Evi'ni. Kimi öykülerin kenarlarına notlar düşmüşüm ilk okuduğum günlerde. Örneğin "Bir Kadın, Bir Erkek" adlı öykünün bitimine "insan doğasına alaysamalı bir bakış" diye yazmışım. "Yaz Evi"nin sonuna "derinlikli bir öykü... Kumaşında Haldun Taner öykücülüğünden iplikler var" tümcesini eklemişim. Nedense öykü, böyle bir izlenim uyandırmış bende. "Yalanın İki Yüzü" için de "güldürgenliğe varan ustaca bir düzenleme" demişim. En çok da "Kızım" öyküsü etkilemiş beni. Üzerinde uzun boylu durmuş, kimi satırların altını çizmişim. Bu öykü de Sait Faik'i düşündürmüş, onu anıştırmış bana. İkinci sayfanın kıyısına "Sait Faik adını yazmışım. Bunun doğruluğundan besbelli kuşkulanmışım ki Sait Faik adının önüne bir de "?" imi koymuşum. "Türkçe'nin inceliklerinden ve somutlama gücünden yararlanan bir çabanın ürünü" olarak nitelendirmişim bu öyküyü. Bir başka sayfanın kıyısına yazmışım bu yargımı. Seslerle ilgili şu satırların altını çizmişim

"Ara sıra şöyle bir esen rüzgârın, yanımdaki ağaçların içinden geçerken de değişik sesler çıkardığını fark ettim. Ağaçların arasından biraz yürüdüm. Çam ağacı ıslık sesi veriyordu. Söğüt, küçük hışırtılarla konuşurken; kavak, yağmur sesini andırıyordu. Çınar ağacı, yapraklarının arasına bir fagot saklamış gibiydi. Ağaçları birer çalı gibi kullanan bir rüzgâr, çok genç olmalıydı. Yaşlı rüzgârların yapraklara değmeden geçtiğini bilirim."

Geleneksel öykü çizgimizi tümüyle boşlamadan bu ilk kitabında, Yaz Evi'ndeki öykülerde bir özgünlük, bir kendindenlik arayışı içinde görülüyor Saçlıoğlu. Öykülerindeki kurgusal ve söylemsel değişiklikler de buradan geliyor büyük ölçüde. Fethi Naci'nin dikkatini de onun bu yönleri çekmiş

"Saçlıoğlu, bir kültür birikiminden güç aldığı belli olan hikâyelerinde, alışılmış hikâyenin sınırlarını zorluyor; zaman zaman gizemli, zaman zaman 'humour'a dayanan hikâyelerinde hep yeninin ardında; yeni benzetmeler buluyor, yeni ruhsal durumlar yaratıyor; sıradışı olayları, durumları seviyor, bunları sıradışı bir anlatımla dile getiriyor. Amacı belli Aleladeliğe düşmemek, dile dört elle sarılmak - Hep edebiyat hazzı vererek...

'Bir Yaz Evi', 'Pencere Önünün Yolcusu', 'Kızım' gibi hikâyelerini okuduktan sonra (Ataç gibi söyleyeyim) zarımı Saçlıoğlu için atıyorum."

İkinci öykü yapıtı Beş Ada'da (Can Yayınları, 1997) ilk kitabındaki öykülerle kan bağını yitirmeden yeni açılımlar, yeni yönsemeler içinde öykücülüğündeki tırmanışı gösteren, zengin donanımlı öyküler oluşturmuş. Bunlar, Fethi Naci'nin, zarını hiç de boşa atmadığını değişik açılardan kanıtlayıcı nitelikler taşıyor. Yaşanılan somut gerçeklerle, düşlemsel öğeleri öykülerin dokusunda ustaca emiştirip kaynaştırıyor Saçlıoğlu. İnsandan kopmadan, öykülerin odağına insanı yerleştirerek yapıyor bunu. Yaz Evi'ndeki öykülerinde gözlemlediğimiz düşündürücü, sorgulayıcı boyut, bu ikinci kitabındakilerde daha bir genişlemiş, derinleşmiş. Soyutlama açısından da bunun böyle olduğunu söyleyebiliriz.

Masalın kullanılışı

Şimdi yeniden bakıyorum kitaptaki öykülere. Elde kalemle okumak kemikleşmiş bir alışkanlıktır bende. Okurken kitabın boş alanlarına notlar alır, önemsediğim satırların altlarını çizerim. Bu kitapta da öyle yapmışım. Hem bir alışkanlık, hem de ileride belki bir şeyler yazarım düşüncesiyle (yazmamışım) yine öykülerin sayfa kıyılarına notlar almışım. Kitabın düzenlenişi, bir masalla başlamış, bir masalla bitişi, daha doğrusu masalın, öykülere giriş ve çıkış kapıları olarak kullanımı ilginç gelmiş bana. Birinci masalın kişisi Heykelciyle Melek arasındaki tartışmaya bakarak "çarpıcı, özgün bir tasarım, özgün bir buluş" demişim. Sayfa kıyısına "Söze ve sözün gücüne sınırsız bir inanç" diye yazmış, şu satırların da altını çizmişim

"Tanrı, kendinden önce Söz'ün var olduğunu bulunca, bunların hangi sözler olduğunu merak etti... Sözlerin cennete gereksinimi yoktur. Sözler kayan göktaşları gibi, cennetin, cehennemin, dünyaların ve Tanrı'nın hem dışında hem içindedir. Tanrı bu kayan göktaşlarının bir düzene getirilmesini istedi. Nasıl ki aynı harfler, belli bir sıraya girdiğinde en kötü sözcükleri, başka bir sıraya girdiklerinde ise Tanrı'nın adlarını oluşturuyorlar; Tanrı da bir zamanlar kendisini oluşturmuş; ama sonra, yörüngeden çıkmış gezegenler gibi dağılıp gitmiş olan düzeni arıyor."

Saçlıoğlu'nun öykülerindeki dirilik ve güzellik de buradan, sözün gücüne olan sınırsız inancından geliyor. Bu inançla söylemsel güzelliğe ulaşmanın yollarını arıyor, yoğun bir çaba gösteriyor bu doğrultuda. Öyküyü oluşturan (durum, uzam, sürem, kişi vb.) öğeleri kurgularken iç örüntü içinde dil tadını yaratmaya yönelik birbirleriyle kesişen kimi kanallar ya da geçenekler açmasını da onun bu çabasıyla açıklayabiliriz. Elbette öykülerinin çok izlekli, çok katmanlı bir yapıda oluşlarını da. İlk ağızda bunları düşünmüş olmalıyım ki "Birinci Ada (Korku Adası)" adlı öykünün başına "Günlük yaşam gerçeklerinden bilinçaltının karışık ve karmaşık evrenine düşlemsel bir yolculuk" diye yazmışım. "İnsanoğlunun aç gözlülüğüne, sahip olma ve tüketim tutkusuna yönelik incelikli gözlemler, eleştirel bir bakış... Bunların gizemli bir yansıtımı" gibisinden bir şeyler eklemişim. Belli ki öykünün beni en çok etkileyen kesimi, adsız kahramanın yaşamını karartıp buruklaştıran (nedense kitaptaki ada öykülerinde kişiler özel adlara bağlanmadan veriliyor) korkularının anlatıldığı satırlar olmuş. Bunları çift tırnak arasına almış, kıyısına da "çok önemli" demişim.

Korkuların burgacı

Hangimizin yaşamında yer almamıştır ki öyküde betimlenen türden korkular? Sevdiklerimizi, bağlandıklarımızı yitirme korkusu... Başımıza gelmeyecek yıkımların günün birinde başımıza gelebileceğini düşünme, düşleme korkusu... Kendimize bile itiraf etmeyi göze alamayacağımız, aklımızdan geçirdiğimiz ancak hiçbir zaman yapamayacağımız kimi eylemleri tasarlamış olma korkusu... Dahası içimizden geçenlerin, dışa yansıması, düşlerimizin ve tasarılarımızın başkalarınca bilinme korkusu... Bu korkuların burgacına kim düşmemiştir ki zaman zaman? Hangimizin yaşamı bunlarla zedelenmemiş, bunlarla zehirlenmemiştir ki? Bu içsel gerçeği, öykülemenin yasalarını bozmadan düşünsel bir tabana oturtuyor. Bunu, öyküleyici söyleme denemesel bir boyut katarak incelikli bir biçimde gerçekleştiriyor Saçlıoğlu.

Bir genellemeye giderek diyebilirim ki öykülerin kurgusunda geleneksel bağlamda "olay öğesi" yok gibi. Buna bağlı olarak öykülerde okuru geren, soluk soluğa bırakan bir "olay örgüsü"nden de söz edilemez elbette. İnsana özgü değişik durumlar anlatılıyor kitaptaki öykülerde... Kestirmeden söylemek gerekirse bu bağlamda "durum öykücüsü" olarak nitelendirebiliriz Saçlıoğlu'nu. Öyle ki günlük yaşam sahneleriyle beslenen, düşlemsel öğelerin çok az yer aldığı ya da hiç bulunmadığı öykülerinde bile (Mektepli, Unutma Beni, Zümrüdüanka) kıskançlık, çatışma, öfke, özlem, yaşlılık gibi durumlar anlatılıyor. Bunlara yaşanmışlık ya da yaşanabilirlik tadı katan neden sonuç ilintili ilginç olgular, durumlar, ortamlar tasarlanarak... Kısacası sıradanlığın, dümdüzlüğün sınırlarını aşan buluşlarla gerçekleştiriyor bunu.

Kitaptaki öykülerden "Üçüncü Ada (Yalnızlık Adası)"yı, okurken "güzel" demişim; bununla da yetinmemiş "sıfatüstü güzel" diye nitelendirmişim. Belli ki çok etkilenmişim Saçlıoğlu'nun bu öyküsünden. Kan ve şiddet öğesinden sevgi ve dostluğa; terk edilmişlikten yalnızlığa değin dokusunda birbirinden farklı izlekler barındıran çok katmanlı bir öykü. Bunların yanı sıra öykünün asıl güzelliği dilsel ve söylemsel örüntüsünden geliyor. Sözcükleri seçerken, bunları bağdaştırıp tümceleştirirken doğaya dönük, somutlayıcı, şiirsel bir anlatım oluşturuyor Saçlıoğlu

"Rüzgâr, suyun üzerine çıktığında bir an duraladı; ıslak bir köpek gibi silkelendi; önce hangi yöne gideceğine karar veremedi; sonra, sanki bir koku almış gibi, görünmeyen bir kıyıya doğru gitgide hızlanmaya başladı.

Rüzgârın köpek 'gibi'liği; avını kovalayan pantere, bir süre sonra da panterden kaçan geyiğe dönüştü. Kıyıya yaklaşırken, kendi koşusunun güzelliğine âşık bir kısrak gibiydi. Ayakları ıslak kumlara değmeden, kanatlanıp büyük, gri bir kuşa benzedi. Denizin üzerinde yarattığı dalgaları önce kıyıdaki ince, beyaz kumlara, sonra içerilere, çöl kumlarına taşıdı."

Yinelene yinelene kalıplaşmış, ama bugün de gerçekliğini yitirmeyen bir söz vardır. Derler ki "bir yazarın ne anlattığından çok, nasıl anlattığı önemlidir". Saçlıoğlu, bu gerçeğin ayırdında ve bilincinde. Anlam ve çağrışım ağıntısı yönünden sıkı bir tartımdan, arıtımdan geçiriyor sözcükleri. Bunları dilin çevrimine sokarken kılı kırk yarıyor. Değişmecelere, eğretilemelere, aktarma, benzetmelere başvuruyor. Görselliğin ağır bastığı, etkileyici, yüreklerde titreşimler yaratan bir dille biçimlendiriyor anlatımını

"Ay yeniden göründüğünde yerde yatan geyiğin alnından sızan incecik kan göletin suyuna doğru akmaya başlamıştı. Hayvanın açık kalmış şaşkın gözlerinde son kez bir ışık parladı. Sırt derisi seyirdi, arka bacakları bir iki kez titredi, uzun, güzel boynundaki kalp atışı durdu. Gece, geyiğin çevresini, önceki gecelerden farklı bir biçimde sarmıştı. Dağın eteğindeki ağaçların altında uyuyan rüzgâr, uykusunda dönen bir insan gibi, küçük bir hareketle, ağaçların dallarını çatırdattı."

Kendini yenileyen yazar

Saçlıoğlu, kendini yineleyen değil, yenileyen bir yazar. Öykülerinin kumaşını hep aynı tezgâhda, aynı örgelerle ve aynı yöntemle dokumaktan kaçınan bir yazar. Onun bu yönünü üçüncü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse'deki öykülerde (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2002) kurgu, biçem, ses ve söylem açısından ulaştığı yeni noktalara baktığımızda görüyoruz. Kendi öykü çizgisini genişletmeye, aşmaya yönelik arayışlarını, denemelerini sürdürüyor. Bu arayış ve denemeleri yaparken daha önceki yapıtlarında, Yaz Evi ve Beş Ada'daki öykülerinde gözlemlediğimiz soyutlama, düşlemsel öğelerle gerçek yaşam öğelerini birbiri içinde eriterek verme, kimi olguları ve durumları alaysamalı bir yaklaşımla algılama, okurları düşünmeye ve sorgulamaya iten değişik durumlar tasarlama türünden yönelim ve yönsemelerini bu kitabındaki öykülerde de kuşkusuz koruyor büyük ölçüde. Ancak bunları, işlevsel ve söylemsel bağlamda, farklı düzlemlerde yeni içeriklerle kullanıyor. Demem o ki önceki öykülerini anıştırıp çağrıştıran yinelemelere düşmemenin yollarını arıyor.

Peki, neleri anlatıyor, neleri işliyor bu yeni öykülerinde Saçlıoğlu? Soruyu bir çırpıda yanıtlamak güç. Çünkü "Şunlar, şunlar anlatılıyor" gibisinden kolayca sayıp dökeceğimiz yalın bir iç örüntüsü taşımıyor bu öyküler. Dümdüzlüğü olan çizgisel metinler değil bunlar. Şöyle dersem, hiç de abartmış olmam kimi yönleriyle bu öyküler, özetlenemeyen güzel şiirlere benziyor. Sözgelimi, adını kitaba veren ilk öyküyü alalım "Rüzgâr Geri Getirirse". Sorumuza dönersek, ne(ler) anlatılıyor bu öyküde? "Yazma ve yaratma ediminin zaman ve ortam içindeki konumu mu?" İyi de "Hangi zaman dilimi içinde? Nasıl bir yazma ve yaratma edimi?"

Düşündürücü, soruları çoğaltan ya da doğurtan duraklara taşıyor bu öykü bizi. Bir yönüyle kitabın öteki öyküleri, "Göl ve Gölge", "Topaç", "Kelebekleri Gördüm" için de böyle bu. Hani sıkı dokulu, kapalı gibi görünen kimi şiirler vardır. Yapılarında boş alanlar bırakılmıştır. Okurun, bu şiirleri anlamlandırması düş ve düşünce gücünü kullanarak bırakılan boş alanları doldurmasını gerektirir. Nitelikli ve donanımlı bir okurun yapacağı bir bırakılan boş alanları doldurmasını gerektirir. Nitelikli ve donanımlı bir okurun yapacağı bir iştir bu. Saçlıoğlu da, sanki okurları için bu türden boş alanlar bırakıyor kimi öykülerinde. Okurdan böyle bir çaba, bırakılan boş alanları doldurma çabasını bekliyor. Saçlıoğlu'nun bu yeni öykülerde yaşamı ve insanı nasıl sorgulayıcı bir yaklaşımla anlattığını okurların görmesi ve derinlemesine kavraması da böyle bir çabayı göstermelerine bağlı.

Öykülerin dümdüzlükten uzak metinler olduğunu, çizgisel bir yapı içermediğini söyledim. Bu sözlerimden onların güç okunan, tıkız, kılçıklı metinler olduğu anlaşılmasın. Tam tersine okuru öykülere bağlayan, okurluk donanımını besleyip yönlendiren ilginç bir yola başvurmuş Saçlıoğlu. Kitaptaki her öyküden önce o öykünün ana ve kılcal damarlarında dolaşan düşlemsel öğelerin, duygu ve düşünce yükünün, insanoğlunun varoluşsal gerçeklerinin ip uçlarını veren eşik metinler oluşturmuş. Denemesellikle şiirselliğin birbiri içinde ustaca kaynaştırıldığı, yoğun anlatımlı, düzyazısal şiir tadında metinler

Okura kılavuzluk

"Göl'ün göründüğü ilk günün zamanı bilinemez. Çünkü Göl, bir bardak suyla gönderdiği haberin ardından, özlem duygusunu Dağ tepelerindeki karların görüntüsünde; hüznü Çatlamış toprakta; oluşum kavramını Bulutta; geleceğin hazırladığı bilinmezliği; aynasında; ışıkla suyun aynı özdekten yapıldığını Bir çocuğun avucunda bize göstererek, anladığımızda Gölge'yi oluşturur.

Okur, öykülerin kapısını bu eşik metinlerden geçerek açacaktır. Yazar da besbelli bunun için kitaptaki ürünleri "eşikli öyküler" diye nitelendirmiş. Eşiklerin, açıkça söylenmese de, değindiğim gibi okuru, öykünün havasına taşıyan ya da kafasında kimi sorular uyandırarak ona kılavuzluk yapan bir yanı var.

Dilsel ve söylemsel yönden de öykülerden ayrı bir doku, ayrı bir yapı taşıyor eşik metinler. Bu nedenle, farklı bir dizgi düzeni içinde verilmiş. Öykülerle eşikleri, iki ayrı düzlem oluşturmuş kitapta. Okur, dilerse öyküleri atlayarak salt eşikler düzleminde sürdürür okumasını. Bunun gibi, önce öyküler düzleminde çıkar yolculuğa; sonra bu düzyazısal şiir tadındaki eşik metinler düzlemine dönebilir. Hemen söyleyeyim ki hangi yolu seçerse seçsin donanımlı ya da nitelikli bir okur, birbirine göndermeler yapan bu ikili düzlemde metinlerin gelgiti içinde kendini bulacak, "çoğul okuma"nın tadına varacaktır. Sözgelimi "Rüzgâr Geri Getirirse" öyküsünün kişilerinden biri, yaşlı şair, dostu öykücüye şöyle diyor

"...Rüzgâr el yazısını sever. El yazısında, yazarken çekilen sıkıntıyı, verilen emeği, zamanın sözcükleri kullanmasını, göz nurunu görürsünüz. Korkmayın, sizden uzaklaşanların birçoğu size geri gelecektir. Geri gelmesi gerekenler..."

Bu sözler, bu yoğun ve eksiltili anlatım, okuru, ister istemez öykünün eşiğini oluşturan metnin şu ilk tümcelerine gönderecek ya da bunları düşündürtecektir

"Rüzgâr'ın ayağımızın dibine bıraktığı her kâğıt parçası, yine onun tarafından bir başkasından alınmıştır. Bizim bir başka zamanımızdaki ben de bir başkası sayılabilir. Böyle bir kâğıttaki her sözcüğü Zaman'ın ördüğü görünmez bir kabuk sarar."

Denebilir ki "zaman" ve "rüzgâr" öyküleri biçimlendiren iki temel öğe. Öyküden öyküye dolaşarak onların haritasını çizen değişmez öykü kişileri gözüyle de bakabiliriz bu iki öğeye. Öykülerin dokusundaki tüm izleklerin (yazma ve yaratma ediminden yok oluşa, yaşama tutkusundan ölüm korkusuna; yalnızlıktan yaşlılığa; çocukluktan ergenliğe değin) hamurunu bunlar yoğurur. Kişilerin soluk alıp verişini, birbiriyle ilişkilerini, doğaya ve kendi iç dünyalarına bakışlarını da bunlar belirliyor yine "Çünkü Zaman ve Rüzgâr, dağları birlikte yonttular. Çöl kumu onların başarısıdır; çöl gecesi de. Suyun her kımıldayışında Rüzgâr ve Zaman birlikte bulunur. Su, yalnızca onlarda yıkanır."

Kuzey Amerikalı oyun yazarı O'Neill'in, Araya Giren Garip Oyun (Strange Interlude) adlı bir yapıtı vardır. Zamanın akışı, insan yaşamındaki yeri üzerinde düşünürken "şimdiki zaman"ı, "gelecek ve geçmiş"in arasına giren "garip bir oyun" olarak nitelendirir. Saçlıoğlu da zamanı kullanırken, (öyküleme zamanı için söylemiyorum) böyle düşünüyor

"Biz, durmadan yol alan bir aracın ön koltuğunda otururuz sanki ve zaman, nesneler, olaylar ne varsa yüzümüze çarpar. Çarpar çarpmaz da geçmiş zaman olur; buna 'An' deriz. Aslında 'Şimdi' hiç yok belki de bir de onları ayırdığını düşündüğümüz ama aslında onları birleştiren, düşündükçe daha da incelen bir çizgi var. Yani, şu iki harflik çizgi 'An'."

Bu bilgece yaklaşım içinde kitaptaki öykülerde yaşamımızdan seçtiği ansal kesitleri, özellikli durumlar ve tasarımlara aktararak soyutlamaya çalışıyor Saçlıoğlu... Daha kuşatımlı bir söylemle zamanın ve rüzgârın bizden alıp götürdüklerini, bu süreç içinde bizi yaşamın hangi kavşağına, nasıl bıraktığını anlatmayı deniyor. Bununla da kalmıyor, savrulduğumuz ya da bırakıldığımız bu kavşaklarda hangi türden beklentiler ve bekleyişler içinde olduğumuzu yansıtıyor.

Kitaptaki öykülerin, yazarın yaşama ve insana bakışından kaynaklanan sorgulayıcı, düşündürücü yönler içerdiğini söyledim. Bunun dışında da öykülerin birbiriyle kesişen, örtüşen ortak yönleri, ortak özellikler de var. Bunlar nelerdir dense, özetlemeli bir yanıtla derim ki Yalınlık, yoğunluk, yazınsallık ve derinlik... Bütün bunlara bir de şu eklenebilir Çok izlekli, çok katmanlı oluş.

CK, 23.01.2003

'Rüzgâr Geri Getirirse'nin Yazarına Zamansız Mektup

Tuhaf şeyler olur, akıp giden zamanın içinde onları yakalamayı başarabildiğimiz ender anlarda, gerçekten tuhaf olduklarına kendimizi inandırmak, o tuhaflık anısını korumak için anlaşılmaz çabalara gireriz. Başlangıçta o zamana geri dönebileceğimizi sanar, düşüncemizi alıp özenle geçmişe doğru uzatırız, onun ne denli devingen olduğunu anlamamız zaman alır, giderek görüntüyü, izi, sesi anımsarız da gerçek görüntüler kayıp gider elimizden. Anımsamanın yumuşak yüzü daha güvenlidir der avunuruz. Gözlerimizin kısıldığı, bakışlarımızın uzadığı, heyecandan soluksuz kaldığımız, kendimizi koca yeryüzünde tek başına bir kalabalık içinde duyumsadığımız o zamana geri dönebilmemiz için bize yardımcı olabilecek tek bir şey vardır Yazı. Aldatıcı bir zamansızlıktan bulup çıkardığımız o sözcükleri boş sayfalara sermemiz bundan olmalı. Anlaşılabilir bir çabadır bu, saygıyla okuruz yazılanları, ama çok azı duraksatır bizi. Gölgemizi içinde uyutmak isteyeceğimiz yazıları ararız durmadan. Sanki onları daha ilk satırlarından tanırız (aradıklarımız onlardır bir anlamda), onlar bizden alınmış sözcüklerle yazılmış gibi görünür gözümüze. Onları öyle arsızca sahipleniriz ki, bazı sözcüklerin yerini değiştirebilecek kadar ileri gittiğimiz bile olur. O yazıyı alır kendimizin kılarız bencilce. Yayımlanmış bir yazı artık kendi kaderini belirleyemez, binlerce kapıdan içeri girer de birkaçında gerçekten konaklar.

Kaybedilmiş bir zaman parçasının peşinden koşup duranlar hızla geçip gitseler de aynı sokaktan, birbirlerini tanır gibi bir an durup gözlerinin içine bakarlar. Böylesine bir bakışı sözcükler üzerinden yakalamak mümkün mü diye soruyorum şimdi kendime. Kendi soruma titrek bir yanıt Evet, ancak sözcükler yakalar bu bakışı. Bir mektubu yazma cesareti gösterebiliyorsa insan bu bakışı tanıdığını sanmakla işe başlar. Kendi yanılgısını sahiplendiği ansa mektubu yollamaya karar verdiği andır.

İnsan kimi zaman bir yazıda yakalandığını duyumsar. İştahla işleyen bir kalemin durup düşündüğü an. Kendine sorduğu bir sorunun (genellikle yanıtı bulunmayan sorulardır bunlar, çözümsüzlükleridir sürükleyip götüren. Giderek en kapsayıcı sorunun peşinden gider insan.) başka biri tarafından da sorulduğunu görmek bir bakışı anımsamakla birdir. Yanıtlayanları değil de soranları aramaktadır zaten. Soruyu daha kapsamlı sormayı göze almış birini tanıdığınıza sevinirsiniz, o riski göze alan kişi zamanötesinden bir dostunuzdur artık. Belki bu nedenle yazı üzerinden kurulan dostluklar daha sahici değil mi. (Kendini soru gibi duyumsatan kararsızlık anları bir noktayla son bulur.) İnsan bazen kıskıvrak yakalanmaktan hoşlanır, yazının iziyle basılmak, tuhaftır, öyle kolay kolay anlatılamaz.

Son kitabınızın ilk öyküsünü neden bu kadar içeriden okuduğumu anlatabilmek için ancak böyle bir mektup yazabilirdim size. Aslında mektup kendini dayattı demek daha doğru çünkü ne zamandır aklı başında tanıtım yazılarından sıyırmak istiyorum kalemimi. Bir şeyi tarif etmenin onu öldürmek anlamına geldiğini düşündüğüm oluyor kimi zaman.


Kitaba adını veren o ilk öykünüzde zamanı yavaşlatmaktan söz ediyorsunuz. İşte ilk o zaman, o satırları okuduğumda başladı size zamansız bir mektup yazma düşüncesi. Öykü henüz bitmemişti, o satırlarda oyalanıyordum, pencereden dışarı, sonbaharın boyadığı bahçeye, aceleyle geçen bulutlara bakıyordum. Sonra bir ara sizin gülen keçinizle birlikte duvardaki Chagall'in tepedeki keçisine takıldı gözlerim. Zamanla uzaklaşan düşünce yaklaştı, beni içine aldı. Bazen direnmek zordur yazının kışkırtıcılığına. Son zamanlarda büyük bir yazarın bir sözünü tekrarlayıp duruyordum zihnimde, dostlarıma sürekli anımsatıyor, kaçmaya çalıştıkça hep ona yakalanıyordum 'Zamanın akışını yumuşatmak için yazıyorum' diyordu o büyük yazar. Başlangıçta, şık bir tanım gibi gelmişti bana bu, tekrarlamak hoşuma gitmişti, o zamanlar zararsızdı benim için henüz. O cümlenin ardından gelen, 'Bir de dostlarım için yazıyorum' sözünü de yazarın alçakgönüllülüğüne şaşarak okumuştum. Yazarlığı hep bir söyleşi provası gibi sürdürüyorsanız giderek yazının çekirdeğine, girdabın kıvrılma noktasına, sözcüklerin bilinçaltına mıhlıyorsunuz bakışlarınızı. Zamanın akışını yumuşatmanın olanaklı olduğunu yazı provaları sırasında keşfettiğimde yıllar ötesinden gelen o sesi dehşetle duyar gibi oldum, sarsıcı bir bakışmaydı bu. Giderek o tuhaf karşılaşmayı arar oldum bütün okuduklarımda, sözcükleri değil, ötesini gösteren yazılara ayarladım bakışımı. İnsan yazarken olduğu gibi (kimi zaman kendini kandırdığını sonradan fark etse de) okurken de zamanın akışını yumuşatmayı dert edinmiş satırları arıyor, onları bulduğunda derin bir nefes almış gibi oluyor, uzaktaki adalar yakınlaşıyor, katı nesneler yumuşuyor. Bir yazarın zamanın aldatıcı yüzüne, yazının ikiyüzlü kibrine sırtını dayamadan yazabilmesi ne denli zor diye düşünmekten alamıyorum kendimi, yine de gönüllü sürgünlüğü kabullenmiş yazarlar benim dostlarım. Bakışım hep acıyı bilerek yazanların satırlarında takılı kalıyor, sözün kapsayıcılığı acının genişliğiyle orantılı mı acaba diye düşünüyorum. Yazarın dostlarını düşünüyorum, yazarın yüzünü görmediği dostlarını düşünmesini düşünüyorum giderek.


Burada, bu kısa mektupta kitaba adını veren ve beni bu satırları yazmaya iten öykünüzü özetlemeyeceğim, alıntılar da almayacağım ondan, en güzel yapıt anlatır kendini. Zamanın bize aldırmadan doludizgin aktığı bu aldatıcı dünyada, bu dünyadan olmayanların sığınağı yazının zamansızlığına inanarak, sözün zamanı durduramayacağını bilen, düşünce hızını kalemle yarıştıran, düşüncenin, yazının çekirdeğine doğru bakışını uzatmayı göze almış bir yazarın kapısına zamansız bir mektup bırakacağım yalnızca. Bu mektubun başına neler gelir bilemiyorum ama pencereyi açık tutup gerisini rüzgâra bırakmak en doğrusu gibi geliyor bana.


Gönderen Pelin Özer, Kasım 2002

CK, 23.01.2003

2002Ö Zeynep Aliye'den "Vahşi Kelebek"

18/10/2006 · Kategori: Kitap

Zeynep Aliye'den "Vahşi Kelebek"

Deneysel bir öykü kitabı

90'lı yılların Türk öykücüleri, derin yapılarında geniş anlam ve anlatımlara gönderimde bulunan özgün dil kullanımlarına başvurarak, yeni yöntemler geliştirme eğilimindeler. Bilindiği üzere, son on yılda, öykü yazarları, okurları üzerinde yoğun bir etki yaratmaya çalışmakta, sürekli olarak, özgür, özgün ve deneysel biçim denemeleri arayışındalar. Onların bu dinamik özellikleri, ortaya koydukları ürünlere akışkan biçimsel özellikler katmakta, öyküleri, kendilerine özgü estetiğe ve biçimsel değişkenliğe sahip sanat ürünleri haline getirmekte. Zeynep Aliye'nin, Bilgi Yayınevi tarafından, 2002 yılında yayınlanan öykü kitabı Vahşi Kelebek, yukarıda sözü edilen bu özelliklerin hemen hemen tümünü içeren, birbirlerinden farklı nitelikte, on bir öyküden oluşmakta.


Prof. Dr. AYSU ERDEN *

Vahşi Kelebek'te, her biri ayrı ayrı birer deneysellik ve yaratıcılık örneği olan; görselliği önceleyen ve düş gücünün uçlarında gezinen on bir öyküyü dört temel gruba ayırmak olası Şiirsellik, gülmece-eleştiri, fantastik ve toplumcu-gerçekçilik boyutları taşıyan öyküler.

Yazar, öykülerinde, şiirsellik boyutunu çoğunlukla öne çıkararak, az sayıda sözcük kullanımıyla çok yoğun duygular aktarmakta, içlerinde, şiirsel söyleyim, kişileştirme, eğretileme, simge, imge, sıradışı sözcük birliktelikleri, zıt kavramların bağdaştırılması, masalsı anlatım, sapma, önceleme gibi söz sanatlarını barındıran dil kullanımlarını sıklıkla kullanmakta. Bu türün içinde belki de en dikkati çeken öyküler, şaşırtan, kimi zaman da, okuru yer yer rahatsız eden, ancak, şiirselliğinden ödün vermeyen dil kullanımlarıyla ''Bir Şahmaran Uyanması'', ''Köpek, Kadın ve Bir Adam'', ''Yap-Boz Gece''

''Gerçi yıldızların da bütün öteki düşler gibi bu kalleş göğün altında, dibi fokurdayan, kuyu mu, ayna mı olduğuna bir türlü karar veremediği şu karanlığın başında durmuş, kızına suyu ve göğü anlatmaya çabalarken, kimi noktalarda yabancılaştıkları kuşkusu, içinde incecik yeni yeni çatlaklar halinde saçılırdı.'' (''Yap-Boz Gece'', s.126)

Abartılı dil kullanımıyla adeta karikatürize edilerek, kimi insan tiplerinin ve ilişkilerini sevecenlikle anlatıldığı, içlerinde yer yer gülmece ve eleştiriye yer verilen öykülerin belki de en belirgin örneklerinden biri de, yazarın ve ''öykü ayrılık kahramanının' birbirleriyle birleştiği, bütünleştiği ve ayrıştığı anların anlatıldığı ''Bir Adli Kayıp Vakası (Wanted)'' ''Bu kez yazar'a yönelik olduğu kesin bir hitapla kimsenin hayatını çalmak gibi bir amacı olmadığını söylüyor bilgisayar'' (''Bir Adli Kayıp Vakası'', s.165)

Düş gücüne dayandırılan, simgesel, masalsı, doğaüstü, fantastik öğeler taşıyan, okuyucuda merak duygusunun yaratıldığı öyküler arasında, yine ''Bir Adli Kayıp Vakası'', s.165)

Düş gücüne dayandırılan, simgesel, masalsı, doğaüstü, fantastik öğeler taşıyan, okuyucuda merak duygusunun yaratıldığı öyküler arasında yine, ''Bir Adli Kayıp Vakası'' ve ''Bir Şahmaran Uyanması'' adlı öyküleri saymak olası

''...Çiçeklerin dudakları uçukladı, renkleri sararıverdi. Ağaçların yapraklarında dantela gibi delikler açıldı. Yüreklerine doğru mantarların kök saldığı yarı bitkisel bir yaşam sürdüren bir iki ağaç 'ölümden ötesi ne ki' dediler kaderlerine çoktan boyun eğmiş bir sesle.'' (Bir Şahmaran Uyanması, s.ƒ 109)

Kadınların uğradıkları baskılar

Vahşi Kelebek'te, toplumsallık boyutu öncelenen öykülere, örnek olarak ele alınabilecek 'Bir Lale Leyla' adlı öyküye değinmeden önce, aşağıda sözü edilen kimi konuları irdelemek gerekmektedir (a) kadın yazarların, 'toplumda kadın', 'evlilik-dışı ilişkilerde kadın- erkek', 'toplumda erkek', 'erkek bakış açısından kadın, aşk ve cinsellik' gibi konulara yaklaşımları, (b) 'maço-maçoluk' kavramları, bu kavramların Türk toplumuna yansıma biçimleri, (c) yazınsal metinlerde toplumsallık-gerçekçilik boyutlarının ortaya çıkış biçim ve koşulları.

Bilindiği üzere, birçok kadın içinde yaşadığı toplumun yerleşik ve tutucu değer yargılarının baskısı nedeniyle, olaylara karşı tepki göstermeyen, etkinlikleri olmayan, başkalarının etkilerine katlanan, eylemsiz ve edilgin kişiler haline gelmişlerdir. Kadın yazarların toplumdaki kadın ve erkek konularına yaklaşımları konusunda, Berna Moran şunları söylemektedir ''Kadın yazarların ayrı bir geleneği vardır, çünkü tarihte kadınlar aynı türden baskılara maruz kalmışlardır. Bu durumda kadın yazarların dünyayı ve yaşamı, erkeklerden farklı şekilde algılamaları doğaldır, ama bu farklılık biyolojik bir ayrımdan kaynaklanmaz. Kadınların toplumda uğradıkları aynı türden baskıların bir sonucudur. Kadınlar toplum içinde bir alt-kültür oluştururlar.'' (Moran, 1994234)

''Maço-maçoluk'' kavramlarının halk arasındaki gündelik kullanımlarının ötesine geçen gerek anlam alanları ile Türk toplumuna yansıma biçimleri konularına ise, toplumbilim ve insanbilim açılarından bakmak gerekmektedir. Bu kültün en önemli özellikleri abartılı saldırganlık, erkek erkeğe kişisel ilişkilerde inatlaşma aşırı gurur, azamet ve mağrurluk; kadın-erkek ilişkilerinde cinsel saldırganlıktır. 1962'de gerçekleştirilen ilk ciddi halkbilim araştırmasında iki karşıt tür maçoluğun varlığına dikkat çekilmektedir (1) cesaret, cömertlik ve sevinç ile keder gibi duygularak arşı kayıtsız kalmak ya da öyle görünme, (2) korkaklığı boş övünmelerin arkasına gizlemek. (Guttmann, 1996224-227). Günümüz Türk toplumunda, maço ve maçoluk kavramları değinilen tüm bu olumlu ve olumsuz özellikleri birlikte içinde barındırıyor gibi görünmektedir (cesaret, cömertlik, sevinç ve keder gibi duygular karşısında kayıtsız görünmek, gurur, azamet, mağrurluk, inatlaşma, ölümde korkmamak, acımasızlık, şerefli bir yaşam sürmek, her an kavgaya hazır olmak, karşı cinse karşı sert olmak ve onu en ufak hatasında cezalandırmak, ölümüne yaşamak ve sevmek, karşı cinse olan sevgisini, aşkını asla belli etmemek, gerektiğinde onu ezmek ya da aşağılamak, ona karşı şiddete başvurmak, isteklerini yerine getirmemek, kendi arzularını ön planda tutmak, evlilikte ve cinsellikte ortak yaşamı kendi bakış açısı ve yaşam felsefesi doğrultusunda tek taraflı sürdürmek, ailesinin geçimini sağlamak, kendi fikirlerini kabul ettirmek, hatalı olduğunu kabul etmemek, mağdurun yanında olmak, haksızlığa uğrayanların haklarını savunmak, kadınları ve güçsüzleri kormuak, mertlik, dostlarına ihanet etmemek, onları ele vermemek.)

Maço erkek yansımaları

Moran, toplumsal gerçekçiliğin, yazınsal metinlere yansıtılması konusunda şunları söylemektedir ''Tipik ya da temsil edici karakter, hem tarihsel güçleri kendi kişiliğinde somutlaştırır, hem de kendine özgü nitelikleriyle canlı bir birey olur... Tipik olanı kavrayabilen yazar, kendi ideolojisi ne olursa olsun gerçekçi demektir.'' (Moran, 199450) Diğer bir deyişle, eserdeki kişilerin, olayların ve durumların tipik olması gerekmektedir ki toplumsal gerçekliği yansıtabilsinler. Zeynep Aliye, Vahşi Kelebek'in ilk öyküsü 'Bir Lale Leyla'da, kadın bakışı ile karşıt kişinin (erkek) toplumsal sınıf, köken, cinsiyet ve eğitimlerini, kişilerin birbirlerine, aşka ve cinselliğe bakış açılarına, duygularına, davranılarına, eğilimlerine gerçekçi bir şekilde yaklaşmaktadır. Yazar, boyun eğen, kendini aşağılayan erkeği kaybetmekten korkan, bastırılmış, tipik ezilmiş kadın ile Türk toplumundaki tipik maço erkek yansımalarını Tanıyan itilmiş erkeği, canlı bireyler olarak, aralarındaki sağlıksız ilişkiyi ve birbirlerine yaklaşımlarını ise tipik ve gerçekçi bir biçimde ortaya koymaktadır ''...'Söylemiştim... Hayatlarımız birbirinden ayrı sürecek. İhtiyacım olursa gelirim demiştim... Adamın haklı olabileceğini düşündü kadın. Çünkü üstü örtük bir şekilde de olsa konuştular. Suç kendinde. Üstüne üstüne gitti. Erkeğin bir kapana sokulabileceği duygusuna kapılmasına ve bu yüzden de kaçmasına neden oldu.'' (''Bir Lale Leyla'', ss16-17)

Vahşi Kelebek'te dikkati çeken diğer kimi önemli özellikleri şöyle özetlemek olası Birinci öykü 'Bir Lale Leyla' ile sonuncu öykü 'Bir Leyla Lale'nin, kitabın, giriş ve sonuç bölümleri olma özelliklerini taşımaları; ''kelebek'' sözcüğünün, bir öyküden diğerine geçen bağlayıcı ve birleştirici bir motif ya da simge olarak ortaya çıkması; öykülerin şiirselliğine büyük ölçüde katkıda bulunan görsellik boyutlarının, yer yer italik, koyu renk ya da büyük harf kullanımları biçiminde gerçekleştirilmiş olması ve şiirselliğin kıstaslarından birisi sayılan görsel sapmanın öncelenmesi.

(*) Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İngiliz Dilbilimi Bölümü öğretim üyesi.

Kaynakça

GUTTMANN, Mathew C. (1996), The Meaning of Macho-Being a Man in Mexico City, Berkeley University of California press

MORAN, Berna (1994), Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul Cem Yayınevi

Öyküler

Zeynep Aliye (2002), Vahşi Kelebek, İstanbul Bilgi Yayınevi

CK, 23.01.2003

« Önceki :: Sonraki »