Doğu'nun dili

15/10/2007 · Kategori: Inceleme

Doğu'nun dili

12/10/2007 (136 defa okundu)

SEMİH GÜMÜŞ (Arşivi)

Ötekiyle paylaşılmak istenen, ama paylaşılamayacağı anlaşıldığında sözün ötesine geçmek zorunda kalınan bir dünya içinde yaşamaktır Doğu. Doğu'nun dilinden Doğulu anlar. Bizimki gerçeğin ötesine geçmekle eşdeğerdedir. Doğu'da yabancının çektiği dilsizlik insanın insana istemeden kestiği ceza gibidir. Yabancının yaklaşmak için gösterdiği bütün çaba karşısındakinin uzaklaşmasını önleyemez. İki ayrı kimlikten söz edilebilir Doğu'da, ama dağlarında kimlik ayrılıklarından söz etmek de yersiz düşebilir.
Ferit Edgü, bana kalırsa Doğu'nun dilini çözenler arasında yaratıcı yazının olanaklarını en iyi kullanan yazardır, ama o olanaklara hiç gönül indirmemiş gibi duran yalınlığıyla da benzersizdir. Kimse (1976) ve O'dan (1977; Hakkâri'de Bir Mevsim) yaklaşık yirmi yıl sonra Doğu Öyküleri (1996), ondan on yıl sonra da Yaralı Zaman (2007): Bu dört kitabı art arda okumak, insana hem katı bir gerçekle karşı karşıya kaldığı duygusunu verir, hem de bu duygunun gerçekliğini düşsel bir uzam içinde çoğaltmaya zorlar.
Ferit Edgü, dillerinden anlamadığı insanların dilini konuşmanın yolları olduğunu gösterir. Yaralı Zaman'da Doğu'daki ile yabancı olan arasında ayrım görülmez. Yabancı, nasıl dilini bilmediği insanlar arasına karışıyorsa, onların da kendi dilini bilmediğini bilir ve hemen anlaşılır ki, karşılıklı dilsizlik anadillerle sınırlı değildir yalnızca, davranış dili de vardır insanları birbirinden ayıran, düşünce dili de.
Yaralı Zaman'ın kahramanı erkek, yıllar sonra yeniden Doğu'ya dönmüştür. Bir zamanlar gerçeği görme umuduyla gittiği Doğu'nun bir yanılsama olarak peşini bırakmadığını bilmektedir. Doğu, bütün gerçekliğiyle yaşandığında bile bir düştür Ferit Edgü'nün anlatılarında, bir Doğu düşü yaratmaya çalıştığınızdaysa gerçek.
Dağlardan öte yol yoktur orada. Yıllar sonra savaşın külleriyle örtülmüş dağlarda dolaşır iki kişi. Doğu'nun dağlarına dönen gazeteci (anlatıcı) ile rehberi Vahap. Yaralı Zaman'da üçüncü kişilere, ayrıca kalabalık edecek anlatı kişilerine gerek duyulmaz. Okuduğumuz metin ne bir roman tezgâhında dokunmuştur ne de bir öykünün sınırlarında: Ferit Edgü'nün önceki üç Doğu anlatısında da gördüğümüz gibi, bir derin anlama ulaşmayı, onu çıkarıp göstermenin yazınsal ve tinsel anlamıyla yaratmayı amaçlayan bir anlatıdır Yaralı Zaman. Kahramanımız ile rehberi Vahap bunun için yeterlidir. Sonra çevredeki köylüler, en çok çocuklar katılır bu anlama.
Ferit Edgü'nün kusursuz Türkçesiyle yalınlık örtüsü altındaki dilinin yazınsal değerini çoğul anlamları taşıyabilme gücünden aldığını sık sık yineleyip örnek gösteriyorum, ama Doğu anlatılarında bu dilin anlamı bir katmana daha yayılıyor. Yaralı Zaman'da olduğu gibi, dilsiz bir dünyanın yazınsal dili olma ikilemine getirilmiş bir çözümdür bu dil. Örnekse:
"Buralarda av yoktur ki, alasın silahını, diyor. Hem av olsa da avlanmak..."
Vahap bitiriyor cümleyi:
"Tanrı göstermesin!"
Bu üç konuşma tümcesi nasıl çözümlenebilir? Dil içi bir çözümlemeyi gerektirmeyecek denli yalın; bir tek sözcük yoktur ki anlaşılmasın; tam tersine, yalınlığın, yoğunlaştırmanın son kertesinde. Gelgelelim, sıradan bir durum içinde yaşayan birden çok anlamı örter bu yalınlık. Doğu'nun dağlarında av'ın dolaysız anlamı yanında dolaylı anlamları, silahın yol açtığı çağrışımlar, avlanmanın düşünülmesi olanaksız bir eylem oluşunun ardındaki insanal anlam ve hangi avdan (hayvan avı mı, insan avı mı) söz edildiği gibi, art arda sökün edecek anlamlar bu dümdüzanlatımlı üç konuşma tümcesi içinde yaşamaktadır.
Alabildiğine yalın bir dünyayı ve yalın insanları anlatmanın biçimini O ve Kimse'de bulmuştu Ferit Edgü. Doğu Öyküleri'nde gitgide derinleşti. Yaralı Zaman'daki Doğu bildiğimiz bir yer yurt karşılığı da değildir. Bir boşluğun içinde yürür anlatıcı, Vahap ile ve bir anlam arayışıdır anlatının asıl sorunu. Anlatıcının kendinden getirdiği kültür ile Vahap'ın kendiliğinden kültüründeki olgunluk bazen birleşip bazen çarpışarak anlatının anlam arayışını sürükler.
Bir yerde Vahap'ın zaman için duyduğu endişe ile anlatıcının zaman düşüncesi arasındaki çatışmada Vahap'ınki üstün gelir. Çünkü anlatıcının ister istemez hep nesnel olanı, burada nesnel zamanı sorun ettiği yerde, Vahap'ın düşünme biçimi kendiliğinden soyutlama yapmaya yatkındır.
Ferit Edgü sık sık bir davranışı başka bir durumun belirteci olarak kullanır ve bunu anlatım biçimine çoğul anlamlar vermenin biçimlerinden biri olarak işler metne.
Zaman konusundaki ayrılıkları sırasında, "Ben izni düşünmüyorum," der Vahap. "Çünkü benim için iznin gereği yoktur. Ben istediğim yere, istediğim zaman giderim. Ben zamanı anlatıyorum sana. Burdaki zamanı. Burada bir yabancı olan senin işine yarar diye düşünmüştüm."
Vahap'ın zamanla ilgili, ancak kendi soyutlama biçiminde açıkça anlaşılabilecek, ama yabancı için düpedüz kapalı olan sözleri karşısında anlatıcı, "Dağlara, dağların yalçın kayalarına, bulutlar içindeki doruklarına baktım. Birdenbire korkunç bir ayaz çıkmıştı sanki. İliklerime değin ürperdim," diye düşünür. Anlatıcının Vahap'ın sözleri karşısında dağlara dönerek "korkunç ayaz ve ürperti"den söz etmesi, dağlarla ve havayla olduğu kadar, Vahap'ın sözleriyle de ilgilidir.
Dağlarda insanın değeri topraktan, kayadan çok olmadığı, hayatın yerini ölüm aldığı, onca acıyı somut biçimde yaşamaya katlanılamayacağı için, insan bu acıları soyutlamalarla dile getirmenin yollarını bulmuştur. Dağda karşılaştığı adamı, "Amcam olur... Bin amcamdan biri," diye anlatıyorsa Vahap, orada hayatın anlamı, anlamsızlığı, sıradanlığı, hiçliği üstüne soyutlamalar yapabilir okur.
Yaralı Zaman bir hikâyenin baştan sona kurgulandığı bir anlatı değil. Bir zamanlar yaşadığı yerlere yeniden dönen anlatıcının Doğu'nun anlamı üstüne derin gözlemleri; ama bu gözlemlerin derinliği insanın bazen varoluş sorunsalıyla ilgilidir, bazen zamanla, korku, ölüm ve hayatla, ve bunlara bağlı bir dizi kavramla...
Anlatıcı, "Burda kendi yurdunuzdasınız," dediğinde, "Ne dedin," diye yanıtlar Vahap. Yurtsuzluktan öte yurt mu vardır dağlarda yaşayanlar için? Yalnızlık, yoksulluk, ölümdür orada yurt... Yaralı Zaman'da yalnızca dağlardaki hayat, köylüler değil, durgun bir su gibi yaşayan insanlar anlatılır. İnsanı durgun bir su gibi gören metinler en azından etkileyicidir, demek ki baştan başarılı olmaya yatkındır ve adı gibi acılı ve sıkıntılı bir zamanı anlatan Yaralı Zaman, üstelik bir Ferit Edgü anlatısı olarak bütün Doğu anlatılarına modern bir tamamlayıcı olarak ekleniyor.

Notos Öykü Çerçeveyi Geniş Tutuyor / Efnan ATMACA

3/1/2007 · Kategori: Inceleme

Notos Öykü çerçeveyi geniş tutuyor

Notos Öykü çerçeveyi geniş tutuyor
Edebiyat dergiciliğinin yetersiz kaldığını söyleyen Semih Gümüş, "Notos Öykü'yle geniş okur kitlesine ulaşmayı amaçlıyoruz" diyor. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Yayın yönetmenliğini Semih Gümüş'ün üstlendiği yeni öykü dergisi Notos Öykü'nün ilk sayısı çıktı. Gümüş sadece öyküyle sınırlı kalmadıklarını, Türk edebiyatının tüm unsurlarını kapsayan bir dergi yapmaya çalıştıklarını söylüyor

Radikal; 29/11/2006

EFNAN ATMACA (Arşivi)

İSTANBUL - Türk öykücülüğünün en önemli köşetaşlarından Adam Öykü'nün kapatıldığı haberi 17 Temmuz 2005'te Radikal'de yayımlandığında altında benim imzam vardı. Bu derginin kapatılması elbette edebiyatsever herkesi üzmüştü. O gün Adam Öykü'nün genel yayın yönetmeni Semih Gümüş derginin kapatıldığını doğrulamış ve aslında kötü bir haber vermişti. Aradan geçen bunca zaman içinde Adam Öykü'nün boşluğunu dolduracak bir yayın çıkmadı. Ama o gün kötü haberi veren Gümüş bu kez iyi bir haber verdi ve kendi genel yayın yönetmenliğinde yeni bir öykü dergisinin çıkacağını müjdeledi: Notos Öykü. Notos Öykü ağırlıklı olarak bir öykü dergisi olacak ama bir söyleşiside Adam Öykü'nün misyonunu tamamladığını söyleyen Gümüş, bu yeni derginin farklı kulvarlarda da var olacağını söylüyor:
"Ben edebiyat dergiciliğimizin hem çok yetersiz kaldığını, hem de geleneksel kalıpların dışına çıkmakta zorlandığını düşünüyorum. Demek ki Notos Öykü bunun dışında bir yolda yürümeye çalışacak."
Bu anlamda Notos Öykü'nün en büyük farkı bir öykü dergisi olmasının yanı sıra aynı zamanda bir edebiyat ve kültür dergisi olmayı amaçlaması. Türk edebiyatının ve kültür hayatının sorunlanıyla içli-dışlı olmayı amaçlayan dergi Gümüş'ün cümleleriyle, "Yüksek düzeyli bir edebiyat beğenisi oluştururken, sıcak ve canlı bir yüzle kendini göstermeye çalışacak."

Dergide haber de olacak
Notos Öykü'nün dergi dünyasına getireceği yeniliğin en başında deneme, öykü, eleştiriye yer vereceği gibi haberi sayfaları da yapacak olması. Gümüş, haberin Notos Öykü'nün kendine açmaya çalışacağı yolun üstünde var olduğunu söyleyerek "Yayımladığı öyküler ve yazılarla sağlam adımlar atıp haberler ve öteki parçalarıyla koşar adım gideceğini söyleyebiliriz. Haber, hayatımızın parçası. Hem dünya edebiyatında yaşananlardan bir kesit verebilmek, hem de kültür ve sanat dünyasından kendi seçtiklerimizi kendi gözümüzle yansıtabilmek: Bunlar edebiyat okurunun her zaman yakın durduğu gereksinimlerdir" diyor.

Okurla sıcak ilişki
Türk edebiyat dünyasının tüm unsarlarını içeren bir dergi yapmaya çalıştıklarını da söyleyen Gümüş özellikle okurla sıcak bir ilişki kurmak konusunda kararlı olduklarını belirtiyor. Bunun için de dergide forum sayfaları yer alıyor. Bu sayfalarda okurlar hem yazarlarla hem de birbirleriyle fikirlerini paylaşacak. Ve okur ile okur, okur ile yazar arasındaki duvarlar da alçalacak.
Notos Öykü'yle ilgili en merak ettiğimiz ise Adam Öykü'nün devamı olup olmayacağı. Gümüş bu soruya "Notos Öykü, Adam Öykü'nün bıraktığı boşluğu doldurmayı amaçlıyor elbette. Ama onun izinden gitmeyecek. Artık başka türlü bir dergi yayımlamak gerektiğini düşünüyorum. Bu kez tasarımı ve içeriğiyle daha canlı, daha geniş okur çevrelerine ulaşmayı amaçlayan, sesini çıkaran, kalıpları kırmaya çalışan, edebiyat dünyamızın nabzını yükselten bir dergi" diye cevap veriyor.

Beyrutlu küçük kızın öyküsü
Bugün piyasada olacak derginin ilk sayısıda John Updike, Natsume Soseki,
Akutagawa Nyusokute, Alice Walker, Nezihe Meriç, Murathan Mungan, Fatih Özgüven, Kadri Öztopçu, Leyla Ruhan Okyay, Güldal Okuducu, İnan Çetin, Müge İplikçi, Murat Yalçın, Behçet Çelik, Faruk Duman, Yaqob Tilermeni, Murat Özyaşar, Yavuz Ekinci'nin öyküleri, Ferid Edgü ile Doğan Hızlan söyleşileri, Şavkar Altınel, Aslı Tohumcu, Sema Kaygusuz'un denemeleri
yer alıyor. Okurla iletişime yönelik Aganta, Kültür ve Sanat gibi sayfaların ilk örnekleri de yine bu sayıda kendini gösterecek. Günün konusu bölümünün ilk dosyası 'Bu kitapları kim çevirdi? NotosÖykü emek hırsızlığının önlenemez yaralarından birini deşiyor. Derginin en ilgi çekici yönlerinden biri de 'Edebiyatın dünyada ve ülkede olup
bitenlere açılan penceresi' olarak tanımlanan 'Günlerin Getirdiği' sayfaları. Her sayıda tekrarlanacak bu bölümün ilkinde Leyla Ruhan Okyay ve Behçet Çelik, Beyrut'taki İsrail bombardımanı sırasında çekilen bir fotoğraftaki küçük kızın öyküsünü yazdı.

 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=205926

Kayıp Şecere” Muharrem Erbey'in Öykü Kitabı

8/10/2006 · Kategori: Inceleme

Bir derdimiz var: ŞECEREMİZ KAYIP..!
”Diyarbakırlı, avukat ve aynı zamanda bir kalem erbabı olan Muharrem Erbey de var olan derdini öykü yazarak anlatmayı tercih edenlerden… Öykü aracılığıyla derdini anlatabileceğine olan inançla masalsı bir dile (konuşma dili demek daha doğru galiba) yaslanıp yazıyor Erbey.

 

Bir derdimiz var: ŞECEREMİZ KAYIP..!

Vedat Çetin
“Kayıp Şecere” Muharrem Erbey Agora Kitaplığı, Eylül 2006, 118 sayfa
...
Sesi zaman zaman kulaklarda çınlayan, gürültüsü dinmiş, ama uğultusu süren, yarası kabuk bağlamış, dokundukça acıtan anıları anlatmak meşakkatli bir iş. Üstelik birebir, sıcağı sıcağına diyebileceğimiz yaşananlardır anlatılmak istenenler. Sözgelimi tanık olduklarımız, göz göze gelip, diz dize oturup dinlediklerimiz, içimizde yer edinen korkularımız, titreyen gözlerimiz, uçuklayan dudaklarımız… Hepsini ve her şeyi, özellikle de unutmamak için anlatmak gerekli.
Yaşadıklarımızı kafamızda kurguluyor, anımsadıkça yeniden yaşıyoruz ve yeniden yaratıyoruz düşlerimizde.
Anlatılanları büyük bir merakla dinleyip unutmamak için yaşantıya dönüştürüyoruz bazen; yeniden canlanıyor yaşananlar. Her dem taze, dingin. Bazılarıysa daha dün gibi…
O yaşantılardan kendimize pay çıkarıyoruz. Kimi zaman yakınlarımızın yaşadıklarının ve çektiklerinin acısını üstleniyoruz. Kendimizi sorumlu tutuyoruz, aynı acıyı yaşamamışsak bile. Yüreğimizi dövüyoruz. Birbirimize sataşıyoruz. Bakışlarımız benzeşiyor, oturuşlarımız, kalkışlarımız aynılaşıyor. Tıpatıp acılar yaşıyoruz çoğu zaman. Hamili yakınımızla özdeşleşiyoruz.
Köy yangınları, göçler, çatışma ortamları, yargısız infazlar, faili meçhuller ve gözaltında kayıplar kaderimiz oluyor. Günlük hayatımız acı haberlerle bütünleşiyor.
Denge!
Ve bütün bunlar derdimiz oluyor. Travmalarımız desek daha doğru. Giderek travmatik bellek oluşturuyor beynimizde. Sanki bu acılar anlatmak için yaşanıyor. Yaşadıklarımız yanında dinlediklerimiz, tanıklıklarımız, gözlemlerimiz var biriktirdiklerimiz arasında.
Anlatmak için didiniyoruz bu kez. Yazarak anlatmak için. Birileri okusun, bilsin, anlasın diye yazıyoruz. Kendimizi ifade etmek için anlatmanın yollarını arıyoruz.
Bir derdimiz var! Birçok derdimizin yanında bir derdimiz daha var: Dilimiz.
Dilimiz, yasaklı. Yürürken (biz buna yazarken diyelim) iki dilde düşünüp dengemizi kaybedip sendeliyoruz. Ayaklarımız birbirine dolanıyor. Yalpalıyoruz. Düşe kalka yürürken, anlatmaya çabalıyoruz. Kaza yapıyoruz farkında olmadan. Aksak eksik yazıyoruz ayrımında olmadan. Kazasız belasız anlatmanın yolu uzak ve ulaşılması zor görünse de iyi bir şey yaptığımıza olan inançla, gururla bakıyoruz yaptığımıza-yazdıklarımıza.
Bir derdimiz var ve iyi bir dille anlatmanın yolunu yordamını arıyoruz. Bu arayış serüveninde yazdığımız öyküleri bilenlere, ustalara gösterdiğimizde öykü yazmanın mütevazı kuralları hatırlatılıyor, Çehov’a, Sait Faik’e başvurularak.
Öykünün mütevazı kuralları ne çok şey istiyormuş meğer!
Bir derdimiz olduğunu biliyoruz ve bunu öykü yoluyla anlatmanın ısrarını ve inadını taşıyorsak, bu meşakkatli yolu tercih edip yazmakla ve yayımlatmakla anlatmaya çabalıyoruz.
Yitik Şecere
Diyarbakırlı, avukat ve aynı zamanda bir kalem erbabı olan Muharrem Erbey de var olan derdini öykü yazarak anlatmayı tercih edenlerden… Öykü aracılığıyla derdini anlatabileceğine olan inançla masalsı bir dile (konuşma dili demek daha doğru galiba) yaslanıp yazıyor Erbey.
İlkin yazdıklarıyla bir dosya oluşturup kitap olarak yayımlamak isteğiyle bir arayışa giriyor. Her yeni yazmaya başlayan öykücü gibi çeşitli zorluklar yaşanıyor elbette. Ve, dosyası ilkin 2004 yılında Bajar Yayınevi tarafından “Yitik Şecere” adıyla yayımlanıyor.
Öyküler
Erbey, aradan geçen iki yıl içerisinde kitaptaki 11 öyküyle yüzleşiyor; farklı bir gözle okumalar yapıyor, eleştiri ve öneriler doğrultusunda gözden geçiriyor 11 öyküyü. Birçok yerinde yaptığı değişiklikler ve düzeltmelerle sonradan yazdığı “Köz” adlı yeni öyküsünü de ekleyip geçtiğimiz günlerde Agora Kitaplığı tarafından yayımlanmasını sağlıyor.
Muharrem Erbey “Kayıp Şecere”sini arıyor. Bu arayış içerisinde çocukluğuna doğru duygusal bir yolculuğa çıkıyor. Anneannesiyle, babasıyla ve annesiyle yüzleşiyor. Berber çırağıyken tanıştığı “Bileyci”ye olan sevgisini anımsıyor. Aralarındaki sevgi gittikçe büyüyor. Bu sevgi 12 Eylül askeri darbesiyle bozuluyor; güzel olan her şey kırılıp dökülüyor, kaybediliyor tüm güzellikler!
Uso Dayı’nın sırtında taşıdığı teypten gelen Erivan radyosundan kaydedilmiş kaval sesinin tınılarıyla bugüne köprü kuruluyor. Uso Dayı bugün yoksa da kaval sesi her yerde dinlenebiliyor artık.
O günden sonra hiçbir şey yolunda gitmiyor. Her yer darmadağınık ediliyor. Kışın sobanın yaktığı odunun ısıttığı anılar, “Köz”e dönüşüyor. ‘Çıt çıt’ sesler çıkararak yanmaya devam ediyor, sonraki yıllarda evleri barkları yakacak ateşin habercisi olarak.
Evlere yapılan polis baskınları, karakol kurulmaları, gözaltılarda uygulanan sistematik işkenceler ve hücrelerde yalnızlığın paylaşıldığı fareler, öykülerin içerisinde belirgin bir yer kaplıyor. Acımasız bir terminatörün bir şehre girip her şeyi kırıp döktükten sonra, yakıp yıktıktan sonra tanınmaz hale gelen şehre benziyor Kürtlerin coğrafyası. Güzel ve değerli olan ne varsa kayıp listesinde. Bir arayışın serüveni sürüyor umutla.
Tikel olan bir hayatın içerisinde, “Kerdiz”in acısı trajediye dönüşüyor. Ancak “Düş” lerde yaşatabiliyor ceylanlar, ölümle kucak kucağa bir coğrafyada. Ceylanların yaşadığı dağlara gitmeyi, ceylan olmayı düşlüyor gençler. Bazen yakınlarını, en sevdiklerinin canlarını almaya gelen Azrail’i kovmak için “Navçî” diye avaz avaz bağırmaktan başka çare kalmıyor. Ansızın kapıya dayanan ölüm karşısındaki çaresizliğe karşı çığlık olunuyor. Tanışıp dost olunan birinin dükkanına gittiğinizde kapısında, “Kızımın vefatı nedeniyle kapalıyız” yazısını görünce söylenebilecek tek söz, “Üşüyorum” oluyor. Sonra “Fılle”lerin geride bıraktığı acılarını değil altınlarını görmek için çirkinlikler, kötülükler üretenleri lanetlemekten başka seçenek kalmıyor. Diyarbakır’ın travma kaynağı çatışmaların, özellikle de Vedat Aydın’ın infazı milat kabul edilerek, tüm gözaltında kayıpları ve yargısız infazları adına “Kayıp Adamın Hikayesi” anlatılıyor.
Köy yangınından kaçıp şehre gelen göçerleri anlatıyor “Halit”.
“Kayıp Şecere’sini bulmak için uzun ve yorucu bir yolculuğa çıkılıyor.
Sonra, kaybedilenlerin ardından öyküler yazılıyor.
Yazılanlar kitap olarak yayımlandığında aslında bunun bir kayıp ilanı olduğunun ayrımına varılıyor.
 
Evrensel,

Güvercinler / Ümit SARIASLAN

31/8/2006 · Kategori: Inceleme

Güvercinler

Ümit SARIASLAN

Erdal Atıcı'nın öykülerini okuyorum. Kendisini tanımasaydım diyorum, bu öyküleri okurken aynı tadı alır mıydım?.. Yazı-n ürünü ile hemhal olmanın gizi nerededir? O tadın ya da tatsızlık duygusunun kaynağında ne vardır? Yazarın yazdıklarının bizi bir yerden yakalaması, yani yazınsal metne konu olan olay ve olgulara aşinalığımız mıdır salt ... Olay örgüsü içindeki insanların davranışsal yapılarında bize sıcak ve yakın gelen bir onay ve kabul duygusu mudur ya da, bizi yazara-yazdıklarına yaklaştıran. Yazarın kalemini yönlendiren kafasına uzandığını düşündüğümüz o yolda, bizi de bir yoldaşlık ve yaşanmışlık duygusuyla saran bir ön yakınlık mıdır?.. Hangisi... Yoksa hem bunlar hem bunların dışında bir yaşantı mıdır bizi metne yaklaştıran...

Dilden, düşünceye, yazarın, yazının ardında duyulan içsesine, yazınsal ürünün anlaşılıp, anlamlandırılmasına uzanan serüven edebiyat biliminin sayfalarında dursun. Dümdüz, bir okur olarak o değil de şu öykülerin bizi sarması, sarsmasının gizi, yazarın, herhalde bütün bu değindiklerimizin harmanlandığı bir eşikten tökezlemeden bir üst eşiğe çıkabilmemize olanaklı kılmasından.

Yazar istediği kadar dili ustaca kullansın, yazınsal metni, yazmak oyununun yazınbiliminin raflarını dolduracak dolambaçlarından geçirtsin; her kitap herkesi sar-s-mıyorsa, bu yalnızca yazarla okur arasındaki hesaplı bir ötekileştirme ya da özdeşleştirme makasına bağlanamaz diye düşünürüm.

BİR KAPI BULMAK...

Ne yaparsak yapalım, yazarın yazdığına, okumak üzere elimize aldığımız yapıta bizim de okur olarak bir yerinden giriş yapmamızı sağlayacak bir tutamak, kilitli de olsa bir kapı bulmamız, yakalamamız gerekli. O kapıyı size açmıyorsa, ya da siz, okur o kilidi çözecek anahtarı kendi içinizde, bilincinizde üretemiyorsanız o metin size ulaşamayacaktır. Okuru olmayan, okuruna tüm kapıları kilitli bir metinden söz etmiyorum, bir biçimde yazı-n yapıtındaki dünya ile -ki bu dünya da bir gerçeklikler dünyasıdır- okurun iç ve dış dünyası arasındaki ilişkiyi sağlayacak harca vurgu yapmak istiyorum. Bizi yazara, yapıta yaklaştıran, bizdeki o harçla yazınsal yapıttaki örgünün ilişkisini kurmamızı sağlayan ve her algılama adımıyla birlikte yeniden parlayan o kıvılcım'a.

Dil bu süreçte biçimleniyor, okuru alıp götüren elbette önce dil, anlatım. Ya, onun kalıpladığı yaşamsal öze, bizden ve herkesten olabileceği konusunda tartışmasız onay verebileceğimiz tarihsel, toplumsal o tanışlık duygusunu; gerçekliği, biri yaşamdan biri yazından yansıyan yanıyla, yeni bir zeminde paylaşmak yeni ilişkisini nereye yerleştireceğiz?..

BULMACA ÇÖZER GİBİ

Bizi, beni daha doğrusu Erdal'ın öykülerine tutunduran, o öyküleri sevdiren herhalde bu tür bir gel-git olmalı. Değilse bulmaca çözer gibi, "oyun"un ya kurnaz kurmacanın dolambaçlarında ne diye gezineyim. Elmayı ısırırken beni ona ısındıran salt kırmızı yanağı değil ki, ondan daha belirleyici ve beklenilir olan damağımdaki elma anısı ve tadıdır, onu elime aldığımda kanıma değen. Ha, bilinmedik meyveler denilecektir. Ataç'ın "Şiir sürahi değildir" dediği gibi oldu ama, yazı-n meyve değildir.

Ben ya da bir başkası bir öyküyü, şiiri, romanı... eline aldığında, yazınsal olanın sınırları ya da sınırsızlığı içine girdiğinde, o insan(lık) bahçesiyle ne edip edip bir yerinden bir biçimde kavuşma-k şans ya da olanağını bulabilmelidir. Bu elbet ısmarlama ya da fason imalattan ayrı bir beklentiye değinmedir.

Yapıtla okurun buluşması peşin bir sonuç olmasa, çokluk karşılıklı buluşmanın bir başka bahara kalması söz konusu olsa da şu yazınsal deneyim (gerçeklik) değişmiyor. Yazar dille giydirdiğiyle; okur, ona kendisinde dillenmeyi bekleyenle yürüyüp, yazınsal metnin çerçevelediği yeni, ama yabancı olmayan dünyada, ortak bir zeminde buluşabilmeli ki kitap okunsun. O zemin, Ahmet Oktay'ın yerinde demesiyle "anlamsal ve toplumsal" ölçütten kopmamaktır (Edebiyat Yıllığı 2006). Bizim Erdal'ın öykülerini sevmemizi sağlayan da böyle bir buluşma olmalı. Aynı "Küçük Anadolu"da buluştuğumuz gibi...

Yazın tadı, yazı tadı (türlü yüzüyle dil ve yaşam sıcağı), dillenip dillendirilen bu "buluşma"nın içindedir.

Güvercinler/ Erdal Atıcı/ Ürün Yayınları/ 96 s.

12 Eylül sabahı gazetecilik

Gülşah KARADAĞ

Oral Çalışlar'ın yeni çalışması "12 Eylül ve Andıçlanan Gazetecilik"(Güncel Yayıncılık)i bir hesaplaşma. Gazeteciliğin zaman içinde, politikacılardan sonra en güvenilmez meslek grubu haline geliş sürecini sorgulayan bir hesaplaşma. Çalışlar, kendi yaşadıklarından yola çıkarak 1980 sonrası medyadaki değişimi aktarıyor. Basının nasıl olumsuz bir değişim geçirdiğini gözler önüne seren kitap, Türkiye'de uzun süredir unutulmuş olan toplumsal sorumluluk ilkesini ve bu ilkenin uygulanabilmesi için gerekli örgütlenmeyi tartışmaya açıyor.

12 Eylül 1980: Türkiye tarihine vurulan keskin bıçak "darbesi"ydi. Politikadan, kültür ve eğitime kadar her alanda, tek tek bireylerden ülke bütününe her katmanda yaşanan o-r-g-a-n-i-z-e dönüşümün başlangıç tarihi de denebilir bu sürece... 1980 darbesi sonrası okula başlayan bana ve benim kuşağıma dikte edilen hayat anlayışı, hâlâ değerlerini korumaya çalışan anne babamınkilerle çelişir hale getirmişti bizleri. Bu süreç, onların hayretle karşıladığı yolsuzlukları, etik çürümeyi, Amerikan rüyasından devşirme köşe dönmeci mantığı, benim kuşağımın günlük yaşam diye algılamasına neden olmuştu.(P)

Organize biçimde başlayan, ardından kendini günlük hayatın akışına bırakan bu dönüşümün en önemli ayağı, şüphesiz, demokrasinin dördüncü kuvveti, halkın neyi konuşacağını ve nasıl konuşacağını belirleme gücüne sahip yazılı ve görsel medyadaki değişim oldu.

Oral Çalışlar'ın yeni çalışması 12 Eylül ve Andıçlanan Gazetecilik, medyaya dönük sessizliğe darbe vuran bir çalışma. Bir anlamda, "Bize neler oldu? Nasıl oldu? Neden oldu?" yu masaya yatırıyor. Çalışlar anılarına da yer veriyor kitabında. Aktarılan anılarda Türkiye'de demokrasi ayıbı olarak nitelenebilecek, basını yaralayan belli başlı olaylar gündeme geliyor. Oral Çalışlar, askeri darbeyi günlük bir gazetenin genel yayın yönetmeni olarak karşılamıştı. Gazetesi kapatılmıştı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin üyesi olduğu halde cezaevi sürecinde meslek örgütü tarafından sahiplenil(e)memişti. 12 Eylül'ü en yakıcı biçimde yaşamış insanlardan biriydi Çalışlar.

Kitap, 12 Eylül sabahı yaşadıklarıyla başlıyor. Gazetenin nasıl kapatıldığını, nasıl cezaevine girdiğini anlatıyor. Daha sonra cezaevinden Türkiye Gazeteciler Cemiyetine mektup yazıyor. Mektubunda, hukuki destek istiyor. Hayır cevabını alıyor. Aradan yıllar geçtikten sonra bir Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kongresinde söz alıyor ve yaşadıklarını anlatıyor. Dönemin Cemiyet Başkanı Nezih Demirkent, artık hayatta olmayan Burhan Felek ve Mustafa Yücel adına özür diliyor, korktuklarını ifade ediyor. Bütün bu olaylar belgeleriyle birlikte kitap yer alıyor.

Kitabın ikinci bölümde Çalışlar'ın 1984 yılında bir ay boyunca tüm gazeteleri inceleyerek yaptığı araştırma yer alıyor. Çalışlar bu uzun araştırmayı yayınlarken, 2006 yılındaki basının durumunu o dönemle karşılaştırıyor. O dönemde Hürriyet gazetesinde yalnızca bir köşe yazarının olduğunu kim düşünebilir? Gazetelerin 20 yıl içinde günlük toplam satışlarının 2.5 milyondan 5 milyona çıkması ve reklam sayfalarının 5-6 misli artması da dikkat çekici.1984 yılındaki araştırmasında yer alan ve o dönemi özetleyen çarpıcı bir yorumda şunları belirtiyordu: "Haber ve fikir basınının yerini gittikçe bu fonksiyonundan uzaklaşan, yönetim taraflısı veya en azından yönetimin tepkilerini dengelemeyi bir sanat haline getirmiş, kişiliksiz, şekilsiz, köşesiz bir basın alıyor." Sonra şunları da ekliyordu: "Etkinliği azalan ve sürekli okuyucu kaybeden basın, kısıtlamaların da etkisiyle kişilikli bir görevi yerine getirecek gücü yitirince çareyi magazinde buldu."

Tan gazetesi 1984 yılında 715 binlik tirajla en çok satan gazete durumdaydı. Tan deneyiminden etkilenen gazeteler de ilginç manşetler atmışlardı. Örneğin Milliyet gazetesinin o günkü manşetlerinden bazıları şöyleydi:"Azdılar", "Bela Arıyorlar," "Kahpeler".

1984 yılının çarpıcı panoramasından bugüne gelirken, basında tekelleşme sürecine ve patronlar arası rekabetin sonuçlarına takılıyor Çalışlar'ın kalemi. Ardından gazetecilerin, haber kaynaklarıyla ilişkilerindeki bozulma, muhabirin istihbarat ve propaganda ögesi haline gelişi örnekleniyor; siyaset ve medyanın içi içe geçişi aktarılıyor:

"Basında bir grup var ki, bunlar hiçbir zaman eskimezler. Kim iktidarda olursa olsun, kimin eline maddi güç geçerse, bunlar hemen ona yanaşırlar... Bel kemiği olmayan gazetecilik, özellikle 12 Eylül sonrası iyice para eder hale geldi. 'Serbest rekabet' ortamında bu meslekdaşlarımız serpilip büyüdüler, zenginleştiler. Dilleri yumuşadı, bakış açıları 'derinleşti'..."Genelkurmay'ın ünlü "Andıç" belgesi; gazeteciler arasında ünlenmiş belge. PKK elebaşılarından Şemdin Sakık'ın yalan ifadelerine dayanan ve iki büyük gazetenin sorgu sual etmeden ve gerekli araştırmayı yapmadan manşetlerinden yayınladığı düzmece haberin adıydı "andıç." İki gazetecinin yalan haber mağduru olmasına yol açan gizli "Andıç" belgesi ve kararı, kamuoyunda yeterince tartışılmadı. Oysa basının yüz yüz geldiği en kötü deneyimlerden biriydi bu sahte belgeler. "Türkiye'de bu tür olaylar hala sürüyor... (Örneğin) Şemdinli sonrası ortaya çıkan olaylar, yine bir 'Andıç'ı tetikleyebilir."

Çalışlar'ın yakın tanığı olduğu cezaevleri operasyonunu ve bu süreçte yayımlanan yalan haberleri ve saldırgan yorumları da kitabında değerlendiriyor. Kendisine yönelik eleştirileri de ele alıyor. Basının o dönemdeki ayıplarına dikkat çekiyor.

Kitap, 'Tan türü gazetecilikle', doğrudan sansür ve yasaklamalarla başlayan etik kayışın nerelere uzandığını değerlendirmeye çalışıyor. 90'lı yıllarla birlikte artan "otosansürcülüğün", "andıçların", "taraflı haberlerin" ve "iş takipçisi gazetecilerin" neden normal ve meşru hale geldiklerini tahlil etmeye, uğraşıyor.

Kitabın son bölümü, yitirdiğimiz gazetecilere ayrılmış. Mustafa Ekmekçi, Mehmed Kemal, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi ve Ergun Balcı gibi, gazeteciliğin köşe taşlarının bu mesleğe katkıları ele alınıyor.

Çalışlar'ın yeni kitabında medyanın yakın geçmişine kişisel gibi görünen bir yolculuk yer alıyor. Bu yolculuk kişisel bir yolculuk değil. Bu yolculuk, değişen medyanın kilometre taşlarına işaret koyuyor. Bu dönemi öğrenmek isteyenlere önemli bir kılavuz. Gazetecilik okulları için gerekli bir başvuru kitabı...

12 Eylül ve Andıçlanan Gazetecilik/ Oral Çalışlar/ Güncel Yay./ 248 s.

Marakeş'te Bir Tuhaf Sürgün

Vecdi ERBAY

Çağdaş İspanyol edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olan Juan Goytisolo, Türkiye'de tanınan bir yazar. Ama nedense romanlarıyla değil, daha çok deneme ve gezi yazılarıyla tanınan bir yazar. Nedim Gürsel de yıllar önce yazarla yaptığı bir konuşmada (Gergedan, 1987) şöyle bir tespitte bulunuyor: 'Türkçeye 'Yalnızlar Kumsalı' adıyla çevrilip Hürriyet Yayınları'nca 'aşkın, seksin, çılgınlığın kol gezdiği bir şaheser' olarak tanıtılan 'Ada' adlı romanınla tanıyorlar.' Goytisolo'nun 'Yalnızlar Kumsalı'nı kim hatırlar şimdi, bilmiyorum, ama Neyire Gül Işık çevirisiyle Metis Yayınları'ndan 1993'te çıkan 'Yeryüzünde Bir Sürgün' kitabını dikkatli okurlar hatırlayacaktır sanırım. Işık'ın, Goytisolo'nun denemelerinden yaptığı bu seçki, türün meraklısı tarafından hak ettiği ilgiyi önemli oranda bulmuştu. Daha sonra Juan Goytisolo'nun başka kitapları da okurla buluştu. 'Saraybosna Yazıları', 'Marx'ların Öyküsü', 'Kapadokya'da Gaudi'nin İzinde' ve 'Osmanlı'nın İstanbul'u'. Adlarından da anlaşıldığı gibi bu kitaplar, romancı Gaytisolo hakkında değil, deneme yazarı ve yaşadığı yüzyılın tanığı ve sorgulayan aydını Gaytisolo hakkında bir fikir veriyor ancak.Yıllar önce yayımlanan 'Yalnızlar Kumsalı'nı saymazsak, ilk romanıyla Türkçede Gaytisolo: 'Ara Perde' (YKY). Hacmiyle küçük, ama insanlık hallerini bütün yönleriyle ele alan 'Ara Perde', yazarlığının doruğunda bir romancıyla buluşturuyor okuru.

Romanın çevirmeni Neyire Gül Işık, 'Sunuş' yazısında şöyle diyor: 'Juan Goytisolo'nun 'yazınsal vasiyetim' diye adlandırdığı ve son kurgusal yapıtı olacağını söylediği bu kısacık, özün özü, şiirsel metnin dehlizinde yolunu bulmasını kolaylaştırmak için okurumuza yapıtta girift halde ve ilintili olarak yer alan izleklerin ipuçlarını sunalım.' Dolayısıyla bu 'Sunuş', özellikle 'Yeryüzünde Bir Sürgün'ü okumamış olanlara, 'Ara Perde'nin ve Goytisolo'nun düşünsel ve duygusal dünyasına girebilme olanağı sağlıyor.

SONUNDA MARAKEŞ

Zengin bir ailenin çocuğu olarak 1931' de Barselona'da doğan Goytisolo, İspanya'nın en karmaşık döneminde büyüdü. Milliyetçilerin bombalarıyla annesini kaybettiğinde daha beş yaşındadır Goytisolo. Bu travmayı İç Savaş, Franco diktası, öğrenci hareketleri, aktif olmasa da komünist parti üyeliği, tutuklanması (1956) ve romanlarının yasaklanması gibi olaylar izleyecek, nihayet ülkesini terk ederek 1957'de Paris'e yerleşecektir. İspanya'da demokrasiye geçildiğinde ise o, bir kazanıma dönüştürdüğü sürgünlüğü seçmişti artık. Marakeş, şimdilik son durağı gibi görünüyor.

Gaytisolo'nun hayatındaki en önemli duraklardan biri, 1950'li yıllarda Paris'te tanıştığı yazar Monique Lange olmalı. O yıllarda başlayan dostlukları 'zamanla karşılıklı bir anlayışa' dönüşecek ve Goytisolo, eşcinsel olmasına rağmen, 1978'de Lange ile evlenecektir. Yirmi yıl süren birliktelikten sonra Monique'in ölümü, 'Ara Perde' aracılığıyla Goytisolo'nun hayatını ve insanlık tarihini yeniden gözden geçirmesine kaynaklık edecektir.

'Ara Perde', hayatı boyunca sevdiği tek kadını kaybeden yaşlı bir adamın, Marakeş'in ünlü Camiü'l-fena Meydanı'ndaki kalabalığı izlerken düşündükleriyle başlıyor. Bir gün, her canlı gibi kendisinin de öleceğini duyumsayan yaşlı adam, bir bakıma dünyanın uğultusunu dinlerken, bireysel hayatının önemli kesitleri üzerinde yoğunlaşır: 'Duygusal yaşamının apansız kesintiye uğrayışı, bundan yarım yüzyıl önce elçabukluğuyla zihninden siliverdiği annesinin ölümü gerçeğini yeniden su yüzüne çıkarmıştı bilincinde. Sonuçta yeni yaranın kanayan noktasına erişmek için eski yarasına geri dönmek zorundaydı demek.'

'DUYGUSAL VASİYETNAME'

Ve yaşlı adam eski yarasına geri döner. Düşünceleri düşlere, karabasana dönüşse de hatırlayıp sorguladığı artık sadece kendi hayatı değildir. Düşünüp değerlendirdiği her şey (unuttuğunu sandığı annesi, karısıyla yaşadıklarına dair küçük ayrıntılar, yaptığı yolculuklar, insanlığın kanlı tarihi, düşleri ve inançları), evrensel bir boyut kazanır. Belki de kendi bireysel trajedisinin üstesinden gelmek için, düşsel bir tanrı yaratır ve varoluş hesaplaşmasını onunla yaptığı konuşmayla gerçekleştirir. Tanrı da İblis de insanın benzer bir gereksinimden doğmamış mıydı zaten. Tanrı'yla konuşma bölümleri denemeye yaklaşsa da, 'Ara Perde' iç burkucu kurgusal bir anlatı. Düşle gerçek arasında, düşünceyle duygu arasında ilerleyen roman, yaşlı adamla birlikte okurun da kendi hayatı ve evren hakkında binlerce yılın felsefesiyle, sanatıyla, teolojisiyle, deneyimiyle yeniden düşünmesine, çıkarsamalar yapmasına zemin hazırlıyor. 'Yaşam düş değildi, olsa olsa hezeyandı, deneyim ve yılların sayısı arttıkça yoğunluğu artan bir hezeyan. O hezeyanın dışına çıkmak yeniden dünyanın ortasına düşmek anlamına geliyordu: Ayak diriyor ve uzayıp gidiyordu hezeyan, hep öyle uzayıp gidecekti, yinelemelerin, karanlıkların ve saydamlığın dönmedolabındaki yaratıklarına kaçınılmaz biçimde yabancı.' Tolstoy gibi her şeyi geride bırakıp Güney'e gitmek düşüncesi, yaşlı adamın, hezeyan diye nitelendirdiği yaşamla hesaplaşacağı son duraktır, perde orada inecektir. Bu yoğun düşünce, sonunda uyanacağı bir rüyaya dönüşür: 'Buluşma bir başka güne kalmıştı: Son tiyatro perdesinin kalkacağı, başı dönerek boşlukla yüzleşeceği bir güne. Şimdilik buradaydı hâlâ, tiyatronun parterinde, seyircilerin arasında' 'Son Perde', denemeleriyle tanıyıp sevdiğimiz, 'Bir ülke yalnızca bir toprak parçası değil, aynı zamanda bir geçmiş ve bir dildir' diyen Goytisolo'nun hayatını, düşünsel ve duygusal dünyasını kısa, ama olabildiğince yoğun, çok katmanlı bir metinle tanıtıyor. Belki de bu nedenle, Goytisolo'nun 'Ara Perde'yi 'duygusal vasiyetnamem' ve 'anlatı türüne vedam' diye nitelendirmesi iç burkucu...

 

Cumhuriyet Kitap, 31 Ağustos 2006

Doğan Katırcıoğlu'ndan 'Hayvannâme' / Ahmet ÖZDEMİR

31/8/2006 · Kategori: Inceleme

Doğan Katırcıoğlu'ndan 'Hayvannâme'

 

Ayı Gedi Aşka, Ayı ile Aşk Bambaşka

Doğan Katırcıoğlu hayvan gibi insanları değil, isteyen bir pay çıkarsın diye, hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkiyi, kendine özgü bakış açısıyla, kendine özgü arı, duru, akıcı, esprili anlatımıyla aktarıyor.

Ahmet ÖZDEMİR

Her zaman av eti yenmez. Bazen de taban eti yersin. Bu kez tutturamadım. Doğan Katırcıoğlu'nun yeni kitabının kapağına göz gezdirdim: "Hayvannâme". İkinci adı da yer alıyor kapakta: "Ayı geldi Aşka, Ayı ile Aşk Bambaşka"

"İşte bir Doğan Katırcıoğlu klasiği daha" dedim. "İnsan kısım kısım, yer damar damar" derler. Doğan Katırcıoğlu'nun her kitabında kısım kısım insan manzaralarını, ağlarken güle güle okuruz. Ayıp Sokağındaki Aşk'tan Olur Böyle Vakalar'a, Her Mevsim Kadın'dan Keriznâme'ye kadar; kitaplarının bütününde o insanların "hal-i pür melali" gözümüzün önüne getirilmişti. Bu alışkanlıkla, "Hayvannâme" adını görür görmez, bu kez aramızda dolaşan, iki ayaklı, ama insanlıktan nasiplerini alamamış, hayvan gibi insanları, onların hoyrat serüvenlerini anlatıyor önyargısına kapıldım. Çünkü yine kapakta tırnak işaretleri içerisinde bir slogan yer alıyordu: "Kimse kimseyi insan olmaya zorlayamaz." Kolayca kendimi kaptırdığım önyargının etkisiyle, dudaklarıma yayılan peşin tebessümle kapağı çevirdim.

Aslında önyargılarımın isabetsiz olduğunun ipucunu Orhan Erinç Ağabeyin kısa sunuş yazısının bir cümlesi veriyordu. Ama bende yine jeton düşmemişti. Erinç, "Yazın alanındaki sanatlardan birinin de 'teşhis ve intak' olduğunu okul yıllarımızda öğretmişlerdi" diye yazmıştı. Evet okul yıllarında ben de teşhisin "Canlı veya cansız varlıklara insan benliği vermek, yani onları şahıs gibi kabul etme sanatı" olduğunu öğrenmiştim. İntak ise, sözcük olarak söyletmek, konuşturmak anlamına geliyordu. Buna La Fontaine'in hayvanları konuşturduğu küçük öyküleri örnek gösterilirdi.

Orhan Erinç'in ne demek istediğini ve bu kanıya nereden ulaştığını biraz sonra öyküleri okudukça, her öykünün sonunda sürpriz sonuçlara ulaştıkça anlayacaktım.

Göreneklerimizde yaşayageldiği gibi, bu dünyaya "Hacı Leylek" tarafından getirildiği öne sürülerek büyütülen Doğan Katırcıoğlu'nun, doğumuna ilişkin nostaljik yazısını okuyana kadar, izlenimim bu yolda, tebessümüm dudaklarımdaydı. Ama "...Şimdiye kadar hep 'yaşanmış insanlık durumları'nı anlattım, 'kıssadan hisse' hesabıyla... İlk defa kalemimi 'öteki' mahlukat, 'hayvanlar âlemi'ne uzatıyorum. Okur, 'eşref-i mahlukat' görsün! Alacağı ibreti alsın." (Syf: VIII) satırlarını okuyunca, dudaklarımdaki tebessüm silindi. Kapağı görür görmez kapıldığım önyargıda yanıldığımı anlamıştım.

BİRBİRİNDEN GÜZEL ÖYKÜLER

Doğan Katırcıoğlu hayvan gibi insanları değil, isteyen bir pay çıkarsın diye, hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkiyi, kendine özgü bakış açısıyla, kendine özgü arı, duru, akıcı, esprili anlatımıyla aktarıyordu. Ne insanları hayvanlara, ne hayvanları insanları yücelterek veya aşağılayarak değil. Hayvanları tutsak eden insanlar kadar, hayvanların tutsağı olmuş insanları da gülmece potasında eritiyordu.

"Hayvan koklaşa koklaşa, insan söyleşe söyleşe.", "Hayvan ölür semeri kalır, insan ölür eseri kalır", "Hayvan yularından, insan ikrarından tutulur", "Hayvanın alacası dışında, insanın alacası içinde olur" ve daha onlarca atasözümüzü, deyimimizi doğrularcasına, kanıtlarcasına birbirinden güzel öyküleri sıralıyordu.

Günlük yaşantımızda duyduğumuz, duyurduğumuz, kullandığımız yerine göre bir salon, yerine göre bir Romen argosu içeren diyaloglarla, sıkılmadan, öyküleri birbiri ardından okumaya başladım.

Öyküden öyküye geçerken, yukarıda sözünü ettiğim teşhis ve intak sanatlarının inceliklerini kavramaya başladım. Örneğin "İrma Kız" öyküsünü okurken, bu öykünün "Hayvannâme"de ne işi var diye düşündüğüm oldu. Basınköy'e gelmiş bir kız veya kadına yine orada bulunan birinin âşık olması, evlenmeleri, kadının başından geçen bir tecavüz olayı, tecavüzcüyü kurtarıcı gibi göstererek olayı kocasından gizlemesi, İrma'nın hamile kalması ve nihayet doğan çocuğun tecavüzcüye benzemesi gibi trajikomik bir öykü anlatılıyordu. Arkasındaki "Raki" başlıklı öykü, İrma'nın devamıydı. İrma'nın tosun gibi bir oğlu olmuştu. "Raki" adı verilmişti. (Syf: 145-154) O anda, vurdulu-kırdılı filmlerin toplumu nerelere sürüklediğini düşündüm. Yabancı hayranlığına içimden kızdım. Öyküyü okumayı sürdürdüm. Doğumu yaptıran, nazar yüzünden büyük acılar yaşayan ebenin dramını öğrendim. Bu ebe bir koşuda gidip bir mangal yakıyor ve İrma'nın evinin önüne getiriyordu. Közlerin üzerine attığı bir şeylerin dumanına, İrma'nın tosun gibi oğlunu tutarak onu nazardan korumaya çalışıyordu. Birbirinin devamı olan öykü böyle bitti derken, bunu gören komşuların söylediği ve öykünün son satırı olan cümle, bir tokat gibi gerçeği beynime indirdi. "İlâhi Doğan Ağabey!" dedim. Kumkapılı Linda (Syf:137) öyküsünde oynadığı oyunu burada da oynamış, beni gafil avlamıştı. "Bu öykünün kitapta ne işi var?" sorusunda vazgeçtim. Oynanan oyun neydi, beynime inen gerçek neydi? İşte onu yazarsam, öykülerin güzelliği kaybolur. Okuyunuz.

Otuza yakın öykünün hepsinden çıkarılacak bir pay var. Her öyküye ana fikir olsun diye bir veya birkaç ata sözü yakıştırabilirsiniz. Örneğin ben, "Abdurrahman Çelebi'nin Fendi Alman Kurt'unu Nasıl Yendi" (Syf: 197) öyküsünü okuduktan sonra "Ya işte böyle. Deli deliyi görünce, değneğini saklar" demekten kendimi alamadım. Aynı öyküde, kurt köpeğinden yavrusunu koruyan keçi için "Ana yiğidin kalkanıdır" sözünü yakıştırdım. Kurt köpeğinin süklüm püklüm halini gözümün önüne getirince "Bükemediğin eli öpeceksin" diye düşündüm.Kargalar ile ilgili çok şey duymuşumdur. Bu hayvanların zekâsı ve becerisi ile ilgili çok şeye tanık olmuşumdur. İki yıldan beri bizim sokağın kanadının bir teli düşük kargasını seyrederim. Nasıl ceviz kırdığından dalların arasına nasıl yiyecek sakladığına kadar türlü hallerini görürüm. Her sabah doğuya doğru geçmekte olan sürüden ayrılarak sokağa geldiğini, akşam olanca dönmekte olan sürüye katılarak geceyi geçirecekleri yere doğru gittiklerini izlemişimdir. Bilirim ki, her karganın gündüz yaşadığı bir bölgesi, sokağı vardır. Bu karga yüzünden bir söz dilimden düşmez olmuştur: "Leylek benim neden komşum, yazın gelir kışın gider. Karga benim her dem komşum, yaz da burada, kış da burada." Hayvannâme'de okuduğum bir karga öyküsü (Syf: 209) oldukça ilginç. Bir karganın vefasını gözler önüne sererken, bizleri duygulandırıyor. Herkes okusun dilerim.

HAYVAN HAKLARI...

Doğan Katırcıoğlu'nun "Hayvannâme"sinde insan ve hayvanların birbirinden kopmazlığı var. Öylesine ki, hamamböceğinin bile insan oğlu için gerekli kılındığını bir öykü içinde bulabilirsiniz. (Syf:193)

Kaldı ki insan da düşünen bir hayvan değil midir? Paris'te UNESCO Sarayı'nda 15 Ekim 1978'de ilan edilen "Hayvan Hakları Bildirgesi"nin bir maddesinde "Tüm hayvanlar eşit doğar ve eşit yaşama hakkına sahiptirler. Tüm hayvanların saygı görme hakkı vardır. Bir tür hayvan olan insan, diğer hayvanları yok edemez. Hayvanları kendi çıkarı için karşılıksız kullanamaz" hükmü yer almaktadır. Burada "Bir tür hayvan olan insan" ibaresine dikkat çekmek istiyorum.

"Hayvannâme"yi okurken, hayvan haklarının da neresinde olduğumuzun irdelemesini yapmamız olası.

Hayvannâme (Ayı Geldi Aşka Ayı ile Aşk Bambaşka) / Doğan Katırcıoğlu/ Kendi Yayını / (PK. 02 BASINKÖY- İST. 0212 528 18 24-519 38 08)

 

Cumhuriyet Kitap, 31 Ağustos 2006

« Önceki ::