Eleştiri çaresizse...
22/9/2006 · Kategori: Elestiri
‘Toplumumuz kendi diline yabancılaşıyor’
|
Radikal Kitap, 22/09/2006
SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)
Edward Said'in sorduğu, "Kim yazar? Yazma işi kimin için yapılır? Hangi koşullarda?" sorularının şimdi yaşadığımız tüketim çağı içindeki anlamları, belki de herkesin daha kolay anlaşılır bulduğu 1960'lardakinden daha yerinde. Şu farkla ki, geçmişte hep toplumsal ya da örgütsel düğümler atmak için sorulan bu sorular, şimdi bireysel kimliklerin yerlerini bulmalarını sağlayacak anlamlar kazandı.
Bunların sıkıntı verici sorular olduğu da yadsınamaz. Sonunda soru sormak, karşıdakini bulunduğu zemine yerleşip kendini güvenli hissettiği bir konum almaya zorlar ki, neden olsun? Bu yüzden bir edebiyat, aynı zamanda yanıtlanmayan sorularla da yaşar ve bitmeyen bu arayış o soruların her seferinde başka bir düzeyde önümüze gelmesine yol açar. Bir tek eleştiri, kendini yaratıcı yazının içinde var ediyor olsa bile, soru sormayı ve boşluğa asılı soruları yanıtlamayı iş edinir. Hem yatkınlığı vardır sormaya ve yanıtlamaya, hem de kendi varoluş kaynakları ona bu yükümlülüğü hiçbir zaman unutmamasını öğütler.
Üniversitenin edebiyatla ilişkisindeki soğuk duruşun, akademik formasyonların önce teknik biçimler içinde kazanılmasını koşullayan didaktik öğretim anlayışından gelişi, sorgulamaya değil, zorunluluklara gönderiyor. Orada öğrenmek anlamanın, ezberlemek yorumlamanın yerine geçiyor. Dolayısıyla genç edebiyat öğrencileri yaratıcı yazarlık bir yana edebiyatla akademik ilişkilerini verilmiş teknik biçimler, geçilmesi zorunlu akımlar ve yöntemler içinde kurabiliyor ki, bu yoldan da kalıcı bağlar atılamıyor. Böylece üniversite hayatı, büyük çoğunluk için lise sıralarındaki ıstırapların yerini tutuyor. Belki gene tümdengelerek önce edebiyatı yaratıcı yazının örnekleri içinde okuyup sonra yol ve yordam aramayı öğretim biçimi olarak seçmek gerekiyor. Sonunda asıl olan anlama ve yorumlama yetilerinin geliştirilmesiyse, bunu da kuram değil, yazınsal metnin sürekli okunması sağlar.
Çoğun sanılanın tersine, bu tür zorunlulukları değil, her şeyden önce özgür düşünebilme olanaklarını arayan eleştiri, bu yüzden üniversitede bulamadığı ortamı dışarda aramıştır. Verilmiş, bilimsel kuram ve yöntemlerle toplumbilimleri yapılabilir, ama bunlar eleştirinin suyunu edebiyatın candamarından alanların işine yaramaz. Çünkü yaratıcılık doğada kendiliğinden bulunmaz. Bir de belki, düzayak edebiyat öğretimi karşısında önündeki basamakları çıkmayı sürdüren edebiyatçı üniversiteyi de ürkütmektedir: yeniklik duygusunun açığa çıkardığı endişe. Böylece eleştirinin bir kanadı kırılır, dosdoğru yol almak yerine, kendi çevresinde dönmeye başlar.
Yargı mı, yaratım mı?
Öte yandan, eleştirinin bir yargıda bulunma ödeviyle kendini yükümlediği yıllar Batı'da da, bizde de geçmişte kaldı. Şimdi ne Lukács'ın kuşkuları yüzünden modernizmi klasisizm ve gerçekçilik karşısında önemsizleştirdiği zor zamanlar içindeyiz, ne bizim edebiyatımızda çokça yaşadığımız, iyiyle kötüyü kesin kalıplara döküp ayıran dogmaların karşılık bulabildiği yıllar içinde.
Yargıyı zaman verecekse, eleştirinin ödevi, "yargılarda bulunmayı sağlayacak değerleri yaratmaya başlamaktır."
Edward Said, bu değer önermesine bağlayarak şu ilginç saptamayı da yapıyor:
"Wilde bunu şaşaalı bir biçimde söylemişti: Eleştiri 'sanat yapıtını yeni bir yaratımın kalkış noktası olarak ele alır'. Lukács daha ihtiyatlıdır: 'Denemeci katıksız bir muştucu örneğidir.'
"Ben şahsen ikinci tarifi tercih ediyorum."
Doğrusu, ben de Wilde'ınkine yakın dururum.
Eleştiri, günümüzde hepten böyledir: yaratıcı yapıtları yansıtmak, parçalarına ayırmakla yetinmez, kendini de yaratıcı yazı içinde bir dünya olarak kurgular ki, bu düzeyde yazınsal yapıt sonunda eleştiri için kalkış noktasına dönüşür. Özsuyunu aldığı yerden güçlü kollar çıkararak ilerler.
Eleştirinin özellikle de yazınsal metinlerin karanlıkta kalan, kapatılan, suskuya mahkûm edilen yerlerinden doğduğu söylenebilir. Çünkü öncelikle ve en yoğun çözümleme ve açıklamalar oralardan çıkar. Eleştiri, o belirsizlikleri anlamak ve aydınlatmak için bir süre karınca gibi çalışır. Tekilliğini korurken önce tikel anlamların içine işler. Bu nedenle kendini genel, toplumsal sorunlardan bağımsız tutmaya özen gösterir. Ne ki ve ne iyi ki, eleştirinin ortaya koyduğu tikel anlamlar, kendiliğindenliğe bile bırakılsa, içinde bulunduğu edebiyatın niteliği ve okuma kültürü için tümel kazanımlara yol açar.
Zaman içinde oluşan bu birikim bir kanon oluşumuna da neden olur elbette. Denebilir ki, içinde bulunduğu edebiyatı başından sonuna kuşatıcı biçimde incelemiş her eleştirmen kendine özgü bir kanon da yaratmıştır. Dışardakiokur, giderek dışardaki yazar, yukarda geniş bir tanımını çıkarabileceğiniz eleştirmenin bulunduğu basamağa hep aşağıdan baktığı için, ufku da daralır. Orada dalgın dururken artık eleştirmenin baktığı gibi bakmaya koşullar kendini, söylenenleri onaylar. Eleştirmen düşünmektedir işte. Kendi adına konuşan bir eleştirmenin varlığı tembel zihinleri mutlu eder.
Eleştirmenlerin farklılıkları
Eleştirmenler arasındaki anlayış farklılıkları 1960'larda, 1970'lerde yazınsal tartışmaların konusu olur, sözgelimi Memet Fuat ile Hüseyin Cöntürk ya da Asım Bezirci'nin eleştiri anlayışları arasındaki ayrımların altı çizilip her eleştirmen kendi eleştiri anlayışını ilkesel düzeyde açıklarken, bugün varolan farklılıkları hem edebiyat okuru kavrayamıyor, hem de düpedüz önyargılı bir kesim özellikle belirsizleştiriyor. Oysa yaratıcı eleştirinin söylemiyle didaktik eleştirinin ya da güncel kitap yazılarının söylemi birbirinden temelli ayrımlar içerir. Bu ikisi arasındaki uzaklığı ölçemeyen bir okuma kültürünün edebiyatın değerlerini kavraması da güçleşir. Eleştiri, doğrudan işlevli görmese bile kendini, yürüdüğü yolun iki kıyısındaki toprağın verimini artırıp güzelleştirir. Yararlılıktan uzak dursa da yararlı olur. Bunu güncel, kitapların ve yazarların çevresinde pervane olmakla kendini sınırlandıran eleştirinin taşıdığı işlevden ayırmak gerekir.
Belki eleştirinin bizde hemen hiç tartışılmaması da bütün bu belirsizlikleri çoğaltıyor. Eleştiri anlayışlarındaki son kavgalar 1960'larda kaldı ve 1970'lerin sıcak siyasal kazanına atılmış her kepçe özelliklerini yitirip eridi. Sonra bir daha eleştiri tartışması olmadı. Satır aralarında yeni ile eski, modern ile postmodern, akademik ya da yaşayan eleştiri anlayışları arasındaki ayrımlar üstünde duruldu, bazen örtük biçimde geçildi bu yol ayrımlarından, ama iz bırakacak tartışmalar olmadı.
Bu da bir pişmanlığın dile getirilmesi biçiminde anlaşılmamalı. Çünkü 1980'lerde eleştirinin düşünsel derinliğinin büyük çoğunluk için hiçbir anlamı kalmamıştı. Popüler kültüre entegre olmuş, piyasanın isterleriyle kendine varolma biçimleri arayan güncel eleştiri, herhangi bir sorunu tartışmakla uğraşamazdı. Oysa eleştiri, hem içinde bulunduğu edebiyatın bütünü, hem kıyısında bir parçası olduğu kültür için, verili olanı yadsıyıp yeni sorunlar gündeme getiren başlıca düşünce eylemi olarak çalışır. Eleştirinin yerine söz alan olmadığı için, herkes adına eleştiri söz alır.
Şimdi bu tasarımın ne içindeyiz, ne de bu dünyayı kurmak isteyenlere gösterilmiş bir toprak parçası var. Yalnızca, sayıları gitgide azalıp iki elin parmaklarından bile daha az kalmış eleştirmenler var. Onların sorun çıkarma ve çıkardıkları sorunlar üstünde anlamlı tartışma kulvarları oluşturmak için varolan gizilgüçlerini açığa çıkaracak iktidarları olmadığı için, yeni zamanları beklemekten başka çıkar yolları yok.
Her şey bunu söylemek kadar kolay da değil. Oysa eleştirinin çaresizliği, edebiyatımızın organik bir hayat sürmesini de önlüyor. Bunları düşünen olmadığına göre, hiç kimse için sorun yok demektir. Ne yazarlar için, ne de okurlar, çevirmenler, yayıncılar, sokaktaki gölgeler için...
» Dedektif Hamlet - AHMET ÜMİT
» Erken büyüyen çocuklar - A. ÖMER TÜRKEŞ
» Yara hep olacaktır... - HANDE ÖĞÜT
» Aşkın kaybettirdiği - GÖKTUĞ HALİS
» Hayatta değil yazıda - ABİDİN PARILTI
» Ölümün romancı olduğu günler vardır - BURCU AKTAŞ
» Varlığı ima etmek - OSMAN ÇAKMAKÇI
» KAPAK - SÜREYYA EVREN
» Zincirleme komplo teorisi - FOTİ BENLİSOY
» Bir yayınevinin doğum günü - SEZER DURU
» Kütüphane üstünden siyaset - CEM AKAŞ
» Ortadoğu'yu bilme zamanı - HAKAN GÜLSEVEN
» Siz ne diyorsunuz beyler? - OYA ÖZDİLEK
» Dişi Kurt'la tanışıyoruz - AYSEL SAĞIR
» YENİ ÇIKANLAR
» DİL MESELELERİ - NECMİYE ALPAY

