9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı

26/9/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı
 
10-11-12 Ekim 2008
 
BURDUR/Merkez
 
10 Ekim 2008
Cuma
12.00
Basın Açıklaması İçin Toplanma
12.45 (Fakir Baykurt kavşağından Cumhuriyet Meydanına Yürüyüş ve Basın Bildirisinin Okunması)
13.00
Yard. Doç. Dr Nevin Güven Resim Sergisi
Valilik Resim Sergi Salonu
17.30
MAKÜ KONGRE MERKEZİ
Sinevizyon Fakir Baykurt Kimdir?
Açılış Konuşması: A. Nejdet İlgün
Dinleti Elmas Gün, Zeynep Gergin
Konferans: Türkiye Nereye? (Eğitim)
Konuşmacı: Prof. Dr. Mustafa Akaydın
 
 
11 Ekim 2008
Cumartesi
 
11.00
MAKÜ Konferans Salonu
Panel Eğitim ve Kültürde Türkiye Nereden Nereye Savrulmakta
Konuşmacılar: Zafer Gençaydın, Haluk Erdem, Oktay Köse
Oturum Başkanı : Behsat Savaş
 
14.30
Panel
Siyasette Nereden Nereye ?
Sol Ne Yapmalı Nasıl Yapmalı?
Tülay Özüerman
Süleyman Yağız
Ufuk Uras
Zübeyde Kılıç
 
20.30
Tiyatro ( Sivas 93 Dostlar Tiyatrosu)
 
12 Ekim 2008
Pazar
 
11: 00
MAKÜ Konferans Salonu
Alper Akçam, Ahmet Özer ,Metin Turan
Çağdaş Türk Edebiyatının Oluşmasında Halk Kültürü
13.00-19.00 Arası Konuklarla Akçaköy ve Gönen'e Gezi
19:00-20.00 Arası Etkinlikleri Değerlendirme Söyleşisi
 
20.00
KONSER
ARİF SAĞ
Burdur Cumhuriyet Meydanı

Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri

10/4/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri

"Gerçek Türkçe'siyle birlikte, hikâyelerinde anlattığı, bir düş içinde görünen insanları da gerçektir. Düş dünyası Sait'in gerçekçiliğinin üstüne çekilmiş bir cila gibidir..."

Sait Faik'in eserlerinde bir çağın bütün anlamı, kendi kuşağının düşünce ve davranış çıkmazlarının zengin bir tasviri vardır. Bu eserlerde yalnız Sait Faik'in değil, kargaşanın ortasında bırakılmış kuşakların dramı da anlatılmıştır.

Sait Faik, 23 Kasım 1906 Adapazarı doğumludur. Ailesi, kentin tanınmış ve hali vakti yerinde insanlarındandı. Çocukluğunu Adapazarı'nda geçiren Sait Faik'in ailesi, Yunanlıların kenti işgali üzerine Bolu'ya göçmüştür. Daha sonra İstanbul'a taşınmışlardır.

YARIM KALAN EDEBİYAT EĞİTİMİ
İlk eğitimini Adapazarı'nda Rehber Terakki adlı özel okulda, liseyi İstanbul Erkek Lisesi'nde başlayıp, Bursa Erkek Lisesi'nde tamamlamış, iki yıl İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine devam ettikten sonra 1930 yılında Fransa, Grenoble'da yine edebiyat fakültesine yazılmıştı. Üç yıl süren bu öğrencilik döneminde Sait Faik Paris, Strassburg, Lion ve Marsilya arasında yolculuklar yapmış, yaz aylarında da İstanbul'a gelmiştir. Bu avare öğrencilik yıllarında içkiye başlamış, Fransa'da içine girdiği bohem hayatı onun kişiliğinde ve sanatında önemli bir rol oynamıştır.

1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a dönen Sait Faik, Yağ İskelesi'nde babasının bir arkadaşıyla ortak bir ticaret evi açmış, ancak burasının iflası ile ticareti bir daha dönmemek üzere terk etmiştir. Daha sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Lisesi'nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yapmış, kısa süre sonra gazeteciliğe başlamıştır.

KENDİNİ YAZMAYA VE GÖNLÜNCE YAŞAMAYA VERİR
Bir kaç iş denemesinden sonra, asıl başıboş yaşamı, babasının ölümü ile birlikte (1939) başlar, kendini bütünüyle yazmaya ve gönlünce yaşamaya verir. Düşük telif ücretlerinden dolayı eline az bir para geçmesine rağmen, ailesinden kalan miras sayesinde ayakta durabilmiş, ve Burgaz Ada'sındaki eski köşkte annesi ile birlikte yaşamıştır.

Hiç evlenmeyen Sait Faik, 1948 yılında yakalandığı siroz sonucu 1954 yılında ölmüştür. Türk edebiyatının öykü alanındaki en büyük yazarlarındandır.

Sait Faik yazmaya lise yıllarında başladı. Şiirlerinin ve Bursa Lisesi’ndeyken yazdığı “Beyaz Mendil”, “Zemberek” gibi ilk hikayelerinin basımı konusunda acele davranmadı. İlk yazısı “Uçurtmalar” 1929’da Milliyet’te çıktı. 1934’ten itibaren Varlık’ta yayımladığı hikayeleriyle tanındı. İlk dönem ürünlerini Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan (1940) adlı kitaplarında toplamıştır.

“YAZMAZSAM DELİ OLACAKTIM”
Tutkuyla yazan ve “yazmazsam deli olacaktım” diyen Sait Faik kitaplarını 1948’den sonra daha sık aralıklarla yayımladı. Lüzumsuz Adam (1948), Mahalle Kavgası (1950), Havada Bulut (1951), Kumpanya (1951), Havuz Başı (1952), Son Kuşlar (1952), Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954), Az Şekerli (1954), Tüneldeki Çocuk (1955) adlı hikâye kitaplarının yanısıra, ardından iki roman (Medar-ı Maişet Motoru, 1994; Kayıp Aranıyor, 1953), bir şiir kitabı (Şimdi Sevişme Vakti, 1953) ve hikâyelerinin tadında bir röportaj kitabı (Mahkeme Kapısı, 1956) bırakır.

Türkiye'deki demokratikleşme süreci içinde en verimli dönemini yaşayan Sait Faik, eserlerini birbirini ardına sıraladıysa da, siroza yakalandığını öğrendikten sonra bir müddet yazmaya ara vermişti. Hastalığın yarattığı duygusal etkilenmeler, olgunluk dönemi öykülerinde açık bir biçimde kendini gösterir. Belki de onu yaşamla, insanların acıları ile bu kadar yakından ilgilendiren neden de budur.

AMERİKAN "MARK TWAIN" DERNEĞİNE FAHRİ ÜYE
1953 yılında Amerika'daki "Mark Twain" derneğine fahri üye olarak seçilmesi halk arasındaki ününü pekiştirmiş, kitaplarının çoğu daha o yıllarda ikinci, üçüncü baskı sayısına ulaşmıştı. Ölümünden bir yıl sonra annesi Makbule Hanım'ın koyduğu "Sait Faik Hikaye Armağanı", bugün de varlığını sürdürüyor.

Tahir Alangu'nun "Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman" çalışmasında yer alan Sait Faik bölümü, Sait Faik'i anlatan en başarılı tanıtımlardan bir tanesidir:

“Sait Faik'in, aile çevresinden başlayarak yaşadığı öteki çevrelerle tam ve düzenli, doyurucu ve destekleyici bir anlaşma içinde olduğu söylenemez. Onun ilk hikayelerinden başlayıp gerçeklerden düşlere doğru yürüyen anlatışındaki zaman zaman değişen kuruluş denkleminin, ölümüne yakın yıllarda tamamıyla değişeceğini, gerçeğin allegoriler, gerçeküstü unsurlarla kapatılacağını göreceğiz.

Git gide gerçekten; küçük adamlar kalabalığının yaşadığı hayattan koparak, yalnızlığın vahşiliğine, "kavun acısı yalnızlık"ın dehşet verici bunaltılarına, yaklaşan ölümün ezici gölgeleri arasına karışıp yürüyüşünü, yine hikayelerinin aynasından seyredeceğiz. Hayatı ve eserlerinin iç içe oluşu, onun sanat anlayışının olduğu kadar, ancak çok iyi bildiği konuları ve hayatları anlatmak istemesinin de bir sonucuydu.

Düşünce ve sanata karşı alabildiğince kayıtsız, sağır bir çevrede, dış çatışmalarla bezgin, içe dönük ve kavgacı, umutla umutsuzluk arasında, kaybettiklerini kenar mahalleler, köprü altları, balıkçılar ve küçük insanların yaşamlarına katılarak bulmak istedi.”

ESERLERİ

Öykü
Semaver (1936)
Sarnıç (1939)
Şahmerdan (1940)
Lüzumsuz Adam (1948)
Mahalle Kahvesi (1950)
Havada Bulut (1951)
Kumpanya (1951)
Havuz Başı (1952)
Son Kuşlar (1952)
Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954)
Az Şekerli (ölümünden sonra, 1954)
Tüneldeki Çocuk (1955)
Mahkeme Kapısı (Adliye röportajları) (1956)
Balıkçının Ölümü-Yaşasın Edebiyat (1977, derleyen Muzaffer Uyguner)
Açık Hava Oteli (1980, Konuşmalar-mektuplar derleyen Muzaffer Uyguner)
Müthiş Bir Tren (1981, deleyen Muzaffer Uyguner)

Şiir
Şimdi Sevişme Vakti (1953)

Roman
Medar-ı Maişet Motoru (1944, ikinci baskı 1952'de "Birtakım İnsanlar" adıyla)
Kayıp Aranıyor (1953)
Yaşamak Hırsı

Kaynakca: Garanti Bankası Kültür Sanat Dergisi, THY Skylife Dergisi

Öğrencileri, 59 yıl önce öldürülen gazeteci, yazar Sabahattin Ali’yi bir panelle andı

24/11/2007 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

Evrensel'den, 22/11/2007
Sabahattin Ali hep genç kalacak
Öğrencileri, 59 yıl önce öldürülen gazeteci, yazar Sabahattin Ali’yi bir panelle andı
Kısa sayılabilecek hayatına kıskanılacak kadar çok şey sığdıran yazar, öykücü, şair ve gazeteci Sabahattin Ali, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) 20 Kasım Salı akşamı, Burhan Felek Konferans Salonu’nda düzenlediği panelle anıldı. Panele onunla yaşamının çeşitli dönemlerinde paylaşımda bulunmuş öğrencisi Kemal Bekir, Hıfzı Topuz ve kızı Prof. Filiz Ali konuşmacı olarak katıldı.
Panel öncesinde Sabahattin Ali’nin bir portresini yapan Faruk Geç’e Cemiyet Başkanı Orhan Erinç tarafından bir teşekkür plaketi verildi.
Panelin açış konuşmasını yapan Hikmet Altınkaynak; “Onun bıraktığı edebiyattaki izi birlikte anmaya çalışacağız” diyerek başladığı konuşmasında Sabahattin Ali’nin yaşam kronolojisini ülkenin ve dünyanın fırtınalı geçen savaş, yoksulluk ve Cumhuriyetin kuruluş ve sonrası baskı yıllarıyla aktardı.
Filiz Ali; babasının daha sonra okuyabildiği mektuplarında politik ve yazın hayatında ne kadar çok sıkıntı yaşadığını gördüğünü fakat kendi gündelik hayatlarına hiç de o sorunları yansıtmadığını; neşeli, güldüren, kendisiyle oyunlar oynayan ve derslerine yardım eden, kitap okuyan, hapisteyken bile ziyaretlerde üzgün görmediği bir baba olduğunu söyledi. “Öldüğü haberine inanmadım. Şakacı muzip biri, bir yerden çıkacak gibi hissettim. Hâlâ da öldüğüne inanmıyorum, o bir yerlerde var” diyen Filiz Ali’ye izleyicilerden “evet var” desteği ve alkışlar yükseldi. Ali, mektupları önümüzdeki günlerde kitaplaştıracaklarını da açıkladı.
Hıfzı Topuz ise konuşmasına, Sabahattin Ali’den hâlâ “Bulgaristan sınırında öldürüldü” diye söz edilmesine tepki göstererek başladı. Onun Ali Ertekin üzerinden Emniyetçe takip altına alındığını; sınıra 40 kilometre uzakta yakalanıp ‘bir yerlerde’, belki Kırklareli, belki İstanbul’da sorgulanıp öldürüldüğünü ve cesedinin bulunduğu yere götürülüp bırakıldığını söyledi. Onu öldürtenin kim olduğu konusunda da aklında bir isim olduğunu açıklayan Topuz, “İspatlayabilecek olsam ismi açıklardım” dedi.
Sabahattin Ali’nin okuttuğu sınıftan değil, okuldan öğretmeni olduğunu ve bu nedenle “öğrencisi” sayıldığını belirterek konuşmasına başlayan Kemal Bekir, Ali ile yaşadıkları anılarını anlattı. Ali’nin her koşulda koltuğunun altında kitap taşıdığı ve her ortamda okuduğunu belirtti.
Anıların anlatıldığı panelde Filiz Ali’nin; annesinin babasına “Yaşlılığın çekilmez” dediğinde, babasının “Yaşlanacağımı nereden çıkartıyorsun, ben hep genç kalacağım” şeklinde yanıtladığını belirtmesi üzerine izleyiciler yine, onun “genç” kaldığını destekleyen alkışlarla karşıladılar. (İstanbul/EVRENSEL)
Sabahattin Ali kimdir?
Leylim Ley, Aldırma Gönül Aldırma, Geçmiyor Günler, Çocuklar Gibi, Kız Kaçıran, Melankoli gibi şiirlerinin bestelendiği Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907’de, Gümülcine’ye bağlı Eğridere’de doğdu. Babası piyade yüzbaşısı Ali Sabahattin Bey’in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısiyle, ilköğrenimini çeşitli okullarda tamamladı. Birçok gazete ve dergide şiir ve öyküleri yayınlansa da, işçi sınıfı ve sosyalizm perspektifiyle yazdıklarını yayınladığı Marko Paşa mizah dergisi, onun yaşamında çok anlamlı bir yer tutar. 1948’de Paşakapısı Cezaevi’nde üç ay yatıp çıktıktan sonra yeniden zor günler geçiren Ali, yurtdışına kaçmaya karar verdi. Bu girişim sonrasında, 16 Haziran 1948’de Bulgaristan sınırına kırk kilometre uzaklıkta, ormanın içinde cesedi bulundu.

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini (1867- 2006) - Kronoloji - / Ali ŞAHİN

18/8/2006 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

______________________________________________
Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini (1867- 2006) / Kronoloji

Ali ŞAHİN
______________________________________________ ali_sahin_alsah.gif

 

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 1 (1867- 1929)/ Ali ŞAHİN

 

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 2 (1930- 1939)/ Ali ŞAHİN

 

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 3 (1940- 1949)/ Ali ŞAHİN

 

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 4 (1950- 1959) / Ali ŞAHİN

 

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 5 (1960- 1969) / Ali ŞAHİN

 

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 6 (1970- 1979)/ Ali ŞAHİN

 

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 7 (1980- 1989)/ Ali ŞAHİN

 

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini -Taslak- 8 (1990- 1999)/ Ali ŞAHİN

 

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini -Taslak- 9 (2000- 2006)/ Ali ŞAHİN

                                                          

                                                    ****************************

 

2004'TE ÖYKÜ KİTAPLARI / Ali ŞAHİN

 

2005'TE ÖYKÜ KİTAPLARI / Ali ŞAHİN

 

2006'DA ÖYKÜ KİTAPLARI / Ali ŞAHİN

 

                                                           ***************************              **

 

anasayfaya dön

anasiteye dön

 

KARŞILAŞTIRMAK İÇİN

______________________________________________
Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Roman Zamandizini (1872- 2006) / Kronoloji

Ali ŞAHİN
______________________________________________ ali_sahin_alsah.gif

Salim Şengil: Doğmak, yaşamak, ölmek/ Nezihe MERİÇ

19/1/2006 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

Doğmak, yaşamak, ölmek

Nezihe MERİÇ

Öyle yalnızız ki, bu panayırdaSevgimiz durmadan bir taşı ovar *Bu başlığı çok düşündüm. Çarpıcı, ilgi çekici, merak ettirici bir ad olsun istedim. Örneğin içinde cenaze, ölüm, cenaze marşı, gidenlere alkışlar falan çeşidinden. İlgi çeksin de okunsun diye. (pek beceremedim) Eğer yanılmıyorsam, genelde, dergilerde, gazetelerde herkes kendince önemli olan, ilgi alanları içinde bulunan yazıların, ya da çeşitli nedenlerle ille okuması gerekenlerin dışında öyle ince ince oku/ya/muyor. Hem vakit yok, hem okunacaklar, yetişilemeyecek denli çok. Kitaplar, dergiler birikiyor ve okuyamamak, şikâyet edilen ama başarılamayan bir durum oluyor. Bir süredir, bir ağrı gibi taşıdığım, şekerimi, tansiyonumu allak bullak eden bir sıkıntıyı yazmak, (iki de bir vazgeçerek) düşünüp, kahırlanıp durmaktan kurtulmak istiyorum. Kim okur kim dinler bilemem ama, keşke okunsa, diyorum. Bu, bir benim sıkıntım değil ki, herkesin sıkıntısı diye düşünüyorum. (bu saflık bende, oldum olası vardır) Özellikle, rengi bozarıp adsız bir renge dönüşmüş bu edebiyat dünyasında, herkesin şikâyetçi olduğu, tadı tuzu bozulmuş, sapla samanın birbirine karıştığı şu ortamda yetişen gençliği düşünmek açısından, herkes kendine düşeni, sorumluluğunu bilmek zorunda. Alın süpürgenizi elinize. (çalıdan da olsa. Olsun da...) Günlük yaşamımız, durmadan konuşulan, kızılan, köpürülen, küfredilen, lanetlenen, vahlanılan, söylenilen, ilenilen, kahrolunan bir durumda gidiyor. Hızla deviniyor ama, çok ağır değişiyor. Toplumumuzun, eğitimli, bilgili, çağdaş, toplumunu günahıyla, sevabıyla bilen, değerlendiren, hakkını hukukunu arayan, aydınlarımız var. Durmadan, yazıyorlar, çiziyorlar, açık oturumlarda, radyolarda, televizyonlarda konuşuyorlar. (okuma yazma özürlü yetmiş beş milyonluk bir toplum karşısında, çeşitli, yandaşları ya da karşıtları da hesaba katarak, herkesin anlayabileceği, üzerinde düşünebileceği sözü bulup söylemek, ne demektir! Büyük marifettir.) Ama, bir bakıyorsunuz, devran hep o devran.

ÇALKANTI, KARGAŞA, BOZULUŞ

Çalkantı, kargaşa, bozuluş durmuyor. Hadi toplumun büyük çoğunluğuna, bilgisiz, cahil denilmiş. Ya bilgilenmiş olan kesim? (bu kesimin binde biri bir yana ama, onların da kendi içlerinde, tam bilgilenemeden değişik yollara saparak, parçalanmışlıkları var.) Onlar neden etkili olamıyorlar, neden bu gidişi durduramıyorlar?Bunlar, benim yazmak istediğim sıkıntımın, hem içinde hem dışında. Dediğim gibi, gibi toplumun eli kalem tutan aydınları, yüz bin kez söylediler, yazdılar bunları. Benim derdim şu bozuluşun kılını bile kıpırdatmadan, olduğu gibi sürüp gitmesi. Yaşamın doğası olarak, ortada süregiden bir yaşantı var. Bir yaşama biçimi, bir kültür birikimi var. Devletin düzeni gereği bir yapılanma, bunun işleyişi var. Öyle ya da böyle. Bu işleyişin içindeki, okuryazar, eğitimli, aydın dediğimiz kesimin de, iyi niyetli olduğu yadsınamaz. Ama sadece iyi niyet, bazı durumlarda hiçbir işe yaramıyor.Şimdi benim söylemek istediğim, tanımlamaya çalıştığım bu karışıklığın içinde pek kolay anlatamayacağım bir şey. Toplumun çarklarının bazıları, (hemen hemen hepsi, demeyelim) diyelim kültürel etkinlikler, bununla ilgili olarak ödül törenleri, anma toplantıları, açık oturumlar, fuarlar vb.yıllardır, bir tekdüzelik, bir âdet yerini bulsun diye yapılıyor. Bir uyurgezerlik, bir baştan savmalıkla, hiç değişmeden dönüp duruyor. Örneğin şu organizasyon denilen, düzenleme bozukluğunun, yıllardır sürüp gitmesi gibi. Yaşayan sanatçıyı, aydını, bilgini ilgi alanı dışında tutmak, öldüğü an sevgilere, övgülere boğmak gibi. Her alanda. Bu neden değişmez. (bu çeşit yazıları yazarken, hep karşı çıkışları, gösterilecek iyi örnekleri hesaba katmak gerek. Burada, söz konusu olan, Edirne'den Ardahan'a çekilen çizginin, genel durumu.) Ben bunları, daha önce de yazdım. Aynı dumanlı havanın içinde, kimsenin umurunda olmadı. Sözünü bilmezin biri miyim ne! Elbette değilim de, zaman zaman takıntılarımın peşinde, kendi başıma sıkıntılar üretiyorum. Örneğin son zamanlarda 'vefa'ya taktığım gibi. Vefa, yüce bir duygudur. İnsan ilişkilerinde, adam gibi davranırken, en başta gelir. Neyse, gelsin can kurtarıcı üç nokta. Sonra, bir yazarın kitabı çıkar. Gazeteler, dergiler üşüşürler. Flaşlar patlar, yazılar yazılır. Hangi dergiyi açsan aynen.. Ne o reklam çağındaymışız da, böyle olması gerekirmiş de vb.

ÇÖKMÜŞ BİR EĞİTİM...

Kuşaklar gençleşti. Olmayan, çökmüş bir eğitimden geçerek bu günlere geldiler. Genç, donanımsız konuşmacı eline bir teyp alıp, yazarın (sanatçının) kapısını çalıyor. Başlıyor sormaya (her sanatçıya, üç aşağı beş yukarı aynı basmakalıp sorular) Kimsiniz, nesiniz, nerelisiniz, kimlerdensiniz, işe ne zaman başladınız. Eğitiminiz nedir. Eserleriniz, duygularınız, sağınız, solunuz, yolunuz sobe! Yıllardır bu böyle gidiyor. Diyelim otuz kırk yıllık yazarsanız, otuz kırk bin kez bu soruları yanıtlamışsınızdır. (iyi güzel incelemeler, röportajlar, konuşmalar yapılmıyor mu? Elbette bunları yapan, aydın, sanatsever, eğitimi bu iş üzerine olanlar var. Onlar ayrı; doğal olarak. Yeterli olduğu söylenebilir mi?) E, bıkmaz mı insan. Yenilenmemeli mi bu? Değişmemeli mi? Sanatçılarının biyografileri yazılmamalı mı? Genç konuşmacılar, sanatçıya gelirken, hazırlanarak, onun, tüm eserleri üzerinde çalışmış, gelişimini izlemiş olarak gelmemeli mi? (aslında, bu çalışmayı yapmak için, ellerinde malzeme bile yok) Cumhuriyet kurulalı beş on yıl değil ki. Çok uzun bir zaman. Peki, bu sanat denilen sihirli değnek, ne zaman değecek bu topluma? Ne kadar acıklı bir yaşamımız var. Ne kadar dönüp dönüp (yıllardır) hep aynı soruları soruyoruz. Yukarda sözünü ettiğim, sanatçı yaşarken, ona gösterilmesi gereken ilgi gösterilmemeli mi artık? Bu iş için hep ölümü mü beklemek gerek? (o bile saman alevi)Sanatçı ne durumda, nasıl yaşıyor, maddi durumu, ruhsal durumu, geçimi nasıldır? İçinde bulunduğu çıkmazlar nelerdir? Bunlar bilinip, ele alınmamalı mıdır? Nasıl? Dünyada, uygar ülkelerde nasıl yapılıyorsa öyle. Kimler mi yapmalıdır? Peki kimler? Nasıl? Hangi kuruluşlar? Koskoca bir ülke. Bunca lisesi, üniversitesi var, bunca doktoru, avukatı, çeşitli meslek sahibi olmuş kişisi var. Var da, biliniyor ki, bunların büyük çoğunluğu memleketinin sanatçısının, ressam, şair, romancı, yontucu, öykücü, yazar, oyuncu vb. adını bile duymamıştır. Olur mu böyle şey? Bu artık değişmemeli mi? Bunlar hep, ama hep, her zaman, her aklı başında iki üç kişi bir araya geldiğinde konuşulan, tartışılan, üzerine söz üretilen, bilginlerin, köşe yazarlarının, aydınların yazıp çizdiği durumlar. Peki sonuç: Devran hiç değişmeden bildiği gibi dönüyor. Eğitim! Yedi başlı düğüm. Sanatçının, bu sanat dünyasının dışında da bir yaşamı var. Ailesi, akrabaları, eşi dostu, hatta, aynı semti, ya da apartmanı bölüştüğü konu komşusu. Bunların (dahi) göze alınması gerekir. Sanatçıyı incitmeyecek, onu onurlandıracak biçimde, kurulan ilgi bağları içinde düşünülmesi gerek. Hani şu organizasyon denilen bozukluğundan şikâyet edilen meselenin içinde bunların tümü.Diyelim bir yazar, şu varolmak, vitrinde kalmak, reklam işini iyi becerememek, daha doğrusu, buna gönül indirmemek durumunda bir yazar olsun. Ne yapar bu yazar? Ona sahip çıkacak bir kuruluş var mı? İlle kendisi mi uğraşmalı adını unutturmamak için? Herkes biliyor, herkes konuşuyor ki bu işler artık çığrığından çıkmıştır. Ahbap çavuş hikâyesi denen durumlara eklenen daha pek çok benzeri ilişki egemendir. Böyle olunca ortalıkta bir sürü başıbozuk ilişki üremekte, ortaya, pek çok usta, duayen, büyük sanatçı diye adlandırılan birileri çıkmaktadır. Üstelik bunlar gençlere, usta diye tanıtılıyor.Peki bu değişmeyecek mi? Yazılanlar okunmuyor mu? Kim, kimler, hangi kuruluşlar bu gidişe dur diyecek? Ayrıntılara inilecek olursa, öyle tükenmiş, bitmiş bir durum çıkıyor ki ortaya, yürek dayanmaz. Peki ben ne diye yazarım bunları? Sanki yüz bin kez yazılmamış gibi. Bir kere, işi sıcak tutmakta, tekrarda fayda var. O ayrı da, benim kişisel sıkıntımın dürtüklemesi var da ondan. Yazması zor olan burası. Anlamsızlığa düşmeden, kendi kişisel sıkıntımdan, genele gitmek istedim.Bu memlekette, bunca yoksunluk içinde, ne cevherler (başka sözcük bulamıyorum) yetişmiştir. Bunlardan biri de Salim Şengil adında bir göçmen delikanlıydı. Yaşam insanları oradan oraya savuruyor ama, işte bazıları, o savruluşla baş edip, kendini var edebiliyor. Salim Şengil öyleydi. Onun içinde sonsuz bir insan, sonsuz bir sanat sevgisi vardı. Önemli olan bu aşkı duymak ve insan adam olarak taşıyabilmekse, onda bu vardı. Tüm sevinci, tüm coşkusuyla. İyi ki ölümünden sonra, gazeteler, dergiler, onun değerini bilenler güzel yazılar yazarak, onu Türk öykücülüğünün Salim Amca'sı olarak uğurladılar. Nasıl da mutlu olmuştur kim bilir. Öyle olmasaydı, bir kadir bilmezlikle karşılaşsaydık ne yapardım bilemiyorum. Çünkü dediğim gibi, bu genel duyarsızlığın göstergesi çarpardı beni, bir kez daha bitirirdi; kahır çöker üzerine de taşıyamaz insan. Ağulanmış gibi olur. Çünkü, şu geri kalmış memleketimizdeki insanımızın bir anlam kurma, kendini var etme yolundaki çabasının yok sayılması olurdu bu. O, içindeki bu cevherle, anlatması zor o direnişle, o sevgiyle yaşadı doksan yaşına kadar. Gidişinden sonra (yalnız onun için değil, yaşlanıp köşesine çekilen bütün sanatçılar için geçerli bu elbette) gösterilen ilgi, sevgi yaşarken gösterilemez miydi? Genç öykücüler, genç dergiciler kapısını çalıp, o yaşlı (hep delikanlı kalsa da) halinde ona sevgilerini sunamazlar mıydı? Genç ressamlar, yontucular, müzisyenler, hepsi, kendi mesleklerinin yaşlanmış emekçilerine saygılarını, sevgilerini göstermemeli mi?

SALİM ŞENGİL'İ ANMA GECESİ

Salim Şengil, uzun yıllardır ortalarda yoktu. Hastalıklar, yaşlanma falan. Gözden ırak olanın ne olduğu bilinir. Gittikten sonra, TÜYAP'da Salim Şengil için de bir gün düzenleniyor. İşte o, bir türlü yolunda gitmeyen organizasyon bozukluğu yüzünden, başarılamıyor. İptal ediliyor. Hadi neyse diyelim. Başka ne denir. (sinirin, tansiyonun, şekerin mekerin ne önemi var!)Evet, kabul, iyi niyet diye bir şey var. Bu işleri yüklenenler iyi niyetlidirler. Kadirşinastırlar. Sevecendirler. Ama, dedik ya, iyi niyet işi kurtarmaz. İşi bilmek gerekir. Onun da donanımı zor. Bu, iyi niyet rahat edemiyor. Bu kez, bir Salim Şengil'i anma gecesi düzenleniyor. Konuşmacılar Füsun Akatlı, Cengiz Bektaş, Özdemir İnce. Eh, hepsi, biz gençken yeni yetişen çocuklardı. Biz yaşlandık, onlar da orta yaşa geldiler. Hep beraber büyüdük diyelim. Elbet seve seve gelirler, konuşurlar. Salim Şengil yaşatılır. Ama, ah o organizasyon bozukluğu!Kimselerin haberi yok. Zaten bu gibi geceler, şair, romancı, öykücü falan için yapılınca daha çok ilgi çekiyor. Yıllardır, artık yayın yapmayan, yazmayan, ortalarda olmayan, ölümü, özellikle televizyonlara duyurulmamış, birinin durumu hesaba katılmaz mı? Duyurusu, bunlar göz önüne alınarak, yapılmaz mı? Yapılmıyor. Gazeteye haber olarak veriliyor aynı gün, o kadar. Niyet iyi, organizasyon bozuk. Kimselerin haberi yok. Herkes şikâyetçi. 'Vay neden bize haber vermedin' diye. Düzenleme işi, önemli iştir. Dikkatle, önemsenerek yapılmalıdır. Ya da hiç yapılmasın. Bu anma gecesi ikinci bir fiyasko. Yakınımız olan üç beş kişi bizden, dinleyici olarak da dört beş kişi. Bir düzensizliğin, gidenin arkasında kalanları nasıl rencide edeceği (insana değer verilmesi gerektiğinin bangır bangır altının çizildiği, kargaların bile insan hakları diye gakladığı şu zamanda) artık hesaba katılmamalı mı?Şu bile, küçücük bir ayrıntı ama, çıban başı gibi. Çok akıllı, çok değişik sekiz yaşında bir torun var. Bunu da yazmalı.. Konuşmacılar, (ne yapsınlar) anılarını anlatıyorlar. Aile toplantısı gibi bir şey oluyor. Herkes şaşkın. Çocuk gözünü kırpmadan dinliyor. Katıldığı ilk bu çeşit toplantı. Büyüdüğü zaman, hıncahınç dolan bir şair, romancı vb. ilgili bir toplantıya gidecek olsa, ne düşünecek. İçi sızlayacak dedesi için. Dedesi de en büyük küfrü olan "Vay ulan be!"yi çekmiştir. Kemikleri sızlamıştır . Demek istediğim, şu sanat dünyasında, benim de küçük bir payım varsa, sıkıntımı ille yazmak istiyorsam, yazmalıyım. Buna hakkım olmalı. Yazmak bir çeşit (kafadan atmak) kurtulmaktır. Şu bizim yaşadığımız günler, bu, çok küçük ve önemsiz zannedilen (dünya kaynıyor, kıyamet günleri yaşanıyorken) duyarlılıkların getirdiği sıkıntılarla, gerilimlerle böylesine doluyken, gene de yaşayıp gidiyoruz. Doğmak yaşamak ölmek. Oturayım da, ölmeden, yaşadıklarımın başını yazdım, sonunu da getireyim bari, çavlanın içinde sessizce. *Metin Altıok

Cumhuriyet Kitap, 19.01.2006

Nezihe Meriç'ten 'Çisenti'

Bir öykü risalesi

Nezihe Meriç elli yedi yıldır hızını hiç yitirmeden akışını sürdüren edebiyat çavlanında, ısrarla aynı soruyu soruyor: Ne yapmalı? Kurduğu öykü dünyasında gezinirken, tükenen insanın karşısına, yanıt olarak, yaşamına sahip, kendine egemen insanı koyduğunu görüyoruz. Zamanı, toprağı, kentleri, sokakları, evleri, çocukları, savaşları, yalnızlıkları, sevdaları, hepsini, yaşamına sahip, kendine egemen olan o insanın ellerine teslim ediyor öyküler.

Birsen FERAHLI

Her insanın içinde kristal bir prizma taşıdığını düşünürüm kimi zaman. Gökyüzü, dağ, deniz ve sayıya sığmaz bin türlü algının o prizmadan süzüldüğünü, bu karmaşık işlem dizisi sonucunda, 'kimlik' denilen kavramın belirdiğini kurgularım zihnimde.

Kimi prizmalar sıra dışıdır, bilgedir, dünyayı özümser ve varoluş sınırlarını genişleten yanıtlar yansıtır. Nezihe Meriç, prizması farklı olan insanlardan. Düşlüyorum, yazgı onu okuma yazma bilmeyen birisi olarak bir dağ köyünde konumlandırsa, o yine böyle olacaktı. Gökyüzüne, tarlalara, yeni doğan kuzuya bakıp öyle bir laf edecekti ki, duyanların aklı karışacak, içleri bir hoş olacaktı. Nezihe Meriç 1949 yılından bu yana öyküler yazıyor. Son yayımlanan kitabı: 'Çisenti'. 'Çisenti' bir öykü kitabı ama; sanki daha başka bir 'şey', öykünün ulaşacağı sınırların ötesinden sesler var bu kitapta. Bu nedenle, adlandırmanın içeriğe yetmediği duygusundayım.

Bilim ya da sanat eğitiminde öğrenimi kolaylaştırmak için, tanımlama, sınıflama, adlandırma gibi yöntemler kullanılır zorunlu olarak. Şemalar oluşturulur, türler arasındaki ayırımlar, kurallar ezberlenilir; dosyalar, projeler, tezler hazırlanırken bu sınırlara abartılı bir özen gösterilir. Sonra, bilgi yaşam ile temas eder. Bilgi ve yaşam birbirlerini etkileyip dönüştürdükçe -bu her zaman olmuyor-, sınırların önemi azalıyor; en dipteki öze varmak için, öykü, roman, deneme, mektup, günce, şiir, masal apoletlerini söküp, isimsiz birer nefer gibi yalnızca amaca odaklanıyorlar. Amaç: 'insan'.

'Çisenti'ye yine de ısrarla bir niteleme yapmak gerekiyorsa, 'öykü risalesi' demeyi yeğlerim. 'Risale', bir ilme dair yazılmış küçük kitap demekmiş. 'Çisenti', öykü yazma ilmine dair 114 sayfalık bir kitap. Sekiz öykü ve on bir 'Çisenti'den oluşuyor. Kitabın arka kapak yazısında "birbirinden farklı ama birbiriyle ilintili on dokuz öykü" denilmiş. Söz edilen ilinti, bir yazım tekniğinden çok, bir yaratıcılık biçemi olarak göründü bana.

Nezihe Meriç, anı kitabı 'Çavlanın İçinde Sessizce'de şöyle diyordu: "(...)Ne çok usta var. Benim için de söylerler bunu zaman zaman yapılan röportajlarda, yazılarda falan. Kanıma dokunuyor. Yolunu bulsam da şu işin, istifa etsem diyorum. "İstemiyorum canım, usta musta değilim," desem. Sadece sevdalıyım. Öykü yazma sevdalısı. O kadar. (...)Öykücü olmak başka, yazmak başka. Ben bir saatlik yürüyüşten bin öyküyle dönerim." 'Çisenti', bu yaklaşımın bir kez de edebi yapıtla dile getirilişi.

Hikayecilik, öykücülük, sözlü edebiyat geleneği, metinler arası ilişki, post-modernizm, yazarın yapıta doğrudan ya da dolaylı girmesi gibi konular kuramsal tartışmalarda sıkça gündeme geliyor. Nezihe Meriç, örneğin 7 no'lu Çisenti'sinde, bu kavramların tümüyle adeta satranç oynuyor.

Çocuk, deniz, ağaç, taş evler, kent, renkler, ansızın beliren sokaklar Nezihe Meriç'in vazgeçilmezleri. Gözleri her şeyden önce bunları görüyor sanki, duyulmaz seslerini duyuyor, okuru elinden tutup gösteriyor: "Deniz denizdir. Suyun gizi, suyun sonsuzluğudur." Ya da, "Bir sokağa saparsın birden dünyan değişir."

Zaman içinde değişen dünya manzarasıyla açılıyor kitap. İstanbul'da Boğaziçi'nde bir ahşap yalıdaki ('Ahmet Adında Bir Çocuk' kitapları dizisinde yayımlanan bir öyküden) çocukluğunu bildiğimiz Yeşim çıkıyor ilkin karşımıza. Nezim, "öykü çocuğunuz gibidir, ona zaman ayırıp, koruyup kollayacaksınız" demez mi hep, dediğini yapmış, kulağını ahşap döşemeye dayayıp evin sesini dinleyen küçük kızı arayıp sormuş, n'apıyor, nasıl bir insan oldu? Yeşim artık genç bir kadın, o da öykü yazıyor. Bir öykücüyü oluşturan duyarlılıklar... Bilinenle yaşanabilen arasındaki uçurum... Geçmişi hiçe sayarak, zaman akışını katleden düzen... Haddeden geçmiş incelikler... Boğaz sularının dibinde öykü ışıldıyor.

Kimi gün kendimizle konuşuruz. İçimizde iki ses var gibidir: biri, olduğumuzu sandığımız kişinin, diğeri gerçek iç dünyamızın sesidir. 'Ormanın İçinde Yeşil Gezer' adıyla, ipucunu en başından veren öykü, öznenin dış ve iç gerçeklik olarak ikiye ayrılmış halini dillendiriyor. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği, asimetrik bir tablo çıkıyor ortaya. Öykü, tiyatro oyununu çağrıştıran bir replikle sonlanıyor:

"Hadi eyvallah!" Mustafaaaaa! Nereye lan!

Öykü nasıl yazılır? Nezihe Meriç, kitabın üçüncü öyküsü 'Kimin Kimsesi Kim'de bu konudaki yaklaşımını uygulamalı olarak gösteriyor. Sanatını öğretmek için yanına aldığı yetenekli çırağa işin inceliklerini sabırla gösteren bir mücevher sevdalısı gibi, cümle cümle, sözcük sözcük süren bir usta-çırak (Nezim 'usta' sözcüğünü sevmiyor, yine de kullanmam zorunlu) çalışması ile öykü örülüyor. Okuyan, bu öyküyü beğenir, sever, taa yüreğinde hisseder ama; yazma işine soyunanlar, bu kadarıyla yetinmeyip, sular seller gibi yutmalılar tüm ayrıntıları.

ÜÇ DÜZLEM...

Öykünün üç düzlemi var. Birincisi, öykü yazarı, "Asıl yazmak istediğim, beni zorlayan, bu kızın öyküsü. Ama, çevresini, onu, anlatarak bir kez daha görmeden, öyküyü kuramıyorum. Bu, ya, benim iyi bir öykücü oluşumdan, ya da, bir eksiğim var. Var ki, sözümü iyi damıtamıyorum. Dur bakalım."

İkincisi ustanın değerlendirmeleri: "Buraya, çarşının Rüstem babası girmeli. Sigaradan sararmış beyaz bıyıkları, kısık mavi gözleri, iri cüssesinden umulmayan bir yumuşaklıktaki kalın sesiyle.Saçları da beyaz, dalgalı, temiz, kabarık.

Hamamı da unutma. Asıl o. Yoksa, temiz sözcüğü açıkta kalır. Beyaz, dalgalı, kabarık tanımlaması da bir sıradanlık kazanır."

Üçüncü düzlem de öykünün kendisi. Öykünün krokisini çizersek: Merkezde öyküsü yazılmak istenen kız (bir göl diyelim); çevresinde, her biri ayrı tepeden doğup, türlü akarlardan geçerek göle ulaşan dere misali yan karakterler; bunların tümünü örten ve her bir karaktere başka görünen gök yüzü, gece, gündüz, ay ve yıldızlar.

İnsana ve hayata dair geniş bir panorama seriliyor önümüze.

'Bu Uzun Bir Hikâyedir Orasından Burasından Yazılmıştır' adıyla art arda dört öykü var. Tek okununca bağımsız, bir araya gelince ayrı bir bütünü oluşturan dört öykü. Nezihe Meriç, 'insanı' yazarken tek bir öznede tutunup kalındığında bütünlüğe ulaşılamayacağı, kadın, erkek, çocuk boyutunun dengeli bir biçimde ele alınarak asıl hikâyenin ortaya çıkacağı düşüncesinde sanırım.

Erkeğin iç dünyası, başından geçen olayların onda nasıl bir etki oluşturduğu, duygulanımı, "erkek adam ağlamaz" deyişinin örttüğü kapıların ardında, bir uzak ülke.. "Bir adam! Yüzü sıkıntılı, elleri cebinde, boyu uzun. (...) Yokuş yukarı çıkarken, omuzlarını kısıp, kendine yumulmuş. Sanırsın, ne zeytin ağaçları, ne yol boyu açmış beyaz zakkumlar, ne çardaklardan taşan bugenviller var."

Nezihe Meriç yalnızca Çisenti'de değil, tüm yapıtlarında erkeğin iç dünyasına uzanıyor. Sosyolojik olarak belirlenmiş rolleri sıyırınca, bireyin asıl gerçeği ortaya çıkıyor. Kadın-erkek-çocuk ilişki sacayağında eksik olan ayağı görüyoruz böylelikle. Kadınlık, erkeklik ve çocukluk insanın üç hali; her birisini hakkıyla yaşamak , insan olmanın gerektirdiği değerlerin öne geçmesiyle mümkün. Bu değerleri yetersiz olanları, kısa ama etkili darbelerle öyküden dışarı atıveriyor Nezim. "(...)O kadın (...) 'hödük' Akın'a göre değildi. (...) O, yaşamına, kendine sahipti. Egemendi."

TESLİM OLMAYAN KADINLAR

Bu kitaptaki kadın kahramanlar, zor durumlarda çaresizliğe teslim olmayan, yaşamına sahip kadınlar. Yazar, böyle bir seçeneğin de var olduğunu, kahrolmanın çözüme yetmediğini vurguluyor. Yaşama dört elle sarılan ve insan aklının en yüksek değer olduğuna inanan kadınlar, esenliğe çıkıyor Nezihe Meriç'in öykülerinde.

'Çisenti'ler on bir tane. Bu kısa öykülerde anlatım iyice damıtılarak sözcüklerin ivmesi hızlanmış, sözün menzili alabildiğine uzuyor:

"O erdemli bir adam, bilmediğini bilenlerden."

Bir diğerinde:

"O, içimde bazı yerlerin ona karşı soğuduğunu duymaz; onun için soğuyan yemektir.Ya da:

"Unutulmaya bırakılmış özlemler"

Nezihe Meriç'in çocukluğu, babasının görevi nedeniyle Anadolu'nun farklı yörelerinde geçmiş. Tayin, yeni yere alışma, sonra yine yollar, yine özlem ve yeniden alışma... "benim 'bizim orası' dediğim bir kent yok. Yok ki!"

Nezihe Meriç, yaşadığı kenti "bizim orası" olarak algılamak için, kenti ve mekânı iyice tanıyıp, benimsemek istiyor. Bütün özlemleri, bütün sevgileri bütün ayrılıkları bilen kent, Nezihe Meriç'in en yakın arkadaşı. Yazar kimselerle paylaşmadıklarını sokaklarla, yapılarla, bahçelerle, balkonlarla, ahşap evlerle, eski taş duvarlarla paylaşıyor. Kentin renkleri, sesleri, kokuları yazarın iç dünyasındaki iklime göre değişiyor. Mor salkımlar geçmişi, köşedeki manavın renkli tezgâhı umudu, el oyması ahşap kapı aşkı, yıkanıp parlatılmış taş duvarlar istenci simgeliyor.

Mekânı, içinde yaşayan insanın kimliğinin devamı olarak görüyoruz öykülerde. "İçerisi, gösterişli, pahalı eşyalarla dayanıp, döşenmiş ama, hiçbir özelliği yansıtmıyor; pahalı ve mobilya sözcüklerinin dışında."

AYRI BİR ANLATI...

'Çisenti'yi okurken -diğer yapıtlarında olduğu gibi-, noktalama işaretlerine özen göstermek gerekiyor; çünkü, Nezihe Meriç noktalama işaretlerini yalnızca yazım kuralının gereği olarak kullanmıyor; virgüllerle, ünlemlerle, parantezler ve üç noktalarla ayrı bir anlatı kuruyor. Noktalama işaretleri ile sağladığı sessizlikte, önceki cümlenin duygusu beliriyor. İnsanın asıl düşüncesi, söyleyemediklerinde saklı değil midir zaten?

Bir çocuğun iç dünyası ile başlayan Çisentiler, "yaşlı (çok yaşlı, ufacık kalmış) iki kadın (cık) ile sonlanıyor.

Kitabın bu son öyküsünde "kusmak" fiili var, "çığlık" var, "korku" var. Nezihe Meriç, yalnızca bu üç sözcükle içinde yaşadığımız çağın eksiksiz bir tanımını yapıyor ve 'insan tükenmez' diyen şaire soruyor: "(...)böyle deyip, boyun kırıp susulsun mu? Usanmadan yüz yıllık soruyu yinelemeli: Ne yapmalı?"

Nezihe Meriç elli yedi yıldır hızını hiç yitirmeden akışını sürdüren edebiyat çavlanında, ısrarla bu soruyu soruyor: Ne yapmalı?

Kurduğu öykü dünyasında gezinirken, tükenen insanın karşısına, yanıt olarak, yaşamına sahip, kendine egemen insanı koyduğunu görüyoruz.

Zamanı, toprağı, kentleri, sokakları, evleri, çocukları, savaşları, yalnızlıkları, sevdaları, hepsini, yaşamına sahip, kendine egemen olan o insanın ellerine teslim ediyor öyküler. Kaçımız emanete sahip çıkabileceğiz?

Çisenti/ Nezihe Meriç Yapı Kredi Yayınları/ 114 s.

 

Cumhuriyet Kitap, 02.03.2006

« Önceki :: Sonraki »