Yazmak istemediğim hikâyeler - 1

3/8/2006 · Kategori: Arsiv-den

Yazmak istemediğim hikâyeler - 1
Karanlığın Kedileri


Refik Algan


En son o da yüzüne kapatıvermişti telefonu; hem de hiçbir şey söylemeden. Yıllar birçok şeyi unutturmuş olsa bile, sesi hep aynı kalmıştı. Sesinden tanımış olmalıydı onu. “Hiç değilse ötekiler gibi, kedilerim, para durumum ve hayatta artık ne yapmam gerektiği ile ilgili bir söyleve girişmedi” diye geçirdi içinden. “Borç isteyeceğimi hissetmiş olmalı. Ne olacak, erkek işte!” diye söylendi. Erkek kedilerin tek düşündüğü şey zaten hep o iş değil miydi? İşleri biter bitmez kaçıp yok olmazlar mıydı? Yıllar sonra da arada bir ortaya çıkar ve akıl vermekten başka hiçbir işe yaramazlardı. Hele o yeni doğan yavruları niçin korunmasız bulunca yerlerdi ki? Dişi onlara yine yüz versin, diye değil mi?
Erkeklerden uzak durmalı, yavruları da onlardan uzak tutmalıydı. Yeni doğmuşlar aklına gelince, birden yerinden fırladı. Yeni yavrular ile daha kısırlaştırtamadığı dişileri kapattığı o odanın kapısına koştu. Koşarken de göremediği bir kedi kakasının üstünde ayağı kaydı. Neredeyse boylu boyunca koridora uzanıverecekti; son anda kurtardı kendini. Neyse ki kapı kapalıydı, açık unutmamıştı. Dişiler güvendeydi. Geçen seferki unutkanlığının sonucu o sekiz yeni yavruydu çünkü. “Olsun! Onlara da bakar, büyütürüm!” demişti. “Kim bilir bazıları ile nasıl da sevişiriz biraz büyüyünce?” Eli sütyeninin yenik meme uçlarına gitti. Her iki sütyeninin de meme uçlarına gelen yerinde çevresi yenmiş, büyükçe birer delik vardı. Her iki meme ucu da oradan dışarı fırlamıştı; neredeyse her an emilmeye hazırdılar. O ilaçları almaya başladığından beri memeleri büyümüş, süt gelmeye başlamıştı. Yavru pisiler de onun çocukları sayılmaz mıydı? Dilini bile emdirmiyor muydu onlara?
Telefon defterini bir kenara fırlattı. “Hepsinin canı cehenneme!” dedi. Hayır, artık kesin olarak kararlıydı. Eski defterleri bir daha hiçbir zaman karıştırmayacaktı; yeniler ise zaten çoktan tükenmişti. Ne ki parası da tükenmişti. Erken emeklilik de bir yarar sağlamamıştı. Eline geçen paralar hep hızla tükeniyordu. İki üç ayda bir taşınmak zorundaydı. Bu ev sahibi de gelip kapısını yumruklaya yumruklaya “Herkesi kandırdın! Nedir bu pislik? Apartmanın içine kokudan girilmiyor!” diye bağırmış, ay sonuna kadar evi boşaltıp temizletip badana yaptırmadığı takdirde belediyeye gidip kedilerini zorla attırmakla tehdit etmişti. Bu ise yeni bir ev, yeni harcamalar anlamına geliyordu. Kedilerin vitaminleri, ilaçları ve kısırlaştırma ameliyatları da bayağı tutuyordu. Fazladan hiçbir harcama çıkmasa bile eskiden borç aldığı birisi gelip şimdi de her üç ayda bir neredeyse gırtlağına basıyor, elindeki bütün parayı alıveriyordu. “Sana borç veririm, ama kedilerine değil” deyivermişti bir zamanlar en yakını olan o arkadaşı bile.
Bir panik kapladı içini. “Pisi pisilerim ve ben aç kaldık. Hem de günlerdir!” diye tırnağını kemirmeye başladı. Kendisi o kadar önemli değildi. Zaten son zamanlarda durmadan makarna yemekten iyice şişmanlamıştı. Sonunda biraz zayıflardı ve bu da iyi olurdu, ama ya pisiler? Ya yeni doğanlar? Birkaç gündür memelerinden süt de gelmiyordu. Kedileri ile birlikte o da giderek huzursuzlanıyordu. Evin her yerinden, yatak odasından, koridordan, kapısı kapalı o odanın içinden, mutfaktan kedilerin sesleri geliyordu. Birbirlerini tırmalıyor, zaman zaman da ikişer, üçer gruplar halinde birbirleri ile dalaşıyor ve avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Havada kedi tüyleri uçuşuyordu. Bağırışlar şiddetlenince, apartmanı, mahalleyi ayağa kaldırmasınlar diye bir süre için pencereleri bile kapatmak zorunda kalıyordu o zaman. Gidip kavgaya tutuşanları yatıştırıyor, onlara yemeğin çok yakında hazır olacağını söylüyordu. Ne ki, kısa bir süre sonra günlerdir evin içinde birikmiş kedi idrarı ve kakasından oluşan o yakıcı havaya kendisi bile katlanamaz oluyor, gidip yine pencereleri açıyordu. En son gelen temizlikçi bile on dakika dayanamamış, yol parasını bile istemeden kaçıvermişti. Kediler üçüncü kattan aşağıya düşmesinler diye pencerelere tel bile taktırtmıştı. Tele kadar sıçrıyorlar, bazen tırnakları tele takılıyor, kurtuluncaya kadar da öyle asılı kalmış, bağırıp duruyorlardı. Bazıları da gelip hafifçe ayaklarını, ellerini tırmalıyor, ısıracaklarmış gibi yapıp kaçıveriyorlardı; onlar kendisine hep yakın olanlardı.
Bir tanesini daha küçücük bir yavru iken yolun kenarında buluvermişti. Açtı ve öylece bir kenara sinmiş ağlayıp duruyordu. Yavru pisi onu görür görmez kafasını ona doğru çevirmiş neredeyse yalvarmaya başlamıştı. O da “İşte koruyucu meleğin geldi!” demiş ve kaptığı gibi eve getirip ötekiler ile tanıştırmıştı. Sanki bunu anlamıştı pisi. Yanından hiç ayrılmamıştı o günden sonra. O da annelik yapmıştı yavrucuğa. Böyle birkaç tane daha vardı. Onun eline doğmuşlardı ki soyunup pisilerinin yanına uzandığı zaman onları başka bir odaya götürüp kapatırdı.
Yiyecek birşeyler istiyorlardı birkaç gündür. Geriye tek birşey mi kalıyordu? Biraz daha düşünmeliydi, ama düşünecek birşey mi kalmıştı ki? Belki o güne kadar hiç borç istemediği, aramadığı birisi kalmış mıdır, diye sordu kendi kendine.
Uçan kuşa borcu vardı. Bunu herkes biliyordu. Yüzünü kızartıp kimden biraz birşeyler isteyebilirdi şu anda? “Hayır!” diye düşündü, artık kimseden birşey istemeyecekti. Böyle durumlarda içtiği haplardan birisine uzandı eli. Bunalıma karşı son umut... Hem kendi açlığına hem de pisilerinin açlığına karşı son çare... Pisi pisileri için en güzel ziyafet! Bütün dünyanın umudu bunlara kalmamış mıydı? Herkes leblebi gibi kullanıp duruyordu. Bir başka son umut da aslında en son tanıştığı, daha doğrusu yıllar önce tanışmış olup da yıllar sonra aradığı o müzisyen eskisi olmamış mıydı? Belki birşeyler de olurdu aralarında. Hem “Kedileri çok severim ben” dememiş miydi? Ne ki kapıdan içeri adımını atar atmaz, arkasını dönmüş, “Kusura bakma, sonra uğrarım ben!” diyerek öğürmeye başlamıştı. “Bunlar da senin için” dedi, “Mide bulantına iyi gelir. Kimbilir bana gelirken kafanda ne hayaller kurmuştun?” Evet, çözüm yolunu bulmuştu şimdi. Bütün hepsini bitirecekti. Eline ne geçerse!
Evin içini sıcak mı basıyordu, ne? “Belki de pencerelerden birisini açmalı. En iyisi yine soyunmak,” dedi kendi kendine, “Bak sana hayal ettiklerini de göstereyim.” Elbisesini, iç çamaşırlarını yavaş yavaş çıkarırken pisi pisilerini de yanına çağırıyordu. Çamaşırlarını sallayıp sallayıp oyunlar yapıyor, onları havalara zıplatıyordu. Yatağının üzerine çırılçıplak uzanıverdi. Birkaçı üzerine atladı hemen. Orasını burasını koklayarak gezinmeye başladılar her yerinde. Gıdıklanıyor, kedi pençelerini çıplak bedeni üzerinde hissetmekten tuhaf bir zevk alıyordu. “Birlikte müzik mi yapacağız sanıyordun? Gelin pisilerim, gelin!” diyerek ötekileri de yanına çağırıyordu. “İşte, ben de pisi pisili Madonna’yım. Sahneye de böyle çıkmalıydım. Çırılçıplak ve bütün bedenim pisi pisilerim ile kaplanmış!... Sahnenin orta yerine böyle uzanmalıydım. Kediciklerim de üzerimde oynaşıp dururlardı. Her yerimi onlara vereceğim işte. Size hiçbir şey kalmayacak. Bu haplar da o alkışlar için!...”
Ya o sarhoş herif? Ona ne demeli? Ne kadar da gençti o zamanlar! Koca bir şişeyi devirivermişti de sonra “İlk erkeğin ben olacağım” diye tutturmamış mıydı? Bıyıklarını orama, burama sürtüp beni uyarmak için nasıl da uğraşmıştı? “Hani boşanacaktın da evlenecektik? Bak, bunlar da nikah şekerlerimiz yerine... Pembe hapları bunun için ayırdım. Sen de al. İyi gelir! Pisi pisiciğim, fazla acıtma canımı ama öyle. Ne biçim ısırmak bu böyle?”
Hele herkesin en akıllısı geçinen ne demişti elini bacağında gezdirip okşarken? “İyisi mi sen sokak kedilerinin sayısını azalt. Birilerine filan ya da bir kedi çiftliğine ver onları. En iyisi şu iyi cins olanları çoğalt ki bize para da kazandırsınlar. Meraklılarına yüksek fiyattan satarsın! Yoksa birlikte hiçbir zaman yaşayamayız!” Peki sokak kedileri ne olacaktı o zaman? O zaman onlara kim bakacaktı? “Bu yeşil haplar da senin için!” dedi, “Sokak kedilerinden kurtulmak isteyen senin için!” Gitti, kasetçalara hareketli bir parça koydu, “Hem de biraz dans etmiş olursun” diye ekledi.
Kendini yavaş yavaş bırakmaya başladı. Bu kadar hızlı etki yapacaklarını tahmin etmemişti. “Pisi pisilerim için en güzel ziyafet ve yemek müziği!” dedi kendi kendine, “Onlar bunun ancak tadını alabilirler, ama niçin olduğunu bir tek ben biliyorum!”
O sıralarda hâlâ kendindeydi; birşey hissetmemeye başlamıştı, ama hâlâ geriye dönüşü vardı herşeyin. Gözlerini kapadı. Kedilerin biri gelip diğeri geçiyordu üzerinden. Hepsi de onu ne çok sevdiklerini gösteriyordu. Hepsi de ondan bir parça koparıp gidiyordu. Etinin yavaş yavaş bir tüy yumağına dönüştüğünü ve kendisinin de bir pisi pisi olmaya başladığını hayal ediyordu. Onlarca kediye bölünmek nasıl bir mutluluktu ki? Birden aklına o çocukluk aşkı geldi. Gülümseyen yüzü ile ona bakıyordu. Bir tek o mu sevmişti onu da şimdi böyle hâlâ kapıda elinde bir demet çiçek ile bekliyordu? “Pisi pisilerimin yalnız prensi... O bembeyaz yavrucukları da nereden bulmuş öyle? Beni o zaman gerçekten sevdiyse, şimdi de tabii ki gelecekti” diye geçirdi içinden, “Pisi pisilere birşeyler versin, bari!”

 

Sabah Ola Hayrola

3/8/2006 · Kategori: Arsiv-den

Sabah Ola Hayrola

Barış Müstecaplıoğlu



Ali Bursalı, sarı otomobilin yarı açık camından dışarıyı, bir iş merkezinin otuz küsur katlı binasından boşalmakta olan insan selini gözlüyordu. Mağrur görünümlü, ceketlerini subay üniforması gibi gururla taşıyan ya da üzerlerindeki takım elbiseyi zoraki giydikleri, ilk fırsatta ondan kurtulmanın hesabını yaptıkları gevşek kravatlarından belli erkekler, makyajları özenli, kıyafetleri şık, ama gözlerindeki yorgunlukla güzellikleri gölgelenmiş kadınlar, onları evlerine, sevdiklerine ya da zor bir çalışma gününün ardından ruhlarını dinlendirecek, yaşamlarındaki rutinliği anlık da olsa kıracak eğlencelere götürecek servislere aceleyle yürüyorlardı. Ama neyse ki servis kullanmayanlar da vardı, hep olurdu. Bazıları rahatına düşkün olduğundan, kimi acele ettiğinden taksiyi tercih ederdi. Servislerin ulaşmadığı noktalara gidenler de olurdu elbet. Ali bunun için akşamları orada mevzilenirdi. Ekmek parası.
Müşteri, genç bir adamdı. Orta boyluydu, hafifçe göbekliydi. Hoş sayılabilecek yüzüyle ne göze batıyor ne de gözü rahatsız ediyordu. Arabanın kapısına taksi için kendisiyle yarışan biri varmış gibi telaşla atılmış, koltuğa kurulduktan sonra ilk sözü “Biraz bekleyeceğiz,” olmuştu. “Bir arkadaşım gelebilir, yalnızca birkaç dakika.” Ali aldırmamıştı. Kötü geçen günlerde böyle mızmız müşterilerden gıcık kapardı, ama havaalanına iş çıktığı için günü kendince kurtarmıştı. Bundan sonrası kadayıfın kaymağı.
Dikiz aynasından müşterisini şöyle bir süzdü. Saçları kısacık kesilmiş delikanlı, ondan en az yirmi yaş genç olmalıydı. Kulağının kenarında küçük bir et beni vardı. Çenesi biraz sivriydi. Mavi üzerine beyaz çizgili, şık bir kravat takmıştı. Gökdelenden çıkanlara bakışı bir garipti. Arkadaşını bekleyen birine göre fazla rahatsız, hatta düpedüz kaygılıydı gözleri. Buna da aldırmadı. Kendi derdi ona yeterdi. “Acaba bu kez onu görebilecek miyim?” diye umutla düşündü Murat. İçine atladığı taksinin camından devasa binanın kapısına dikkatle baktı. Onunla yemekte karşılaşmıştı, işe geldiğini biliyordu yani, on ikinci kattan inmesi vakit alırdı, kendisinden önce çıkmış olması mümkün değildi, eh binanın başka kapısı da olmadığına göre, evet, bu akşam onu bir kez daha görebilecekti. Yeter ki şu insan seli engel olmasın.
Kapıdan her çıkanı o sanmak, kalabalık bir grup çıktığında gözden kaçırır mıyım diye kaygılanmak, dakikalar geçtikçe, insan selinin debisi azaldıkça umutsuzluğa düşmek, belki sık sık yaptığı gibi telefonunu unuttuğu için yarı yoldan dönmüştür, bu yüzden gecikmiştir diye hayal kurmak, kalkış saati yaklaştıkça onun adına servisi kaçıracağından endişe etmek, kaçırırsa evine bırakmayı önermenin hayalini kurmak, sonra da bunu kabul etmeyeceğini bilmenin acısını duymak... Zordu. Ama Murat bunu ilk kez yaşamıyordu. Neslihan sadece arkadaş olabileceklerini söylediğinden beri haftada birkaç kez onu bir anlığına da olsa görebilmek için böyle pusu kuruyordu. Kız ilgisinden onur duyduğunu, ama işyerinden biriyle çıkamayacağını söylemişti. Onu lütfen anlaması gerekiyormuş. Duygularını açtığından beri kendisinden köşe bucak kaçıyordu. Haksız da sayılmazdı hani. Ona bakarken gözlerinin ışıl ışıl yandığını herkes görebilirdi. İşyerinde dedikodu mahalle aralarından hızlı yayılırdı. Kızcağızın rahatı kaçardı.
Gökdelenin karşısındaki parktan bir kuş havalandı. Normalden iri bir güvercin. Kanatlarını telaşla çırparak taksinin önünden geçti, servislerin arasına daldı, bir süre orada dolandıktan sonra koşuşturan insanlardan ürküp yükseldi, bayrak direğinin etrafında bir tur attıktan sonra binanın girişine süs diye konmuş içi çiçek dolu cam küreye tünedi. Murat kuşu birkaç saniye hiçbir şey düşünmeden seyretti. Kanatlarının titreyişini, üzerine vuran ışıkla kuyruğundaki bordonun belirgin hale gelişini. Sonra gözleri yeniden çıkışa yöneldi.
Neslihan artık servise yetişemezdi. Kalkış saatine üç dakika kalmıştı, şoförler kimse için beklemezlerdi. Kural böyleydi. Sevgilisinin, sevgili mi? yok canım... keşke olabilseydi, sevdiğinin yani, bu sürede binanın arkasında bekleyen aracına ulaşması imkânsızdı. Belki de mesaiye kalacak diye düşündü. Evet, bak bu olabilirdi. Birlikte çalıştığı ekipten birinin istifa ettiği kulağına çalınmıştı. İşleri epey yoğunlaşmış olmalıydı. Bunu düşününce canı iyice sıkıldı. Demek onu iki gün daha göremeyecek ha? Hafta sonu geldiği için üzülmek berbat bir şey.
Derin bir iç çekti. Başını koltuğa dayadı, elini saçlarından geçirdi. Kalçasını rahatsız eden telefonu cebinden çıkardı, bacaklarının arasında duran çantasına attı. “Artık gidebiliriz,” dedi şoföre, gereksiz yere beklettiğini düşünüp hafif utanarak. “Sanırım gelemeyecek.”
“Nereye?” diye sordu Ali. Dikiz aynasından genç adamın suratına şöyle bir baktı. Ne mahzun bir çocuktu bu böyle. Aynı bizim Hakan! Birdenbire içi sızladı. Kısa bir sessizlik oldu. Murat, hiç fark etmez demek istedi, ama diline sahip çıktı. Kaşlarını çatıp, “Taksim’e,” diye mırıldandı. Sonra sesini azıcık yükseltti. “İstiklal’e çıkalım. Beklettiğim için kusura bakmayın.” Biraz içmek iyi gelirdi belki.
Ali ikiletmedi. Gaza hafifçe dokunmasıyla araba trafik kesmekeşine atıldı. Servislerin kalkış saatini o da biliyordu. Onlarca minibüsün arasına sıkışmadan şuradan kaçabilse iyi olacaktı. Bu yüzden riskli bir manevrayla önündeki kargo aracını sollamayı göze aldı. Arkasından çalınan kornayı duymazdan geldi. Nispeten rahat bir yola girince, evde onu bekleyen suratsız karısını, gittikçe yaramazlaşan kızını ve taksi plakası için feci borçlandığı amca oğlunun kırıcı sözlerini aklından çıkarmak niyetiyle uzandı, radyoyu açtı. Rasgele bir kanala geldi. Haberler mi? Ne fark ederdi?
İzmir’de, kocası tarafından yüzüne kezzap atılan kadın tedavi için yardım bekliyor. Boşanmak istediği eşi tarafından saldırıya uğrayan Fadime Belkıs, yanmış yüzüyle insanları korkuttuğu düşüncesiyle sokağa çıkamıyor. Etraftan aldığı tepkilerden bunalan ve eve kapanan genç kadın, yüzündeki izlerden kurtulmak için pahalı bir operasyon geçirmek zorunda. Aynı sebepten çalıştığı bankadan da ayrılan ve beş aydır işsiz olan Fadime Belkıs, hayırseverlerin yardımını bekliyor.
“Niye hayatımda her şey bu kadar boktan?” diye düşündü Murat. Kravatını çekiştirerek gevşetti. Sonra bununla yetinmedi, kravatı hepten çözdü, çıkardı, katlayıp çantasına koydu. Gömleğinin üst düğmesini açıp rahat bir soluk aldı. İşinden nefret ediyordu, âşık olduğu kızı doğru dürüst göremiyordu. Şu dalgacı Harun bile ondan iyi kazanıyordu. Bilgisayar sektörünü seçmediği için pişmanlık mı duysa? Birazcık huzur duyabilse, bir mutluluk kaynağı bulabilseydi keşke.
Kırmızı ışıkta durdular. Hemen yanlarında bir başka taksi vardı. Murat yan gözle arabanın içini kesti, arka koltukta birbirlerine sokulmuş genç bir çift görünce derin bir iç geçirdi. Delikanlı, esmer sevgilisinin omzuna elini atmış, kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Sevimli bir yüzü olan genç kız arada bir kıkırdıyordu. Şimdi Neslihan da burada olsa, ona sokulsa, elini omzuna atsa, kulaklarına fısıldasa, kıkırdayışını dinlese... Ama bu asla olmayacak. Sersem herif.
Hakkâri’de meydana gelen patlamada biri köy korucusu dört kişi hayatını kaybetti. Uzun zamandır yaşanmayan terör eylemlerinin yeniden başlaması yöre halkında endişe yarattı. Ordu kaynaklarından alınan bilgiye göre bölgede geniş çaplı bir operasyon başlatıldı. Şimdiye kadar üç terörist ölü ele geçirildi. Çatışmalarda iki er şehit oldu.
“Piç kuruları...” diye mırıldandı Ali. Direksiyonu tutan elleri kasıldı. Aklına askerdeki oğlu gelmişti. Hakan acemi birliğindeydi şimdi, Ankara’daydı. Askerliğe rahat başlayan rahat bitirmez demişti akrabaları. Oğlu kurada doğuyu çekecekmiş gibi bir sıkıntı vardı içinde. Garip bir takıntı olmuştu bu, kimseye söyleyemiyordu. Ağzından kaçırırsa başına gelecek gibi hissediyordu. İçinde büyüyor, boğazına takılıyordu bazen, canını yakıyordu. “Rahat duramadılar yine... Topunun belasını...”
Murat, yan gözle şoförün ensesine baktı. Birden ürpermişti. Piç kuruları, diye tekrarladı içinden. Aklı üniversite yıllarına gitti. Yurtta aynı odada kaldığı Kürt delikanlıyı düşündü. Kardeşi dağdaydı çocuğun, daha 19 yaşında. Üniversiteyi kazanamasaydım ben de orada olacaktım, demişti. Doğru ya da yanlış. İnandıkları dava için savaşıyorlardı. İnsanlar daima savaşmıştı, farklı farklı sebeplerden, hepsi diğerini şeytan görerek. Savaşın kaçınılmaz olduğu durumlar vardı elbet. Ama en azından düşmana saygı duyulsa... Bunu şoföre söylemek istedi, sonra caydı, belki adamcağız şehit babasıydı. Üç beş dakika muhabbetle ömrün acısını silmek mümkün mü? Feryatların çınladığı toprakta mantığın sesini duymak zor. Ancak çığlıklar dinince konuşulabilir bazı şeyler. Aklına sabah internetten okuduğu gazeteler geldi. Şu yabancılar rahat koltuklarında ne güzel ahkâm kesiyorlar!
Araba bir tümsekte sıçradı. Haberler magazine kaydı. Murat kendinden önemli bir şeye odaklanmanın rahatlığından sıyrıldı, bulunduğu âna döndü. Hem ona neydi ki... Kim fikrini sormuştu? Konuşsa kim dinlerdi? Ellerini kavuşturdu, şakağını cama dayadı.
Genç adam, akıp giden araba, insan, apartman, mağaza görüntülerine dalıp gitmişti. Düşünmek istemiyordu. Düşünmek acı veriyordu. Öyle bomboş oturmak, bir çift gözden ibaret kalmak, kendinden uzaklaşmak istiyordu. O sırada cep telefonuna gelen mesajın sesini duydu. Belki sadece rutin bir reklam mesajıydı, ama içi rahat etmedi, çantayı açtı, telefonu çıkardı, tuşa bastı. Mesajı gönderen kişiyi görünce dondu kaldı. Tuşa yeniden bastı. Renkli ekran iki satır yazıyla doldu.
Epeydir görüşemedik. İyisindir umarım. Bugün erken kaçtım işten. Hastayım da biraz. İyi hafta sonları.
“Neslihan...” diye mırıldandı, sadece kendisinin duyabileceği bir sesle. Yüzüne istemdışı bir gülümseme yayıldı. Telefonu kavrayan parmakları kasıldı. Başını çevirip camdan dışarı, camekânı ışıl ışıl bir mağazaya baktı. Raflar yaklaşan anneler günü nedeniyle rengârenk süslenmişti. Bir köşeye geçen yılbaşından kalmışa benzeyen küçük, yapma bir çam ağacı dikilmişti. Ortama uymuyordu, ama ne güzel görünüyordu... Camekânın hemen önünde şirin mi şirin bir kedi gerilmiş, gelen geçeni gözlüyordu. Az ötede duran bir çocuk rafları inceleyen annesinin elini bırakmadan yan gözle kediyi kesiyordu. Minik dudakları hayatında ilk kez bir kedi görmüş gibi hayretle aralanmıştı. Murat yakınlardaki tenekeden taşmış çöpleri bile gayet sevimli bulduğunu fark edince elinde olmadan güldü. “Ah Neslihan...” diye alay etti kendisiyle. “Bana neler yapıyorsun...” Gülümsemesini koruyarak telefonu ceketinin iç cebine koydu. Beni düşünmüş!
“Hafta sonu hava güzel olacakmış,” dedi genç adam yüksek sesle. Ali, kendisine seslenildiğini fark edince bir an şaşırdı. Müşterisinin memnuniyet dolu sesi, az önceki mahzun ifadesiyle bağdaşmıyordu. Gözleri dikiz aynasına kaydı, o ifadenin yerinde yeller estiğini gördü. Garipti şu insanoğlu. “Evet, haberler de öyle söyledi,” diye karşılık verdi sakince. Aklı bir an oğluna gitti yine. Belki hafta sonu çarşı iznine çıkardı. Havanın güzel olması iyi. “Siz hafta sonları çalışmıyorsunuz, öyle değil mi?” Murat, “Hayır, neyse ki,” diye keyifle cevap verdi. “Yani normal şartlarda. Bazen mesai falan çıkıyor tabii.” Sonra taksicinin tatil yapmayacağını akıl edip neşesinden utandı. Yine de içten içe kendini şanslı hissetmeden duramadı. Bir melek olduğunu hiç söylememişti ki.
Ceketinin üzerinden telefona dokundu. Kadınlar eskiden mendillerini düşürürmüş, şimdi mesaj atıyorlar. Az önce, iş çıkışını seyrederken hissettiği ezikliği düşündü. Hayat hesaba katılmadık sorunlar ve beklenmedik mutluluklardan mı ibaretti? Belki de çok fazla plan yapmamak en iyisiydi. Derin bir iç çekti, oturuşunu dikleştirdi, gülümsedi. Şimdi sinemada güzel bir film bulup seyretmek, ardından şöyle enfes bir dondurma kaşıklamak ve akşam erken yatıp iyi bir uyku çekmek lazımdı. Yarın mı? Sabah ola hayrola.

Beyaz Karınca

3/8/2006 · Kategori: Arsiv-den

Beyaz Karınca

Nihat Ziyalan


Eyvah!!!
Bahçe sandalyesinden sarkan ayaklarıma sürünmekte olan kedilerim, karımın bağırmasına, gök gürlediğinde yaptıkları gibi evin altına kaçtı.
Yetiştim.
Yüzü bembeyazdı.
“No'ldu?
Sanki dili tutulmuştu. Topraktan yarı söktüğü kütüğün dibini zorlukla gösterebildi. Komşuyu ayıran alüminyum çit boyunca uzanan bahçedeydi. Orada yıllardır duran kütük, artık kazık olmaya yüz tutmuştu. Hazırladığı saksıları, söküp atacağı kütüğün yerine koyacağını söylemişti biraz önce.
“Bir bu eksikti!”
Beyaz karınca kaynıyordu toprak. Sökük yer eski yerine otursun diye kütüğü bastırmaya uğraşıyordu. Bırak bana diyerek var gücümle yüklendim. Cehennemin dibine kadar yolları var!
Hav! Hav! Hav!
Yandakinin köpeği. Boşa havlamaktan başka bir işe yaramaz ki! Beyaz karıncalar burnunun dibini istila etti işte! Çit bahane! Geçen yıl sizin tarafta çıkmıştı. İlaçlayıp bu tarafa sürdünüz değil mi? O taraftayken niçin icabına bakmadınız? Kes sesini!
İlk defa beyaz karıncalı oluyoruz!
Paddington Market zamanında, dikiş makinalarımızı tamir eden usta sayesinde tanışmıştık onlarla. Üşenmeden küçük bir kavanoza koyduğu, evinin mutfak dolabından koparılmış bir parçayı getirmişti. Gözümüzün önünde tahtaya dokununca, tahta un ufak olmuş, minnacık, beyaz hayvancıklar kaynaşmaya başlamıştı. Beyaz karıncaymış onlar. Evini yemiş, yemiş, yemiş. Neyse ki evleri başlarına yıkılmadan farketmişler. Köklerini kazımak için varını yoğunu harcamıştı. Daha doğrusu karıncaları başka bir tarafa sürmek için. Bahçemizde beyaz karınca görünce ödümüz koptu. Çünkü ne varımız ne de yoğumuz var harcayacak.
Kes sesini demiştim sana değil mi? Yoksa bize mi havlıyorsun? Çitin üstünden az beslemedim seni! Nankör!
Kuşlardan çektiğimiz yetmiyormuş gibi, şimdi de beyaz karıncalar! Kırmızı çiçek açan ağacımız var. Çiçek açar açmaz onun kuşları dadanır. Çiçek biter kuşlar kaybolur. Çamın yapraklarını didikleyenler. Daha dut hamken haklayanlar. Gaganıza tüküreyim! Çocukluğum dut yiyerek geçti. Birkaç tane de biz atıştırsak günah mı yani? Ağaçların dipleri çöplerinden geçilmez. Yuvaları çatıda, oluklarda. Gece yattığımızda tavan arasında bir curnata!
Bir de her yıl bitleniriz. Kuş biti! Karı koca kaşın babam kaşın!
Hemen karımı oturttum. Çarpıntısı tutar. Yüreğinde her an sorun çıkabilir.
“Kahve içer misin?”
“Su içsem iyi olacak.”
Suyu getirene kadar sigarayı yakmış bile.
“Üzülme karıcığım. Sonunda ölüm yok ya!”
Söylediklerimi duymamış gibiydi.
“Hemen bir ilaççı çağıralım.”
“Oldu.”
Karım mahalli gazeteyi incelerken, böyle zamanlarda içimize su serpen Melbourne'deki arkadaşımı aradım. Beyaz karıncayı duyunca şen şakrak ses tonu moral bozucu bir ses tonuna bürünüverdi. Telefon ettiğime pişman oldum. İnternete girerek bir bakayım deyince, onu internetiyle başbaşa bıraktım.
“Buldum.”
Karımın gösterdiği çerçeveli ilanda BEYAZ KARINCA UZMANI yazıyordu.
Ertesi gün kamyonetiyle geldi beyaz karınca uzmanı.
Araba kapıya dayanınca hazırola geçer gibi oldum. Kasasında, itfaiye arabalarındaki gibi sarmalanmış iki demet hortum. Bidonlar. Alet edavat. Gıcır gıcır bir kamyonet.
Ufak tefek, kararık bir adam indi şoför mahallinden. Bu sırada bahçe kapısının sesine evden çıkan karım, işte kurtarıcımız geldi havasında merdivenin başında bekledi. Kararık yüzünü daha da karartan bir havayla yaklaştı adam.
“Geçmiş olsun!”
İngilizcesi benimkinden de kötüydü. Sanki evimizden ölü çıkmış gibi söylemişti geçmiş olsun'u. Ardından eklemişti. Aslında beyaz karınca uzmanı değil, doktoruyum!
Bahçeye dalar dalmaz adamın kulakları dikildi. Gündüz olmasına karşın gözbebekleri irileşip, tuhaf bir ışık saçmaya başladı. Adamdaki değişimi hayretle izleyerek, gönüllü asistanı olup takıldık peşine.
Hemen çantasından bir dinleme aleti çıkarıp boynuna taktı. Bu bir işaretmiş gibi onu kütüğün başına götürdük. Karıncaları gördükten sonra alelacele kütüğü tekrar yerine oturttu.
“Bunların gıdalarını ellerinden almamak lazım!”
Bahçeyi santim santim incelerken, gövdeli çamda kuşkuyla duraladı. Gözleri fıldır fıldır, kulakları daha da dikilmiş, orada tam üç tur attı. Ağacın dibini eşelerken, eşelerken, bir de toprağın tadına bakmaz mı?
“Beyaz karıncaların geçtiği yer şekerlenir.”
Ağzımız açık seyrediyorduk. Onun için bir şey diyemedik. Zaten konuşsak da aldıracak halli değildi. Kulağını gövdeye dayayıp gitmişti. Adamın her hareketi içimi kıpraştırıyordu.
“Bir sesler duyuyorum ama...”
Sözünü tamamlamadan, kocaman bir matkap çıkarıp şimşek gibi gövdeye daldırdı. Ağırdan alan birinin böyle bir hareketi, yumruk yemiş gibi midemde sancıya yol açmıştı. Matkabın ucu gövdede ağır ağır ilerliyordu. Bu sırada huysuzlanmaya başladı karım. Durup dururken koskoca çamı yaraladık.
Ucun gövdede yeterince gittiğine inanmış olmalı ki hızla çekip çıkardı. Gövdeden parçacıklar vardı ucun oylumlarında. Adam o parçacıkları incelerken, işte şimdi yandık dedim içimden. Karım gözlerini kapamış bir şeyler mırıldanıyordu.
“Ağaca sıçramamış.”
Ağaca sıçramamış! Aklımıza sıçradı ama! Daha işin başında ayakta duracak halim kalmamıştı. Bu dinleme, gözetleme, tadına bakma işkencesi ne zaman sona erecekti acaba? En iyisini karım yaptı. Asistanlıktan istifa ederek gidip oturdu. Maşallah sigarayı da yaktı! Yahu bırak şu sigarayı! Geceleri kötü kötü öksürünce, başına dikilip soluğunu dinliyorum. Ama sen bir şeyin farkında değilsin.
Garaj, havuzun etrafı; bahçenin geri kalan kısmı, ağaçlar temiz çıktı. Temiz çıktı diye sevinemiyorum ki! Ya beyaz karınca var da, adam bulamıyorsa.
Sıra evin altına girmeye gelince, suya dalacakmış gibi derin bir soluk aldı adam. İşte burada asistanlıktan sınıfta kaldım. Evin altına girebilmem için, iki büklüm değil, dört büklüm olmam gerek.
Hayatımda ilk defa uzun boylu olduğum için utandım. Başladım kazık gibi gibi dikilip beklemeye.
Doktor ciğerleri dinlerken sırta küt küt vurur ya, onun gibi evin altından sesler gelmeye başladı. Adam vuruyor. Tahtalar ses veriyor.
“Ne oluyor orada?”
Kazık gibi dikilmemin içinden, her anlama çekilebilecek bir omuz hareketi fırlattım karıma. Ne olduğunu ben biliyor muyum karıcığım? Ama bildiğim bir şey var, gülünecek haldeyim. Maşallah! Sende de üst üste sigaralar!
Dakikaları geçtim, saatlerdir, saatlerdir... İşte öyle uzun gelen bir beklemeden sonra, girdiği yerden çıktı adam.
“Burası da temiz.”
Çatıya merdiven dayayıp orayı incelerken, birdenbire ortaya çıkan kuşlar, adama pike yapıp havalanmaya, pike yapıp havalanmaya başladı. Kuşların saldırganlığından pes ederek çatıdan inmesini beklerken, onlara gıcık verircesine orada oyalandı. Ben size gösteririm havasıyla indi sonunda. Daha önce böyle değişken bir yüzanlatımıyla karşılaşmadığım için, ben size gösteririm havasının içindeki, dişlerini sıkarak gülümsemeyi yorumlayamadım.
“Beyaz karınca yok ama, kuşlar burayı yuva yapmış.”
Aklım dişlerini sıkarak gülmesindeydi. Bir şey diyemedim.
Sıra eve gelince, yanıyormuşum da dumanım tütüyormuş havasındaydım. Babasının oğlunu bile ayakkabısını çıkarmadan eve sokmayan karım, boşvermiş bir tonla çıkarmayın çıkarmayın dedi. Ama adamın duyduğunu sanmıyorum. Çünkü çoktan duvarları dinlemeye başlamıştı.
Yemek masası örtüsündeki siyah benekleri gösterdi.
“Evi kuş biti sarmış!”
Kaşınmaya korkuyorum, kaşınırsam derimi parçalayabilirim diyen karıma baktım yan gözle. Sonra kuş bitinin sorumlusu benmişim gibi boynumu büktüm. Bu boynu büküklükten kurtulmanın tam sırası işte. İtiraf ediyorum! Karımla karşılıklı kaşınmamın çoğu numaradandı. Acısını paylaştığımı gösterebilmek için elimden başka ne gelirdi ki? Kuş biti işlemeyen eşek derilinin biriyim! Eşek derili!
Karıncaları ürkütürüm diye mi böyle sessiz hareket ediyor ilaçcı? Mutfak dolaplarını ne zaman açıp kapatsam yavaş ol, yavaş ol uyarısı evde. Bu adam gürültü yapmadan nasıl beceriyor bu işi? Dikkat kesildim: Hiçbir işi baştan savarak yapmayacaksın. Bu iş, her gün yüzlerce kez açıp kapattığın mutfak dolabı olsa da.
Kızımın odasındaki duvarlardan biri kabarmıştı. Çamın karşısında nasıl kuşkuyla duraladıysa, duvarın karşısında da çakılıp kaldı. Galiba yakaladı dedim içimden. Dayanacak hali kalmamıştı karımın. Dışarı attı kendini.
Çanta değil ambar sanki! O aleti çıkardı, bu aleti çıkardı, öteki alete el attı. Bütün bu işleri yaparken çıt çıkarmadı. Duvarı dinle babam dinle. Bu sırada telefonun zili gürlemez mi? Koşturdum. Faksmış. Faksın tam sırası yani! Beyaz karıncalar hakkında. Darlandığımda içime su serptiğine inandığım arkadaş, bu faksı göndermekle içime benzin serpmiş gibi oldu. Merakımı yenemeyip şöyle bir baktım ...son derece etkili kimyasal silahlarla donatılmış bir ordu, binanın temelinden saldırıya geçerek beton tabanı delip ortalığı istila etti ve pencere pervazlarına varıncaya kadar ne bulduysa tahrip ettikten sonra çekilip gitti... Aman Allahım! Karım görmesin diye neredeyse bir tarafıma sokacaktım faksı.
“Hayret! Duvar da temiz çıktı!”
Evin cephesi boyunca sürüp giden 1 metrelik ön bahçeyi, geri çekilerek şöyle bir süzdü ilaççı. Yan yana güller, sardunyalar, evin boyuyla yarışan gelin duvağı. Bu bahçeyi çimden ayıran yirmi, yirmi beş santimlik kalaslara ayağıyla ufak ufak vurduktan sonra, bizi çağırdı. İçerdeki kütük dışında beyaz karıncaya rastlamadığı için sevinmiştik. Daha birinci kalası kaldırdığında bu sevincimiz kursağımızda kaldı. Kaynaşıyordu beyaz beyaz. Diğer kalasların dibi de öyleydi.
“Bunlara erken rastlamakla çok şanslısınız...” Epeyi bir ara verdikten sonra, sözünü sürdürdü. “ Ellerinden kurtarabilirim bu evi.”
Duyduklarına çok sevindi karım. Ama beni bir tasa aldı. Çünkü sıra parayı konuşmaya gelmişti. Telefonda beyaz karıncayı bulduktan sonra parayı konuşuruz demişti. Bir yerde çıkarsa başka, evi sarmışsa başka olurmuş ceremesi. Bu meretin ilacı da çok pahalıymış!
Duldanın altına oturduk.
Baktım ki ilaççı beyaz karınca muhabbetine girecek, yeterince korkmuş gözümüzü daha fazla korkutmasın, korkumuzdan yararlanarak anasının nikâhını istemesin diye ağzını kapamaya karar verdim.
“Kahve içer misin?”
Sütlü, bir kaşık şekerli istermiş. Zavallı karıcığım. Kahveyi sen yap diyemiyorum. Çünkü yerinden kalkacak durumda değil. Adam daha da moralini bozacak diye aklım orada kalarak mutfağa seğirttim.
Telefon çaldı. Kızımdı. İlaççının geleceğini biliyordu, merak etmiş. Benim odada çıktı mı baba? Çıkmadı. Kütük, ön bahçedeki kalaslar. Yalnız oralarda var. Evi kurtarabilirim dedi. Ne kadarmış? Sıra tam oraya gelmişti. Annem ne yapıyor? Perişan. Dışarda oturuyor. Ev kurtulacakmış işte, niçin üzülüyor ki? Para mı var ilaççıya ödeyecek? Zaten sizin ne zaman paranız oldu ki?
“Beyaz karıncaların varlığıdır beni ayakta tutan.”
İlaççının sözlerini acaba yanlış mı duydum? Yanlış duymadıysam, böyle muhabbetin arasına kahve sokulur diyerek girdim araya.
Aradan çekil dercesine sordu karım.
“Parası çok mu tatlı?”
“Yok efendim kendileri çok tatlı.”
Sanki padişah sofrası muhabbetindeyiz.
“Hayatta beyaz karınca kadar beni başka bir şey heyacanlandıramaz.”
“İnanmıyorum!”
“Sevdalıyım onlara.”
“Nasıl yani?”
“Onlar kadar akıllı, plan yapmasını bilen; yaşamlarını konfor içinde geçirmek için gerçek paylaşmacılığı uygulayan yaratıklar görmedim.”
“Yakından gözlemiş gibi konuşuyorsun.”
“Günlerce yuvalarının yanında yattım.”
Ayak ayak üstüne atmıştım. Adamın ciddiyeti karşısında indirdim.
“Arkadaşım! Sen nerelisin?”
“Şilili.”
“Sever miydin Allende'yi?”
Sanki her Şili'li Allende'yi bilmek zorundaymış gibi sormuştum.
“Omuz omuza sokaklardan çöp topladım kendisiyle. Başkanımızdı o zaman. Öyle adam sevilmez mi?”
Bırak şu konuşmayı dercesine kulağıma fısıldadı karım. İlaç işi bugün bitsin! Fısıldamıştı ama tonu emir gibiydi. Başüstüne komutanım! İşte şimdi lafa düğüm atıyorum!
“Bu ilaç işi bize kaça patlar?
Öyle düşük bir rakam söyledi ki, sevincimizden neredeyse göbek atacaktık.
“Öyleyse hemen başla!”
“Oldu.”
İlaççının verdiği talimat doğrultusunda bütün dolapların kapılarını açıp, çekmeceleri çektik. Pencereleri kapattık. Kısa sürede tamamlamıştık işimizi.
Oturup adamın hazırlanışını seyretmeye başladık. Giyindikçe, filmlerde seyrettiğimiz uzay adamlarına benzemeye başlamıştı. Tam maskesini takacağı sırada, bahçe kapısına, üstümüze doğru yürüyen şeyi görünce şaşırıp kaldık. Şaşırmamız kısa sürede sevince dönüştü.
Merhaba tosbağacık!
İki yıl önce ev hayvanları satan bir dükkândan almıştı kızım. O zaman tosbağacık deyip durmuştuk. Birkaç ay evde besleyip, sonra salmıştık bahçeye. Bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. Şimdi iri bir tosbağa olarak çıkmıştı ortaya. Ama bizim için hâlâ tosbağacıktı.
Maskesi elinde, kalakalmıştı ilaççı.
“Şuna bakın! İlaç yapılacağını hissetti!”
Bir dakika bir dakika diyerek eve daldı karım. Çıktığında tosbağacığın sepeti vardı elinde. Dibine de marul yaprağı döşemişti.
Geriye çekilip tekrar adamı seyretmeye başladık.
Kamyonetin üstündeki zamazingoyu çalıştırdıktan sonra, püskürtüyor mu diye elindeki aygıtı denedi. Tamam olmalıydı.
Doğru kütüğün başına gitti, yerinden kanırtıp, dibine mavi mavi bir şeyler püskürttü. Kalasların dibine de aynı mavi şeyden püskürttükten sonra yanımıza geldi. Maskesini çıkardı.
“Kraliçeme enfes bir mama gönderdim!”
Gene dişlerini sıkarak gülmüştü.
Niçin dişlerini sıkarak gülüyorsun diye soramıyorum ki. Sinirlenebilir. Ardından ilaçlama parasını yükseltebilir. Tırnağımı yiyerek baktım öylece. Karım da tosbağacığa marul yedirmeye çalışıyordu.
“Beyaz karıncaların çoğu kördür. Fakat bu mama çeker onları. Kraliçelerini beslemekle görevli olanlar taşıdıkları bu zehirle gidip ona dokunurlar. Binlercesi, binlercesi dokunarak yavaş yavaş zehirler onu. Kraliçe göreve başladığında bir santimlik solucan kadardır. Beslendikçe semirir. Yumurtlar. Beslendikçe semirir. Yumurtlar. Zamanla öyle semirir ki, tombul bir sülük gibi olur. Vurgunum o tombulluğa!”
“İnsan sevdiğine nasıl kıyabilir?”
“Gönül işiyle ekmek parasını karıştırmamak lazım. Kraliçem burada tarihe karışsa bile, bir başka yerde buluşuruz yenisiyle. Buradaki pes etmeden önce o üreme görevini yerine getirir. Ölüme giderken soyunu sürdürmek için çırpınan bir kraliçeye hayran olunmaz mı?”
Dişlerini sıkarak gülen birisinin aşk hikâyesini dinlemek istemedik.
Merdiveni tırmanıp, kuşların yuva yaptığı yerleri ilaçladı. Hemen ardından, onların girdiği yeri kümes teline benzer bir telle kapattı. Bu sırada kuşlar uçuşup durdu başının üstünde.
Sona kalan evi de ilaçlayınca, kapıyı çektim.
İlaççının eline parayı tutuşturduğumda, o beyaz karıncaları anlatmak istiyordu hâlâ.
Onu öylece bıraktım orada.
Külüstürdeki yerime oturduğumda motor çalışır durumdaydı.
Karım tosbağacıkla konuşuyordu.
Üç dört saat sonra dönmek üzere terkettik evimizi.

Yüzeysiz Yüzeysiz

3/8/2006 · Kategori: Arsiv-den

Yüzeysiz

İlyaz Bingül


1
Kırışıklıkların oluşturduğu pürtüklü uzam ve dokunulanda girinti-çıkıntıların verdiği derinlik duygusu bir yanıyla kıvrandırıcı bir haz kusar, bir yanıyla da sonsuza dek devinme gücünü paramparça ederdi. Bilincin işiydi bu kuşkusuz, ama etten fışkıran kırıklıkları da görmezden gelemezdi her ikisi de. Birinin bir gerçeği gözler önüne –ama genellikle karanlıkta– sermesi, öbürünün bile isteye bir çağrıya olumlu yanıt vermesi; işte bu iki ucun birleşmesiyle oluşacak çemberde yuvarlanacaklardı bir süre. Karşılıklı bir antlaşma mıydı, yoksa bir düello mu? Hem antlaştılar, hem çarpıştılar, kısa bir süre boyunca. Etteki gizden korkan genç çoktandır tanınmanın, görülmenin ya da bakılmanın kaygısına bürünmüş; her geçen yılla birlikte uzaklaştığı gizin korkusundan geriye kalan şimdi yalnızca korkuyduysa da bu korkunun ardında kımıldayan bir geride bırakılan vardı, bellekte biçimlenerek. Bugünse, geride bırakılan olmayacaktı, biliyordular bunu; eylemin ardından kalan, bilinç-bellek posasında oradan oraya savrulmayacaktı bundan böyle. Bunun ayırdında olması onu daha özgür, biraz da hoppa kılarken –ilkgençliğindeki benzeri gibi, ama o günlerin utangaçlığından arınmış– içinden söküp atamadığı, hâlâ yenemediği tedirginliği onu egemenliği altına almayacak mıydı? Ne olursa olsun bir an önce gücüne kavuşmalıydı. Ellerine bakıp gördüğü çağrışımlı derinlik, onulmaz kırgınlık biraz daha büyüyüp kendini bütünüyle yutmadan giysisini çözmeliydi üstünden. Onun giysisini iliklerken duyumsadığı erincin, doygunluğun kaynağı, bir yanıyla ette dolanan kanın akışında, bir yanıyla bellekte dolanan çağrışımların şimdinin iki ucuna ötelenişinde ortaya çıkan utkuydu, – kendine güven. Yıllar yılı boğuştuğu kendi’nden şimdi kopmuş, ayrışmıştı. Olanca açıklığıyla görebilirdi ayrışanları. Dipdiri. Dokunuşuyla, duruşuyla, geçmişi ve geleceği anımsayışıyla, anımsayarak; bir olanak ya da bir yitiş de olsa çekinmeksizin üzerine yürüyecekti önünde duranın. Her ikisi de ortak bir paydada, eş deyişiyle zamanın farklı bölümlerinde, buluşmuş birleşmiş de olsalar, şimdinin içinde bir “o l a ra k” kök bulabilirlerdi en azından bir sonun içindeydiler. Üstesinden gelebilecekleri bir bitişe hazırlamışlar gibi kendilerini, birbirlerine uzattıkları uçların sınırladığı çemberde, havuzun sığ sularında yüzerken duyumsanan denize bile gereksinmeksizin. Çünkü biri geçmişini almıştı ötekinden, öteki geleceğini birinden. Mektup ve telefonun iki ucu, gövdenin uzaklığını yakınlaştıran bu araçların ilettiği yazı ve söz, kendi gövdesel varoluşlarının gerçekliğini silikleştirip devingen sınırları içinde tümlenen bir imgeye dönüşümü garantilemişti daha başlangıçta.

2
Birbirinden bağımsız ama bir örgünün içinde uçuşanlar ve bir gencin duyumsayabileceği ezikliğin somut mu somut bir nesnesi olarak şu an gözünün ve elinin altında duran bu çizgiler biraz daha biraz daha nesnel gerçekliğini yitirip bir olmayan-deneyimin geçmişteki sızısını ve hıncını açığa vuran salt çağrışıma dönüşmüştü çoktan. Pürtüklü ele elin dokunuşu...
Gözaltlarına yıllar öncesinden silinmez izler bırakarak yerleşmiş olan kırışıklıklar, donukça dirimini içlerine gömmüş bir çift göz, yuvalandığı oyuktan bakar; bakışsızdır! Korkmuyorum. Beni ele vermez yazı, ne de yazıp postaladığım mektuplar. Yalnızca bir soluktu. Yazarken duyumsayamayacağım bir erinç ve bir patlamaydı, sevinçten, gövdesel istek ve doyumdan uzak, aşkın bir belirsizlik, bu yanıyla tüm girintileriyle belirlenmekten de uzak, ıssız bir kovuktu eş deyişiyle. (Bir çıkıntı?) Yumuşak gözlü bir tanış olmayacaktı böylelikle.
Ben tasarladım, doğru. Tasarladığımın nesneleşip bir “o l a r a k” yanında ya da yanımda olmasına olanak hazırladım, bu da doğru. Sevdim mi? Yo hayır. Buna gereksinmemiz yoktu. Çünkü geçmişin bir tasarımı olarak edimin aracılığıyla bu çizgilerde, bu kırışıklıklarda yatana, şimdide biçimlenmesine bir olanak kazandırıyordum.
O önceleri vardı, bir anne olarak; şimdi, o, yalnızca var, soluğunda duyuyorum bunu, o da duyumsuyor. O aynı zamanda yok da, şimdi, duyumsuyor anneliğinden uzaklaştığını çünkü.
Biraz korkuyor, söylemiyor henüz, tedirgin. Kendini kendi dışında görmenin eşiğinde bir o yana bir bu yana salınıyor. İlkin bir kaygı olarak doğuyor, ancak sesinde en ufak bir iz yok eşikteki bu salınıştan. Çocuksu bir gülüş tüm yüzünü kaplıyor, tüm yüzünü ve kırışıklıkları kendiliğinden örtercesine, doğasallığıyla dokunmuş bu örtü. Gözlerine bakıldığında örtünün delik deşik olduğunu görürdünüz. Göz çukurlarında dokusu çözülen anneliği ve yüzünü yeni bir doğuma sürükleyen çocukçalığı.
Biraz zorlanarak da olsa geldiği bu eşikte doğabilecek mi? Ama yorgun değil mi biraz, bu doğumu gerçekleştirebilecek mi yaşlı gövdesi? Bu sorular şimdilik yalnızca bir yumak, içinde çırpındığı, şimdide seçimini daha “o l a r a k” gerçekleştirmeyerek.

3
Hep aynı sözcükler. Bir çemberin çevrenince dolanan yolculuk. Sözsüz bir bulmacanın yankısıdır kulakta dağılan. Ardarda. Bir kuytuluğa sinmiş bekleyen bir hayvanın çevikliğiyle başbaşa. Masada, kolları birbirine dolanmış. Na’beeer. Bir tiyatro sahnesinin düzenlenişini andırarak. Bu kez bir başka oyuncu. Her zamanki gibi yineleme ve tazeleme. Masa sonra yine. Üstünde birazdan kırılacak bardak ve yanında sandalye. Bakışın nesneleştirdiği şeyler ve sözcükler, bekler. Sahibini yitirmiş, sahibini arayan mülk! Yoksa cicili bicili oyuncak mı demeliydi? Her neyse, her biri ikisi de! Sinik, sinsice bir gülümseyiş. Az biraz hırlamış gibi. Yine. Öylecene. Yineleme. Ellerin belleğinde kımıldaşan ölgün devinimli kırışıklıklardan yansıyan kırık bir... Etin gölgesi bu! Evet. Evet! Solan bir şey yok. Işık kırık; bardak –birazdan– kırık; beline dek sudaki gövde, kırık. Deriyi yaran kırışık çizgiler. Karşılıklısız bir sürükleniş geride bırakılan ve gelen de. Sürüm sürüm bir sürükleniş, bir kez daha. Ardına dek kapı, açık da olsa, kapalı bile de. Olsa da, yok. Buruk bir tat içerde. Dilin dibinde, bir anıcasına, kimileyin bu; ara ara dönenir her yana. Şaşkınlıkla ayağını uzatıyor geriye, yavaşça, bakınıyor. Gövdesi hâlâ ilerde, içerde. Bunun gibi işte, bak. İşte. Dışarı çıkmaz. Orda. Askıda bir gömlek, bir tane daha, yanındaki de. Altta ceket. Rengini yitirmiş. Bırakabilirim şimdi. Askının dibinde bir yığıntı olarak. Biraz ıslakçana. Üstüne de bir kombinezon. Böylesi rahat. Biraz olsun. Sürdürmeliyim toplamayı. Belleğin dağıntıları, eşyalar, üst üste, yan yana. Kimileyin dipli bir çukur, kimileyin ucu düzlük bir tepe. Bir baştan bir uca dek, sürekli, –miş gibi açık ağız. Haaayyy-ıhh! Yürüyor, habire yürüyor. Durmuşleyin bir gidiş, bak bak. Sandalyenin, oturağın yolculuğu. Bütünüyle çıplak değil. Bir çeşitleme sunulan. Dağlarca bir çıkıntı, yürüyormuşçasına, diriliyormuşçasına. Dikiliyor önünde sonra. Katı, kaskatı. Hıı, haa-ahhh. Şimdi olmalı, yeterince. Hadi. Hııhhh. H, aaahh. Salınıyor, sallanıyor. Duralıyor. Şimdi dingin bir kez, daha!
Giysiler yük. Anlar yük; çözük. Derinin ağırlığı bir ağ. Çullanıyor etin üstüne. Cıvık cıvık bir su sızıyor döşemeye. Sıvık, sıvışık. Yapış yapış bir ağız geriliyor geriliyor yaban mağaranın girişine öykünerek.

4
Gizli niteliklerimiz ne olursa olsun zamanın ilkesini görmezden geliyorduk. Zamanla tersinden kurulan bir ilişkiyle ördüğümüz çemberde yine de ayrışabiliyorduk aslında, zamanın bölüntülerini birbirine karıştırmıştıysak da, cezalandırılmayacaktık, başından bu yana biliyorduk bunu: Yadırganacaktık yalnızca. Ama, ama midemizi ovuşturarak giderebilir miydik açlığımızı? Aramızda onca uzaklıklar; kendi kendimize doyum, yetmiyordu kendi öznelliğimizi ortaya sürmeye, zamanın iki ucunun birbirine geçiştiği bir çemberin içinde. Kımıldayamayacaktık bundan böyle. O kendi kaygısında, ben kendi ereğimin içinde yuvarlanacaktık. Ayrışık kaplarımızda bir ilkeyi bozduğumuzun bilisinin erinciyle yumuşak ve o denli de küskün ette birleşecektik şimdide, bugünde. Varoluşumuza bir dayanak bulmuştuk ya o çözük düğmelerin ardında, yeter; yeter dedik. Bir sonraki buluşmaya, bir sonraki sürtünüşe dek kalakaldık o zamanın içinde. Kaldık! Her ne olursa olsun bir süre daha devinecektik yıktığımız ilkenin kalıntılarında gagaladığımız hazda.
– Haz ve istek, üzünç yüklü bir ikilem!
Adımızı ve görüntümüzü silebilecektik. Haz yüklü bir ölüyü doğuracaktık, daha başlangıçta biliyordum bunu. Kendimi tutamayıp gülmüştüm. “Güldün Türko, güldün” (dercesine bir romanın içinden) dememiştiyse de “seni güldürdüm”ünde “güldün Türko, güldün”ün romansal ağırlığını duydum kulaklarımda. O an, bir romanın geride bırakılışını...
Aramızda gece, yıldız ve gökyüzü kurup, bir gün, kayan yıldız gibi uzaklaşacağız birbirimizden. Mektuplar yazmaz olacağız, telefon etmez, görüşmez olacağız. Aramızda, ardımızda küçücük, ışıyan bir yıldızın kaymasıyla daha da kararan kopkoyu bir gece, engin bir gökyüzü kuracağız. Hep böyle olmaz mı zaten? Her yeni ilişkiyle belleğimizdeki geceyi biraz daha büyütür, biraz daha köklerimize çekiliriz. Doğum sancısından daha büyük, yaşam sancısından daha uzun, kimsenin olmadığı o ülkeye tüm kök-benliğimizle yerleşiriz.–

Sınır Hikâyeleri

3/8/2006 · Kategori: Arsiv-den

Sınır Hikâyeleri
Eylül'den Önce Eylül'den Sonra


Fahrettin Çiloğlu


Ne zaman o fotoğrafa baksam, gençliğim aklıma geliyor. Fotoğrafı zarftan çıkarıyor, bir süre açıkta tutuyorum. Bazen okuduğum kitabın arasına koyuyor, arada bir kitaplığımın rafına dikiyor, bazen de görünür bir yerlerde bırakıyorum. Bu fotoğraf, gençliğimle neden bu kadar ilişkili geliyor bana, çözebilmiş değilim. Fotoğrafa bakarak kendimi ünlü bir fotoğrafçı gibi düşündüğüm zamanlar da oldu, hani şu “Afgan kızı”nın fotoğrafçısı gibi. Bu fotoğrafı otuz yıl önce çekmiştim, bu küçük kızın fotoğrafını. Öyle görünüyor ki altı yaşında olabilirmiş. Ama yaşını sormamıştım, kızla hiç konuşmamıştım, oysa şimdi fotoğrafa bakarak konuşuyorum onunla. Beni anımsayıp anımsamadığını soruyorum. Ben, bu fotoğrafı çekerken nasıl biriydim onun için, merak ediyorum. Yirmi üç yaşında biri o yaştaki bir kız çocuğuna nasıl görünür? Hele bu kişi habersiz, iki kelime bile etmeden resmini çekmişse o kızın, kız kendisini nasıl hissetmiştir. Oysa şimdi fotoğraftaki kıza bakınca, yüzünün ifadesine bakınca, kızın o anda fotoğrafını çektiğimi anladığından bile emin olamıyorum.
Toprak bir yolun kıyısında duruyor kız. Ayaklarında lastik ayakkabıları var. Ayakkabılar toprağın rengini almış. Bir bacağı çoraplı, diğeri değil. Çorap çoraba benzemiyor, bacağından aşağıya kaymış ve ayağının üzerinde toplanmış. Bacaklarını saran, şalvar benzeri bir giysisi var, bu şalvarın çıplak bacağındaki paçası uzun, çoraplı ayağındaki daha kısa. Sonra, paçalarının üzerine eteği düşüyor. Eteği kirli mavi, onun üzerinde de kirli yeşil bir kazak, uzun kollu. Saçları yarı açık kızın, başını yarım kapatan bir eşarbı olduğu görünüyor. Boynunda biri beyaz, diğeri turuncu iki halka boncuk. Kız fotoğrafını çektiğim sırada bir elini alnına koymuş, diğerini şakağına dayamış. Yüzünü kapatmak istemiş muhtemelen, ama gözlerini değil. Belli ki ne yaptığımı görmek istemiş. Kızın arkasında kazıklara gerilmiş tel örgü var, bir yeri diğerinden ayırıyor. Yarı kurumuş çalılık bir alan sonra, onun da arkasında uzanan bir gökyüzü, gökyüzünde fırça darbelerini andıran dağınık, beyaz bulutlar. Fotoğrafın arkasında Eylül 19.. yazıyor, bu fotoğrafı çektiğim tarih. Bütün fotoğraflarda yaptığım gibi not etmişim çektiğim tarihi.
— Beni hatırlıyor musun?
Şaşkın biçimde bakıyor bana, hatırlamaya çalışıyor. Ama hatırlamadığı belli, ne var ki bunu söylemek istemiyor. Ya hatırlaması gereken biriysem diye.
— Emin değilim, diyor, ama sizi ilk kez görmediğimden eminim. Nörolojide mi yatmıştınız?
— Sen doktor mu oldun? Ne zaman? Çok küçüktün, sonra…
“Sonra”ya devam etmek istemiyorum. Onu öylesine yoksul anımsıyorum ki, nasıl okumuş olabilir, üstelik nasıl doktor olmuş olabilir. Gülüyor.
— Hayır, ben hemşireyim. Hemşire olduğumu nasıl hatırlamazsınız.
— Hemşire olduğunu bilmiyordum, çünkü hastanede yatmış değilim. Seni görmeye geldim. Çok kolay da olmadı seni bulmak.
Kızın yüzü düşünceli bir hal alıyor, beni hastane dışından bir yerden hatırlaması gerektiğini sanıyor. Alnı kırışıyor, gözlerini kısıyor. Sonra üzüntülü bir yüz ifadesi takınıyor.
— Üzgünüm, ama sizi hatırlayamadım, diyor.
— Beni hatırlayamadığını görüyorum. Bu çok normal, çünkü çok küçüktün. Ben de senin, o küçük kız olduğuna emin olamıyorum. Şimdi öyle güzelsin ki! Oysa fotoğrafında…
Kızın kafası iyice karışıyor. Benimle konuşmayı sürdürüp sürdürmeme konusunda kararsız kalıyor. Karşıdan gelen başka bir hemşireye bir şeyler söylüyor ve onunla birlikte gidiyor. Ben ayağa fırlıyorum ve arkasından bağırıyorum.
— Hayır, hayır, gitme! Daha söyleyeceklerim var.
Kendi sesime uyanıyorum. Saat gecenin üçü, ışığı yakıyorum. Komodinin üzerinde duruyor kızın fotoğrafı, yüzü bana dönük. Ters çeviriyorum fotoğrafı ve arkamı dönüyorum.
Bir türlü uyku girmiyor gözüme, aradan bir saat geçiyor. Telefonu çeviriyorum. Çalıyor. Uykulu bir ses.
— Efendim! Alo! Kimi aradınız?
Telefonu çevirdiğime pişman oluyorum, ama iş işten geçiyor.
— Benim, ben.
— Gene mi? Ama yeter artık, sahiden yeter!
— Biliyor musun, kızı…
— Hayır bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum.
— Kızı rüyamda gördüm.
Konuşmamı sürdürmeme izin vermiyor.
— İnanılmazsın, deyip telefonu kapatıyor yüzüme.
Ortalık zifiri karanlık. Otomatik silahların namlularından ışıklar yayılıyor etrafa. Arada bir yer değiştiriyor karanlık gölgeler. Sürekli inleme sesleri, küfürler duyuluyor. Kadın çığlıkları ve çocuk ağlama sesleri karışıyor kentin üzerine çökmüş tanrı lanetine. Uzakta gördüklerim aydınlatma fişekleri olmalı, bir ay önce, içinde birlikte yaşadığımız kentin kuruluş tarihini kutladığımız sıradaki havai fişeklerini çağrıştırıyor aydınlatma fişekleri. Silahlar ölüm kusuyor sürekli. “Ahh” sesi havayı yırtıp kulaklarıma ulaşıyor. O kızı, fotoğraftaki kızı yere yığılmış halde buluyorum. Kucağıma alıp hastaneye doğru koşuyorum. Mermiler kulaklarımın dibinden vınlayarak geçiyor, korkuyu yendiğimi fark ediyorum. Ne olacaksa olacak artık. Kızın yüzü kanlar içinde, kan yeşil kazağın üzerindeki beyaz ve turuncu boncuklara kadar akmış. Ayakları çıplak, ne lastik ayakkabılar ne de çorap benzeri bez parçası var ayağında. Hastaneye ulaşıyorum, koridor boyunca koşarken bütün beyaz önlüklülerin arkalarının bana dönük olduğunu fark ediyorum. Beyaz önlüklülere doğru koşuyorum, ben koştukça koridor uzuyor. Ben bağırıyorum.
— Ölüyor, yardım edin! Yardım edin!
Koridorda hiçbir ses duyulmuyor. Oysa bütün hastalar, bütün beyaz önlüklüler kapılara, koridora çıkmış bana bakıyorlar. Kiminin ağızları hareket ediyor, ama ben sesleri duymuyorum. Koridorun sonunda tek başına beyaz önlüklü kadın duruyor, arkası bana dönük, saçları uzun. Ben ona koşuyorum. Hiç kıpırdamıyor, yerinde sabit duruyor, ben koştukça aramızdaki uzaklık açılıyor gitgide. Kucağımdaki kız ellerini alnına ve şakağına dayamış hayretler içinde yüzüme bakıyor. Neden onu kucağımda taşıdığımı anlayamayan bir yüz ifadesiyle. Kızın üzerinde kan yok, yaralı değil. Ben bağırıyorum.
— Yaşıyor, yaşıyor!
Koridorun sonundaki kadın yüzünü dönüyor bana, gülümsüyor, kızın büyümüş hali olduğunu anlıyorum.
— Tamam, geçti, diyor.
Yüzümde bir elin dolaştığını hissediyorum. Alnımdaki terleri kuruluyor.
— Telefonundan sonra gözüme uyku girmedi, seni merak ettim, geldim.
Yataktan kalkar kalkmaz, sınırı geçip kentin doğusuna gitmeye karar veriyorum. Birkaç aydır sınır açık. Gazeteye telefon edip işe gidemeyeceğimi söylüyorum. Yayın yönetmeni yerinde yok, sekreterine söylüyorum. Yayın yönetmeninin olmaması işime geliyor, bir açıklama yapmam gerekmiyor.
— Sonunda doğuya geçmeye mi karar verdin, diyor sekreter.
Onu yanıtlamıyorum. Ama herkes biliyor gazetede, otuz yıl önce çektiğimi o pasaklı kızın fotoğrafıyla düşüp kalktığımı. Yayın yönetmeni sekreteri de.
Öğle saatlerinde sınırı geçiyorum, doğruca kentin o eski kayalık varoşlarına doğru hareket ediyorum. Kentin, o fotoğrafı çektiğim yamaçlarını buluyorum, ama o evi bulup bulamayacağıma ilişkin kuşkularım artıyor. Bunca yıldır görmediğim doğu yakası daha kalabalık görünüyor. Daha çok ev var yol boyunca, ama yol sanki aynı yol. Sonunda ulaşıyorum gittiğim yere, o mahalleyi bulduğumu sanıyorum. Tel örgü yok, yol artık toprak yol değil. Yol hayli değişmiş. Ama gene de evin yerini hatırlıyorum, gittikçe daha iyi hatırlıyorum. Otuz yıl öncesi canlanıyor gözümde.
Ben aşağıdan yukarıya doğru yürüyorum, omzumda fotoğraf makinesi, gördüğüm ilginç şeyleri çekiyorum. Yolun yukarısından küçük bir kız koşarak geliyor. Objektifi ona çeviriyorum, kız aniden duruyor. Elleriyle yüzünü kapatıyor, ben o haliyle çekmek istemiyorum. Yüzünden ellerini çekmesini söylüyorum, biraz aralıyor, ama ellerini tümüyle çekmiyor yüzünden. Ben de öylece çekiyorum. Daha doğal, poz vermiş gibi değil, sanki fotoğraf çektirme niyetinde olmadığı halde yakalanmış gibi. Fotoğrafını çektikten sonra gülümsüyorum kıza, kız koşarak uzaklaşıyor, yolun altındaki kulübemsi eve giriyor.
Ne var ki şimdi o evin yerinde yeller esiyor. Ev, boş bir topraktan ibaret. Temelinden kalma birkaç taş duruyor. Durduğum yerin kızın fotoğrafını çektiğim yer olduğunu sanıyorum. Gökyüzü açık, havada fırça darbeleriyle yapılmış gibi görünen seyrek beyaz bulutlar var. Yolun yukarısından bir kadın geliyor, bir an onun kızın büyümüş hali olduğunu düşünüyorum. Yerinde olmayan bir evden sonra sanki onun varlığını öğrenmek beni rahatlatırmış gibi geliyor. Kendimi suç işlemiş gibi hissediyorum, bu duyguya nereden kapıldığımı anlayamıyorum. Birden çatışmaları hatırlıyorum yeniden, kendimi bu çatışmaların içinde görüyorum. Bu arada kadın yakınıma geliyor.
— İyi günler, diyor.
— İyi günler, diye yanıtlıyorum.
— A, diyor, siz batıdan mısınız?
Dilini konuşma biçimimden anlıyor bunu ve heyecanlanıyor. Beni görmüş olmaktan mutlu olmuş gibi bir hali var. Şaşırıyorum. Beklediğim bu değilmiş demek ki, böyle karşılanacağımı ummamış olmalıyım. Bu kadına evi sorabileceğime karar veriyorum.
— Bir şey sorabilir miyim, diyorum.
— Elbette!
Ama cesaret edemiyorum, ya bu ev… Bunu kendime bile söyleyemiyorum, değil ki bu kadına. Ya aklımdan geçtiği gibiyse? Cesaretimi toplamaya çalışıyorum, daha çok da bu kadının o kızın olmasını istediğim için. Sonunda ağzımı açtığımı fark ediyorum.
— Bir resminizi çekmeme izin verir misiniz?
Sormak istediğim bu değildi oysa.
— Elbette, diyor, elbette!
Elimde yeni bir fotoğrafla batıya dönüyorum.

« Önceki ::