27 02 2012

Bir gün savcı olacaklar

Bir gün savcı olacaklar Okuyacağınız dizi, Uğur Mumcu’nun Türkiye’de araştırmacı gazeteciliğin neden simgesi olduğunu bir kez daha bilinçlere kazıyacak. Uğur Mumcu’nun şimdiye değin çözümü yapılıp hiç yayımlanmamış olan iki konuşmasının (1990’da İstanbul Taksim’de yapılan Köy Enstitüleri açık oturumu ve 1986’da Dikili’de Oktay Akbal ve Ali Sirmen ile birlikte katıldığı toplantı) dökümü olan dizi, dünden, dünden de değil 20-25 yıl öncesinden bugünü aydınlatması açısından tarihsel bir içerik taşır. Uğur Mumcu, her ne kadar 1970, 80’lerden söz etse de bilgisi, birikimi ve hiç kuşkusuz araştırmaya dayalı gazetecilik sezgisi ile günümüzde yaşadıklarımızın anahtarını ta o zamandan çevirip, yaşadıklarımızın, hatta yaşayacaklarımızın kapısını açmaktadır bize. Okuyun bu diziyi, Uğur Mumcu’nun niçin birincil hedef seçildiğini bir kez daha algılayacaksınız... Işık Kansu Mumcu, “Hukuk fakültesinde okuyup da daha önce imam hatip mezunu olanlara burs veriyorlar. Burs verilen öğrenciler de sınavsız yargıç ve savcı oluyorlar. 2000 yılına doğru baktığımızda, vali ilahiyat fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam enstitüsü mezunu, kaymakam imam hatip mezunu olacak” diyordu Hangi iktidar din sömürüsüne dayanmış, mutlaka yıkılmıştır. CHP iktidarı, ‘49 yılında din derslerini kabul etti. Yıkıldı, kurtaramadı bu ödün. DP, 1957’de Said-i Nursi’nin cüppesini bayrak yaptı. Ne oldu? Yıkıldı. Süleyman Demirel 1960’ların ortasında Nurcuların, tarikatların, Süleymancıların sakallarını okşadı. Ne oldu? Yıkıldı. Hac seferleri düzenleyen ANAP ne oldu, yüzde 20’ye indi. Halka güvenmek gerekiyor. Her kim ki din sömürüsünü kullanır, bir süre yararlı olur belki, ama sonunda mutlaka seçim sandığında yenilgiye uğrar. Halk affetmiyor, din sömürüsünü affetmiyor halk. Bu son derece önemli bir sonuç, olgu ve gerçektir. Köy Enstitüleri üretim içinde eğitim, eğitim içinde üretim ilkesini benimsemişti ve köy çocuklarını Atatürk devrimlerinin ve Kemalizmin toplumsal yapısını kurmakla görevlendirmişl... Devamı

23 02 2012

2010-2011 12.Sınıf 2.Dönem 1.Dil ve Anlatım Yazılı Soruları

    Beyazıt havuzunun kenarındaki kanepelerden birine oturmuş, sizi bekliyorum. Yaşını almış bir adamın yirmi yaşındaki çocuk kederlerini, sevinçlerini yaşaması ne demektir, diye düşünüyorum. Belki bir, geç olma hadisesi. Belki de bir çeşit hazları, kederleri, çocuklukları uzatma temayülü. Ama bu uzayan yaz, kışın gelmeyeceğine alâmet değil. Kış müthiş olacak, kar yolları kapayacak, bembeyaz ovada ölülük uzayıp gidecek...   Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim âleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkesler geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bilmem. Havuzun suyu bulanık, kapının saatleri 12´yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok. Tramvay ne fenagıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı? Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatlerde yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler âşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin? Önce yanımdaki kanepeye oturdular. Biri kadın, öteki erkekti. Erkek bana gülümsedi. Halim yok gülmeye; yoksa tatlı tatlı gülümsemesine karşılık verilmeyecek adam değildi. Bu selam yerine geçen gülümsemeye neden cevap vermedim? Sizi bekliyo... Devamı

23 02 2012

ZEYNEP CEMALİ ÖYKÜ YARIŞMASI

ZEYNEP CEMALİ ÖYKÜ YARIŞMASI |  görsel 1

ZEYNEP CEMALİ ÖYKÜ YARIŞMASI 2011’in genç öykücüleri ödüllerini usta kalemlerden aldı! 2012 yeni yazarlarını bekliyor! Günışığı Kitaplığı’nın bu yıl ilk kez 26 Kasım’da düzenlediği Zeynep Cemali Öykü Yarışması Ödülleri Ankara ve İzmir’e gitti. “Zeynep” adlı öyküsüyle birinciliği kazanan Nurbüke Teker ödülünü Adnan Binyazar’ın elinden aldı. Yarışmanın 2012 yılı teması ise, Zeynep Cemali’nin Patenli Kız romanındaki,“Ona duyduğum öfke çoktan uçup gitmişti” cümlesinden yola çıkılarak “hoşgörü” olarak belirlendi. 2012 yılı seçici kurulu Necati Tosuner, Hacer Kılcıoğlu, Süleyman Bulut, Nuran Özyer ve Müren Beykan’dan oluşan yarışmanın son başvuru tarihi, 18 Mayıs 2012. Katılım koşulları için tıklayınız.  Çocuk edebiyatımıza ustalara yakışan bir dil ve anlatım zenginliği katan, 2009 yılında kaybettiğimiz Zeynep Cemali’nin anısına düzenlenen ve bütün ilköğretim ikinci kademe öğrencilerinin katılabildiği Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın 2011 sonuçları açıklandı. Necati Tosuner, Sevim Ak, Aysel Gürmen, Necdet Neydim ve Müren Beykan’dan oluşan seçici kurulun gönderilen yüzlerce öyküyü değerlendirmesi sonucunda dereceye giren ilk üç öykünün yazarları ödüllerine kavuştu. Bu yıl için belirlenen “kardeşlik” temasına, Zeynep Cemali’nin son romanı Ankaralı’dan seçilen, “İki kardeş sımsıkı kucaklaştılar” cümlesi kaynaklık etmişti. Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın 2011 Ödül Töreni, Cemali’nin ölüm yıldönümü olan 26 Kasım’da Kadir Ha... Devamı

23 02 2012

İzmir Öykü Günleri, 23-25 Şubat 2012

İzmir’de öykü günleri BELEDİYELERİN, yerel yönetimlerin sanat etkinliklerine önem vermesini, sanata, edebiyata, kültüre yatırım yapmasını her zaman desteklerim. İzmir Konak Belediyesi, bu tür çalışmaları ihmal etmiyor. Belediye Başkanı Dr. Hakan Tartan, bu çalışmalarıyla dikkati çekiyor. Bu yıl 10’uncu Öykü Günleri, 23-25 Şubat tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. Konak Belediyesi, bu tür etkinlikler dışında butik müzelerle de müzeciliği ihmal etmiyor. Şimdiye kadar Neşe ve Karikatür Müzesi, Oyuncak Müzesi, Mask Müzesi ziyaretçilere açıldı. * * * ÖYKÜ Günleri’nin Onur Konuğu Leyla Erbil. Türk öykücülüğünde ve romancılığında Leyla Erbil adı, saygın bir yer tutar. İki türü de bilerek, araştırarak, dilde ve içerikte yaptığı yeniliklerle, mükemmeliyetçiliğiyle tanınan bir yazardır. Bir süre önce yayımlanan Kalan romanıyla da, üst düzeyde bir yapıtla okurun karşısına çıktı. Leyla Erbil, ilk kitabından bu yana popülerliği reddetmiş, yazarın içerikten ayrı olarak sırf satması için tertip edilen okur tuzaklarından uzak durmuş bir yazardır. Böyle günlerin bence en önemli işlevi, en büyük yararı, iyi yazarların bir kez daha okunmasını sağlamasıdır. İyi bir yazarı, yeni kuşaklara da anımsatmayı yerine getirir, böyle günler, sempozyumlar. İzmir’deki günlerde, okuma alanlarının genişleyeceğinden kuşkum yok. Fergun Özelli’nin yöneteceği sempozyumda; Leyla Erbil’in yazarlık serüvenini Demir Özlü, Fatoş Erbil Pınar, Mahmut Temizyürek, Necmiye Alpay konuşacak. Yazarın yakın arkadaşı, 1950 Kuşağı’nın ustalarından Demir Özlü’nün söyleyeceklerini orada olu... Devamı

22 12 2011

DİZELERİYLE RIFAT ILGAZ’DAN GÜNÜMÜZE YORUM

Mehmet SAYDUR:DİZELERİYLE RIFAT ILGAZ’DAN GÜNÜMÜZE YORUM Rıfat Ilgaz doksan dört yaşına bastı. Aramızdan hiç ayrılmamış gibi inatla yaşadığını, şiirlerine bakınca anlıyoruz. Emekten, emekçiden, halktan, içimizden birisi ve yine de sımsıcak... Ilgaz’ı ölümsüz kılan toplumcu kişiliği kolay oluşmadı. Hem “alaylı” ve hem de “okullu” olan Ilgaz’ın toplumculuğu daha çok “alaylı” yanına; yani yaşadıklarına, verdiği hesaplara dayanır. O doksan yıl önceki Balkan ve I. Dünya Savaşı’nın acılı ortamında büyümeye başladı. Savaşlar, çocuk Mehmet Rıfat’ın yanıbaşındaydı. En büyük ağabeyi İsmail, Çanakkale’de savaşıyordu. Yaralanıp Cide’ye gelmese onu tanıyamayacaktı bile. Bir süre sonra İsmail, Hemadan’da şehit düşmüş; taa oralardan kılıcı gelmişti. “(...) Bir resim kalmıştı ondan konsolun gözünde Kim bilir nerelerdedir kılıcı? Aynalıçarşı’da değilse, Çanakkale içinde, İstanbul’da Kapalıçarşı’dadır. (Talimlerimiz/Kulağımız Kirişte) İlkokul günlerinde kardeş acısının sıcaklığına komşu çocuklarının acıları da eklendi. Kurtuluş Savaşı başlamıştı bu kez de... Yeni gelen Harbiye’li başöğretmen Hilmi (Erdem) Bey, Cide’de “istihbarat odası” kurmuştu. Rıfat da bir şeyler yapmalıydı. Henüz dokuz yaşında burada ajans haberlerini kopya ederek ilk kez ezilen tarafın yanında eylemli olarak yerini alıyordu. “...Halkın istilacılara karşı açtığı savaşın bütün haberlerini ayrıntılarına kadar karbonlu kağıtların üstünden bastıra bastıra kalem yürütüp çoğalttım. Yalı’dan cephane taşıyan yürekli gemicilerin takalarını yüzdürdüm. Yunan gemileri tarafından sıkıştırıl... Devamı

22 12 2011

ÖYKÜLERİYLE RIFAT ILGAZ / Fahrettin Demir

ÖYKÜLERİYLE RIFAT ILGAZ /Fahrettin Demir Fahrettin Demir: ÖYKÜLERİYLE RIFAT ILGAZ Rıfat Ilgaz, çoğunlukla şair ve romancı olarak tanınır. Sadece okur katındaki algılanmasıyla ilgili değildir bu yanlış kanı. Edebiyat incelemelerinde, dönemle ilgili değerlendirmelerde hep şairliği ve romancılığı irdelenir de öyküleriyle ilgili ya birkaç cümle edilir ya da “mizah öyküleri de yaz”dığı söylenerek geçiştirilir. Edebiyat tarihi açısından, gerek Şükran Kurdakul’da olsun, gerek Tahir Alangu ve Rauf Mutluay’da, öykücülüğüne pek değinilmez. Dolayısıyla da Rıfat Ilgaz’ın öykücülüğü hep şiirlerinin ve romanlarının gölgesinde kalır. Oysa Rıfat Ilgaz, şairliğinin ve romancılığının yanı sıra iyi bir öykücüdür de. İlk şiirinin 1926’da “Nazikter” dergisinde yayımalanmasıyla birlikte, 1927’de de “”Çalçene”ve “Açık Söz” gazetelerinde de mizah öyküleri yer alır. Yani Rıfat Ilgaz’ın öykücülüğü şairliğiyle birlikte yürür. Bunun böyle olduğunu da “hâlâ” yeni baskılar yapan yirmi civarında öykü kitabı göstermektedir.(1) Rıfat Ilgaz’ın öykücülüğünün ikinci planda değerlendirilmesinin ya da hiç değerlendirilmemesinin nedeni sanırım, “mizah”ın edebiyattan sayılmaması gibi bir anlayışın ürünü olmalıdır. Elbette, öykünün roman ve şiirin yanında daha az önemsendiği de düşünülebilir ama en önemli etken birincisi olmalıdır. Çünkü “mizah”ın edebiyat olarak değerlendirilip değerlendirilmeme sorunu zaman zaman tartışılan bir konu. Kimilerine göre “mizah” edebiyat olarak değ... Devamı

25 11 2011

Osman Şahin Ve eserleri

Özgeçmiş Dört yanı sarp aşılmaz dağlarla tıkanmış, dünyadan yalıtlanmış, ıssız ortamların ağırlaştırdığı Toros köyümde, yarı pagan, Müslüman-Şaman karışımı göçebe kültürlerin harman olduğu ortamlarda geçti çocukluğum... http://www.facebook.com/pages/Osman-ahin/68028440848  1940’ta Mersin’in bir Toros köyü olan Arslanköy’de dogar. Kendi deyimiyle “kiraç tepedeki domates fidani” gibi olan yoksul bir çiftçi ailesinin 13 çocugundan biridir. Çocuklugu Toros’larda yoksulluk icinde geçer. Ilkögrenimini köyünde bitirir ve ikinci dogumu olarak gördügü Diyarbakir Dicle Köy Enstitüsüne girer. (yazarin, koy enstitulerine girisini anlatan yazisi icin tiklayin: TOROSLARDAKİ KAYIP ÇOCUK) Dicle Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra Siverek’e bagli, Firat nehri kenarindaki, Bucak asiretine bagli Kalemli köyüne ögretmenligine atanir. Henüz 18 yasindayken, büyük asiret kavgalarinin, silaha tutkun yöre insanin içinde bulur kendini. Firat tastiginda, nehrin kiyisina kustugu insan ölülerini görür. Bunlarla ilgili hep notlar alir. Yillar sonra bu notlari Kirmizi Yel, Firat'in Sirtindaki Kan / Bucaklar ve Yeraltinda Uçan Kus adli belgesel romanlariyla kitaplastirir. Bölgenin büyük asiretlerinden Bucaklar'in 200 yillik tarihiyle, 1960'li yillarda patlak veren Bucaklar Kan Davasi'nin içyüzünü anlattigi, Firat'in Sirtindaki Kan / Bucaklar, sadece Türk Edebiyat tarihine degil, bugün hala konusulan bir konu olarak, Türk siyasi tarihine de önemli bir eser olur. 1958’de Ankara Gazi Egitim Enstitüsü Beden Egitimi bölümüne girer. Gazi Egitim ögrencisiyke... Devamı

25 11 2011

"İZMİR BEKİR" 1979

•    "İZMİR BEKİR" 1979 ÇARIK ÇİZMEYİ YENMİŞTİ “Bİr Destan KahramanINIn AnlattIklarI" Tevellüdüm bin üç yüz ikiydi (1886). Üç ferman gördüm, üç padişah eskittim. Sultan Hamit'i, Sultan Reşat'ı bilirim. Çağala yaşımda seferberlik ilan olundu. Askere alındım. Ayağımda çarık, bacağımda tepme keçeden şalvar vardı. Çok talim gördüm, yer çiğnedim. Ağalar beyler horoz sesiyle uyanırken, bizler borazan sesiyle uyandık. Adana köprüsünde müfreze, Halep'te örfiyeydim. Halep mahşerdi, Halep asker doluydu. Yayan Dürzi harbine katıldım. Yara almadan kurtuldum. Trenlere doldurdular bizi. Kömür yoktu, trenimiz odun gücüyle giderdi. Lüt Gölü’nde çadır kurduk. Hz. Ali'nin taşını gördüm, selamladım. Kanal harekatında denizden topa tuttu İngiliz. Çok şehit verdik. Çöl kumları kana battı. Nice canlar su damlası gibi eridi. Arkadaşım Kizirali’yi hurmalık bir çukurda vurdular. Çok adem, çok yiğit bir kişiydi. Çenesini mendilimle bağladım. Ağaç yoktu, taş yoktu başucuna hece taşı olarak koyacak. Kasaturasını başucuna soktum da yürüdüm. Gün geldi göğü örtündüm, gün geldi su kabağından matara, savandan yatak yaptım. Cephanem tükenince bir kurşuna bir kilim verdim. Sina önlerinde terledim, ölüm ağzı Sarıkamışta bulundum. Dondum dondum da ölmedim. Kanal harbinde sol baldırımdan vuruldum. Şarapnel sol baldırımı almış götürmüştü. Çok kan kaybettim. Baldırsız Gazi oldum. Hastane, yatak yoktu. Sahra çadırında kara merhemler sürdüler yarama. Sarıp tahta bacak ettiler. Üç ay mağaralarda kaldım. Üç ay güneş içind... Devamı

25 11 2011

KIRMIZI YEL 1971

•    KIRmIZI YEL 1971 Fıratın olam, akam akam durulam Sekin olam karış karış yarılam Biz oralarda sıçmayı unutmuştuk hakim beğ. Yiyeceğimiz yoktu ki bokumuz beslene.Kıtlık dişini bize geçirmiştir yani.Güneşimiz buluttan çıkmaz. Felek, göğülen yerin arasına germiş canımızı.Genede gevrek çilemiz kopmaz ortadan. Hakim beğimiz, sen bilimisen kırmızı yel nedir, ne değildir  Ben anlamışamki bilmiysen.  Bizim Muğdetliyi çok sever oldu mübarek. Eskilerde esmezdi ama musallatı iki yıldır çökmüş tepemize.Şimdilik ben lafın tabanından başlayamda üstünü tireye kurban.Ekmeğin tohumunu toprağa atmamız hiç zorumuza getmiy.Kış tükenir, toprak çimini pür gibi vurur yüzüne.Ekin olmaya yüzü yakın,başlar gardaşlanmağa.Bazen bir kökten bir tutam sap çıkar.Zaten sekilerimizin huyuna kurban, aldığı emanete hıyanatlık etmez.Ekinin kökü olur safi kamış. Sıpayı çeksen içine göstermez oliy.Gayrı tasanın kendi durmaz bizde. Sevinişirizki mahsul bereketi tuttu diye. Bizde kursak var da, hayvan kısmında yokmu belliysen. Onlarınki samanına, bizimkisi tanesine ansır. Kelleleri taze kılçığını gösterir, besbelli arkasından çiçek uçuracak. Ardından da tanesi sütlenecek.Gün olur devran döner, bıldırcınların ötme zamanıda gelir... Ula birde döner bakarız ki, kırmızı yel esmeye başlamış. Hele sen sor ki, sebebi nedir.. Vallah bilmemiş hiç kimse sebebini. Nereden beslenir,gözü nere,hiç bulamamıştık.Solak solak üfürüyki beğ, ben nasıl anlatam.Harman tozu gibi ipince sıvanırki, tozuna değmedik yer kalmaya.Ahan kıtlığı o yel,kendi içinde taşiy ha. Bizim hökümümüz öyle olmuştur.Bir kere ekinin yaprağı  oliy sersefil.Kıpkırmızı küfe kesmiş gibisine.Yaprağını... Devamı

25 11 2011

FIRATIN CİNLERİ. 1979, Yönetmen:.Korhan Yurtsever

 FIRATIN CİNLERİ 1979, Yön.Korhan Yurtsever ... Azık çıkınından bir lokma tandır ekmeği kırıp, ağzına attı. Da-ha şimdiden birkaç dişi çürüyüp, erimişti. Doğan her çocuk, kemiklerini, anasının ağzından söküp aldığı dişlerle yapıyordu sanki. Lokmayı geveleyip sulandırdı. Eliyle gevişim alıp, yavrusunun kuş götü ağzına "meh" diye tıkıverdi. Kucağında yavrusu, geri-aşağı, Fırat'a doğru inmeye çalıştı. Ama, onlar üç kişi sayılırlardı. ilk doğumunun kırkı çıkmadan döllenen rahmi, yükünü dokuzuncu ayına ulaştırmıştı hile. Kabarmış karnı, kadının belini ileri çekiyor, yürüyüşünü dağıtıyordu. Fırat'a canını zor attı. Bulamaç gibi yoğun ve pis suda basını, göğsünü yudu. Sonra, bebesini suladı. Damarlarına yorgunluk dizili Yağda, yürüdü. Damına varıp bir dürüm keçe açtı yere. Bebeğini yatırdı. Yanma, yüklü bedeniyle kendisi de kıvrıldı; kalın bir uyku umarak... Yağda, uykuya dalmadan kabarmış karnı, dar nefesini yukarı basmaya başladı, tik çocuğunun doğumunda çektiği korku dolu eziyeti, şimdi yeniden duyuyordu. Teni, tere kabarmaya, saçları ise, tel olup dikleşmeye başladı. "Uy aneey," diye söylendi. Sonra kıvrana kıvrana doğruldu. Güçlükle kapı ağzına geldi. "Kız Sultanoo," diye bağırdı komşusuna. "Hele beri gelesin Anam!.." Sultano, pürtelaş geldi. O, doğuma usta bir kadındı. Yağda'nın debelenişinden, durumu tez kavradı. "Dür bakam, eğer yakınsa, çekip alam,," diye söylenerek eğilip yokladı. Sonra geri dama girip, bir leğenle döndü. Bu ara başkaları da geldi. Belini, yanlarını ovarak, Yağda'yı doğuma hazırlamanın gayretine girdiler. Yağda'nın karnı... Devamı

25 11 2011

Kayalara Vurmuş Suretin

•    Kayalara Vurmuş Suretin Her şey ustalıklı oyulmuş ipince bir çekiş dilinin anlatımı altındaydı. Sert çizgili mermer kayalıkların yüzü bir uçtan öbür uca durmak yorulmak bilmeyen bir çekiş koşusunda, soluğunda yontulmuş, irili ufaklı hayvan ve insan kabartmalarıyla çoğaltılmış büyütülmüştü sanki. Kabartmalar o denli yalın, o denli ince oylumlu bir güzellik içindeydiler ki, heykeltraş, çekiciyle yendiği kayalıkların yüzüne apayrı bir anlam ve canlılık katarak azizleştirmiş, tatlandırmıştı. Kabartmaların kimisi belli bir anı ya da birkaç anı birden yaşarlarmış gibiydiler ya da hangi dilden olduğunu kimselerin bilmediği bir ezgiyi söylüyorlarmış gibi yarı açık bir ağızdaydılar. Kimi kabartmalarsa, yorulmuş bitmiş bir bekleyişin, bir korkunun yakarış anında yakalanmışlardı, çekiçlerin yasasına. Yer yer pas yeşili, yüksek boylu, besili, arka ayaklarının üstünde şaha kalkmış atlar, boyunlarına süslü çanlar, tasmalar takılmış keçiler, balık sırtı gibi madeni pullardan oluşmuş kalın zırhları içinde nöbete durmuş askerler, başları taç yapraklı, kıvır kıvır saçlı bir kamışa üflermiş gibi de dudaklarını öne doğru çıkarmış, coşkulu, sevecen yüzlü tombul çocuklar, sırtlarını verdikleri kayalıklarla yaşıt olmuşlar, geçmişlerini, geleceklerini unutmuş gitmişlerdi. Pembe çiçekli, geniş yapraklı, uzun dallı, kokuları taşa toprağa sinen tutam tutam kekikler çıkmış fışkırmıştı kayalıkların yüzünden. Biraz aşağıda, sesini yeşil yosunların emdiği incecik bir dere akardı. Geçmiş çağların can damarına kök salmış devasa çamlarla kaplıydı yamaçlar. Rüzgâr vurdukça ince hışırtılı pürdilinden sesler çıkaran çaml... Devamı

25 11 2011

Ağzıkörler / Bir Osman Şahin Öyküsü

•    Ağzıkörler Derin sel yatağından yukarı ağır adımlarla çıktılar. İkisi de kısa boyluydu. İkisi de acı bir anıya batmışlar gibi kederli başlarını öne eğmişlerdi. Kadın olanı önden gidiyordu. Bir kazma ile kürek atmıştı omzuna. Peşi sıra gelen çocuk, kıvırcık kara saçlı, iri parlak gözlüydü. Koltuğunun altına katlanıp dürülmüş, renkli, yepyeni bir kıl çuval almıştı. Anasının ardı sıra yürüyordu. İkisi de yorgundu. İkisinin de göğüsleri solukluydu, ağızları büyümüştü. Kuru, çok kuru, yakıcı bir de sıcak vardı havada. Yukarıda ne bir bulut, ne de bir rüzgâr vardı üstlerine azıcık olsun serinlik dökecek. Koyak tabanını boydan boya kaplayan ak çakıl taşlarının üstüne vuran güneş, güçlenmişçesine daha bir parlıyor, insanın gözünü alıyordu. Ancak, ana ile oğlun ne sıcağa, ne de yorgunluğa aldırdıkları vardı. Birbirlerinden habersiz iki yolcudan farksızlarmış gibi hiç konuşmadan, kendi hallerinde dalgın, sessiz yürüyorlardı. Elleri yüzleri biraz temizceydi. Giysileri yeniydi. Kazmayla kürekleri, bir de dürülüp katlanmış kilim nakışlı kıl çuvalları olmasa, onların bir düğüne ya da davete gittiğini sanabilirdi insan. Oysa değildi. Sıcağı da aşan derin bir keder vardı ikisinin de yüzünde. Kadının kömür karası kıvırcık saçları, beyaz başörtüsünün altından kalçasına kadar sarkmıştı. Kadın, gözlerini kısıyordu bazen. O kısışta dudakları kıpırdıyor, yanakları titreyip seğriyordu. Ağladı ağlayacak bir hali vardı. Terli yüzünü arada bir siliyor, hep uzayan, kısalmayan, ince bir inilti, ince bir ağıt gibi yürüyordu. Sel yatağı gerilerde kaldı. Çam ormanlarıyla kaplı, sık gölgeli bir yola girdiler... Devamı

25 11 2011

“Ustahmet Çeliği,” Acı Duman, Bütün Öyküleri I (1999). Istanbul,

•    USTAHMET STEEL From 'TALES of the TAURUS', Bogazici Yayinlari, 2006 “Ustahmet Çeliği,” Acı Duman, Bütün Öyküleri I (1999). Istanbul, Cumhuriyet Kitapları, pp. 239-247. ...A single-seater F-84 type reconnaissance plane took off from Incirlik Airbase and swooped low over the hills towards the upper Taurus range. It slipped westward through the Gülek pass and appeared over Silifke. The aircraft’s surface was here and there a flat light green, here and there dirty brown—like the spit of a grasshopper. Resembling a giant goby whale, it flew with its frightening dark mouth wide open, sucking in the air. Veering upward over Silifke and climbing northwards, it swung around a remote jagged mountain peak. It then took wing eastward over another mountain covered in virgin snow and plunged into a blue gap among pure white clusters of cloud. Vanishing as a tiny speck, it reappeared farther to the north, emerging over another mountain peak and growing ever larger. It relinquished itself to the wild gusts of the wind. The sound of the engines rose to an invisible roar, reverberating again and again against the mountainsides. At a speed reducing time and distance to naught, it slid into the depths of a darkened vale. Past mountains densely carpeted with forests it flew. Sharp, craggy mountains and rocky pinnacles forced it about in swerving curves. Then leaving the mountains behind, the aircraft swept toward the plain. It was now over the forests of Tarsus.   The deep green foliage of orange groves and countless huge clusters of eucalyptus passed beneath—no different from a greenish haze of smoke. As swift as shadows the vague and fading colors of the distant earth slipped away below the aircraft with each passing second.      Gliding southward, the plane could soon be seen over the shimmering sea sparkling in the winter sun. From there to the wes... Devamı

25 08 2011

Karabibik / Nabizade Nazım

Karabibik / Nabizade Nazım (1862-1893) Annesini çocuk yaşta kaybetmesi nedeniyle çocukluğunu ve gençliğini çok  mutlu yaşayamamıştır. Büyük Annesinin yanındayken Tophane Mahalle Mektebi’ni bitirdikten sonra Salıpazarı’ndaki Fevziye Rüştiyesi’ne başladı daha sonra Beşiktaş Askeri Rüştiyesi’ne girdi. İdadi(lise) öğrenimini bu okulda bitirdikten sonra yüksek öğrenimini Mühendishane-i Berri-i Hümayun’da (kara askeri mühendis okulu) okudu ve 1884 te topçu mülazım-ı sanisi (topçu üsteğmen) olarak bitirdi; Mekteb-i Harbiye-i Şahane’ye (genel kurmay okuluna) başladı. Bu okuldan da, 1886 da Erkan-ı Harbiye yüzbaşısı olarak mezun oldu. Nabizade Nazım, başarılı bir öğrenci olmasından dolayı bitirdiği okulda öğretim üyesi oldu;”yüksek cebir”,”istihkam”ve”topoğrafya” gibi dersleri okuttu.”Keşif ve araştırma” yapmak için Suriye’ye gitti. 1890 da İstanbul’a geri geldi. Bir arkadaşının yardımıyla daha önce görüp sevdiği kızla evlendi. Ancak mutluluğu evlilik yaşamında da bulamadı; evlendikten çok kısa bir zaman sonra kemik veremi oldu. Haydarpaşa Hastenesi’nde iki yıl tedavi gördü ancak iyileşemdi; 6 Ağustos 1893′te yaşamını yitirdi ve Üsküdar ‘da Miskinler Tekkesiyakınındaki mezarlığa gömüldü. Köyü konu alan ilk gerçekçi romanımızolan Karabibik‘in yazarıdır. Realist – naturalist etkilenmeler taşıyan sanatçı­nın, gözlem ve araştırma gücü dikkat çekicidir. Yazarın diğer romanı betimleme ve psikolojik tahlilde oldukça başarılı olduğu Zehra‘dır. Edebiya­tımızın ilk tezli romanıolan Zehra’da, İstanbul’daki bir Türk ailesinin yaşamı anlatılmaktadır. ... Devamı

25 08 2011

Sanatçılardan Can Yücel Açıklaması

Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) Başkanı ressam Bedri Baykam, şair Can Yücel‘in Datça’da bulunan anıt mezarının tahrip edilmesini kınadıklarını bildirdi. Taksim Hill Otel’de yapılan toplantıda konuşan Baykam, sanatçıların kamuoyunun önüne sürekli olarak olumsuz olayları, çıkışları, hukuksuzlukları ve saldırıları kınamak için çıkmalarından son derece rahatsız olduklarını söyledi. Baykam, Can Yücel’in anıt mezarı ve Kars’taki İnsanlık Anıtı heykelinin heykeltıraş Mehmet Aksoy’a ait olduğunu ve Kars’tan sonra Datça’daki anıt mezarın yıkılmasının düşündürücü olduğunu kaydetti. “Tüm bu olayların ortak noktası, hükümetin yüksek sesle bir kınama yapmaması, adeta sessizliğiyle bu havayı beslemesidir” diyen Baykam, Türkiye’nin sanat, edebiyat ve entelektüel ortamının bu gibi olaylar sonucunda yaralanmayacağını ve geri adım atmayacağını belirterek, “Ülkemizin çağdaş insanlarının efendiliğini, sabrını, iyi niyetini, hoşgörüsünü suiistimal eden bu alçakça saldırıları UPSD olarak nefretle kınıyoruz” dedi. Sözlerine “Yine heykel ölüsü cenaze merasiminde bir araya geldik” diyerek başlayan heykeltıraş Mehmet Aksoy da kimliği belirsiz kişilerce şarap kadehine benzetilerek yıkıldığı öne sürülen Can Yücel’in anıt mezarının neyi anlattığını şöyle açıkladı: “O, Can Yücel’in can taşıydı. Arkasından güneş vurduğunda ışıktan bir cenin belirirdi can evinin çemberinin ortasında. Can babanın içindeki ışıktan çocuğu, yaratıcı cevherini görünür hale getirirdi güneş. Çemberden öne doğru yılankavi hareketlerle akıp yere düşen, oradan tekrar doğduğu yere kaynağına ... Devamı

25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 231-250)

seslerini duyunca: "Kim o?" diye dışarıya seslendi. Memed: "İnce Memed," dedi. "İbrahimin oğlu İnce Memed."* İçerden uzun zaman ses gelmedi. Sonra: "Ne arıyormuş burada İnce Memed?" dedi. "Yalan. Onu Deli Durdu vurmuş diye duyduk. Daha dün duyduk." 234 Un kokusu geceye yayılıyordu. Öyle geliyordu ki onlara, bir un ambarının içine düşecekler biraz sonra. Değirmenin abarasmda akan suyun güçlü düşüşü patlıyor, gecenin karanlığına yayılıyordu. Memed: "Ölmedik. Benim, İsmail emmi," dedi. "Sesimden bilemedin mi?" İsmail: "Bildim, bildim. Geliyorum. Şimdi kapıyı açarım." Geldi, gürültüyle kapıyı açtı. Kapı açılınca yüzlerine turuncu, sallanan bir yalımın ışığı vurdu. İsmail, Memede baktı baktı da: "Bre İnce Memed," dedi, "öldüremedin şu gavur dinliyi de, kurtaramadın şu köyleri elinden." İnce Memed gülümsedi. İçeri girdiler. Ocakta yalımlar biribirlerine dolanıp, toprağa kadar yatıyorlardı. Un, içerde kara keskin koktu. İsmailin uzun kırış kırış boynu, sivri, uzun yüzü, sakalı, kulaklarına inen eski, yağlı şapkası safi una kesmişti. Gelenlerin ellerini ayaklarını görünce korkuyla sordu: "Nolmuş size böyle?" Memed, gülümseyerek: "Deli Durduyla çatıştık da, iki gün kayalıklarda yürüdük." İsmail, sırtını yandaki duvara verip: "Düneyin bir atlı geçmiş köyün içinden, Deli Durduyla çarpışmaya gidiyormuş. Deli Durdunun seni vurduğunu söylemiş. Bütün köy sana yandı Memedim. Bilirsin köylü seni çok sever." Sonra Memedin arkasını tapıkladı. Kulaklarını okşadı. "Bre Memed," dedi, "vallahi gözlerime inanamıyorum... Devamı

25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 225-230)

İki günden beri gündüzleri bir yere saklanıp, geceleri yol alıyorlardı. Çamlı kayalıkların başına gelmişler, orada mola vermişlerdi. Deli Durdunun bir tuzağa düşüreceğinden korkuyorlardı. Cabbar: "O bunu bir türlü kaldıramaz. Bize bir kötülük yapıncaya kadar gözüne uyku girmez. Onun yüreğinden ne geçerse bilirim. Dört yıl beraber gezdim. Çok yaşamaz. O bu günlerde yer kurşunu ya... Peşimizi de bırakmaz. Yoksa ölür. Bize bir şey yapamazsa çatlar ölür. Şimdi mutlak peşimizdedir. Keski bunu yapmasaydık," dedi, "keski..." Memed: "Korkuyor musun Cabbar?" diye sordu. Cabbar: "Yok amma," dedi. Memed: "Amması ne?" Cabbar: "Yani... Yani peşimizi bırakmaz da..." Memed: "Geleceği varsa..." Cabbar: "Öyle insanca gelmez ki," dedi. "Bir yerde, hiç umulmadık "ir yerde pusu kurar. Pususuna düşeriz. Yoksa, erkekçesine karşı karşıya gelse... Allah ya ona verir, ya bize..." 227 Recep Çavuş dalmış, batan güne, güneşin bir tarafını kır-mızılaştırdığı çam ağacının tepesine bakıyordu. Gün batıyordu. Başını usul usul indirdi. Yüzünü, boynundaki yaraya sarılı alacalı bezi, batan gün yaldızlıyordu. "Ya bize verir," dedi. Yeniden çam ağacının tepesine daldı. Cabbar. "Bana gücendin mi Memed kardaş?" diye sordu. Memed: "Yok," dedi, "neden güceneyim kardaş? Belki dediklerinde haklısın. Bana da öyle geliyor ki peşimizi bırakmaz." Cabbar: "Demek istedim ki tetik bulunalım. Nolur nolmaz..." Memed: "Haklısın," dedi, "Nolur nolmaz." Recep Çavuş: "Beni dinleyin çocuklar," dedi. "Ben, bu dağların nesini severim biliyor musunuz?" Memed, g&uum... Devamı

25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 200-225)

Cabbar: "Çıkarın," dedi. Hasan: "Vur beni Ağam," dedi. Ali: "Benim nişanlım tam altı yıldır bekler. Nolursun beni vu-ruver." Hasan: "Tam altı yıl," dedi. Cabbar, Hasanın koltuğunun altına elini soktu, bir çıkın çıkardı. Çıkın su gibi tere batmıştı. Çıkını açtı. Çıkının içinden balmumuyla yapılmış bir muşamba çıktı. Muşambanın içinde kağıt paralar vardı. Cabbar: "Bak hele, ne de çok para! Nasıl da saklamış!" Hasan: "Daya tüfeğini sık ağzıma. Vur beni. Çoluk çocuğuma böyle eli boş gidemem." Ali: "Tam altı yıldır," dedi. "Hiç mümkünü yok. Beni vuracaksınız. Gidemem." Hasan: "Tam dört yıl, Çukurovanın zehir gibi suyunu içtim. Sıtması karnımda." Ali: "Elinizi ayağınızı öpüyüm öldürün beni." Hasan: "Öldürün." Memedin gözleri yaşla dolmuştu. "Bana bakın," dedi sevgiyle. "Paranıza kimse dokunmaz sizin. Cabbar ver şunun parasını. Al paranı." Hasan, inanmadı. Korktu. Titreyen elini uzattı. Aldı. Ne diyeceğini bilemedi. Ancak: "Allah uzun ömür versin size," diyebildi. Sonra da ağlamaya başladı. Ali: "Uzun ömür," dedi. 202 Memed: "Bakın size ne deyim. Çanaklının düzünden geçmeyeceksiniz. Orayı Deli Durdunun çetesi tutmuştur şimdi. Donunuza kadar soyar. Uğurlar ola. Sen de inşallah nişanlına kavuşursun kar-daş," dedi. Sesi karıncalandı. Konuşacaktı daha. Konuşamadı. Hasan, çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ağlaması bir türlü dinmiyordu. Giderken: "Sağ olun," dedi. "Sağ olun kardaşlar. Berhudar olun. Allah sizi bu dağlardan kurtarıp sevdiklerinize kavuştursun." ... Devamı

25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 176-200)

"Bu çadır kimin?" diye sorunca, karşılarında oturan ak sakallı, yaşlı, kırmızı yüzlü, gülen, tatlı gözlü adam: "Benim" dedi. "Bana Kerimoğlu derler." Cabbar: "Duyardım. Demek Kerimoğlu sensin?" Kerimoğlu, kendine güvenmiş, alışkanlıkla: "Benim," dedi. Cabbar: "Ağa, seni çok duyardım. İlk olaraktan görüyorum. Saçıka-ralı aşiretinin ağası Kerimoğlu değil mi?" Kerimoğlu: "Öyle," dedi. İçerisi taze, yeni kaynatılmış sıcak, buğulu süt kokuyordu. Ağa, Cabbara baktı. Cabbar da Ağaya baktı. Ağa, karısına döndü: "Bu delikanlılar şimdi açlar herhalde. Çabuk olsana karı!" diye onu uyardı. Karı: "Süt kaynıyor," dedi. "Kaynasın bitsin, hemen..." Memed gülümsedi. Cabbara: "Burnum..." dedi. Cabbar: "Burnuna noldu?" diye sordu. Memed: "Burnum dışardaki süt kokusunu almıştı. Doğru çıktı." Cabbar: "Benim de," dedi. "Açken bütün burunlar bizimki gibidir." Kerimoğlu, kırmızı yüzü biraz daha kızararak, mahcup mahcup: "Oğullar, herhalde çarpışmadan geliyorsunuz?" Cabbar: "Asım Çavuş bizi kıstırmıştı. Kurtulduk çok şükür." Memed: "Korkak adammış. Yoksa hepimizi teker teker keklik gibi avlardı." > Cabbar: 176 "Sekitmezdi. Boşuna kurşun yaktı." Kadın sofrayı getirdi ortaya attı. Kerimoğlu gülümseyerek açtı. Memed ilk kez kendisini bir yere, bir şeye yabancı sandı. Daha doğrusu kendisine, kendi içine bir yabancılıktı bu. Gözü tüfeğine gitti. Sonra kılık kıyafetini gözünün önüne getirdi. Bütün göğsü boydan boya çaprazlama fişeklik... Yan tarafında kocaman bir kama ve bom... Devamı

25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 151-175)

Yaa kınalı kızım. Senin hiç suçun yok. O gavur yapılı İnce Memed vurdu elin oğlunu. Senin üstüne atıyorlar. O gavur yapılı İnce Memed yok mu yıktı evimi... Senin için iyi bir arzuhal yazdıracağım kınalı kızım. Gidip ağlayacağım arzuhalciye. Ben gidiyorum kınalı kızım." Köyden getirdiği yiyecek dolu çıkını pencereden uzattı. "Ben arzuhalciye gidip her şeyi yazdırırım. Hükümet okursa onu, senin suçun olmadığını anlar... Hükümet de insan... Onun da merhameti var. Suçsuz yere ne diye seni yatırsın!" Anasının gelmesi, onun biraz içini açtı. Hatçe ilk olaraktır ki, farkına vardı: Yeni yapılmış bir evin pırıl pınl, kırmızı, temiz kiremitleri, onun arkasında caminin kubbesi, bir kalem gibi ince, dümdüz, sütbeyaz minaresi, beride duvarın dibinde kalın yapraklı bir de incir ağacı, ondan beride de koskocaman, tozlu bir avlu, avluda oraya buraya giden insanlar görülüyordu pencereden... Memed, her şeyi anlamış, kırmızı kiremidin güzelliğini, pırıltısını söylemişti. Gardiyan geldi kapıyı açtı. Çok sinirli bir adamdı. Sertçe: "Dışarıya çıkıp hava alabilirsin," dedi. Öğle, akşam kapıyı birer kere açar, onu dışarı çıkarırdı. Şimdiye kadar dışarı da çıktığının farkında değildi. Dünyaya yeniden kavuşmanın sevincini duydu. Hapisanenin büyük kapısıyla onun koğuşunun yan penceresi karşı karşıyaydı. Bir iki mahpus onu açılmış, dünyayla az çok ilgili görünce ona seslendiler: "Bacı be! Aldırma bacı be! İnsan olanın başına her şey gelir. Haklamışsın herifi. Yaşşa bacı! Yaşasın kara sevda!" Hatçe cevap vermedi. İçeri girdi. Memedi düşünmeye başladı... Ana, arzuhalci sarhoş Deli Fahriye gitti. Deli Fahri, yıllar önce, zabıt katipliğinden rüşvetten dolayı kovulmuştu. Kovul... Devamı

24 07 2011

Saklı Bahçenin Ozanı

Saklı Bahçenin Ozanı Nevra Bucak / Türk Dili Dergisi, Sayı: 142 Kadın masallarda, düşlerde yaşardı. Yıllar sonra karşısına çıkan adam ona aynı masalı, düşü anlatınca etkilenmemesi olanaksızdı... "On dört yaşımda da, erişkin kadınlığımda da hiç bozmadan aynı masalı, düşü kuruyorum. Bundan böyle artık 'onun' masalını dinlemek istiyorum, dahası artık bu benim de masalım!" Ne yazık ki, adamın pek vakti yoktu; yine de tüm yoğunluğunun arasında kadına masallar anlatmayı, düşlerde gezdirmeyi bildi. Kadın artık deneyimli bir sabırla bekliyordu. Adama söz verdiği gibi olgun bir özveriyle... Aynı masalın ve düşün içindeydiler. Kadın büyülenmişti. "Yalnızca sesini duymak istedim," demişti; güneşli bir öğle saatinde adamı aradığında. Adam da her zamanki içtenliğiyle, onu unutmadığını, arayacağını söylemişti. Kadın ona sitem etmemişti, yalnızca onu özlediğini anlatmaya çalışmıştı. Sözcüklerindeki tını ürkekti, utangaçtı. Adam anlamıştı... Kadın hâlâ çocuktu, büyümek de istemiyordu. Adamın düşlerini seviyordu: o düşlerde yol almayı da. Yaşam acımasızdı, alaycıydı ve kısaydı; kadın da gülmeyi öğrenerek yazgısıyla baş etmeye çalışıyordu. Kimi kez başa çıkabiliyordu, kimi kez de kendini ağaçtan düşmüş gibi duyumsuyordu; özellikle adamın onu istese de arayamadığı günlerde, gecelerde... Aranıldığındaysa, bir dünya değil, dünyalar onun oluyordu... Bu böyle sürüp giderken, yolu bir gün saklı bahçeye düştü. Ağaçların altındaki tahta masalardan birine geçip oturdu. Yakınlarda bir yerlerden flüt sesi geliyordu; insanı kendine döndürüp uzak düşlere yaklaştıran, sakıncalı yoğun tutku... Devamı

24 07 2011

Bir Kaysı Mevsimi

Bir Kaysı Mevsimi Ramazan Teknikel / Türk Dili Dergisi, Sayı: 144 Sıcak bir yaz günü öğleye değin, ora senin bura benim dolaşıp durmuş, iyiden iyiye de yorulmuştu. Dere boyu yürüyüp, dibinde oturacak bir ağaç bulana dek adım başı bir kurbağa görüp, her seferinde de üzerime sıçrayacak diye sakınmıştı. Bir dut ağacının dibine oturup, her nedense Fırat'ın kurbağalarını, oraların kurbağalarının iri iri olabileceğini, yaz geceleri bu kaplumbağa denli büyük kurbağaların viyaklamalarından çevre köylülerin rahatsız olabileceklerini düşündü. Yazları ırmak kenarında halı, kilim yıkayan köylü kadınlar, yosun sanıp atacakken kurbağa olduğunun ayrımına varınca, irkilip çığlık atarlar mıydı? Yoksa oralı bile mi olmazlardı? Kulağına ötelerden bir hışırtı geliyordu. Hışırtının geldiği yöne doğru kalkıp yürüdü. Bir kaplumbağa ya da bir yılan sanmıştı ya yanılmıştı. Kayısı ağacındaki bu sesi çıkaran sekiz on yaşlarında ak ablak bir oğlan çocuğuydu. Onu.görünce atlayıp kaçmak istedi ağaçtan. Sonra beceremeyeceğini anlayıp vazgeçti. Üzerinde eski bir giysi vardı. Ağacın dalında bir sepet asılıydı. Kendisi ağaçtan inmiş, korkusundan sepeti indirememişti. "Bırakın gideyim!" dercesine bir anlam vardı yüzünde. Mahcup, yalvarır gibiydi. 'Verin sepetimi de gideyim," dedi. Adam, sepeti ağacın dalından aldı. Henüz yarı bile olmamıştı. Yere indirmeye kalmadı, sepeti kaptığı gibi fırladı koştu yanından. Arkasından: "Gel doldur sepetini, bir şey dediğim yok..!" diye bağırdıysa da oralı bile olmadı. "Ah güzel çocuk, bir değil beş sepet kayısı toplasan kim sana kızar bu kayısı mevsiminde." diye düşündü. Gidip elini yüzünü yıkadı. Sabahtan dolaştığı yerleri bir daha... Devamı

24 07 2011

Türk Dili Dergisi Sayı 145'te Gezinti

Öykü Canlarım   Turgut Acar   Yazıldığı gibi okunmayan bir yaşam bozduruyorum. Kaç para ederse... De!... "Rastgele" deyip çıktım yola... Sıcak... Evden ana caddeye giden asfalt yol kaynıyor. Katran akıyor sanki... Ben sokağın sağ yanından yürüyorum. Evlerin gölgesi biraz düşmüş yola. Az da olsa beni serinletiyor. Başımı duldalıyor... Sokağın sol güneşli yönünden biri daha yürüyor. Sanki tanıdık. Bana bakıp bakıp gülümsüyor. Bunu her bakıştığımızda yapınca, durdum... Durunca bu yana geçti. Yanıma geldi. Yaklaşırken: "Öldüm seni beklemekten" dedi. İyice sokuldu. "Hayrola, neden bekledin?" dedim. 'Tanımadın mı beni, ben Cemil" dedi. Bir an düşündüm... Çıkaramayınca; "Cemil mi?" dedim. Zorlandığımı anlayınca; "Ayıp ettin ağabey, hani posta başı Cemil, Çapacılar öyküsünde..." "Haaa! Tanımaz olur muyum, bizim Cemil... Eeee, nasılsın Cemil?" Gözleri yerde. "Ellerinden öperim," dedi, durdu bir zaman. Sonra, "Nasıl olalım, hep birlik perişanız." "Nasıl yani?" "Nasılı bu, iş güç yok... Umudumuz sende." dedi. Dağildım birden. Toparlanamayınca sordum: "Cemil, dedim, inan olsun anlayamadım." Gözleri yerde olan Cemil birden dirildi. Yüzüme baktı. "Anlamayacak ne var ağabey, yıllardır sana gönül vermiş, bağlanmış işçilerindendik. Öykülerinde çalıştık durduk. Şimdi boş gezen olduk. Uzun zamandır senden de ses çıkmayınca bir gidelim dedik hep birlik." "Hoşgeldiniz, ötekiler neredeler? dedim. "Rıza'nın ordalar" dedi. Rıza'nın ora dediği “Erzurum Çayevi” ... Devamı

03 06 2011

KÖPEK

Köpeğin ahlakı!  Cezaevinde iş makinesiyle kolu koparılan Veli Saçılık, Hikmet Sami Türk'le karşılaşması vesilesiyle bugün Türkiye gündemine geldi. Edebiyatçı dostumuz Ahmet Yıldız yıllar önce "Köpek" adlı öyküsünde bu konuyu işlemişti çok güzel biçimde. Aynı öyküyü Ergin Yıldızoğlu bir inceleme kitabında ele almış, kitaba da "Köpeğin Ahlakı" adını vermişti. Aşağıda "Köpek" adlı öyküyü yayımlıyoruz, Veli Saçılık'a ithafen.   KÖPEK Bu yolculuğa çıkan bizler Seferis Orası, berber dükkanının arkasında, oynamayı pek sevmediği dar sokağın kenarı, belki biraz sidik kokuyordu ama biraz kestirmek için gerçekten iyiydi… Güzdü. Karnımın bir yanını toprağa bir yanını güneşe vermiştim. Günlerdir yağan yağmurdan sonra güzel bir güneş vardı. O kutsal sıcaklığı biz de biliyoruz, belki de kimse bizim kadar bilemez kıymetini; uzun bir kışa hazırlanan eklemlerim, tüy diplerim onun enerjisini depolamaya alışkındır. Karnım -ki aslında sabahtan beri boştur- o ısıyla ve ışıkla yumuşuyor ve kendini yeniliyor. Tek gözüm açık; biliyorum, çember çeviren o yaramaz çocuk buralardan geçebilir, çemberinin boş dönmesine aldırmadan demiriyle yine bana vurmaya kalkışabilir. Ama sesleri uzakta, diğer sokakta; şimdilik top oynuyorlar. Berberde gardiyan Mahmut tıraş oluyor. Evlerden televizyonların sesi geliyor. O kutuya gittikçe daha çok bağlanıyor kadınlar, artık kapıların önüne çıkmaz oldular; neme lazım, benim için iyi. Güneşlenecek alanlar bana kaldı. Yine de açmalıyım tek gözümü. Tam dalıp gitmeye gelmez. O çemberli çocuk... Ama açlık gerçekten karnımı kemirmeye başladı. Oraya, cez... Devamı

24 03 2011

Tek Kitaplıdan Korkulur!.. OKTAY AKBAL

Tek Kitaplıdan Korkulur!.. OKTAY AKBAL   “Bir kitapta her şeyi bulan, bütün kitapların düşmanıdır. Okumadığı bir kitabın halka zararlı olacağını söyleyenlerden daha aşağılık insan olur mu?” Sabahattin Eyüboğlu böyle söylemiş Vedat Günyol’a... “Bir tek kitaba, hele çağın çok çok gerisinde kalmış bir kitaba bağlanıp kalmak, düşünce ve duyguları bir yerde dondurmak, ışıklı bir dünyaya kapılarını kapamak, kendi içinde çürüyüp gitmek demektir.” *** Akşamları yatmaya giderken kitaplıktan iki üç romanı ya da şiir kitabını aldığımı gören büyükbabamın dediğini unutmadım: “Sen hiçbir zaman korkulacak bir insan olamazsın. Bakıyorum odana çekilirken koltuğunun altında birçok kitap var. Tek kitabı olanlardan korkulur. Öyleleri yaşamda önemli yerlere gelir” demişti. Bu sözü hiç unutmadım. Tek kitabın, tek bir kitabın etkisinden kendilerini yaşam boyu kurtaramayanların belli bir süre başarılı olsalar da sonuçta sıkıntılı durumlara düştüklerini gördüm. Yıllar önce bir okur sormuştu. “Bizim köyün kitaplığına bakanlıktan başka yayınevlerinden de kitaplar geliyor. Hangisini okuyacağımızı bilemiyoruz. İçlerinde bize zarar verecek olanlar da vardır. Ya biz de bu zararlı kitapların etkisinde kalırsak, bizi yanlış yollara iterse...” *** Kitap korkusu bugünün işi değil, yüzyıllardır sürüp geliyor. Ortaçağdan yirmi birinci yüzyıla, yani günümüze dek toplumlar kitap korkusundan kendini kurtaramıyor. Hitler’cilerin, Thomas Mann’ları, Zweig’ları, kendi kafalarına uymayan nice değerli bilim ve sanat yapıtlarını yaktıklarını unutabilir miyiz? O kadar uzağa gitmeyin, kendi ülkemizde de... Devamı

24 03 2011

TİPin Kuruluş Günleri

TİPin Kuruluş Günleri CUMARTESİ YAZILARI ATAOL BEHRAMOĞLU TİP 50 Yaşında Türkiye İşçi Partisi tam elli yaşında. Benim kuşağım sosyalizme gözlerini Türkiye İşçi Partisi’yle açtı. Bu partiyle bilinç ve yürek bağımız öylesine güçlüdür ki, aradan geçmiş olan yarım yüzyıl, partiye üye olduğumuz 1960 başlarının sıcak duygularını, o sevgi ve dayanışma günlerinin anılarını ve izlenimlerini eskitemedi. Tam tersine, ben ve benim gibi düşünenler, Türkiye İşçi Partisi’nden yoksun olmanın acısını ve özlemini her an duymaktayız. 1965 seçimlerinde ülke genelinde aldığı yüzde 3 oranındaki oyla 15 milletvekili kazanmayı başaran bu parti yaşayabilse, yaşatılsa, bugün Türkiye solunun da, bütünüyle Türkiye’nin de görünümü bambaşka olabilirdi… *** Ben Türkiye İşçi Partisi’ne, partinin kuruluşunun hemen sonrasında üye olanlardanım. Bu tarih, büyük olasılıkla, 1962 başlarıdır. Yani 20. yaşıma henüz ayak bastığım günler… O tarihten sonra, parti bölünüp parçalanıncaya kadar geçen süreçlerde, bu demektir ki 60’lı yılların sonlarına kadar, attığımız her adımın, alıp verdiğimiz her nefesin Türkiye İşçi Partisi’yle ilgili olduğunu söylemem abartı sayılmamalıdır. Yaşamımın ilk sürgününe, Ankara Sıkı Yönetim Komutanlığı’nca, öğrencisi olduğum üniversitede Türkiye İşçi Partisi’ni savunan bir bildirinin yazılıp dağıtılmasına “elebaşılık” ettiğim için gönderildim. 4 Temmuz 1965 tarihli Bursa kurultayında ölümün eşiğinden dönenlerden biri de bendim. 1960’ların ilk sosyalist gençlik derg... Devamı

24 03 2011

Çağdaş Türk Öykücülüğünün Oluşum Ve Gelişimine Yön Verenler - 1

Çağdaş Türk Öykücülüğünün Oluşum Ve Gelişimine Yön Verenler - 1 Soruşturma sözcüğünün eylemsel anlamını; "Bir durumla ilgili olarak her şeyi bütün ayrıntılarıyla öğrenmek için birçok kişinin bilgisine başvurmak" olarak tanımlıyor Türkçe Sözlük (Kemal Demiray, 1990). Her şeyi bütün ayrıntılarıyla öğrenmek konusunda sorumlu/yanıtlı soruşturmaların günümüzde o işlev yerine getirebildiğine pek inanası gelmiyor insanın! Neden, derseniz; medya, böylesi değerlendirmelerde okuru / yazarı bir tür kolaycılığa, sıradan değerlendirmelere itiveriyor. "Her derde deva" örneği; öğrenme, öğretme, gösterme biryana; "anında görüntü ver" dercesine, ivedilikle alınan bilgi, görüş alışverişiyle reçeteler türetilince işlevsel inandırıcılık ortadan kalkıyor. Bunu medya kendi virüsünden var ediyor; sonra da dönüp bu var ettikleriyle, "medya maydanozları" diye de alay ediyor. Bu karmaşa ortamında, vitrinin olabilir, ama meydanın hep onlarda olmadığını karınca kararınca çabalarıyla kanıtlmaya çalışan yazın/kültür dergileri de yer yer bu tür konulara yönelerek nabız yoklama girişimlerinde bulunuyorlar. Bizde yazın/kültür dergiciliği öyle uzun süreli plana/programa dayalı olarak kotarılamadığı için; bu tür günübirlik akla gelmelerle; 'an'a, 'gün'e, 'zaman'a, 'özel durum'a uydurmalarla sık sık soruşturma/dosya hazırlama girişimlerinde bulunulur. Varlık, 60. yıl nedeniyle Temmuz sayısında "Çağdaş türk edebiyatının oluşum ve gelişiminde en büyük pay sahibi" olan romancı, şair, öykücü, eleştirmen-denemeci-incelemecileri belirlemeye y&... Devamı

24 03 2011

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizi

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 8 (1990- 1999)/ Ali ŞAHİN _____________________________________________________________________ 1990 ÇAKAR, Tuğrul: Suya Çağrı (fotoğraf albümleri) 1990 ALPTEKİN, Mahmut: Tünel Çıkmazı 1990 BAŞARAN, Mehmet: Hoşçakal Dünya 1990 BUYRUKÇU, Muzaffer: Bin Hüzün 1990 BÜKE, Savaş: Hanımefendi Tatilden Döndüler 1990 AKAŞ, Cem: Noktanın Kesişimleri Antolojisi 1990 DÖLEK, Sulhi: Balığın Şarkısı 1990 EFE, Hürrem: İkibin'e On Var 1990 GÜNGÖR, Necati: Sinema Kuşu Sevgilim 1990 HEPÇİLİNGİRLER, Feyza: Kırlangıçsız Geçti Yaz 1990 ILGAZ, Rıfat: Şeker Kutusu 1990 İĞCİ, Nurettin: Hastirlan Köyü 1990 İZGÜ, Muzaffer: Bir Namussuz Aranıyor 1990 KARABULUT, Özcan: Hüzünle Bazı Günler 1990 KARADAYI, İsmet Kemal: Ve İyi Günler Hepinize 1990 KARASU, Bilge: Kılavuz 1990 KAVUKÇU, Cemil: Temmuz Suçlu 1990 KILIÇLI, İzzet: Tozların Dansı 1990 KORCAN, Kerim: Acılar Çemberi 1990 KUTLU, Ayla: Sen de Gitme Triyandafilis 1990 KUTLU, Mustafa: Bu Böyledir 1990 KUTLU, Mustafa: Sır 1990 LEVİ, Mario: Bir Şehre Gidememek 1990 LEVİ, Mario: Madam Floridis Dönmeyebilir 1990 NESİN, Aziz: Rüyalarım Ziyan Olmasın 1990 SELİMOĞLU, Zeyyat: Aramızdaydı O Gün 1990 ŞAKAR, Cemal: Gidenler Gidenler 1990 TOSUNER, Necati: Çılgınsı 1990 TURAN, Güven: Düş Günler 1990 UYAR, Tomris: Sekizinci Günah 1991 ANKARA, Zeynep: Kanatsız Düşüşler 1991 ATABEK, Erdal: Belki de Sensin 1991 AY, Nurten: Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı 1991 AYVAZ, Ülkü: Olaylar ve Kahramanlar 1991 BALEL, Mustafa: Turuncu Eleni 1991 BAYDAR, Oya: Elveda Alyoşa 1991 BAYSAL, Faik: Tutu 1991 CUMALI, Necati: Uzun B... Devamı