• Bağlantılarım

9.İzmir Öykü Günleri 12 Şubatta Başlıyor

6/2/2010 · Kategori: Duyuru

 

9.İzmir Öykü Günleri Başlıyor!
04.02.2010
9.İzmir Öykü Günleri 12 Şubat 2010 Cuma günü başlıyor. Programın onur konuğuysa Tarık Dursun K.
 
9.İzmir Öykü Günleri Programı:

12 ŞUBAT 2010 CUMA
Açılış:12.30
Dünya Öykü Günü Bildirisi

Protokol Konuşmaları

Dr. Hakan Tartan
(Konak Belediyesi Başkanı)
Azra İnmeler
(Ege Kültür Vakfı Başkanı)
Gökhan Cengizhan
(Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı)


Film Gösterimi

(Tarık Dursun K. Romanlarından Uyarlanmış Filmlerden Kolâj)
Tarık Dursun K. Onur Ödülü Töreni

13.30 Söyleşi ve Okuma: Bir Öykü Bir Öykücü
Tarık Dursun K.


14.00 I. Panel
Dostları Tarık Dursun K.’yı Anlatıyor
Remzi İnanç, Ayşem Kalyoncu, Halit Kakınç, Aydoğan Yavaşlı Kolaylaştırıcı: Namık Kuyumcu

15.00 ARA

15.30: II.Panel
Tarık Dursun K.’nın Öykü Dünyası
Feridun Andaç, İbrahim Oluklu, Özlem Fedai, Mehmet Atilla


16.30 Söyleşi ve Okuma: Üç Öykü Üç Öykücü

Leyla Ruhan Okyay, Hürriyet Yaşar, Ayça Bilgin


17.30 III.Panel:

Öyküde Bir Anlatım Olanağı Olarak Mekan

Şükran Yücel, Mine Söğüt, Jale Sancak, Emel Kayın



13 ŞUBAT 2010 CUMARTESİ

12.00 I.Panel:
Edebiyattan Sinemaya Tarık Dursun K. İle Yolculuk

Sevda Ferdağ, Ahmet Mekin, Pervin Par, Eşref Kolçak, Serpil Çakmaklı


13.00 : Söyleşi ve Okuma: Üç Öykü Üç Öykücü

Ethem Baran, Serap Gökalp, Mustafa Balel


14.00: II.Panel

Öyküde Cesur Yıllar: 1950 Kuşağı

Nursel Duruel, Ayşe Sarısayın, Doğan Hızlan


15.00 ARA

15.30: Söyleşi ve Okuma: Üç Öykü Üç Öykücü

Jaklin Çelik, Faruk Duman, Handan Gökçek


16.30 III.Panel

İsak’tan… Panayır’a…
1950 Öykücülerinin Yazınsal Arayışları

İnci Aral, Adnan Özyalçıner, Konur Ertop

17.30 Söyleşi ve Okuma: Üç Öykü Üç Öykücü

Engin Çetinbağ, Fadime Uslu, Zafer Doruk


IV.Panel:18.30

Günümüz Öykücülüğüne Genel Bir Bakış

Birsen Ferahlı, Aydın Şimşek, Ayşegül Devecioğlu, Hasan Özkılıç


14 ŞUBAT 2010 PAZAR

12.00 Söyleşi ve Okuma: Üç Öykü Üç Öykücü

Buket Akkaya, Nazmi Bayrı, Tekkül Arı


I.Panel

Geleceğin Öykü Dünyası
Kemal Gündüzalp, Adnan Gerger, Pelin Yılmaz

14.00 Söyleşi ve Okuma: Üç Öykü Üç Öykücü

Şükran Farımaz, İlhan Doğruyol, Gönül Çatalcalı

15.00 ARA

15.30 II. Panel

Geleneksel Öykü ve Çerçeve Anlatılar

Feridun Andaç, Şerife Yalçınkaya, Sengül Toprak
16.30 Söyleşi ve Okuma: Üç Öykücü Üç Öykü

Çetin Yiğenoğlu, İlkay Noyan, Melih Ergen

17.30 III.Panel

Genç Öykücüler Konuşuyor

Yöneten:Şahin Yıldırım
Murat Özyaşar, Seray Şahiner, Yavuz Ekinci


Düzenleme Kurulu:
Dr. Hakan Tartan/ Konak Belediye Başkanı/
Düzenleme Kurulu Başkanı
Namık Kuyumcu/ Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Başkan Danışmanı
Hasan Özkılıç/ Edebiyatçılar Derneği İzmir Temsilcisi
Güzin Oralkan/ Ege Kültür Vakfı
Fergun Özelli/ TYS Üyesi
Asuman Susam/ PEN Üyesi


 

SİS / FİKRİ UZUN

30/12/2009 · Kategori: oyku

                                                            

Cumhuriyet 18.01.2010

YENİ BİR EDEBİYAT DERGİSİ

‘Roman Kahramanları’ dünyada bir ilk

Kültür Servisi - Yayın yaşamına yeni atılan Roman Kahramanları adlı üç aylık edebiyat dergisi, Türkiyede ve dünyada bir ilki gerçekleştiriyor. Edebiyat okurlarını derinden etkilemiş romanlara büyüteç tutmayı, onları farklı alanların bakış açılarından irdelemeyi, çeşitli deneme çalışmalarıyla roman kahramanlarına farklı pencerelerden bakmayı hedefleyen derginin her sayısında dört roman kahramanı ele alınacak.

Derginin ilk sayısında Hasan Ali Toptaşın Bin Hüzünlü Haz romanıyla tanıdığımız Alaaddin (Pelin Asan, Sibel Ercan, Elif Türker, Mine Söğüt); Attilâ İlhanın Kurtlar Sofrasının Mahmud Ersoyu (Öner Yağcı, Gönülden Söker, Erendiz Atasü, Tülin Arseven); Albert Camusnün Veba ve Yabancı romanlarından tanıdığımız Rieux ile Meursault (Nedret Öztokat Tanyolaç, Feridun Andaç, Ali Bulunmaz); Ferenc Molnarın Pal Sokağı Çocuklarının Nemeçseki (Şiirsel Taş, Jaklin Çelik) farklı alanlardan yazarların değişik yaklaşımlarıyla inceleniyor. Derginin sahibi, Heyamola Yayınları adına Ömer Şükrü Asan. Yayın danışmanlığını Eray Canberk’in üstlendiği Roman Kahramanlarının genel yayın yönetmeni Irmak Zileli.

                                                                                           SİS         

 

 

                Bu günlerde hava yine sisli.

                Sisli havaları hiç sevmiyorum baba.

Hani, ortalığı kör duman bastığında, altı memeli ineğimizi kurt yemişti ya, bu günlerde ortalık hep öyle gibi geliyor bana. Moralsiz, sıkıntılı, hüzünlü oluyor sisli havalar.

 

Tam, İsrail’e kafa tutmuş, Ortadoğu ülkeleri ile arayı giriştirmiş, Kürt sorununa çözüm ararken, Başbakan’ın Amerika’da Obama ile gizli görüşmeler yaptığı gün, sisli bir havada, “Dersim” dedikleri yöreden gelip, pusu kurdu yedi askerimizi şehit etti, bir daha görünmediler.

Kolum kanadım kırılmış, gücüm kalmamışyereyıkılmış gibi oldum.

Rastlantı bu ya, ertesi günü, Bursa’da, “gaz patlamasından” bir maden ocağı göçtü. On dokuz kişi öldü.

Önce, “Ölü yok” dediler. Sonra, tek tek “şehitler” çıkmaya başladı. Üç gün sonra, spiker ve yetkililerin ses tonları umut vericiydi. Spiker: “Göçük altında kalan son madencinin cesedine de ulaşıldı” dedi. Meğer spikerin umut veren ses tonunun nedeni, son ölüye de ulaşılmasıymış.

                Bir yetkili: “Madem bakım yapılmadığını, gaz kaçağı olduğunu fark ettiniz, sizi çalıştıranı niçin şikâyet etmediniz?” dedi. Böylece sorumluluktan kurtulduğunu sandı.

                İnsan, “eline ekmek vereni” şikâyet edebilir mi baba?

                Ardından, iki subayı, “Bülent Arınç’a süikast yapacaklar” diye gözlem altına aldılar. Genel Kurmay; “Dışarıya bilgi sızdıran başka bir subayı izlediklerini” savundu. Aynı gece, özel harp dairesi basıldı, sekiz subay gözaltına alındı.

                Bu bir rüya değil, gerçek. Ortalık sisli, neler olup bittiğini göremiyorum.

Bir rüzgâr esse, sisi dağıtır mı baba.

 

                                                                              ***

                Sen bana: ”Seni okutacağım. Hâkim olacaksın” demiştin… Rüzgâr estiren, sis dağıtan bir makine yapsam olmaz mı baba?

                                                                              ***

               

Hay Allah, bir şeyler yapmalıyım… Bir gözlük! Kara camlı bir gözlük. Bırak insanı çıplak gösterenini, sisi deleni yapamaz mıyım?

                                                               ***

Bir de içeri girmek var baba. Hani, Hezarfen Çelebi, kanat takıp Galata Kulesinden Kadıköy’e uçmuş, padişah da onu sürgün etmiş…

Hadi uç uçabilirsen.

                                                               ***

                Yere gömülü mayınları, yayalarda on metre, taşıtlarda yüz metre önceden haber veren aleti bulamadılar daha.  

                “Nesebeti” yok amma,  herkesi Sosyal Sigortalı yaptılar. Başa çıkamadı, “katılım payını” çoğalttı ve yaygınlaştırdılar.

Devletin memuru, aldığı ücretle zar zor geçiniyor. Katılım payı vermekten, hasta olmaktan, doktora gitmekten korkuyor. Nane, maydanoz, ısırgan, ebe gömeci, ayva yaprağı, papatya, kiraz sapı, mısır püskülü kurutuyor.

Doktora gidemeyen, ilâç kullanamayan toplum sakat yetişmez mi baba.

                 

                Kış gribi, kuş gribi derken, domuz gribi çıktı. Aşısını buldular.

                Kimisi aşı olalım,” kimisi “olmayalım” diyor. Söylentilere göre, aşı olursan “yan tesirleri,” aşı olmazsan “ölüm tehlikesi” varmış.  

                Kimin dediği doğru, kafam karışık, aşı olalım mı, olmayalım mı baba?

                Ortalığı “kör duman” bastı, yapacak bir şey yok. Ne yapalım baba.

                Hani, sana sormuşlardı ya: “Açılalım, diyenden yana mısın, kapanalım diyenden yana mı?” diye.

                “ Kapandık,” açılamıyoruz. Kafamız yorganın içinde yatıyoruz. 

“Terörle mücadele edenler” suçlu bulundu. Ordumuza, “muhtıra” verildi. Yıpratıldıkça yıpratılıyor. Terör pusuda.

Terör örgütünün siyasi uzantısı olduklarını belli edenlere bir şey yapamıyoruz. Cumhuriyet Döneminde

kurulan fabrikaları satıyor, işçilerini, en iyi olasılıkla asgari ücretli yapıyorlar.

                Şeker fabrikalarını da sattılar. “Yapma” tatlandırıcılar kullanacakmışız, kimi tatlıcılar “yapma şurup” kullanmaya başlamışlar bile. Daha ucuza mal oluyormuş.

                Kim kimi, niçin dinliyor, kim kimi niçin gözetliyor, kimin eli kimin cebinde belli değil. Güvensizlik aldı başını gidiyor.

                Ulusal konularda kenetlenirdik. Ülke çıkarlarını kendi çıkarlarımızdan önde tutardık.

O da “gitti” baba                                      

 

 ***

                Hani, en büyük aydınlanma aracının gaz lambası, gemici feneri olduğu yıllarda, gazla çalışan bir lüks lambası getirmiştin “öteyüzden.” Gece yakıp Ala Cami’ye bayram namazı kılmaya gitmiştik. Ne aydınlatmıştı ortalığı. Görenler Ala Cami’ye nur yağdığını sanmıştı.

Arada bir sis dağılıyor, güneş açıyor. Aydınlık bir başka baba.

                “Demokrasi” diyor, çocuklara güvenlik güçlerini taşlatıyor, ateş attırıyorlar. Polisler, zırhlı arabalarıyla kaçıyor baba.

Ufukta neler var, göremiyorum baba.

                Hani; son günlerinde: “Öldürecektin madem, niye yarattın?” demiştin kendi kendine. Kiminle konuştuğunu sordum, demedin. Geçiştirdin.

                “Bir yolunu bul, dön gel” dedim. Güldün. “Olur” dedin. Geçen zamanın geri gelmeyeceğini, bu gidişin dönüşü olmadığını biliyordun. Bana da öğretmiştin.

                Yine de bir yolunu bulabilirsen, bu günlerde gelme baba.

                “Sisler dağılacak gibi oldu, ardından ortalığı kör duman bastı.

                Yarın ne olur belli olmaz baba…

Bir Öykücü, Bir Öykü: Handan Gökçek

25/11/2009 · Kategori: Inceleme

Handan GÖKÇEK

 

2002 GÖKÇEK, Handan: Düş Hırsızları

2007 GÖKÇEK, Handan: Sır Dökümü

 

 1968 İzmir doğumlu. Çeşitli sebeplerden dolayı Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü yarım bıraktı. Lise yıllarından bu yana yazın ile ilgileniyor.

Öyküleri; Kum Edebiyat, Edebiyat Eleştiri, Kül Edebiyat, Lacivert Öykü Şiir, Ünlem, Agora, Varlık, Adam Öykü, Karakalem, Deliler Teknesi ve Almanya’ da yayımlanan “Arta Zeitschrift für Kunst und Literatur” dergilerinde yayımlandı.
Varlık dergisinde İsa Çelik ve Ferda İzbudak Akıncı ile yaptığı söyleşileri yayımlandı.
İzmir’de çıkan yerel gazete Egeli Haber’de bir süredir kültür sanat sayfası yapıyor.
Çeşitli senaryo çalışmaları oldu.
Dil Derneği, Edebiyatçılar derneği ve Türk Yazarlar Sendikası üyesi, Türkiye’nin çeşitli illerinde panel ve sempozyumlara konuşmacı olarak katıldı.
Cumhuriyet Kitap ekinde Son kitabı “Sır Dökümü ” üzerine Raşel Rakella Asal’ın yaptığı Röportajı Ağustos ayında yayımlandı.

 

Öykülerini, 2002 yılında Kum Yayınları tarafından çıkan, (ISBN: 975-6498-06-04, 112 sayfa) “Düş Hırsızı” adlı kitabında topladı.
2007 yılında “Sır Dökümü”  ( ISBN 978-9944-786-01-0, 112 SAYFA) adlı ikinci öykü kitabı Ara Kitap tarafından yayımlandı.

 

 

E - MAİL  handangokcek5@hotmail.com
                hndgokcek@gmail.com
                info@handangokcek.com

 

Sır Dökümü

Fiyatı: 8,00 TL 6,80 TL

Tedarik: 3 İş Günü İçinde Kargoya Teslim

Yayınevi: Ara Kitap

Yazar: Handan Gökçek

Kategoriler: Roman - Öykü - Hikaye (Yerli), Günümüz Öykü ve Anlatı

İSBN: 9789944786010

Özellikler:
Türkçe
112 s.
3. Hamur
Ciltsiz

Açıklama:
1968 İzmir Doğumlu. Lise yıllarından bu yana yazın ile ilgileniyor. Öyküleri: Kum Edebiyat, Edebiyat Eleştiri, Kül Edebiyat, Lacivert Öykü Şiir, Ünlem, Agora, Varlık, Adam Öykü ve Almanya'da yayınlanan "Arta Zeitschrift für Kunst und Literatür" dergisinde İsa Çelik ile yaptığı bir söyleşi yayınlandı.

Öykülerini, 2002 yılında Kum Yayınları tarafından çıkan, "Düş Hırsızı" adlı kitabında topladı. Sır döküldüğünde ayna yansıma çok olur; çıplak gerçekler alır yerini. Handan Gökçek, düşle gerçeğin kimyasını şiirsel diliyle yeniden oluşturarak, yaşama sır(a)dışı bir ayna tutuyor Sır Dökümü'nde. İç'ten dış'a taşan sözcüklerin, imgelerin ardında öyküden öyküye gerçerken; kan ve tutku kırmızısının, kırılma ve savrulmaların içinde yol alıyor; yer yer karşımıza çıkan fantastik boyutların baş döndürücü gizemini derinden duyumsuyorsunuz... Hülya Soyşekerci

Sevgili Handan Gökçek, Öykülerinizi ancak şimdi okuyabildim. Çok sıkışık zamanlarımda okumak istemedim çünkü. Kendime, her öyküden sonra durabileceğim, düşünebileceğim bir zaman tanımak istedim. Okuduğum öykülerinizden genelleyebileceğim düşüncem şu. Öyküde birtakım engelleri aşmış, bir yerlere gelmiş bir kalemsiniz. Kimse kimseye nasıl yazacağını söyleyemez; ama kendi öykü dünyasını kurmuş sizin bulunduğunuz konumdaki bir kişiye zaten söylenecek çok fazla şey de yoktur. Atmosfer oluşturmayı, belli bir heyecan yaratarak öyküyü sürükleyici kılmayı, biliyorsunuz. Gizli güçlere, nereden geldiği belli olmayan çağrılara, buyruklara çok fazla yer vermeniz, bel bağlamanız benim fazlaca onayladığım şeyler değil; ancak bu, yanlıştır ya da doğrudur diye gösterilecek bir durum da değil. Kişisel bir seçim yanlızca.
Feyza Hepçilingirler
(Tanıtım Yazısından)

 

DÜĞÜN

 

 

Kırmızı, sarı, turuncu, mavi tüllerin içinde elleri… Ellerinde  yapraklı kınalar kıvrılıyor. Sesi yanık bir adamın türküsü, yankılanıyor bozkırda. Davullar…Yürek gümbürtüsü…Dumanlı yemekler, kafalar dumanlı… Geceyi düşündükçe, şehvetle sarıyor içini on beşlik gelinin hayâli. Sapsarı gülüyor. Onca toprak helâl olsun siyah saçlarının her teline. Kesilen onca koyun azdı bile öylesi bir güzelliğe. İlk karısını alırken hiç bunları hissetmemişti. Yaşı geçtikçe içi mi coşuyordu ne?…

 

Pembe peçesinin altında ağlıyor dudakları. Altın bilezikli kolları dizlerinin üzerinde. Kınalı parmaklarıyla sımsıkı yapışmış kırmızı kadifeden şalvarına. Gün hiç batmasın, gece hiç olmasın. Bozkırın tozlu topraklarında, oyun oynadığı arkadaşının babasına karı mı olacaktı şimdi? Ağanın oğluna gelin gidecek sandıydı önce. Sevindiydi. Küçük kuzular gibi zıpladıydı yüreciği. Ölseydi keşke. Ablası gibi kaçsaydı o da sevdiğine. Sonra ikisini bir öldürselerdi. Bir çift öfkeli gözü üzerinde hissediyor, kafasını kaldıramıyor. Davullar…Yürek gümbürtüsü.  

 

 Bebeğine sımsıkı sarılmış, beyaz badanalı dört duvar üstüne yıkılıyor. Gözleri karşısındaki odanın tahta kapısına yapışmış, çekip alamıyor. Kendini de sallıyor bebeği ile birlikte, ne bebek avunuyor ne de kadın. Alnının ortasındaki çiçek dövmesi küçülüyor. Öfkesi  ölüm kokuyor burnunun ucunda. “Büyük oğlan istiyordu bu kızı diyemedim ahh!” Diyemedim…”Kendi sesini unuturdu çoğu zaman kadın. Beş çocuğu büyütmek, davarları gütmek, ekin biçmek, gece olup da baygın yatağa düşünce üstünde herifini bulmak kolay mıydı? Şimdi herif o tazenin üstünde olacak geceleri. Ya sonra ne olacak? Oğlan ne edecek? İlk göz ağrısı, ilk bebesi. Nerede şimdi? Davulları duyunca kaçtı gitti. Davullar…Yürek gümbürtüsü…

 

Koştukça peşini bırakmıyor davulların sesi. Çok uzak dağlarda bir çiçek soluyor. Gücü yettiğince haykırıyor delikanlı “ Babaaa!!” Yeryüzü kayıyor ayaklarının altından. Taşa toprağa savuruyor tekmelerini. Geri dönmek yok artık. Ev, bark, kardeş, ana, baba, yâr yok.

 

Tüllerin arasında kayboluyor eller. Usulca akşam iniyor bozkıra. Birer birer dağılıyor erkek kalabalığı. Sesi yanık adam susuyor. Ateşler söndükçe, ağanın ateşi yükseliyor. Davullar uzaklaşıyor. Yürek gümbürtüleri kalıyor geride. Silahlar son kez patlıyor.

 

Renkli baş örtüleriyle iki kadın gelinin kollarına giriyor. Bir odadan diğerine sonra öbür odaya götürüyorlar. Dizlerinin bağı çözülüyor kızın. Her yer dönüyor. Bebesiyle köşeye büzüşüp kalmış kadınla göz göze geliyorlar. Gözler önlerine akıyor. Kız koşup sarılıyor kadına.”Bırakma beni” Kadın usulca itiyor kızı. Diğer kadınlar tekrar yapışıyorlar kollarına. Tahta kapıdan içeri sokup beyaz kanaviçe işli örtülerle, beyaz tüllerle süslü yatağa oturtuyorlar. Kırmızı pullarla işli bir örtüyle kapatıyorlar yüzünü… Her yer kan içinde. Ölüm kokuyor oda.

 

Kadın bebesine iyice sarılmış hızla sallanıyor. Odadan çıkan kadınlar onu da alıyorlar. Arka odalardan birine götürüp bırakıyorlar. Diğer çocuklar yer yataklarının üzerine oturmuş şaşkın bakıyorlar analarına. Bebesini beşiğe yatırıp çocuklarına birer birer sarılıyor. Bebek beşikte ağlıyor. Onu kucaklayıp son kez emziriyor. Çocuk emdikçe gözlerinin yeşili büyüyor. 

 

 

-1-

Delikanlı toprağın, karanlığın içinde ağlıyor. Derin sessizlikte yüreğinin sesini duyuyor. Dinliyor. Ayağa kalkıp hızla köye doğru koşmaya başlıyor. Ayağı bir taşa takılıp düşüyor yeniden kalkıyor. Köye yaklaştıkça düğün alayının dağıldığını, meydanın boşaldığını görüyor. Duruyor yüreği atmıyor artık, kulakları sağır, ayakları sakat. Amcasının evinin önünde durup amca oğluna sesleniyor. Çocuk heyecanla geliyor. Av tüfeğini istiyor ondan. Çocuk önce “olmaz” diyor. Delikanlı yalvarıyor. Çocuk “Olmaz, hem ne yapacaksın bu saatte?” Ağanın düğünü şerefine sıkacağım.” diyor. Çocuk, silahı getiriyor.

 

Ağa odaya giriyor. Yüreğinde çalan davullar hâlâ susmamış. Titreyen elleriyle açıyor kırmızı örtüyü. Bir çift siyah göz öfkeyle bakıyor yüzüne. Sapsarı gülüyor ağa. Kız hızla ayağa kalkıp kaçmaya yelteniyor, yüzüne inen bir tokatla yıkılıyor yatağın üzerine. Bağıra bağıra ağlıyor. Ağa hızla soluyor.

 

Kadın, kulaklarını kapatmış; kızın ağlamasını, ağanın solumasını duymak istemiyor. Elleri yetmiyor sesleri kesmeye. Çocuklar ağlıyor. Kadın ağlıyor.

 

Kızın üzerindekileri yırtarcasına çıkarıyor. Kız hiç kıpırdamıyor. Gözleri görmüyor, kulakları duymuyor, eli ayağı tutmuyor, nefes alamıyor. Ağa kıllı vücuduyla uzanıyor kızın üzerine.

 

Bozkırda bir silah patlıyor. Köy halkı irkiliyor yataklarından. Sonra bir daha. Kadınlar, erkekler, çocuklar koşuyor köyün tozlu yollarında. Ağanın evine geliyorlar. Kadın, elinde çiftesi yatağın başında oturuyor. Ağa kanlar içinde kızın üzerinde yatıyor. Kızın gözleri tavanda, kolları iki yana açık ağanın kanları içinde titriyor. Delikanlı avluda donup kalmış kıpırdayamıyor…

 

 

 Handan GÖKÇEK 

İzmir'in sokağı, kızı, denizi, öyküsü...

Büyük şiir ırmağımız Cahit Külebi, 'Atatürk'e Ağıt' başlıklı şiirinde hem Anadolu'da gezindirir bizi hem de İzmir'in önüne çıkarıverir: 'Savaştepe Köprüsü'nden geçen trenler/ Sel olur İzmir'e akar./ İzmir'in denizi kız, kızı deniz/ Sokakları hem kız hem deniz kokar.' (Yeni basımları için bak.: Bilgi)

M. SADIK ASLANKARA

14 Şubat Dünya Öykü Günü nedeniyle İzmir'e gelişlerimin kaçıncısı bu, çıkaramayacağım şimdi. Geçen yıl Ferda İzbudak Akıncı ile Halim Yazıcı'nın onca ısrarı karşısında yine de bağışlanmayı dileyince bu yıl için söz vermekten kurtulamadım tabii. Önceki yıllarda da Hasan Özkılıç'ın, Hayri K. Yetik'in, Salim Çetin'in içtenlikli ısrarlarını anımsıyorum. Bu yılki etkinliğin yürütücüsü Ayla Sert'in katkılarını da unutmamak gerekiyor bu arada.Bu yıl İzmir Öykü Günleri'nde ana izlek 'öykü ve tiyatro' olarak belirlenmiş, mutlaka gelmem gerekiyormuş, hele Cicoz'daki (Can, 2008) öykülerden sonra. Böyle diyor Ferda.İzmir ve öykü, İzmir ve tiyatro; ne eder, İzmir-öykü-tiyatro' İzmir'de tiyatronun eylemli tarihi için Gökhan Akçura'nın, Efdal Sevinçli'nin çalışmalarına, kentlilik bilinci doğrultusunda yürütülen İzmir Kent Kitaplığı dizisine göz atılabilir herhalde'Tiyatro için öldü, ölecek deniyordu, son birkaç yıldan bu yana ciddi yükseliş içinde oysa' Öykü için de buna benzer sözler edilmiyor muydu? Ama 1990'larla birlikte n'oldu, doruğa çıktı o da; yurdun her köşesinde bir öykü kenti baş gösterdi neredeyse' Tiyatro, yaşam havını tazeleyen, seyirciye kendisi ile evren üzerine kapanıp düşünmesini sağlayan geniş bir ufuk açarken, üç beş sayfacık bir öykü ise sanki kırlara çıkarıyor okuru, çayırlarda, ormanlarda dolaştırıyor' Bütün bunları İzmir'de birebir yaşayıp duyumsamamak elde değil! Geçmişten günümüze kasıtlı olarak bir fuar kültürünün gölgesine tıkılmaya çalışılan İzmir, ilk önce bir kadın kenti, sonra da tiyatro, öykü kenti'İzmir sokaklarına göz attığınızda bunu görmemeniz olanaksız' Çünkü İzmir'in sokakları hem kız hem deniz kokar, evet bu doğru, ama öyküyle tiyatro da kokar yanı sıra'

İZMİR'E ÖYKÜ YAKIŞIR'

İzmir'in öyküsü başka, İzmirli öykücü başka anlamlara savuruyor kuşkusuz bizi' İzmir'e ne zaman adım atsam, salkım saçak öykücü çeviriyor dört yanımı. Her biri, çiçeklerin taçyaprakları gibi açıverdikleri kitaplarını tutuşturuyor. Çantam, koltukaltım öyküler, kitaplar, dosyalarla dönüyorum İstanbul'a. Kadın erkek, genç erişkin pek çok yazardan onlarca öykü kitabı'Ancak doğrusunu söylemem gerekirse İzmirli öykücü denildiğinde kadınların, bu ana tanrıça kentinde başı çektiğini görüyorsunuz hemence' İzmirli öykücüler üzerine topluca yapılmış bir çalışma var mı bilmiyorum; bu yazarların yönsemesi, izlekleri, konuları, biçemleri, dilleri, bunların yanında İzmirlilik, Egelilik temelinde yansıttıkları tutum, hiç kuşkusuz başlı başına özgün bir çalışma kaynağı. Geçmişten günümüze öykü yazınımızda adından söz edebileceğimiz kimbilir kaç yazar çıkar İzmirli? Gözünüzü kapatıp onlarca ad sıralayabilirsiniz herhalde'Göz ardı edilmemesi gereken bir başka yan daha var bana kalırsa' Öykü türüyle İzmir arasında başka örtüşmelerin de söz konusu edilebileceği' Yazınsal açıdan öykü türü ile kadın varlık arasında bir yakınlık, koşutluk bulunduğu, hatta öykünün kadın yazar için daha olanaklı bir tür olduğu öne sürülebilir. Öteden beri savunuyorum zaten bunu. İzmir'in, eril değil dişil kent özelliğini geçmiş bin yıllardan bu yana bugün de koruduğu gerçeğini ekleyelim sonra bunun üzerine'Evet, öykünün İzmir'e yakıştığı kesin. Hatta çok farklı kökenlerden gelse, apayrı kaynaklardan beslenseler de İzmirli öykücülerle verimledikleri öyküler İzmir'le örtüşüyor, bu ilişkilenişte öyküler genel olarak bir kavramsallık, hatta bütünsellik bile yansıtıyor.Ama bu öne sürüş yönünde veriler döşeyip bağlantılar kurabilmek, bunları öngörülerle ilişkilendirmek için ciddi çalışma gerekiyor, ama bilmem bunu kim yapar'

İZMİR'DE DURMADAN ÇİÇEK AÇAN ÖYKÜ AĞACI'

Öykü kitapları İzmir'den geldiyse eğer, elimde olmadan bunları bir başka karşılıyorum; bir imbat gezinmişçesine odamda, bir kumru konmuş gibi kitaplığıma' İşte bu ara çıkageliyor o üç öykücü üç kitapla' Murat Şahin'den (d.İzmir, 1977) Amtafarak (Pupa, 2008), Gönül Çatalcalı'dan (d.Akhisar [Manisa], 1957 Hiçbir Şeyin Beklentisi (Yom, 2006), Handan Gökçek'ten (d.İzmir, 1968) Sır Dökümü (Ara, 2007)' Şahin'le Çatalcalı'nın ilk kitapları bu verimler. Handan Gökçek ise daha öncelerde yayımladığı Düş Hırsızı'ndan (Kum, 2002) sonra ikinci kez selamlıyor okuru.Murat Şahin'le Gönül Çatalcalı'nın öykülerini ilk kez okuyorum. Şahin, genelde iş yaşamı içinde yoğun tempoda sıkışıp kalmış, bu sıkışmanın getirdiği bungunluğun örselediği kahramanlarla yüzleştiriyor öykülerinde bizi.Bu çerçevede genç yazar kurduğu öykü evrenlerinde enikonu bunalımın da ağırlıkla yer tuttuğu bir evren açılımı getiriyor önümüze. Öykülerdeki karamsarlık, çalışma ortamlarının yoğunluğuyla ağırlığından kaynaklanıyor daha çok. Kimi genç yazarların, örneğin Onat Bahadır'ın (d. 1975) yine ilk kitap olarak yayımladığı Boşluğa Gülümsemek (Everest, 2008) başlıklı öyküler toplamında karamsarlık, bir kurulabilirlik sonucu yerleşiyor öykülere, oysa Şahin'in öykü kişileri, yaşadıkları yoğun iş yaşamının baskısı altında bunalan insanlar daha çok. Öykülerden yayılan karamsar hava, böyle bir işlevselliğe yaslanıyor sonuçta. Öykülerde temeli, yaşam kavgası veren küçük insanlarla onların bungun dünyaları oluşturuyor çünkü. Kurulabilir öyküye karşı olmak değil amacım; ama öykünün, polisiye anlatıda görüldüğünce matematiksel işlem halinden çıkarılması gerektiğini vurgulamak yalnızca.Murat Şahin'in öykülerindeki bu tutumu önemsediğimi belirteyim. Kendini, kişiliğini geliştirmeye çabalayan, bu arada iş yaşamıyla haşır neşir yaşayan insanların bir yanı aşkta öte yanı geçim derdinde savruluşları anlatılıyor bu öykülerde çünkü' Bu nedenle rüyalarla içli dışlı, karamsarlıkla, hatta kurulabilirlikle örülü de olsa yaşanabilirlik temelinde yapılandırılıyor öyküler'Genç öykücü olarak sözdizimlerinde zaman zaman bir kekrelik ele vermiyor değil elbette kendini, ne ki bu yönde sergilenen dilsel savrukluklara, tutukluklara karşın yine de belirgin bir düzeyi tutturabiliyor genç yazar.Oysa Gönül Çatalcalı, göz doldurucu dilsel tutumuyla dikkati çekiyor işin daha başında. Ustalıklı anlatım, yerli yerinde seçicilik, uzluk için gereken ilk adımın çoktan atıldığını gösteriyor bize.Ötesinde öykü gereçleri, nesneleriyle ilişkileniş bağlamında, kahramanın bakışıyla yaklaşımda ustalıklı bir anlatımla geliyor karşımıza Çatalcalı. Sözgelimi bir sarkaç gibi gidip gelen, salınan bakışlarla hem kişiler hem de onları kuşatan evren birbirine ilmeklenebiliyor. Bu kahramanlar, kadın ya da erkek öykü evrenlerinde derin yarılmalarla geziniyor, bu da onların yalnızlık çemberi içinde daralmalarına yol açıyor kuşkusuz. Böylece dış yüzle iç doku arasında ustalıklı bir denge karşılıyor öyküde bizi.Sonuçta Hiçbir Şeyin Beklentisi, yansıttığı belirgin düzeyle başarılı bir ilk öykü kitabı. Ne var ki yazarın, girişe eklediği teşekkürdeki içtenlikli satırlarda babasına yönelik dikkatimi çeken bir yan oldu. 'İlle de babam'/ Arkadaşlarımın 'İhsan Amca'sı, Akhisar'ın 'tuhafiyeci İhsan'ı'' diyor yazar. İşte bu İhsan Amca'yı aradım Çatalcalı'nın öykülerinde. Niteliklerini sıraladığı bu baba yani İhsan Amca nasıl olur da yer almaz öykülerde? Taşranın bir ücrasında kendi erdemleriyle yaşarken yakın gözlüğünü takıp da, öyküler karalayan bir genç kızı okuyup yüreklendirişi onun?Beklediğim anı ya da yaşanmışlık değil elbet; soyutlanışı, dönüştürülüşü, bunun yazınsal kılınışı, anlamlandırılmış olan öyküsü yani. Gönül Çatalcalı'nın Akhisar'a, Tuhafiyeci İhsan'a hiç mi borcu yok?

İZMİRLİ BİR ÖYKÜCÜ: HANDAN GÖKÇEK'

Handan Gökçek, ilk öykü kitabı Düş Hırsızı'nda, zaman zaman denemeye açılan yanlar barındırmasına karşın yeni bir öyküleme ortaya koyabilmek için çabalıyordu. Sır Dökümü'nde epeyce yol almış görünüyor bana göre. Gerçekten de gerek öykü dili yaratmada gerekse öykü evrenleri kurup bunları geliştirmede giderek kendine özgülük kazanmada artık Handan Gökçek de bir yere sahip öykücülüğümüzde.Anlam katmanları yoğun, söylemini bu katmanlarda saklayan öyküler bunlar. Yazar, yoğun örgülü ilmeklerle geliştiriyor öyküyü sürekli olarak. Kazındıkça, deşildikçe kendini ortaya koyan küçük orkestra müzikleri halinde önümüze açılıyor öyküler; içliliğin karıştığı vakur duruşla. Öykünün gereksinirliklerini tam anlamıyla karşılayan, anlamsal yoğunlukları yerli yerinde, acıyla karılı olsalar da karamsarlıkla kuşatılmamış örnekler bunlar. Gizler, ancak karanlıkta kalan yanlarıyla, ama ustalıkla yansıtılıyor öykülerde. Gökçek, öykülerinde öykü kişilerini kuşatan giz dünyasından kalkarak sonuçta insanla, onu saran gerçeklik dünyasına farklı bakışlar getiren bir yol döşüyor Sır Dökümü'nde. Bu nedenle de 'giz'i karanlık, kötücül temelinde değil kişinin iç dünyasına yönelik açılım odağı bağlamında almak gerekiyor bu verimlerde. Bundan ötürü bir biçimde karanlıkla, karamsarlıkla karılı öykü üreten yazarların, bu öyküleri okumasında yarar var. Çünkü bu örneklerde yazar, öykü kişilerinin derinliklerine inerek, onları toplumsal, psikolojik varlık konumunda alarak yaklaşıyor kahramanlarına. Sonuçta öykü evreni de gerek uzam gerekse atmosfer olarak son derece nesnel bir konumlanış sergiliyor. Üstelik bunları çarpıcı bir anlatımla bezemeyi de savsaklamıyor yazar. Örneğin kadın, erkek eşcinselliğine yaklaşırken melodramatik hale getirilmeyen dramlarla yaklaşıyor kahramanlarına yazar. Hem ilginç hem farklı bir tutum'Ancak yazarın zaman zaman anlatımcı tutumdan kendini kurtaramadığı gözlenmiyor değil. Hatta 'Yıldızlar yağıyor saçlarıma' (10) gibi orta malı söyleyişlere bile rastlanabiliyor yadırgatıcı biçimde.Yine de bu öyküler, üzerinde gereğince durulmayı hak eden verimler. Karanlıktan, gizlerin karanlıkta kalan yanlarından, salt karamsarlık çıkarsamaya girişen yazarlar bu öyküleri okuyabilse keşke.Handan Gökçek'le Murat Ateş'in yazarlık tutumu, böylesi eğilimler yansıtan genç öykü yazarları karşısında bu yönde ciddi seçenek oluşturuyor herhalde.Gönül Çatalcalı, 'Suskunluk, başkaldırıya yanaşmayan topluluğun anadili' diyor (10) bir öyküsünde. Ben, suskunluğu hiçbir zaman kendine anadili yapmayan İzmir'de, öykü günlerinde olmaktan mutluyum bugün. Söylememiş olmayayım; İzmir, öyküde açık farkla önde. Dünya Öykü Gününüz, Sevgililer Gününüz kutlu olsun efendim. Siz siz olun öyküsüz, oyunsuz, aşksız kalmayın sakın' Ama tüm Türkiye, baştan uca hep İzmir değil mi zaten'İzmir bunu sokakları, kızı, denizi, öyküsüyle hak ediyor' Hem de ne hak ediş'

CK: 20090212

 

İzmir’de yazar olmak

 

 Handan GÖKÇEK - İzmir - 31 Ağustos 2009 Pazartesi

 

Yazmak, zamanı ve mekanı reddeden bireysel bir eylem bana göre. Yazan biri için İzmir’de olmakla dünyanın herhangi bir yerinde olmanın çok fazla bir şey fark edeceğini sanmıyorum.

 

Elbette ki, koşullar bağlamında farklılıklar olacaktır. İnsan yaşadığı yeri, o yerin insanını, kültürünü, tarihini, yazdıklarında çok daha iyi yansıtabilir. Ama bu demek değildir ki, İzmir’de yaşayan biri Mardin’de geçen bir olayı (hikayeyi) yazamaz. Bir şehri tanımak ve sevmek o şehrin ruhuna inmek demektir. Bir şehrin ruhuna inmek için o şehrin kültürünü, geçmişini bilmek gerekir. Ben de biraz şehrimin kültüründen, geçmişinden, bu şehirde yaşamak ve yazmaktan söz etmek istiyorum.

 

İlyada Destanı, İzmirliler’in konuştuğu Aiol ve İon lehçelerinin karışımı olan bir dille yazılmıştır. Bu yüzden Homeros’un İzmirli olduğu düşünülmektedir. Homeros’un en ünlü lakabı ise “Melesigenes” yani Meles’in çocuğudur. Meles çayının İzmir’de olması Homeros’un İzmirli olduğu varsayımını kanıtlamaktadır. Gözleri kör olduktan sonra “kör” anlamına gelen Homeros adıyla anılmaya başlanmıştır. Homeros'un baş yapıtı "İlyada" Destanı, Greklerle, Anadolu'lu Troya halkı arasında on yıl süren savaşların son kırk günlük bölümünü içerir. Yaklaşık 16.000 mısradan oluşmuştur. Yurt sevgisi ile tutuşan Homeros, bu destanında açık ve net olarak Troyalıları tutmuş, Yunanlı önder ve savaşçıları gaddar ve saldırgan olarak göstermiştir. Homeros'un ikinci yapıtı "Odysseia" Destanı ise, Troya savaşlarından on sene sonraki dönemi anlatır. Bu destanda, "Odysseus" isimli bir savaşçının yurduna dönmek için gösterdiği çaba işlenir. Yaklaşık 12.000 mısradır. 

 

Anadolu uygarlıklarının en eski tarih ve kültür kaynakları olan "İlyada" ve "Odysseia" Destanları, Dünya Edebiyatı’nın en çarpıcı metinleri olarak günümüz yaşamında etkisini tüm şiirselliği ile sürdürmektedir. İlyada ve Odysseus’u yazarken Meles’in çocuğunun nerelerde dolaştığını, bu şehrin nelerinden etkilendiğini düşünmeden edemiyorum. Asırlar sonra onun yaşadığı İzmir’in bugünkü hali yazma çabalarımda bazen şevkimi kırmıyor değil.  

 

Amazonlar, silahlarını rahatça taşımak ve kullanmak amacıyla sağ göğüslerini kestirmiş savaşçı kadınlardır. İzmir’e bir akın yaparlar, şehri ele geçirirler ve bu şehre kraliçelerinin adını verirler. “Smyrna” Bu sözcük, çeşitli dillerde aksan farklılaşmalarına uğrayarak benzer biçimlerde kullanılmıştır: "Zmirna,Smirne, Simire,Semire, Lesmire, Lesmirr, Ksimire, Siniros, Mirina, Samorna, Simira, Zmirna, Zimirra, İsmire, Yezmir gibi…" Bütün bu erişilmez kız imgeleriyle yüklü isimler, Hitit, Helen, Roma, Latin, Bizans, Slav, Arap, Hun ve Türk dillerindeki İzmir’di. Tarihte bilinen ve İzmir’e sahip çıkan uygarlıklarca bastırılan paraların üzerinde Amazon resminin olması bu efsaneyi gerçek kılıyor. Genlerimde bir savaşçı kadının ruhu olduğunu düşündükçe beni yazmaktan hiçbir gücün alıkoyamayacağını düşünüyorum.  

Ege Bölgesi efsanelerine şöyle bir göz gezdirdiğimizde Midas’ın kulaklarının bu bölgede uzadığını, Kral Tantalos’un Yamanlar Dağı’na tanrılar tarafından gönderildiğini ve orada bir göle dönüştüğünü, ilk güzellik kraliçesi efsanesini, İda Dağı’nda oturan ve insanlara aydınlığı getiren Prometeus’u, Niobe’nin dinmeyen gözyaşlarını, Batı rüzgarı ve sümbülün efsanesini, yankı ile Nergis’i ve daha pek çok efsaneyi görüyoruz… Albert Camus, “Mitler hayal gücü olanları canlı tutsun diye vardır.” diyor. Ve efsaneler edebiyatçılar için bir hazinedir. Bu kadar büyük ve güzel hazinelerin olduğu bir şehir de yazmak…  

Yazan biri için kağıt ve kalemin büyüsü bir başkadır.

 

Antik Çağ’ın en büyük kitaplığı Mısır’daki İskenderiye Kütüphanesi’ydi; ancak kendisini sanatın ve edebiyatın koruyucusu ilan eden Bergama Kralı 1. Attalos, Bergama’da da bir kütüphane kurmuştu. Zamanla Bergama ve Mısırlılar arasında bir kütüphane rekabeti başlamış, Bergama Kütüphanesi’nin gelişmesini istemeyen Mısırlılar, yine bir çeşit kâğıt olan papirüsün Bergama’ya ithalini yasaklamışlardı. Bunun üzerine Bergamalılar, ölü doğmuş kuzu ve oğlak derilerini işleyerek, o dönem için papirüsten çok daha ileri, ince, kullanışlı ve dayanıklı bir kâğıt üreterek, adını Bergama’nın Latince söylenişinden alan ‘parşömen’i buldular.  

 

“Bir nehirde iki kez yıkanılmaz!” diyerek her şeyin değiştiğini söyleyen ünlü filozof Heraklit’in MÖ 540-480 tarihleri arasında Efes’te yaşadığını, Eski Çağ’ın ünlü hekimi Galen'in (MS 131-210) Bergama'da yaşadığını, Mısır kraliçesi Kleopatra'nın 188 yılının kışını Antonious ile birlikte Efes'te geçirdiğini - ki bunu bir gün öykülemeyi çok isterim- düşünürsek, görülüyor ki, İzmir zaten ilhamını kendi içinde taşıyor. Beşbin yıldan fazla tarihinde belki de bu yüzden en çok sanatçı yetiştiren kent. Bu güzel şehirde yaşamak ve yazmak şansımı sonuna kadar kullanacağım.

 

PARASIZ YATILI'DAN SEVDA DOLU BİR YAZ'IN SAYFALARINA / H

5/4/2009 · Kategori: oyku Yazilari

Parasız Yatılı'yı ilk kez 1974'te okuduğumu anımsıyorum. Lisedeki edebiyat derslerinin sıkıcılığından uzaklaşmak için, kendime düşsel bir ada yaratmıştım; "gerçek edebiyat adası". Varlığıyla beni kalıpların, birörnekliğin dışına çıkaran, edebiyat derslerindeki alıştığımız ezberi bozan, içimdeki başkaldırı duygusunu, insan sevgisi ve sanatın evrensel güzellikleriyle dengeleyen bir adaydı bu. Füruzan'ın Parasız Yatılı'sı o adada ilk kez yerini aldığında gözlerimin, aklımın ve yüreğimin başka bir öyküleme ve yazın anlayışıyla buluştuğunu fark etmiştim. İlk cümle, daha önce okumuş olduğum öykülerin cümlelerine benzemiyordu: "Sabah eskimişliğin buzulları burnuma dek geliyor." (Sabah Eskimişliğin, Çok çarpıcıydı. "İşte" diyordu sanki bir ses; "İşte farklı, ayrıksı, sıra dışı öykü metinleri; daha öncekilere hiç benzemeyen.  Anla ve hisset bu öykülerin evrenini." Daha o zamanlar, anlayıp çözümlemeye çalışarak okumuştum Füruza'ı: "Çocuğun kirpikli çocuk gözleri vardı. Yemek yediği iskemlenin üzerinden inip kediye gitti. Kedi sobanın yanında kedileşip duruyordu." "Bana, gençliğinizde sizin de yaşadığınızı söylediler. Sonradan edindiğiniz ölü kabuklarınız yokmuş. Güzelim bir kadınmışsınız üstelik. Sizi de kırdılar mı?" "Gidiyor musunuz? Güle güle.  Kapıyı iyice kapayın. Sizden üşüdüm..."(Özgürlük Atları) İçine doğdukları dilin olanaklarını genişletenler, dünyaya dilin içinden bakarken sözcüklere ve ifadelere yeni ufuklar ve yaratıcı açılımlar kazandıranlar kuşkusuz, şair ve yazarlardır. Füruzan, dile verdiği önemle, ona kazandırdığı yaratıcı ve özgün açılımlarla da önemli bir konumda yer alıyor.
Gerçekten, edebiyat ders ezberinin dışındaki kitaplardandı Parasız Yatılı. Zamansal atlamalarıyla, alışılmış düz- kronolojik zaman akışlı öykülerden çok farklıydı. İnsanın ruhsal derinliği; satırların oylumuna, incecik, yalın bir şiirsellikle sığdırılmıştı. İç konuşmalar, anımsama cümleleriyle geçmişe dönüyordu öykü kişileri. Dümdüz akan bir olay yoktu; öykü anından geriye dönüşlerle, geçmiş ve şimdiki zaman birlikteliğiyle aktarılan insani durumlar vardı bu öykülerde. Sonsuz zaman içinde, kendi kişisel zamanını oluşturan yaşamlardan bir kesit yer alıyordu öykülerin orta noktasında.
Parasız Yatılı'daki İskele Parklarında öyküsünde, iş kazasında ölen babanın ardından yoksulluğa düşen ana- kızın dramına çevriliyor dikkatimiz. Bu öykünün sonunda ne olduğunu bilemiyoruz; anne iş bulacak mıdır, kız okula gidebilecek midir? Öykü, sürüp gidiyor, yıllardır zihnimde devam ediyor. Yaşam da böyle bir şey aslında; sürüp giden bir gerçeklik... Bu noktada, öykü kurgusundan yaşama yeniden dokunmak, yaşama yeniden açılmak mümkün oluyor. 
Aynı kitaptaki Sabah Eskimişliğin 'de bilinç yarılmalarıyla çocukluktaki anı, çağrışım ve imgelere açılan öykü kişisinin iç evrenini, okurun dikkatli bir bakışla çözümlemesi gerekiyor. Yazar, kronolojik algılamanın insan zihninin ürünü olduğunu, yaşamın aslında yapaylığa, hiçbir düzen ve intizama boyun eğmediğini, onun kurallar ve kalıpların dışına taşan olgusallığını vurgulamak istiyor gibi. Bu öyküler, şiire de yakın duruyorlar; imgelerle, çağrışımlarla, yepyeni düş ve anlamlara bürünmüş sözcüklerle yazılmışlar. Az sözcüğün, az sesin oluşturduğu çok anlamlılık önem taşıyor. Bu öyküler, gürültüsüz, slogansız biçimde yoksulluğun hüzünlü çocuk yüzünü ince bir duyarlılıkla gösteriyor. Ayrıca, günümüze uzanan modern öykü tarzının belirleyici örnekleri arasında yer alıyorlar.
Füruzan'ın öyküleri, her an kendini yenileyen, her okumada yepyeni anlamlara doğru evrilen, farklı duygu, düşünce, düş zenginliklerine açılan yapısıyla, 197'li yıllardan beri varlığını ve değerini kabul ettirmiştir. Sanki bir yüreği vardır Füruzan öykülerinin; zaman aktıkça canlılığını sürdüren, her okumada dirimsellik kazanan öyküler...
Öykülerinde ben- öyküsel anlatımı ve 3. tekil anlatımı dengeli biçimde kullanan yazar, bazen aynı öykü içinde her ikisine de yer verebiliyor. İç konuşmalar, dış sesler, yazarın sıkça kullandığı anlatı teknikleri arasında. İlk öykülerinden itibaren, kurgu sağlamlığı, öykülerinin asıl çatısını oluşturmakta. Sevda Dolu Bir Yaz'daki öykülerde, öykü zamanı içindeki geriye dönüşlerle, öykü kahramanı kendi çocukluğuna açılır ve farklı bir zaman boyutuna geçer. Bu zaman diliminde de öykü kahramanının annesi, teyzesi, anneannesi gibi kadın karakterler, konuşmalar yoluyla anılarını anlatarak başka bir geçmiş zaman boyutuna açarlar öyküyü. Böylece, zamansal olarak üç ayrı zaman ve üç ayrı anlatı katmanı söz konusu olur.
Parasız Yatılı'daki ilk kısa öyküler, Füruzan öykücülüğünde ana damarı oluşturacaktır. Sonra, daha oylumlu öykülere ve romana da açılacaktır Füruzan. Bireyin yalnızlığı ve anlaşılamaması, annesiyle bir başına kalan kız çocukları, her kuşaktan kadınlar, İstanbul'un arka ve yoksul yüzü, kağşamış ahşap evlerdeki eğri sofalar, bahçelerdeki ağaçlardan, yeşilliklerden, çiçek ve otlardan yansılanan canlı renkler ve kokular... Bu evlerde yaşayan yaşlı insanların eski günleri yâd ederek geçmişe duydukları özlemi dile getirmeleri... Ve kış... Kış mevsimi, Füruzan'ın öykülerinde, çatılardan sarkan buzlarla, odada bir yanı kızararak yanan taşkömürü sobasından dalga dalga yayılan sıcaklıkla, bahçelerde ağaç dallarını, toprağı örten sessizlikle, serçelerin kar üstündeki güçsüz adımlarıyla, içe işleyen bir çocuk üşümesiyle, başlı başına bir hüzün kaynağı gibidir. Bu üşümeler,  yalnızlıktan süzülüp gelir.
Göçmenlik, ötekileşme ve gurbet, yazarın ele aldığı sosyal konularından birkaçıdır.  Rumeli'den gelenlerin anlatıldığı Edirne'nin Köprüleri (Parasız Yatılı) dramatik yapısıyla, etkileyici bir öyküdür. Göçmenlik nedeniyle toplum dışında kalan insanların, birbirine tutunarak ayakta kalma mücadeleleri, ince bir hüzün duygusuyla aktarılır. Yazarın son öykü kitabı Sevda Dolu Bir Yaz'daki Birinci Yaz Şarkıları, İkinci Yaz Şarkıları öykülerinde farklı kültürlerden insanların uyumlu yaşantıları, mahalledeki dayanışmaları bir Rum ailesi ile bir Türk ailesi arasındaki sıcak dostluk bağlamında dile getirilir. İstanbul'un başat özelliği, toplumsal dokudaki bu uyumdur; ama giderek bu uyum ve denge yitirilmiştir. 6-7 Eylül Olayları meydana gelmiş; Rum aile, Atina'ya göç etmek zorunda kalmıştır. Fakat aileler arasındaki bağ hiç kopmaz. Türk aileye bir başka destek, Rum terzi kızından gelir.
Füruzan'ın öykülerindeki yüce gönüllü insanlar, ince bir İstanbul edasıyla konuşurlar. Sanki seslerini duyarız: "Haydi çocuklar! Madem yolumuz buraya geldi Hacı Bekir'e girelim. Küçük talebemize şekerler alalım. Hem de Şahende, kızım, sen bir demirhindi iç iyi gelir. Bir nefes duralım. Bayram kalabalığı ziyade yordu bizi. "(İkinci Yaz Şarkıları )Şekercide kasada oturan bey şöyle konuşur: "Yok efendim, rica ederim efendim, ufak bir borcunuz kalsın ki yolunuzun buraya düşmesi mümkün olsun değil mi?  Edirne'nin Köprüleri, Temizlik Kolu, Yaz Şarkıları gibi öykülerinde kişiler, kendi özelliklerine uygun olarak, Balkan-Rumeli ya da İstanbul Rum şivesinden ses ve sözcüklerle dile gelirler.
Füruzan öykülerine damgasını vuran asli özellik, ayrıntılardaki titizliktir. Yazar, her duygunun, eşyanın, mekânın, varlığın, kişinin ruhuna girerek anlatır onları. Eşya ve mekânların bütün renkleri, ince noktalarıyla anlatıldığına, insanların yüz ifadeleri, bakışları, tavır ve davranışlarındaki ayrıntıların dile getirildiğine tanık olur; varlıkların, insani durumların üzerinden incecik bir bakışın süzülüp geçtiğini duyumsarız. Füruzan'ın öyküleri doluluk ve yoğunluyla dikkati çekiyor. Her satırın hakkının verilmiş olduğu, ufacık bir gereksiz sözcüğü kaldırmayan, hassas dengelerdeki bir doluluktur bu. Yazar, bu incecik dengeyi bütün öykülerinde korumayı başarmıştır. Füruzan öykülerini okurken öncelikle bu doluluğu duyumsuyorum. Ayrıntılar yalnızca bir arka plan ya da fon değildir; tümü, öykünün can damarını oluşturan bir atmosfer yaratır ki öykü, bu atmosferde soluk alır. Tomris Uyar'ca söylersek, uçsuz bucaksız yaşam gerçekliğinin herhangi bir noktasına tutulan bir ışık demetidir öykü. O ışık altında neler görünüyorsa onların tümünü öyküye taşır yazarlar. Öyküyü gerçek bir sanat kılan, bu yoğunluktur. Füruzan, yoğunluğu ve doluluğu korumayı her zaman gözetmiştir. Uzun öykülerinde de yeğnilik, gereksiz uzatmalar ve söz kalabalığı yoktur. Her sözcüğün ve ayrıntının değeri verilir. Bu yoğunluk, dilsel, betimsel, kurgusal boyutun yanı sıra, karakter yoğunluğunu da içerir.  Kadın karakterlerin, kız çocukların geçididir Füruzan öyküleri. Karakterlerinin canlandırılmasında da yoğunluğu önemser. Eşya üzerinde ayrıntılarda gezinen dili, insan psikolojisini de ayrıntılar yoluyla aktarır. Canlı bir atmosferde soluk alan canlı karakterler, yaşamdan beslenen öykülerin içsel diriminde  yaşarlar. Örselenseler, kırılsalar, yaralanmış olsalar da içlerinin kanayan yanlarıyla var olurlar.
 Yaz Şarkılarıı'nda müzik, görselliğe dokunarak ilerler. Sevda Dolu Bir Yaz'ın asıl adı "Şarkılar Kitabı"'dır. Bu öykülerdeki karakterler müziğin ezgilerine eşlik ederler. Seslerin ve ezgilerin yüreğinde Miltiyadi Aile Gazinosu yer alır. Evde sürekli eski şarkılar söylenir, radyo bir büyülü varlık gibi tanık olur her şeye. Bir gün o radyodan öykü kişisi Küçük Teyze'nin de şarkı söyleyen sesi duyulur. O yıllarda evlerin oda içlerindeki en önemli eşyalardan olan bir radyonun betimlenmesi dikkati çekiyor: "Radyonun karanlıkta öne geçip beliren göz kesimli yeşil ışığına bakıyorum. Bu yeşil ışığı çok seviyorum; o ta uzaklardan gelen seslerin dalgakıranı deniz feneri gibi. O yanarsa sesler ancak yolunu buluyor."  Burada, bir çocuğun yaşama açılan dolayımsız ve naif duyarlıklı bakışı söz konusudur. Füruzan'da kendi çocukluklarına açılan anlatıcılar, birçok varlığı, nesne, durum ve olguyu bu bakışla anlatırlar. Füruzan'ı özgün kılan yönlerden biri de bu bakıştır.
Sinemanın insan üzerindeki büyülü etkisini sık sık dile getirmiştir Füruzan. Yaz Şarkıları'nda siyahi bir Amerikalı'ya âşık olup evlenen, Amerika'ya giden genç kız, filmlerdeki Amerikan rüyasının boşluğuyla karşılaşarak düş kırıklığına uğrar. Gemici baba, Gemici Sinbad filminden o denli etkilenir ki, kızına Şehrazat adını verir. Şehrazat, adından hoşnut değildir; küçük bir kızın taşıyamayacağı kadar ağır gelir bu ad ona; çünkü okulda arkadaşları onun adıyla (aslında yoksulluğuyla) eğlenmektedirler.
Öykülerinde merak unsurunu derece derece artırarak kullanan Füruzan, olay, durum ya da olguyu doğrudan, düz bir aktarımla sunmaz. Okurun da öykü metnine dahil olmasını, yaratıcı biçimde ipuçlarını takip etmesini bekler. Yaz Şarkıları'nda birtakım sözlerden, konuşmalardaki sezdirimlerden, Kerim Ali dayının başına gelenleri, akıbetini adım adım izleriz. Onun Bakırköy'de klinik tedavi gören bir ruh hastası olduğunu; gençliğinde karasevdaya tutulduğunu, sevdiği kızın intihar ettiğini, kendisine uygulanan şok tedavilerini ve en sonunda dünyadan göçüp gidişini... ayrıntılara tutunarak çözümleriz.
Füruza'ın çocuk karakterlerinin okulla ve eğitimle ilgili çelişkileri, bence önemlidir. O yıllarda daha fazla göze batan seçkincilik, yaşamın her alanındaki ayrımcılık,  eğitim kurumlarına da yansımaktadır. Parasız Yatılı'daki Sabah Eskimişliğin, Özgürlük Atları gibi öykülerindeki yoksul çocuklar, sınıfta hak ettikleri ilgi ve kabulü göremezler, ne öğretmen ne de yöneticiler değer verir onlara. Kızılay mutfağından yemek yerler. Başarıları görmezden gelinir. Öğretmenler katı, sevgisiz ve aşırı kuralcı davranırlar. Eski önlükleri nedeniyle bazı çocukların yoksullukları hatırlatılır:"Öğretmen tırnaklara bakacak, oysa kemirilmiş sıskacık ellerimi saklayacak yer de yok, okul önlüğüm gittikçe soluyor, soluyor; öğretmen, sevgisiz, soğuk, yorgun." Eğri büğrü ayakkabıları nedeniyle çocuklar alay ederler öyküdeki kızla. (Sabah Eskimişliğin) Sevda Dolu Bir Yaz'daki Yaz Şarkıları'nda da okulun rengi gridir; eğitimin rengi gridir, kurşun rengi bir ağırlıkla ezer yoksul çocukları. Eskimiş önlükler de griye döner; kurşun rengiyle ağırlaşır yoksul kızın bedeninde. Okula gitmeden alfabeyi söken, çabuk kavrayan, belleği güçlü olan Şehrazat, erken yaşta, kendisine bol gelen okul önlüğü giydirilerek okula gönderilir. Birkaç gün öncesinde tesadüfen babası ve annesini sevişirken gördüğü için ruh durumu sarsılan, sık sık ağlayan küçük kızın sorunlarının başka bir boyutu, okul korkusudur. İncinmiş ruhsal durumu, korku nedeniyle daha zorlu bir hal alır. "Bu kurşun rengi girişte sıralanan odaların ortasındaki yüksek kapılı odanın iki yanındaki büyük saksılarda devetabanları vardı. Onlar da koyu kurşun rengine dönmüşlerdi. " diye anlatır küçük kızın bakışıyla. (İkinci Yaz Şarkıları ) Daha ilk günde, katı ve ruhsuz bir eğitim anlayışı kuşatır kızın çevresini. Sesler buyurgandır; okul kuralları dikte edilmektedir. Düzen, intizam, çocuğu hizaya getirme esastır bu eğitimde. Aynı öyküde, "Öğretmen ve yöneticiler birbirine benzer ses tonlarıyla aynı vurgularla konuşarak, benzer devinimlerle davranırlar. Bakışlarından, bulundukları ortama uzaklaştırıcı bir şeyler geçer." İlk günde, çevresine duyduğu çocukça ilgi ve merakla pencere içine girip oturan ve dışarıdaki çam ağacını seyreden küçük kız, öğretmenin kendisine bağıran sesiyle bir anda ürker. Azarlanır yaramazlığından dolayı. O da yoklamada adını (Şehrazat) söylememeyi ısrarla sürdürür. Aşağılayıcı, buyurgan, yargılayıcı, soğuk bir davranış sergiler öğretmen. Çocuk ruhunu ve eğitim psikolojisini hiç bilmiyormuşçasına davranmaktadır. O gün öğleden sonra onu ikinci sıradan alır ve en arkadaki beşinci sıraya oturtur. Küçük kız sevinir; çünkü çam ağacına daha yakındır. İğne şeklindeki çam püsküllerinin pencereye dokunurken çıkardığı tıs tıs seslerini daha yakından duyacaktır. "O ilk büyük azarlanmadan sonra öğretmenin anlattıklarına duyduğum ilgi yitmişti." diye anlatır küçük kız. Ders dışındaki her şeyle ilgilidir artık; çünkü o bir çocuktur ve bu durum göz ardı edilmiştir: "Dışarıda yankılanan bir kapının çarpışı, merdivenlerden hızla inen topuk seslerinin arasına karışan buyurucu ünlemlerin kesilivermesiyle beliriveren dış sessizlik, okulun koyu kurşun rengiyle örtüşüp beni sarıyor, yerimden uzaklaştırıyordu. Öğretmenin tekdüze anlatışını bölen bir vapur sesini peş peşe gelen tren düdükleri silip yok ediyordu."  Bu olaylardan sonra hastalanıp yatağa düşen küçük kız, uzun süre okula gidemez. Hastalığın ne olduğu da pek belli değildir; kaynağında ruhsal bir sorun; okul korkusu olduğu sezdirilir. Küçük kız, zeki bir öğrenci olmasına rağmen yıl sonunda ancak "iyi" derece ile geçer. Öykü boyunca bu kurşun rengi ağır eğitim sistemi içinde uğraş veren kız, yavaş yavaş ilerler; onca yoksulluğa ve acıya rağmen lise ve üniversite öğrenimini tamamlayarak avukat olur. Artık, yoksulluktan ve onun getirdiği her türlü olumsuz yaşantılardan nefret eder durumdadır. Eğitimdeki olumsuz koşullanmaların çocuklardaki kötü etkileri Birinci ve İkinci Yaz Şarkıları'nda, Füruza'ın derinlikli bakışıyla gösterilir böylelikle. Bir ailenin yoksulluk, ölüm, borç ve hastalık batağındaki savrulmalarını etkilenerek okuruz. Yoksul aile çocuklarının hor görüldüğü eğitim ortamları çocukta ve giderek yetişkinlikte onulmaz izler bırakacaktır.
Benim Sinemalarım'daki Temizlik Kolu öyküsünde benzer bir durum sergilenir. Öyküde Rumeli göçmeni yoksul bir ailede Nine, anne-babası olmayan torunu Hediye'yi ezdirmemek ve onu yoksullukları nedeniyle okuldakilerin aşağılamalarından korumak ister. Sınıfta yoksul oldukları için temizlik koluna sürekli Hediye ile Şahver seçilmektedir. Nine durumu dinledikçe, çekindiği için babasının üç ay önce öldüğünü öğretmene söyleyemeyen torununun sınıftaki ezilmiş durumunu sezer. Üstelik kurşun rengi solmuş ve kısalmış önlükleriyle en arkada kaybolan ve öğretmenin mutlaka siyah saten önlük almaları buyurmasıyla şaşırıp kalan kız için her şey karanlık satene kesilmiştir. Nine, "herkes sırayla temizlik kolunda görev almalı" diye öğretmene söylemezse torununa önlük almayacaktır. Küçük kız zorda kalır; yengesinden yardım ister ve güç bela Nine'yi razı ederler. Burada eğitim ortamının acımasız katılığına ve sınıfta ailelerin toplumsal durumuna bağlı rol dağılımına bir gönderme yapılmaktadır.
Parasız yatılılık, eğitim sistemi içinde yoksul çocuklar için tek kurtuluştur. Bu durum, büyük kentlerde taşralı olma durumunu da temsil eder. Zekâ ve başarısıyla bu zorlu sınavı aşınca yükselme olanağı verilir yoksul ve yetim çocuklara. "Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler." (Parasız Yatılı) cümlesi çok manidar bir biçimde durumu özetler.
Şiir, resim, müzik, sinema ve öteki güzel sanatlara açılan koridorlar gibidir Füruzan'ın öyküleri. Bunların odağındaki asıl unsurun "sanat" olduğu söylenebilir.
Yazar, öykülerde varlığını duyumsatan yaşamın sonsuz sarmalıyla evreni kucaklar; yıldızlara 'merhaba' der, saman yolunda yürür. Çocuk düşlerinin en masalsı serüveni ondadır. Karasevda yüzünden içine kapanıp hiç konuşmayan Kerim Ali dayısı, küçük kızın rüyalarında konuşur, şarkı söyler. Bir gece de gökyüzünde uçar küçük kız: "Göğün sonsuz boşluğunda istediğim yöne kolayca kayabiliyorum. Dedemin sokağındaki gösterişli evin Selahattin Beylerin konağı denen o yerin damında çocuklar kara önlükleriyle, ellerindeki okul çantalarıyla sıralanmış, kıpırtısız duruyorlar. Bir okul görmemiş olduğum için onların orda okuduğuna karar veriyorum. Hiç mutlu görünmüyorlar. Küme halinde duran çok parlak bir yıldız adacığına dalıyorum, daha da yukarda olanlara bakarken, iki yıldız peş peşe boşluğa kayıp siliniveriyorlar. Burnuma gelen kesilmiş, serin taze çimen kokusunun yıldızların kokusu olduğunu öğreniyorum." ( Birinci Yaz Şarkıları)
Ferit Edgü, "Benim yazarlarım, kendilerine baktıklarında başkalarını gören, başkalarına baktıklarında kendilerini kucaklayan ve düşlerinde yaşama, yaşamlarında düşlere yer verenlerdir. Düş yoksa yazınsal yaratıcılık da yoktur." der.(Öykü Teknesi Dergisi, sayı:1; Ocak-Şubat 2008, s:2) Bence Füruza'ın yaratıcı evrenini de kapsamaktadır bu sözler; bütün gerçek sanatçıların evrenini kapsadığı gibi.

Hülya SOYŞEKERCİ      

hulyasoysekerci@yahoo.com

VİRGÜL Dergisi, Mart 2008

Dumansızlar

Muhalif Kültür Kitaplığı

25/2/2009 · Kategori: Kitap

 •  Anasayfa                                                       
Rıfat Ilgaz Arşivi  •  Taşköprü'den Bakış   Kastamonu Net (Blogcu)   •  Şiir Sayfası •   Öykü  •  Sinema   Atatürk •  Edebiyat  •  Roman Yazıları Politika  • A.Alsah Blogları AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07 • AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07 • EdebiyatGündemi / Kasım '05 • EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05 • GünDem / Haziran '07 • Günden Güne / Haziran '06 • GüneşeKarşıYürümek • İşte Öyle Bir Şey • Günlerin Getirdiği / Mayıs '06 • KastamonuNet / Aralık '05 • Okudukça • ÖykülerÖykücüler / Aralık '05 • RomanYazıları / Aralık '05 • RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06 • ŞiirlerŞairler / Aralık '05 • Taşköprü'denBakış / Kasım '05 • UmudaYolculuk / Mayıs '06 • YedinciSanat / Aralık '05 • YenidenDergi / Haziran '07 • YeniDergi / Ocak '07 • YeniGüneTürkü / Ocak '07 
ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..." 
                               •
ALİ ŞAHİN (a.alsah) / TÜM YAZILARI

Muhalif Kültür Kitaplığı


100 Temel Eser - Hazırlayan: MaviMelek

Yeraltından Notlar – Dostoyevski
Cinler- Dostoyevski
Karamazof Kardeşler- Dostoyevski
Suç ve Ceza - Dostoyevski
Siddartha – Hesse
Bozkırkurdu- Hesse
Klingsor’un Son Yazı - Hesse
Minima Moralia - Adorno
Sokrates Savunuyor - Platon
Faust- Goethe
Genç Werther’in Acıları- Goethe
İlahi Komedi - Dante
Böyle Buyurdu Zerdüşt- Nietzsche
Binbirgece Masalları
Büyülü Dağ-Thomas Mann
Niteliksiz Adam-Musil
Özgürlüğün Yolları-Sartre
Bulantı-Sartre
Yabancı-Camus
Madama Bovary-Flaubert
Sefiller- Hugo
1984- Orwell
İnce Memed- Yaşar Kemal
Uluma – A.Ginsberg
Dava-Kafka
Şato-Kafka
Değişim – Kafka
Lolita – Nabokov
Ulysses - Joyce
Drakula-Bram Stoker
Silmarillion- Tolkien
Yüzüklerin Efendisi-Tolkien
Otomatik Portakal-Burgess
Çavdar Tarlasında Çocuklar-Salinger
Toza Sor-Fante
Fareler ve İnsanlar-Stainbeck
Aylak Adam-Atılgan
Tatar Çölü-Dino Buzatti
Şiirler – Ömer Hayyam
Anarşist Etik - Kropotkin
İlyada-Homeros
Odysseus - Homeros
Türlerin Kökeni - Darwin
Hamlet- Shakespeare
Macbeth - Shakespeare
Totem ve Tabu – Freud
Cinsiyet ve Psikanaliz – Freud
Arthur’un Ölümü - Sir Thomas Malory
Mesnevi – Mevlana
Oz Büyücüsü - L.F.Baum
Çıplak Şölen – Burroughs
Amerikada Alabalık Avı –Brautigan
Yolda – Kerouac
Denizin Çağırışı – Bilbaşar
Açlık – Knut Hamsun
Seçme Konuşmalar - Konfüçyus
Ağır Roman – Kaçan
İstanbul Dörtlüsü (Rock’n Roman) – Hikmet Temel Akarsu
Tutunamayanlar – Atay
Ses ve Öfke – Faulkner
Antigone- Sophokles
Karanlığı Taramak – Philip K. Dick
Alis Harikalar Diyarında – L.Caroll
Yüzyıllık Yalnızlık – Marquez
Savaş ve Barış – Tolstoy
Robinson Crusoe – Daniel Daefo
Sönmüş Hayaller- Balzac
Lady Chatterley’in Aşığı –D.H.Lawrence
Tanrı ve Devlet - Bakunin
Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni - Engels
Oblomov - Gonçarov
Azab-ı Mukaddes – Neyzen Tevfik
Kırmızı ve Siyah – Stendhal
Juliette – Marquis de Sade
Martin Eden – Jack London
Buzul Çağının Virüsü – Bener
Malina – Bachmann
Zaman ve Varlık Üzerine – Heidegger
Don Kişot – Cervantes
Babalar ve Oğullar – Turgenyev
Frankestein – Shelley
Kayıp Zamanın İzinde - Proust
Oliver Twist - Dickens
Arzın Merkezine Seyahat – Jules Verne
2001 Uzay Macerası – Clarke
Zaman Makinası – Wells
Dune- Herbert
Tractatus- Wittgenstein
Yengeç Dönencesi- Miller
Kapital - Marx
Dövüş Kulübü - Palahniuk
İphinegeia Auliste- Euripides
Fahrenheit 451 - Bradbury
Reading Zindanı Balladı – Wilde
Muhteşem Gatsby – Fitzgerald
Cesur Yeni Dünya - Huxley
Kötülük Çiçekleri – Baudelaire
Kırmızı Ot – Boris Vian
Maldororun Şarkıları – Lautreamont
Gecenin Sonuna Yolculuk - Celine

"Yağmurdan Kaçırılan Kuş Kafesi" | Jale Sancak

25/2/2009 · Kategori: oyku

"Yağmurdan Kaçırılan Kuş Kafesi" | Jale Sancak

"SULUKULE ISSIZLIĞIN KUCAĞINDA BUGÜN..."

Ben Sulukule'de doğdum
Babam Sulukule'de doğdu
Dedem Sulukule'de doğdu
Çocuklarım Sulukule'de doğdu
Burada benim tarihim var
Sizin için ara olan yerde İstanbul var.
Hepimiz Sulukuleliyiz,
Sulukule İstanbul'dur.

(Sulukule'deki bir duvar afişinden)

Yuh olsun be! Ruhum hâlâ acı çekiyor be! Nasıl bir ruh bu anlamadım yahu! Terk-i dünya ettim güya, hâlâ Sulukule'de Roman inadıyla dolaşmakta ruhum! Ah be mezarda da başıma bela be!

Gırnatacı Sami'nin ruhu bir vakitler yaşadığı evin önüne dek geldi. Bahçede yalnız bir incir ağacı, incirin dibinde Sami'nin oğluna miras bıraktığı, kırk yıllık yayları pırtlamış koltuk, ayağı kırık ceviz sehpa, sehpanın üstünde üç şarap şişesi, yeşermemiş, kalık toprağın üstüne bırakılmış birkaç bira kutusu, kediler hafiften kafayı bulmuş olmalı, şişelerle sevişmekte… Yani her şey Sami'nin bıraktığı gibi.

Ah bu tuhaf, sancılı ruh, ah!

Sokaklarda iplere asılmış çamaşır manzarası, ahşap ve kâgirlerin, yani numaralanmış evlerin üzgün hafızası ve çocukları bekleyen asırlık çınar ağacı, hani bir dokunsan bin ah işiteceksin, az ötede terk edilmiş bir at arabası, kapı önlerinde sigara tüttüren, vaktinden önce kocamış, saçları oksijen sarısı gacılar, küfür kıyamet çocuklarına bağıranlar, öte yanda çocukların yaygarasını umursamayan gamsız analar, dövülüp de cami duvarına serilmiş yıprak halılar, salına salına dolanan badem gözlü, taş gibi kızlar, odalardan sokaklara taşan arabesk şarkılar, arada bir uyuntu bir tef sesi, hevesi kaçmış bir zil, ağlamaklı bir pandele,(1) bakma bu dokuz sekizlik gezintiye, o eski cümbüşler şimdi hayal, neşe-i muhabbet desen aynen öyle, yağmur hafiften, pabuçlara sarı bir çamur sırnaşmakta, Romanlar aslında yıkıma mıkıma pabuç bırakmamaktan yana. Belediyeye de, başkabakana da ateş püskürmeler gırla. Seçim yakın, baksınlar bakalım onlardan oy alabilecekler mi bu defa? Yok öyle köfte abicim, hem bizi Sulukule'den et, hem de oy iste, o ne âlâ!

Nurgül Pembegül, kimseye çaktırmadan gözyaşlarıyla çıktı evden. Bugün günlerden ne? Mayısın ikinci pazarı, yani anneler günü! Şıpıdık terliklerini sürüye sürüye yürüdü, gelip geçen kimseye bakmadı, yüz vermedi birine bile, omuzlarını çökertmiş yüküyle birlikte bitişik evin bahçe duvarına çöktü. Anam öleli üç yıl oldu mu? Oldu. Ona Topraktepe'de bir mezar yaptırdı mı? Yaptırdık. Adasını paftasını parselini aldık mı? Aldık. Tapusunu? Onu da. Sonra mezarı başkasına sattılar mı? Sattılar. Anamın üstüne başkası gömüldü mü? Gömüldü. Anamın mezarı kayıp mı? Kayıp.

Kıytırık bir yağmurun altında Sulukule vallahi ve billahi de hüzün deryası. Tırnak Memet, "ekmek yok, para yok, iş yok, sokakta kalıyorum" diyerek yoldan geçen yabancılara sarkmakta, hüznü yırtsa yırtsa plastik bidonda ritm tutan küçük kız yırtar, amma velakin o da ritmin içinde kaybolup kaybolmamakta henüz kararsız. Saksılardaki sardunyalar, begonyalar, camgüzelleri kararsız. Şarapcı meyhanesinin sarmaşığı… belkisi yok o da öyle. Bu yıl ilkyaz enikonu hayırsız. Kemancı Ali, yedi göbek Sulukuleli ve gözleri dumanlı gri, aynı zamanda şimdiki dernek başkanının babası, çok uğraştı kurtarsın diye mahallesini, hani nerdeyse çalmadık kapı bırakmadı, dil dökmedik muhterem zat, lâkin nafile. Sulukule yıkılacak ya da kaldırılacak, ikisi de aynı kapıya çıkıyor zaten, eski Sulukule yok olacak, Romanlar Taşoluk denilen cehennemin bir bucağına alenen sürülecek.

Sulukule yağmurun altında bir kuş kafesi.

Kemancı Ali havayı koklayarak derneğin bahçesine girdi.

Tuhaf ruh Sami, hayattayken olduğu gibi aksayan sol bacağını sürüye sürüye üst sokağa doğru seğirtti. 3645… 3643… 3562… Pandeleci kıllı Sami'nin evi değil mi bu? 3557… 3558… Bu da tepsi kıçlı Zarife'ninki. Yuh ulan, hepsini numaralamışlar evlerin. Yollayacaklar bizimkileri buradan. Ne yapar be bu çileli millet oralarda? Zati dokuzyüz doksaniki'de teşkilat bastı buraları, kırdılar evlerin kapılarını, sazları kırdılar, eğlenceyi engellediler, ekmek parasını. Güya fuhuş yaparmışız evlerde be. Ne fuhuşu be! Amirim, biz müzisyeniz be, canavar değiliz. Hem de yedi sülaleden be. Dedem ud çalardı, halam cümbüş, amcam namlı klarnetçi, babam has darbukacı… Ben amcama benzemişim, na şunacık çocuğum, klarnete yazıldım. İstanbul bizi bilir be. Bizden sorulurdu gazinolar. Adnan Pekak'a, Adnan Şenses'e çok çaldık be, çok! Sonracığıma Sibel Can da buralardan çıkmıştır. Karagümrük iki adım, Karagümrük dedin mi Türkan Şoray bir, Sibel Can iki. Fuhuş bunun neresinde?

Kuruçınar, Çalı Çıkmazı, Neslişah, Zuhuri, surdipleri… Yıkılmaya hazır tapulu tapusuz evler, kirli sokaklar, kapkaç, tokar, diğer adıyla esrar, yoksunluğun katlanılmaz kokusu, parya muamelesi görmekten yorgun Sulukule ahalisi, usanık, ezgin ve olup bitenlerin sonucunda kindar. Aralarında yıkım olacak diye ruh halleri bozulup hastaneye düşenler, mal paylaşımı yüzünden birbirine girenler, cinayet işlemeye yeltenenler var. Anlayacağınız bizi birbirimize kırdıracaklar.

Hüzün birdenbire dağılıveriyor. Beyaz gelinliğiyle incecik, esmer güzeli bir kız evinden çıkıyor. Damat alesta, kapıda süslü mü süslü fiyakalı bir araba; gelinin anası, kardeşleri camda, çocuklar bahçeye üşüşmüş, akrabalar sokağa dizilmiş; zurna yaman mı yaman, oynak, kıvrak bir hava serpiliyor üstlerine; kız babası biraz alarga, belki yüzünü saklıyor, kaygılarını belki… Büyüdü de kızanı gelin oluverdi ne çabuk! Ne çabuk karışıverdi ele! Vay başıma!

Gelin arabasının kornası sabırsız, şoför abi, yani damadın kardeşi mutluluktan esri, sıkıyor havaya üç eli, şakası yok tabanca sahici, para zarfları atılıyor çocuklara, bir sevinç bir neşe; pembe ibikli horozun teki böbürlenerek dolaşıyor; biri çift kâğıtlı sarıyor, küçük bir kız çalmadan oynuyor; sen dur da namın yürüsün be Sultan mahallesi, ayrı gayrı yok herkes düğüne davetli.

Bir kadın eli uzanıyor usulca…

Sulukule yağmurdan kaçırılan bir kuş kafesi.

Kemancı Ali dumanlı gözleriyle kahveyi şöyle bir taradı. Allah vere de bir gazeteci ya da bir televizyoncu düşmüş olsun… Yok, yabancı yok aralarında, oğlan bizim kız bizim, hem dernek hem kahve burası, pişpirikciler, tavlacılar azınlıkta, okeye sardırmış delikanlılar, çayların biri geliyor biri gidiyor, iki orta kahve, köpüklü olsun, bir de sade, Kemancı Ali gibi çoğu işsiz artık, çaresizlikten bir rivayete kanıp define bile aradılar su kuyularında, ne ki bir şey çıkmadı. Şimdi umut derme çatma evleri satıp buradan bir an önce fıymakta. Elli metra kare yeri iki yüz bin liraya satıyorlar, tapuların nereye, kime gittiği belirsiz. Ola ki yakında milyarlık apartmanları dikecekler buralara. Bıçkın bir kadın dalıyor içeriye, dernek başkanına hesap sormaya gelmiş. Kahvenin bitişiğindeki top sahası kıraç, sol bekler, forvetler, kaleciler keşfedilme derdinde. Ali çok istemişti oraya okul yapılsın, çocuklar okusun, okusun da Sulukule'nin yazgısı değişsin, yoksulluk, cehalet bitsin. Kemancı Ali'yle gırnatacı Sami'nin ağzı neredeyse bir: Tamam bilinçli değiliz, ama kabadayı da değiliz be cancağazım, müzisyeniz biz, müzisyen!

Bir gazeteci gelmiş olsaydı, Ali ilkin bir türlü kapanmayan yarasını gösterecekti elbette.

Nurgül Pembegül bir sigara yakıp kahırla soluklandı. Annem Neziha Erdem'in mezar yeri Tokmaktepe / 4907. Cilt 33, sayfa 3. Sıra no'su 264 olarak kayıt düşüldü. Mezarın eni 1.20, boyu 2 metre. İsmail Bey, yani mezarlıklar müdürü, onu her defasında kapısından çevirdi. Ah keltroş İsmail Bey, Romanım diye, di mi? Romanım, on çocukluyum, okuma yazmam yok, mangırım yok, kocamdan dayak yerim diye, di mi? İyi de ben de senin gibi insan değil miyim? Ha? Anamın başında dua edip içimi dökemez miyim? Dalgın bakışları köşede çalmadan oynayan kız çocuklarına takıldı, efelenmeye hazır civanım delikanlılar, işsizlikten sararıp solmuş herifler… Yarın diye bir şey var mı bizim için? Yeşile boyanmış tarihi çeşmenin tatlı mı tatlı suyunu da kestiler. Kahrol emi mezarlıklar müdürü!

Bak sur duvarları da ağıt dokumakta be ablam, binlerce yıldır neler gördüler, kimler geldi kimler geçti, kimler kovuldu bu şehirden, kimler hırstan, hınçtan delirdi, kimler ayaklar altında ezildi kim bilir? Biz ne ilkiz ne de sonuncuyuz be ablacım. Yaz bak, sen bunu aynen böyle yaz. Ah bir gazeteci düşecekti ki bu gün, Ali iyice bir döktürsün.

Sulukule ıssızlığın kucağında bugün.

Zuhuri sokak, Kuru Çınar, Çalı Çıkmazı, Neslişah…

Ne arayan ne soran. İnsan hayatı pilaçka,(2) üstüne üstlük sipali nakka.(3)

Mahalleli topyekûn düğüne hazırlanmaktaydı ki, Sami'nin ruhu incir ağacının dibine, yayları pırtlamış koltuğa bir güzel kuruldu, 3558… 3681… 3713… on üç uğursuzdur malum… 3721, 3722… bir süre evlerin, sofaların, kırık camların çığlıklarını dinledi, şişenin dibinde birkaç damla şarap kalmıştı, şişeyi başına dikti, anılar ayaklandığında ruhların içip ağlayacağına kimse inanmazdı, sonra masada uyuklayan klarneti dudaklarına dayadı, şu bahçede ne cümbüşler, ne muhabbetler yaşanmış, yürekler nasıl da yıkanmıştı nağmelerle. Kediler kuyruklarını havaya dikip dikkat kesildi, çınar ağacı ürperdi, güvercinler takla üstüne takla, si bemoller uzayıp sokaklara dağıldı, Nurgül Pembegül bir an duraksadı, kemancı Ali yerinden sıçradı… Bu ses, bu klarnet, bu hovarda üfleyiş Sami ağabeyin üfleyişi değil mi?

Bu coşturan ve yürek yakan hava!

Ali besmele çekti, oynatıyor muyum ne?

Evvel zamanda Sulukule sokaklarında, annem Neziha Erdem'in bu üfleyişe âşık olduğu rivayeti dolaşırdı. Klarnet turlamaya çıktığında babam öfkeden kudururdu da, imansız klarnet gene de bizim kapının önünde nöbete dururdu. Aşk mıydı? Rivayete göre aşktı. Aşk, ayrılıktı. Öyle de olsa annem Neziha Erdem hiçbir vakit sevdaya kıydı mı? Kıymadı? Kocam beni alsın diye kapılarda yattığında, ona acımadı mı? Acıdı. "Ben mesut olamadım, bari kızım olsun" diye güçbela razı etmedi mi babamı? Etti. Eee annem Neziha Erdem'e nasıl kıydılar peki?

Taşlar silkindi, yıkıldı yıkılacak ahşaplar gidip geldi, rakamlar ayaklandı, 3721 güney batıya kanat açtı, 3722 kuzey doğuya, 3546 kıbleye indi, 3548 avazı çıktığı kadar bağırdı, ardına dek açık kapılar, pencereler çarpıp çarpıp kapandı, saksılar devrildi, sakız çamaşırlar iplere dolandı… yalnızca sokak soluğunu tutup dinledi. Nurgül Pembegül apacı inledi, "Sami amca hortladı mı ne?"

Düğüne gidiyoruz, düğüne! Kimi evlerde bir telaş, kravat bağlamayı beceremeyenler, dudağına ruj beğenmeyenler, gözlerine sürme çekenler, yeşil, mavi, mor, allı güllü giysiler, erkenden kafayı tütsüleyenler… Umurunda mı? Oturamaz, yerinde duramaz oldu kemancı Ali. Baktı, kahvede kimsede tık yok. Her şey olağan, yani her zamanki höpürtüler, pul şakırtıları, acaba bizim iki göz haneyi kaça okuturuz hülyaları... Öyleyse bu sesi ondan başka duyan da yok. Öyleyse keçileri kaçırıyor usuldan usuldan. Bir ölü klarnet çalsın… Yok, daha neler! Ondan başka biri çıkıp da klarneti böyle çalsın… onun da mümkünü yok. Ne ki aldanması da imkânsız, kulağının pası ilk bu sesle silindiydi çünkü.

Esmer güzeli gelinle, mahcup damat salona girdiler, düğün Trakya karşılaması ile açıldı. Sami, kıvırta kıvırta, göbeceğini ata ata yürüyen Nurgül Pembegül'ün ardından hüzünle baktı. Ahh ah, anasının tıpkısının aynısı!

Nurgül ayırdına varmadan adımlarını ve bedeninin her yanını Sulukule göğünü tutan ezgiye uydurmuştu, öylece de yürüyüp ağlaya oynaya kahveye yollandı. Onun bu halini gören kemancı Ali, şaşkınlıkla uzun bir destur çekti, bu da mı oynattı ne? "Kız dur!" dedi, "sıyırdın mı balataları?" Anlamadan baktı ona Nurgül Pembegül, "Şey… şu şey var ya Ali abi, şu…"

Gözyaşı sağanağı, durmak bilmeyen, durmadan kıvrılan kalçalar, üzüntüsünü öfkeye dönüştürdü, sigarasını hırsla atıp Ali, pabucunun ucuyla ezdi, "Bak mezar lafı falan etme, çekemem bu gün, zırnık çekemem! Zaten kafayı yiyecem be bacım! Soluğu alan burada!"

"Yok be" dedi Nurgül, "onun için gelmedim. Sesi duyuyor musun, sesi?”

Gırnatacı Sami üflemenin en hasında almış başını gidiyordu.

SAVUR SAÇLARINI EGE

18/2/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_ Alsah_

 •  Anasayfa                                                       
Rıfat Ilgaz Arşivi  •  Taşköprü'den Bakış   Kastamonu Net (Blogcu)   •  Şiir Sayfası •   Öykü  •  Sinema   Atatürk •  Edebiyat  •  Roman Yazıları Politika  • A.Alsah Blogları AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07 • AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07 • EdebiyatGündemi / Kasım '05 • EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05 • GünDem / Haziran '07 • Günden Güne / Haziran '06 • GüneşeKarşıYürümek • İşte Öyle Bir Şey • Günlerin Getirdiği / Mayıs '06 • KastamonuNet / Aralık '05 • Okudukça • ÖykülerÖykücüler / Aralık '05 • RomanYazıları / Aralık '05 • RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06 • ŞiirlerŞairler / Aralık '05 • Taşköprü'denBakış / Kasım '05 • UmudaYolculuk / Mayıs '06 • YedinciSanat / Aralık '05 • YenidenDergi / Haziran '07 • YeniDergi / Ocak '07 • YeniGüneTürkü / Ocak '07 
ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..." 
                               •
ALİ ŞAHİN (a.alsah) / TÜM YAZILARI

Öykü Günlerinde Egeli Kadın Yazarlar Platformu üyeleri ağırlıklı olarak yer almıştı doğal olarak... Bu vesile ile arada verilen çay molasında Hüseyin Altınpulluk ile kitap sergilerini gezerken Zübeyde Seven Turan'la  tanıştık. Zübeyde Hanım benim Çorum Öğretmen Okulunda arkadaşım olan Ayhan Altay'la Kargı'da tanışmış ve birlikte çalışmışlar: Biri Mal Müdürü, Biri ise Töb- Der Kargı Şube Başkanı. İlginç anıları vardı Zübeyde Hanımın. Özellikle sürgün edilen 9 öğretmenin atamasına karşı "Bu masa 9 can etmez" diyerek direnişi, çok onurlu bir karşı koyuştu.78'lerde MC döneminde Ülkücülerin yoğun olduğu yörelere atanan devrimci öğretmenlerin can kaygısını içinde duyması, sanırım analık güdüsünün bir bağışıydı diye düşünürken daha o günlerde evli bile olmadığını vurguladı... Bunları yazıyor musunuz dedim.. Evet yanıtını aldım. mutlaka paylaşılması gereken anılardı çünkü.

SAVUR  SAÇLARINI  EGE

 

Savur Saçlarım Ege – Öyküler, Egeli Kadın Yazarlar Platformu, İzmir, Nisan 2008, 196 Sayfa, Afrodisyos- Sanat Yayınları:  6 / Kitap; Egeli Kadın Yazarlar Platformu (EKYAZ) üyesi 27 Egeli kadın yazarın "Ege ve Kadın" üzerine yazdığı 27 öyküden oluşuyor. “Savur Saçlarını Ege”de “ Egeli Kadın Yazarları Platformu” üyelerinden; Ayşe Aysel Güntürkün, Belma Özgün, Buket Akaya, Emel Denizaslanı, Emel Kayın, Esra Omdan, Gönül Çatalcalı, Gülseren Engin, Güzin Oralkan, Handan Gökçek, Hülya Soyşekerci, Hüsnan Şeker, İnci Gürbüzatik, İncila Çalışkan, Nesrin Özyaycı, Nevzat Süer Sezgin, Oya Uslu, Raşel Rakella Asal, Saime Bircan, Sevim Korkmaz Dinç, Seviye Merih, Sultan Su Esen, Tülin Çetin Bektaş, Vicdan Efe, Zehra Ünüvar, Zeliha Akçagüner, Zübeyde Seven Turan’ın birer öyküsü yer alıyor.

 

İçindekiler:

ACIYI PAYLAŞMAK / Zeliha AKÇAGÜNER 11

HASRET / Buket AKKAYA 17

TELEFON / Raşel Rakella ASAL 25

DENİZ / Tülin Çetin BEKTAŞ 29

ACI ŞEKER / Saime BİRCAN 37

PAMUK ÇAPASI / İncila ÇALIŞKAN 43

DAĞ Esintisi / Gönül ÇATALCALI 49

ANNEANNEM / Emel DENİZASLANI 65

A.LDIM BAŞIMI / Sevim KORKMAZ DİNÇ 71

AKASYA / Vicdan EFE 75

KARANLIKTA KÜÇÜK KIRMIZI BİR IŞIK / Gülseren ENGİN 85

EGE’NİN DOLUNAYI / Sultan Su ESEN 91

BÜYÜKANNEM / Handan GÖKÇEK 101

KEZBAN KADIN / Ayşe Aysel GÜNTÜRKÜN 105

SABIRLIK / İnci GÜRBÜZATİK 111

MAVİ, IŞIKLI, HUZURLU VE YORGUN / Emel KAYIN 121

ÖZLENEN / Seviye MERİH 123

GÖRÜNDÜGÜ Gibi DEĞİL/ Esra ODMAN 127

TÜLSÜ / Güzin ORALKAN 137

MAVİ O'NU ÇAGIRIYORDU / Belma ÖZGÜN 139

MARTI / Nesrin ÖZYAYCI 143

ALEV ALEV / Nevzat Süer SEZGİN 153

EGE TESELLİSİ / Hülya SOYŞEKERCİ 159

DAVULUN SESİ UZAKTAN HOŞ GELİR / Hüsnan ŞEKER. 163

PAYENDE HALA / Zübeyde Seven TURAN 168

BİR İNSANLIK ÖYKÜSÜ / Oya USLU 179

TÜTÜNCÜ KADINLAR / Zehra ÜNÜVAR 187

***
En iyisi sözü onlara bırakalım, onlar anlatsın bize kendi kalemlerinden...

"Sevgili okurlar,

Egeli Kadın Yazarlar Platformu (EKYAZ), İzmir 'de kurulmuş, Ege'nin çeşitli kentlerinden üyeleri olan, proje kapsamlı çalışan, çe­şitli kültürel, sanatsal etkinliklere imza atan bir oluşumdur. Amacımız "Egeli Kadın Yazarlar" olarak kadın dayanışması ile daha geniş çevrelere ulaşarak bilgi, birikim ve deneyimlerimizi paylaşmak, bu an­lamda güçlenerek çoğalmaktır.

 

Yazının insan yaşamında en etkili iletişim araçlarından biri oldu­ğu gerçekliğinden yola çıkıp "Egeli Kadın Yazarlar Platformu" üye­leri olarak okurlarla farklı bir projede buluşmak istedik. Eğitimci ve öykücü yazar Gönül Çatalcalı arkadaşımızın "öykü kitabı" projesine bizler de yüreğimizi koyduk. Gerçekleştirdiğimiz etkinliklerle ulaşa­madığımız kişilere bir kitapla, kurguladığımız yaşamlarla dokunmayı amaçladık.

 

Öykülerimizin izleği kendiliğinden doğdu:

 

            Ege ve Kadın   .

 

            İki derya deniz                         .

 

Masmavi kıyıları, dağları, efsaneleri, efeleri, mutfağı, sıcakkanlı insanıyla Ege...

 

Sorunları, acıları, hayata katılımı, duruşu, güzelliği, dişiliği, anaçlığıyla Kadın...

 

Egeli Kadın Yazarlar olarak, "Ege ve Kadın "ı yazdık.

 

Kimimiz öykü alanında adı duyulmuş, bu alanda ürünleri olan kişilerdik; kimimiz başka dallarda kalem oynatan, zaman zaman öy­küler yazan ama "öykücü" olarak anılmayı beklemeyen, bu sıfatla tanınmayı "henüz" düşünemeyen kişiler...

 

Ama hepimiz bu projeyi içselleştirip katılımcı olmak istedik ve ki­taptaki yirmi altı öykü böylesine içten bir istekle dünyaya geldi. Zor doğumlardı elbette. Belirli bir izleği olan öyküler yazmak, düşüncemize bir çerçeve çizmek... Kadına ilişkin söyleyecek çok sözümüz vardı dağarcığımızda ama Egeli Kadın 'ı söylemeliydik. Öykülerimiz Ege kokmalı, Ege esintileri yaratmalıydı yüreklerde. Bunu başarmak istedik.

 

"Egeli Kadın Yazarlar" olarak Ege semalarında oluşan bir gökku­şağının altından geçmeliydik. İster dağ eteklerinden, körfezinden, is­ter kent/erinden, kasabalarından, isterse köylerinden, tarlalarından... O renklere bürünmeli, sınırsız çeşitliliği vermeliydi öykülerimiz...

 

Herkesin kaleminden, kalemince, kalemi kadar...

 

Editörlük çalışmalarım, biçimsel düzeltmeleri Gönül Çatalcalı ve Hülya Soyşekerci arkadaşlarımız yaptı ama ondan sonrasında her yazar kendi öyküsünden sorumluydu. Böylesi bir kararın amacı hem sınırlı hem de özgürce bir alan yaratmaktı kendimize.

 

"SAVUR SAÇLARINI EGE" yola çıktı artık. Uzun, coşkulu ama bir o kadar da çetin bir yola.

 

Yolcusunu bekleyen duraklar gibi o da okurunu bekleyecek. ''Yazın dünyasında yolu açık olsun" demekten başka bir şey gelmez elimizden.

 

Egeli Kadın Yazarlar Platformu " agk, s.7-8

Savur Saçlarım Ege – Öyküler, Egeli Kadın Yazarlar Platformu, İzmir, Nisan 2008, 196 Sayfa, Afrodisyos- Sanat Yayınları:  6

Arşiv: AlsahBlog/Öyküler-Öykücüler

15/2/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_ Alsah_

 •  Anasayfa                                                       
Rıfat Ilgaz Arşivi  •  Taşköprü'den Bakış   Kastamonu Net (Blogcu)   •  Şiir Sayfası •   Öykü  •  Sinema   Atatürk •  Edebiyat  •  Roman Yazıları Politika  • A.Alsah Blogları AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07 • AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07 • EdebiyatGündemi / Kasım '05 • EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05 • GünDem / Haziran '07 • Günden Güne / Haziran '06 • GüneşeKarşıYürümek • İşte Öyle Bir Şey • Günlerin Getirdiği / Mayıs '06 • KastamonuNet / Aralık '05 • Okudukça • ÖykülerÖykücüler / Aralık '05 • RomanYazıları / Aralık '05 • RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06 • ŞiirlerŞairler / Aralık '05 • Taşköprü'denBakış / Kasım '05 • UmudaYolculuk / Mayıs '06 • YedinciSanat / Aralık '05 • YenidenDergi / Haziran '07 • YeniDergi / Ocak '07 • YeniGüneTürkü / Ocak '07 
ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..." 
                               •
ALİ ŞAHİN (a.alsah) / TÜM YAZILARI

AlsahBlog/Öyküler-Öykücüler

• Arşiv

31/12/2005: Nice Nice Yıllara...
30/12/2005: OĞUZ ATAY/ UNUTULAN
30/12/2005: İnci ARAL/ Saman Kokusu
30/12/2005: Bir Öykü Tutkunu: Salim ŞENGİL
30/12/2005: Çağının Tanığı Öyküler: Şükran KURDAKUL
30/12/2005: Öykünün Annesi: Nezihe Meriç/ Adnan ÖZYALÇINER
29/12/2005: Bir Site: Edebistan/ ...ve Öykü Yazıları
26/12/2005: Türk Edebiyatı: Öykü Kitapları Kronolojisi 5 (1980- 1989)/ Ali ŞAHİN
26/12/2005: Türk Edebiyatı: Öykü Kitapları Kronolojisi 4 (1970- 1979)/ Ali ŞAHİN
26/12/2005: Türk Edebiyatı: Öykü Kitapları Kronolojisi 3 (1950- 1969)/ Ali ŞAHİN
26/12/2005: Türk Edebiyatı: Öykü Kitapları Kronolojisi 2 (1930- 1949)/ Ali ŞAHİN
26/12/2005: Türk Edebiyatı: Öykü Kitapları Kronolojisi 1 (1867- 1929)/ Ali ŞAHİN
26/12/2005: Piraziz'den beride Çaloğlu Çeşmesi/ MÜSLİM ÇELİK
23/12/2005: Duygu UÇKUN/ Havva
22/12/2005: Hatice İle Alakuş/ H. İhsan SÖNMEZ
19/12/2005: Necati CUMALI/ Susuz Yaz
18/12/2005: ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZDE 12 EYLÜL YOK AMA VAR VAR! / (ÖMER LEKESİZ)
18/12/2005: KADIN ÖYKÜCÜLER (1910-1990) / (ÖMER LEKESİZ)
18/12/2005: Refik Halit KARAY/ Ayşe'nin Yazgısı
18/12/2005: İnci ARAL/ Gölgede Kırk Derece
17/12/2005: Taşköprü ve Kastamonu Linkleri
16/12/2005: Yaşar Kemal/ Turnalar
15/12/2005: Neşe CEHİZ/ Tren
15/12/2005: Osman ŞAHİN - Fıratın Cinleri/ Kayalara Vurmuş Suretin
15/12/2005: Türk Öykücülüğünün Gelişim Dönemleri/ Feridun ANDAÇ
15/12/2005: Neşe CEHİZ/ Kanlıca'nın Bakir Oğlanları
15/12/2005: Bekir YILDIZ/ Kara Çarşaflı Gelin
15/12/2005: 13 Aralık 1977'de Yitirdiğimiz Oğuz Atay'ı Bir Öyküsü İle Anıyoruz
Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini (1867- 2006) / Kronoloji
ÖYKÜ YARIŞMALARI 1- 2009 ORHAN KEMAL ÖYKÜ YARIŞMASI
MOR KALEM /FİKRİ UZUN
HOROZU VURDULAR /FİKRİ UZUN
MEKTUP /FİKRİ UZUN
63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009
II.OĞUZ ATAY-ÖYKÜ ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ
9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı
Dullar ve Reçeller
Öyküler- Öykücüler Arşivi'nden
Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik
*Gülbiye " / Öykü / Vicdan EFE
KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
ALİŞİM / FİKRİ UZUN
YILIN ÖYKÜ ÖDÜLÜ
HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
Hayatın kamera arkasının yönetmeniDün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.
Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri
NARLI BAHÇE
AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLÜ SONUÇLARI AÇIKLANDI
YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN

2009
Şubat 2009

2008
Aralık 2008
Ekim 2008
Eylül 2008
Ağustos 2008
Temmuz 2008
Haziran 2008
Mayıs 2008
Nisan 2008
Mart 2008
Ocak 2008

2007
Aralık 2007
Kasım 2007
Ekim 2007
Eylül 2007
Ağustos 2007
Temmuz 2007
Haziran 2007
Mayıs 2007
Nisan 2007
Mart 2007
Şubat 2007
Ocak 2007

2006
Aralık 2006
Ekim 2006
Eylül 2006
Ağustos 2006
Temmuz 2006
Haziran 2006
Mayıs 2006
Nisan 2006
Mart 2006
Şubat 2006
Ocak 2006

2005
Aralık 2005

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizi

3/2/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_ Alsah_

 •  Anasayfa                                                       
Rıfat Ilgaz Arşivi  •  Taşköprü'den Bakış   Kastamonu Net (Blogcu)   •  Şiir Sayfası •   Öykü  •  Sinema   Atatürk •  Edebiyat  •  Roman Yazıları Politika  • A.Alsah Blogları AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07 • AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07 • EdebiyatGündemi / Kasım '05 • EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05 • GünDem / Haziran '07 • Günden Güne / Haziran '06 • GüneşeKarşıYürümek • İşte Öyle Bir Şey • Günlerin Getirdiği / Mayıs '06 • KastamonuNet / Aralık '05 • Okudukça • ÖykülerÖykücüler / Aralık '05 • RomanYazıları / Aralık '05 • RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06 • ŞiirlerŞairler / Aralık '05 • Taşköprü'denBakış / Kasım '05 • UmudaYolculuk / Mayıs '06 • YedinciSanat / Aralık '05 • YenidenDergi / Haziran '07 • YeniDergi / Ocak '07 • YeniGüneTürkü / Ocak '07 
ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..." 
                               •
ALİ ŞAHİN (a.alsah) / TÜM YAZILARI


Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini (1867- 2006) / Kronoloji

Ali ŞAHİN
______________________________________________

2004'TE ÖYKÜ KİTAPLARI
Ali ŞAHİN

2005'TE ÖYKÜ KİTAPLARI
Ali ŞAHİN

2006'DA ÖYKÜ KİTAPLARI
Ali ŞAHİN



Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 1 (1867- 1929)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 2 (1930- 1939)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 3 (1940- 1949)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 4 (1950- 1959) / Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 5 (1960- 1969) / Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 6 (1970- 1979)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 7 (1980- 1989)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini -Taslak- 8 (1990- 1999)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini -Taslak- 9 (2000- 2006)/ Ali ŞAHİN

ÖYKÜ YARIŞMALARI 1- 2009 ORHAN KEMAL ÖYKÜ YARIŞMASI

3/2/2009 · Kategori: Duyuru

2009 ORHAN KEMAL ÖYKÜ YARIŞMASI


ANAFiLYA


 


Çukurova Edebiyatçılar Derneği, Çukurova’nın bağrından çıkmış Türkiye ve Dünya edebiyatına ölümsüz eserler vermiş yazarımız Orhan Kemal anısına, öykücülüğümüze yeni, özgün yapıtlar kazandırmak amacıyla öykü yarışması düzenlemiş bulunmaktadır.

YARIŞMA KOŞULLARI

1- Yarışmaya, kitap oylumunda, yayımlanmamış bir öykü dosyasıyla (60 sayfayı geçmemek kaydıyla) başvurulabilir.
2- Dosyalar 6 kopya olarak düzenlenecek, zarfın üzerine ve dosyaların hiç bir yerine isim yazılmayacak, her dosyanın sol üst köşesine beş harften oluşan bir rumuz yer alacaktır. Zarfın içine konacak kapalı bir başka zarfta, yazarın adı, soyadı, özgeçmişi, adresi ve telefonunun yer aldığı bir başvuru belgesi ile iki adet fotoğraf bulunacaktır.
3- Öyküler bilgisayar veya daktilo ile iki aralıklı olarak yazılmış olmalıdır.
4- Son başvuru tarihi: 15 Şubat 2009’tir. Bu tarihten sonra gelecek dosyalar değerlendirmeye alınmayacaktır.
5- Sonuçlar: 30 Mayıs 2009 günü açıklanacak, aynı gün tarihi ilan edilecek olan ödül töreni, Çukurova Edebiyatçılar Derneği’nde(ÇED) yapılacaktır.
6- ÖDÜLLER; Birincilik, İkincilik, Üçüncülük, Mansiyon ve ÇED Özel Ödülü şeklinde düzenlenmiştir.
7- Dereceye girenlere plaket ve kitap verilecektir.
8-Öykü dosyalarının gönderileceği adres; Çukurova Edebiyatçılar Derneği (ÇED) Cemal paşa Mah. 7 Sk. Karabucak İş Merkezi Zemin
Kat. No 90 (015073) Seyhan/Adana

E-Mail: halisetekbas@hotmail.com TEL: 0536.854 12 79

2009 Orhan Kemal Öykü Yarışması Seçici Kurulu:
Lütfiye Aydın
Zafer Doruk
Ferda İzbudak Akıncı
Aysu Erden
Murat Tuncel


Çukurova Edebiyatçılar Derneği
Yönetim Kurulu adına
Halise Tekbaş
Başkan

MOR KALEM /FİKRİ UZUN

27/12/2008 · Kategori: oyku

 •  Anasayfa                                                       
Rıfat Ilgaz Arşivi  •  Taşköprü'den Bakış   Kastamonu Net (Blogcu)   •  Şiir Sayfası •   Öykü  •  Sinema   Atatürk •  Edebiyat  •  Roman Yazıları Politika  • A.Alsah Blogları AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07 • AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07 • EdebiyatGündemi / Kasım '05 • EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05 • GünDem / Haziran '07 • Günden Güne / Haziran '06 • GüneşeKarşıYürümek • İşte Öyle Bir Şey • Günlerin Getirdiği / Mayıs '06 • KastamonuNet / Aralık '05 • Okudukça • ÖykülerÖykücüler / Aralık '05 • RomanYazıları / Aralık '05 • RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06 • ŞiirlerŞairler / Aralık '05 • Taşköprü'denBakış / Kasım '05 • UmudaYolculuk / Mayıs '06 • YedinciSanat / Aralık '05 • YenidenDergi / Haziran '07 • YeniDergi / Ocak '07 • YeniGüneTürkü / Ocak '07 
ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..." 
                               •
ALİ ŞAHİN (a.alsah) / TÜM YAZILARI

MOR KALEM

          Cumhuriyet öncesi her hangi bir okul olmadığı gibi, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da Merkez Ortaköy ve çevresinde “yeni yazıyla” öğretim yapan bir okul yoktu.

                Oğlunu “okutmayı” aklına koydu Topal Bayram. Cumhuriyet yönetimi ve okuma yazmanın önemini kavramıştı.

 “Hele bir büyüsün” dedi.

Ankara Çubuk ilçesinde nal-mıh, urgan-bez satardı. Bir ev tutacak, oğlunu yanına alıp okutacaktı.

 

Köyde okul yoktu. “Mektep” zamanı gelen çocuklar,  mahalle mektebine gidiyordu. Mektebe gitme yaşı gelmeyen, mektebe gidemeyen çocuklar, kendinden önce gidenlere imrenir, bir an önce büyüyüp kendisi de mektebe gitmeyi arzulardı.

Kuranı öğrenmeli, ağzı dualı olmalı, öte dünyada annesine babasına ve yakınlarına cennetin kapısını açmalıydı.

                Mektep zamanı gelmeyince hoca mektebe koymaz, onlar da gidemezdi. Hava sıcaksa sokakta harmanda, soğuksa, ahırda ağılda oynarlardı.

Davar ağılında oyun oynadıkları, her yanını pire sarıp eve geldiği gün, ninesi çardakta giysilerini tümden değiştirip evden çıkartmadı. Giysilerini kazana atıp ocakta kaynattı.

Kavurga kavurdu, dibekte dövdü, kavut yaptı, pişirmek amacıyla kesip içini boşalttığı kabağın çekirdeklerini ayıkladı, sobanın üstünde kavurup, tırnaklarıyla soydu, torununa yedirdi.

Onu evde eyledi.(oyaladı)

“Oğlumun mektebe gittiği günü görür müyüm ki?” dedi içinden

Günler, günlük işlerle gelip geçti.

Torunu, bir iki yıl içinde boy attı, bebeklikten kurtulup, “çocuk” oldu.

Yuyup, aruca (arıca) giysi giydirdiği gün; torununun iki kolundan tuttu, önüne çekti:

 “Ay oğlum seni mektebe vereceğim” dedi.

Mektebe vermenin okumaya başlamak olduğunu biliyordu. Sevindi, ninesinin boynuna tırtıl gibi sarıldı.

Koca Ayşe, bir kabağın yanına iki hamullu (bazlama) ekmek koydu, hiç kullanılmamış ön bezine sardı, torununu sırtına bindirdi,  Merkez Orta Köyün İmam Mahallesine gitmek için yola çıktı.

Hoca keşiği sırası İmam Mahallesindeydi. Keşik hangi mahallede ise, hoca çocukları o mahallede okuturdu.

Ninesi torununu sırtına bindirmeyi, torunu da ninesinin sırtına binmeyi severdi.

Koca Ayşe; yaşlı, iri yarı, dinç birisiydi, Olur olmaz yükten etkilenmezdi.

Koca Ayşe’nin bir elinde poğ, öteki elinde değneği, ara sıra değneğe dayanarak yürüdü. Gücü yerindeydi de yürürken iki büklüm yürürdü.

Uzuncuğun sırtından sıyrılıp düşme tehlikesi yoktu.

                Ninesinin sırtına upuzun yattı, boynundan sarıldı, başını iki omzu arasına yatırdı, beşik gibi sallanan ninesinin sırtında, uyumadan “mektebin” önüne geldiler.

Mektep, tek katlı, tek delik tek camlı, duvarları üst üste ağaç diziliydi. Üst üste dizilen ağaçları güneş yakmış, ağaçlar çatlatmış, sarıçam ağaçları, koyu kahverengine dönüşmüştü.

Koca Ayşe, torununu sırtından indirdi, kendine çeki düzen verdi, tek eliyle torununun yüzünü sildi, elinden yapıştı, mektebin kapısından içeri girdiler. “Talebeler” onlara, Uzuncuk hocaya baktı.

Hoca; derli toplu aksakallı, sevecen biriydi.

Koca Ayşe, poğu hocanın önüne yere koydu. Oldukça kibar, yumuşak bir ses tonuyla: “Hoca Efendi; gayrı mektebe başlatalım.” dedi.

Torunu, ninesinin eteklerinden yapışmış, kafasını bacağına yaslamıştı.

Hoca, belli belirsiz gülümsedi, kafasını iki kere aşağı yukarı oynattı.

Adını sordu:

“Uzun” dedi. Hoca, soyadını sormadı. O zamanlar soyadı önemli değildi.

Ninesi elini bırakınca, o da gitti, önceden çoğunu tanıdığı çocukların arasına diz üstü oturdu. Onlar gibi sallana-sallana, bağıra bağıra okumağa başladı.

Mektebe çabuk alıştı.

Günler geçti, namaz surelerinin bir bölümünü öğrendi. Daha önceki yıllarda gelenler, Mushaf’ı okuyor, herkes onlara hayranlıkla bakıyordu.

Sırayla namaz sureleri öğrenilir, sonra  Mushaf’a geçilirdi.

Her öğrencinin sabakı (ders konusu) başka olurdu.

Sırası gelen hocanın önündeki mücürenin (küçücük masa) önüne diz üstü oturur, ders konusu ne ise okur, bilirse, hoca ona “geç” der, bir ileriki konu ne ise, ondan bundan o konuyu öğrenmeye çalışır, hoca da eksiklerini tamamlardı.

Eğer “talebe” dersini bilemediyse, hoca ona: “Öğren de gel” derdi. Bu lafı işiten, o gün için o sabaktan (dersten) kalmış demekti.

Sabahtan öyleye kadar derse ara verilmez, sallana-sallana, bağıra-bağıra herkes dersini okurdu. Hoca; bağırana, sallanana kızmaz, okumayıp birbirini dürtükleyene sessiz oturana kızardı. Kimi zaman önüne çağırır, “âlemi ibret” için tekme tokat döver, kimi zaman da ucu eğri uzun sopasıyla dıdıklardı. Ucu gagaya benzeyen sopayla gagalanmak, cezaların en “ehveniydi”. Daha, falakaya yatırılmak, tek ayaküstünde saatlerce dikilmek, bacakların arka büküntü arasına yarılmış odun koyup diz üstü oturmak vardı.

Çişi gelen, istediği gibi dışarı çıkamazdı. “Çetele” duvarda asılıysa, çeteleyi eline alıp dışarı çıkar, uygun bir yere çişini yapar dönerdi. Öğrenciler için yapılmış, ya da ayrılmış tuvalet yoktu.

İki kişi birden dışarı çıkamazdı. Dışarı çıkan, cetvele benzeyen, duvardaki çeteleyi eline alıp çıkardı. Çetele gelip duvara asılmadan bir başkası dışarı çıkamazdı. Daralsa bile, çetelenin gelmesini beklemek zorundaydı.

Gidiş gelişleri hoca denetlerdi.

Hocanın bulunduğu mahallenin “talebeleri” yemeklerini evlerinde yer, öteki mahalleden gelenler azıklarıyla gelirlerdi. Azıklarında; ekmekten başka, katık olurdu. Katıkları da: Üzüm, incir, kaya şeker, ekşi pekmez gibi yiyeceklerdi.

Katığı olanlar açıktan, olmayanlar gizli saklı yerlerde yerlerdi.

Kaya şekeri ısırılıp çabucak tüketilmez, bir ekmekten ısırılıp, dişleri ile iki parmak arasındaki şekerden azıcık kazınırdı.

O zamanlar kesme şekeri yok, kaya gibi “kaya şekeri” vardı. Kahve pişirmek, şerbet kaynatmak için, çekiç ya da keser tüğtüsü ile kırılırdı.

Başka yiyeceklerde tatlı yerine, şeker değil pekmez kullanılırdı.

Mushaf’ı okuyanların elinde; ağaçtan yontulmuş, oyularak işlenmiş, ”Güdecek” dedikleri bir araç vardı. Mushaf’ın satırlarını onunla güderek okurlardı.

Uzuncuk, o güdeceklerden birisini aldı, baktı, kokladı. Kokusuna bakılırsa,  ardıç ağacındandı.

Kime yaptırdıklarını araştırdı, “Kara Mıstık’a” yaptırmışlardı. Onu tanıyordu. Birlikte davar güderlerdi.

Kara Mıstığa gitti.

“Bana da bir güdecek yapıver” dedi.

“Mushaf’a geçince yapıveririm” dedi,Kara  Mıstık’ta.

Hiç ummadığı bu yanıt karşısında çok üzüldü.

Mushafa geçemedi ama  güdeceğin daha iyisini kendisi yaptı.

Okulda, “peştahta” denen uzun sıraların önünde; çul minder ya da tuz ekip kurutulmuş davar derisinin üstünde dizüstü otururlardı. Bacağını çeken, yorulan sıkılan olmaz, olsa da belli etmezdi.

Ninesi hocaya vereliden beri, iki yılda namaz surelerini zor öğrendi. Zaman-zaman hocanın verdiği “nasihatleri” hiç unutmadı.

Sofrada hapşırmadı, usluya karşı gelmedi, büyüğünden su istemedi, karşısındaki ona bilgi verirken, ya da bir laf anlatırken esnemedi, başkasında olmayan yiyecekleri, olmayanın gözü önünde yemedi, ekmeği yere atmadı. Elini yüzünü yıkarken suyu sıçratmadı. Tutumlu oldu.

Küfür etmenin günah olduğu tembihini tutamadı.

 

Babası, kendi anlatımıyla: “Yedi yaşından beri gurbette” idi. Dedesinin dedesinden bu yana, Ankara, Çankırı çevrelerinde, ilçelerinde ve köylerinde nal-mıh, urgan, bez satarlar, aylardan sonra köylerine gelirlerdi. Babası da, dedelerinin izinden gitti.

 Uzuncuk, babası köye geldiğinde, ardından omzuna, önünden kucağına atlar hasret giderirdi.

 Topal Bayram, köyün içini gezdi dolaştı, eve geldi. Yanan sobanın yanı başındaki sedire sırtüstü uzandı. Eşi Şerif kadın, hamur kesmiş, pişirmek için büyük tencereyle ocağa koyduğu suyun kaynamasını bekliyordu. Uzuncuk babasının karnına yüz üstü yattı. Herkeste olmayan akça gömleğinin akça düğmelerini oynadı. Babası da elleriyle oğlunun saçlarını okşuyor, “Altunum” diyerek seviyordu. Oğlunun saçları o yıllarda altın rengine yakındı. Babası için de oğlu, altın kadar kıymetliydi.

Babası bir ara doğrulmak istedi, Uzuncuk anladı. Babasının karnından, kalktı. Babası da doğruldu oturdu. Oğlu, sedirin dibinde ayaktaydı. Babasının kalkıp ne yapacağını izliyordu.

Topal Bayram, yattığı sedire bağdaş kurup oturdu, yutkundu, oğlunun yüzüne baktı. Elini lacivert ceketinin iç cebine atarken: “Seni okutacağım” dedi. Oğlu bir şey anlamadı. Zaten okuyordu.

Baba, cebinden çıkarttığı bir tomar kâğıtların arasından, sayfaları az yazılmış bir cep defteri çıkarttı, eşelediği kâğıtlar arasından bulduğu yarım kalemi, defterle birlikte oğluna verdi: “Hocaya selam söyle, sana yeni yazıyı öğretsin” dedi.

Oğlu, yine anlamadı. Yeniden, yeni bir şey gibi kavramlar da geçti aklından.

Kalemle defteri, kara bez çantasına koyan oğlu, ertesi günü mektebe varınca, sırası gelip hocanın önüne diz üstü oturduğunda, sabakına başlamadan:

“Hocam babamın selamı var. Bana yeni yazıyı öğretecekmişsiniz.” dedi. Hoca bozuldu,

“Ne, ne?” dedi.

“İkisini de hocam” dedi. Hemen toparlayıp, hocayı daha fazla kızdırmamak için.

“Babana selam söyle, iki karpuz bir koltuğa sığmaz” dedi. 

Söylemek istediği gerçek anlamı değil de, iki karpuzun bir koltukta taşınamayacağını anlamıştı.

Köye geldiğinde, olanları babasına anlattı. Babası güldü:

“Ben onunla konuşurum” dedi.

Verdiği kalem ve defteri istedi.  Uzuncuk verdi.

Topal Bayram kaleme baktı, ucu kütelmişti. Deftere baktı, bir iki yaprağına çizgi çizilmişti.

“Heh, bak işte böyle yazacaksın” dedi.

Yeleğinin cebinden, zincirle beline bağlı Tosya Çakısını çıkarttı, kalemin ucunu kalemtıraşla açmış gibi açtı. Defterin temiz sayfasına harfler yazdı. Birkaç kez okudu. Deftere yazdığı harflerin dördü üstte noktasız, dördü altta noktalıydı.

Babasının, defterine yazdığı bu harflerin sesli harfler olduğunu daha sonra anlayacaktı.

Okulda da, hoca yirmi dokuz harfi yazıverdi cep defterine. O mor kalemle. Uzuncuk ta, o harflere bakarak bir kaç kez yazdı, cep defterine.

Kimsede; kalem, defter, kâğıt yoktu.

Mektebin tüm “talebeleri” kalem ve defterine imrenir, bir çizgi çekebilmek için, dakikalarca yalvarır, ya da sıra ya girip sıra beklerlerdi.

Kalem; okulun el elmasıydı.

Önce en iyi anlaştıklarına, en yakınlarına, daha sonra da öteki çocuklara çizgi çizdirir, onların gönlünü alınca da babası ve hocasının defterine yazdıkları harfleri yazardı.

Ucunu ıslatınca, kalem daha belirgin ve patlıcan renginde yazıyordu.

Yarım kalemin dış yüzeyi de mor renkteydi.

Dil ucuyla ıslatılınca, daha belirgin ve renkli yazdığını kimseye söylemese de, sezmişlerdi.

Kürt Halit; muskayı öyle yazardı. Belki de ondan gördüler.

Sonunda Uzuncuk, ıslatarak çizgi çekmeği yasakladı. Yasaklamazdı da ucu çabuk bitiyordu. Kaşla göz arasında, ne edip-edip ıslatır, çizgiyi öyle çekerlerdi. O’ da kızar, ellerinden kalemini çeker alırdı.

En iyi gözetip koruduğu kalemiydi.

Harfleri öğrenmiş, hocanın deyimiyle: “iş, harfleri çatmaya”  kalmıştı.

“Böyle olmaz, madem öğreneceksen bir alfabe aldır” dedi hoca. Nasıl bir şey olduğunu da anlattı.

O’ da bir alfabe edindi.

Alfabenin ilk sayfasında, Atatürk ve evlatlığı Ülkü’ nün resimleri vardı. İlk okuma sayfasında da

 AT – AT

TUT-TUT yazıyordu. Ön ayağının tekini kaldırmış bir beygir resmiyle, topu atmak üzere olan bir çocuk ve tutmaya hazır olan bir başka çocuğun resimleri vardı. A ile T nin AT olduğunu hoca öğretti, Uzuncukta anladı.

Hoca her gün bir sayfa verir, önce kendisi birkaç kez okur, sonra da ezberlemesini isterdi. Verdiği sayfayı okuyabilirse geçer, okuyamazsa öğrenip de gelirdi.

Bir günde bir ders alma hakkın vardı. O’nun için bir günde bir sayfa verirdi. Hoca: okutup dinledikten sonra, bir daha dinlemez, ertesi güne kalırdı.

Hemen her gün bir sayfayı yazıp okudu.

Alfabedeki sayfaların okuması ve yazması bitti. Uzuncuk ta Okumayı yazmayı öğrendi. Alfabenin son sayfasında:

       “Karga- karga gak dedi

                       Çık şu dala bak dedi,

                       Çıktım baktım o dala

                       Bu karga ne budala” diye başlayıp

                 

                       “Müjde alfabe bitti.” Sözleriyle biten tekerleme vardı. Alfabeyi yazması, okuması bitti. Uzuncuk ta, okumayı yazmayı “söktü”.

Okuma yazmayı öğrendiğinde; cep defteri bitmiş,”mor kalemin”  tutacak yeri kalmamıştı.

 

                                                                                                                                             Fikri uzun

                                                                                                                                             Ocak 2008

TÜM ÖYKÜLERİ / FİKRİ UZUN
______________________________________________

AĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUN

AHMET-MEHMET / FİKRİ UZUN

ALİŞİM / FİKRİ UZUN

BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN

CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN

GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

HOROZU VURDULAR /FİKRİ UZUN

ILGAZ / FİKRİ UZUN

ILGAZ YELİ / FİKRİ UZUN

İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN

KANARYA SUSMADI / FİKRİ UZUN

KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN

MEKTUP /FİKRİ UZUN

MOR KALEM /FİKRİ UZUN

OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN

ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN

RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN

SUĞLA YAYLASI / FİKRİ UZUN

ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK? / Fikri UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN

YARA / FİKRİ UZUN

YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

HOROZU VURDULAR /FİKRİ UZUN

27/12/2008 · Kategori: oyku

HOROZU VURDULAR

 

 

                Oğuz Taşköprü Kızılcaören Köyüne geldiğinde; ilk önce “Koca Muhtar”, sonra da “Ücüklerin Satılmış” geldi yanına.

                Dostlukları sürüp gitti her ikisiyle de.

                Köyün ortasında kurulu, kim bilir kaçıncı yüz yılda yapılan, ağaçları güneşte kavrulmuş, tahtaları yer yer çürümüş ahşap caminin ağaç minaresinden ezan okundu. Köylülerle birlikte, Oğuz Öğretmen de gitti camiye.

Önemli bir işleri olmadıkça camiye gelenler, hem birbirlerini görür, hem iki laf ederlerdi namaz bitiminde.

Camiye gelen köylülerin tümünü tanıyordu Oğuz.

                O gün; tanımadığı birisi vardı camide. Öğle namazını kıldıkları anda; önündeki safın bir önündeki safta, iki kişi sağdaydı. Oturduğu yerde, boynunu iyice yan yatırıp bükmüş, büzülebildiğince büzülmüştü. Enseden, yandan göründüğü kadarıyla; esmer tenli, zayıf ve kara seyrek sakallıydı. Kim olduğunu bilemedi. Üzerinde de durmadı. Namaz bitti, O büzülen adam daha namaz kılıyordu. Kendisini ibadete vermiş, “Dünyadan elini eteğini çekmiş” birisi olabilirdi.

                Caminin önünde ayaküstü bir iki laf ettiler. Zaman zaman Oğuz Öğretmene, hem moral, hem de her konuda destek veren Koca Muhtar:

                “Hocam, bu sene geçti. Akşam sabah kar yağar. Soğukta iş görülmez. Seneye tahta toplar, okulun da, evin de tavanını tabanını çakarız. Soğuk giremez” dedi.

                “Hoca yalnız evde ne etsin. Birer gece konuk etsek yaz gelir” dedi, Kepçe Kulak.

                Koca Muhtar; ağzında akide şeker emiyor, evirip çeviriyormuş gibi dilini avurtlarında dolaştırdı, gülümsedi. Hani, ‘acı acı’ derler ya, öyle gülümsedi.

                “Hadi sobayı yak” diyesi geldi içinden, demedi. “Patavatsız herif” bir pot kırabilirdi.

Herkes evine gitti.

                O, boynunu bedenine gömen seyrek kara sakallı adam; ‘nafile namazını’ bitirdi, ayağa kalktı yürüdü. Dizeme duvara tutuna tutuna merdivenden indi. Kıbı Satı kapının önünde O adamı bekledi. O adamın elinde baston vardı. Aslında, bastona dayanmasa da olurdu.

Kıbı Satı; O adamdan bir adım geri durdu: “Buyur hocam” dedi. O adam yan gözle Kıbı Satı’ya bakınarak, gösterdiği yönde, “aheste aheste” yürüdü. Ara sıra bastonun ucunu yere dokunduruyordu.

                Geçtiği yolun kıyısındaki evlerin perde altlarından, çardaktaki tahta yarıklarından, budak deliklerinden, erkeği kadını, yaşlısı genci köylerinin yabancısı O adama baktılar.

                Muhtarın anası Hayriye Kadın; iyice baktı hocaya.

 “Yürüyüşünden belli, ulu birisi” dedi.

                Çocukların pek ilgisini çekmedi. Öğretmenleri, O’ndan yakışıklıydı.

                Kıbı Satı’nın evine geldiler. Merdivenleri çıkarken, Kıbı Satı, kendiliğinden O adamın koluna girdi, basakları çıkışına destek oldu.

                Konuk odası düzenlenmiş, konuğun ‘köşe’ deki yeri hazırdı. Odanın eşiğine geldiğinde, ‘ayak değiştirdi’ sağ ayağını eşikten içeri attı. Gitti, köşedeki kabartılmış yün minderin üstüne diz üstü oturdu. Ellerini açtı, dudaklarını kıpırdatıp boynunu bükerek özel bir dua okuduğunu belli etti. Ellerini yüzüne çaldı.

                Yiyip içti, öteki odaya geçti. O gece Kıbı Satı’da yattı.

Ertesi günü, yanı başındaki eve, daha sonrada öteki evlere gitti. Uğramadık ev bırakmadı.

Öğretmen, O gizemli adamın ev ev gezdiğini duymadı. Kimseden, kimsenin hakkında sır çıkmazdı. Öğretmen, O adamın, o geceden sonra, camide olup olmadığının da farkında olmadı.

                Köye geldi geleli, Koca Muhtarla olduğu kadar, “Ücüklerin Satılmış” la da arası iyiydi. İki günün biri, ya Satılmış okula gelir, ya Oğuz onlara giderdi. O gün Oğuz onlara gitti. Her zaman olduğu gibi konuk odalarına oturttular. Hava iyiydi. Açık olan pencereyi örtmediler.

Kimi kadınlar suya samana gelip gidiyor,  adamlar harmanlarda eli arkasında geziniyor, tavuklar boklukta eşiniyordu.

                Ücüğün ağabeysi de evdeydi. Onlar, büyüklerine: “Ağa” derlerdi. Ablası değil de, erkek büyük kardeşiydi.

                Oğuz öğretmen’e aç olup olmadığını sordular. Oğuz öğretmen karnını doyurup gitmişti. Aç olmadığını söyledi. Oğuz öğretmen aç olmadığını söylese de, yağ içinde yumurta yaptırıp çay demlediler.

                Çay içme, yağ içinde yumurtayı yeme sırasında; “Hocam şu tabancanı hiç göremiyoruz” dedi Satılmış. Her zaman olduğu gibi, geçiştirdi Oğuz.

                “Ne sorup duruyor sun oğlum, gösterilmeyecekleyin bir tabanca var ki hocada, göstermiyor. Üsteleme” dedi. Onlar hep çift tabancayla gezerlerdi. Kimi;”öldürmüş yatıp çıkmış”, kiminin en yakını öldürülmüş, toplum içinde yaşayabilmesi için öldürenin de ölmesi gerekliydi, onların düşüncesince.

                Satılmışın ağabeysi Büyük Ücük; babalarını öldüren adamı, “ucuza mal etmek için av tüfeği ile öldürmeğe kalkışmış, küçük kardeşi Satılmış’ın deyimiyle: “Becerememiş” ti.

                Fırsat kolluyorlardı.

O adamın da kendileri hakkında iyi şeyler düşünmediğini düşünüyorlardı.

                Yürüyebilseler, iki kardeş, demir zırha bürüneceklerdi.

                O gün; eveledi geveledi, konuyu Oğuz’a açtılar:

                “Hocam, vücudu kurşundan koruyacak bir icat var mı”? dedi, büyük ücük.

                “Yok” dedi, Oğuz öğretmen.

                “Var” dedi, küçük Ücük.

                “Bir çelik zırha, bürünmedikçe, sipere yatmadıkça yok” dedi, yine Oğuz öğretmen.

                İki kardeş birbirlerine baktılar.

                “Taşköprü’den Kaba Mehmet’e iki tarak boşalttılar, adama bir tanesi dokunmadı” dedi, Satılmış.

                “Rast gitmemiştir” dedi, Oğuz.

                Kısa süreli bir duraksama oldu. Herkes önüne baktı.

                “Peki, Germeç’ten Tilki Selim’e ne dersin”? dedi Satılmış.

                “Tanımam” dedi, Oğuz.

                “Kurşun dokundukça, adam yere yıkılmış, zıp zıp zıplamış, kedi cırmalaması kadar yara yok. Bu nenin nesi”?

                Oğuz’un yanıt vermesine zaman kalmadan:

                “Lan oğlum, Allah tarafından. Hem üstünde ‘hamaylı’ varmış. Ondan kurşun geçmemiş” dedi Satılmışın Ağası.

                “Hamaylıyı bilmem de, koruyacak Allah onu mu buldu. Kaç kişiyi birbirine öldürttü, kaç kişiye yalan tanıklık yaptı, adamları yaktı” dedi, Satılmış.

                “Hamaylı ne?” dedi, Oğuz Öğretmen.

                İki kardeş birbirine baktı, “Kurşungeçirmez dua” dediler ikisi birden, az gecikmeyle de olsa.

                Oğuz şaşırdı.

                “Biz de yazdırdık” dedi, Oğuz’u iyice şaşırttılar.

Satılmış aldı sözü:

                “Hocam biz senden sakladık. O boynu bükük yabancı; muskacıydı. ‘Öğretmene duyurmayın. Eğer öğretmene duyurursanız, hiç başlamadan giderim’ dedi. Bütün köye hamaylı yazdı. O kurşun geçmeyen adamlara da kendisinin yazdığını,  onun için kurşun geçmediğini söyledi” dedi.

                Oğuz dondu kaldı.

“Bak Satılmış” dedi, “Anladığım kadarıyla, sen hamaylıya güvenip, kendini korumayacaksın. Ahbabımsın, üzülürüm sana”.

                “Amma o adamlar ölmemiş” dedi, Satılmış. Oğuz anladı. Olayın üstüne önlem almadan gidecekti. Anlayacağı dilden:

                “Bak Satılmış, hamaylıyı boğazına sen taksan, ben sana kurşun atsam sana yazık. Ben boynuma taksam sen bana kurşun atsan bana yazık” dedi, Oğuz.

Bunu bir şekilde denemeliydi. Hemen üçü de benzer düşüncedeydi.

                “Kimde deneyelim”? dedi, Satılmış.

                “Kim denettirir kendi üstünde? Silahın yüzü soğuk” dedi, büyük Ücük. Yine bir süre sessizlik oldu, Oğuz’un da bir deneme yöntemi gelmedi aklına. Yöntemi, hepsinden önce Satılmış buldu:

                “Lan Ağa! Muskayı horozun boynuna bağlayalım. Kurşunu atalım. Kurşun horoza dokunurda horoz ölmezse, bize karada ölüm yok. Ölürse pişirir yeriz” dedi.

                “Heh, şimdi olur işte” dedi, büyük Ücük.

                Satılmış birden kalktı, oturdukları odanın penceresinden de görünen, boklukta eşinen horozun yanına yavaşça yaklaştı. Tam, eli horoza dokunacağı sırada horoz kaçtı. Horoz önde, Satılmış arkada, evlerinin çevresinde birkaç tur attılar. Satılmıştan önce horoz yoruldu, kaçarken sendelemeye başladı. Belki de son bir güçle, Satılmış horozun üstüne kendisini attı, horozu tuttu. Horoz, kafa tutarcasına gıyakladı tepindi. Satılmış horozu bırakmadı. Oturdukları odaya kadar getirdi. Muskayı horozun boynuna bağladılar. Satılmış gitti, horozu bokluğa bıraktı. Horoz kafasını yere dıktı, hızlı hızlı yürüdü, bir iki kez sürçtü, düşüp tepe taklak gelecek gibi oldu. Ya boynundaki muskayı düşüremeyeceğini anladı, ya alıştı.

                Boklukta eşinen tavukların yanına geldi, o da eşinmeye başladı.

                Satılmış’ta eve gelmiş, üçü de horozun yatışmasını bekliyorlardı. Yatışacağını üçü de biliyordu.

                Satılmış tabancasını çıkarttı, şarjörü çekti, namluya kurşunu verdi.

“Dur lan Ağasının” dedi, büyük Ücük. 

“Kurşuna yazık etme. Saçma at. Hem garantili olsun”.

Satılmış konuşmadan Ağasının dediklerini onayladı. Kurşunu tabancanın namlusundan çıkarttı, yeniden tabancanın tarağına taktı. Gitti, duvarda asılı av tüfeğini aldı, gözündeki fişeği değiştirdi:

                “Kurşun taktım” dedi, Ağasına bakarak.

                “İyi…” dedi, Ağası.

                Satılmış, açık pencerenin alt pervazını tüfeğine destek yaptı, nişan aldı, tetiği çekti.

                Tavuklar gıyaklayarak kaçtı. Horozda gıyakladı; kaçamadı.

Bir adam boyu yukarı sıçradı, sırtüstü yere yattı, tepinmeye başladı.


TÜM ÖYKÜLERİ / FİKRİ UZUN
______________________________________________

AĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUN

AHMET-MEHMET / FİKRİ UZUN

ALİŞİM / FİKRİ UZUN

BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN

CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN

GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

HOROZU VURDULAR /FİKRİ UZUN

ILGAZ / FİKRİ UZUN

ILGAZ YELİ / FİKRİ UZUN

İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN

KANARYA SUSMADI / FİKRİ UZUN

KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN

MEKTUP /FİKRİ UZUN

MOR KALEM /FİKRİ UZUN

OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN

ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN

RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN

SUĞLA YAYLASI / FİKRİ UZUN

ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK? / Fikri UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN

YARA / FİKRİ UZUN

YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

MEKTUP /FİKRİ UZUN

15/12/2008 · Kategori: oyku

MEKTUP

 

 

                Hobu Kadın, yumurta biriktirir, her hafta gelen yumurtacıya satar, parasıyla eve gaz, tuz, sabun, arada bir de, bir kap kibrit alırdı. Bir kap kibrit, bir yumurtaydı.

Geçen ki gelişinde satmadı, kibrit de almadı. Verdiği yumurtaların karşılığında, mektup zarfı ve kâğıdı getirmesini istedi. Yumurtacı; zarf ve kâğıdı getirdi. Hobu kadın, yüklük dolabındaki yatakların altına sakladı. Yumurtacıya, yumurta karşılığı getirtip, yüklük dolabındaki yatakların altına sakladığı zarf ve mektup kâğıtlarından birer tane aldı, buruşturmadan koynuna soktu, yola çıktı. Ilıcadan geçerken elini yüzünü yıkadı, ön bezine sildi. Beş altı yüz metre yürüdü, Orta Köye geldi.

Öne eğik, omuzları kabarık, kolları açık yürür, kirli beyaz giyinirdi.

Topal Bayramın Uzuncuk, gittiği mahalle mektebinde, namaz surelerinin yanında yeni yazıyı da okumayı yazmayı öğrenmiş, duymayan kalmamıştı.

Hobu kadın Uzuncuğa, askerdeki oğluna mektup yazdıracaktı. Kadın başına her kapıya mektup yazdırmaya gidilmez, laf-söz edenler olabilirdi.

              Kapının önünde, Uzuncuk çam kabuğundan teker yontuyor, nenesi Koca Ayşe civcivleri doyuruyordu.

Hobu Kadın, bağırarak: “Aay Ağşa ablaaa, evde misiniz?” demeğe gerek kalmadan, kediye köpeğe dolaşmadan yanlarına kadar geldi.

Koca Ayşe, yumurtayı katıca pişirip, ufalamış, önündeki katık kabının içinde yumurtadan yeni çıkmış civcivlere yediriyordu.

Uzuncuk, çerden çöpten kağnı arabası yapacak, tekerleri ona takacaktı.

“Maşşallah,- maşşallah, benim karatavuk ta gülük oldu, altına yedi yumurta koydum, yedisi de cılk çıktı” dedi, yere oturdu Hobu Kadın.

“Benimde ikisi cılk çıktı A Fadime. Şeytan kulağına kurşun, beş şey var. Büyürse bize yeter. Hoş geldin, sefa geldin” dedi Koca Ayşe. Civcivlerin yumurtasına amrukmasınlar diye yem atmış, tavuklar yemini yemiş, çevrelerinde dolaşıyor, yan gözle onlara bakıyorlardı. Yabancıladıkları Hobu Kadına mı, civcivlerin pişmiş yumurtasına mı baktıkları belli değildi.

Hobu Kadın:

“Uzuncuğun okuma yazmayı söktüğünü duydum. Oğlana mektup yazdırmaya geldim” dedi.

Koca Ayşe: ”Söktü Allah’a şükür. Babası öte yüzde okutacak. Hocaya haber yollamış, sağ olsun hoca da kırmadı, hem namaz surelerini, hem yeni yazıyı öğretti. Maşallah her şeyi saldır-saldır okuyor.

“Ay oğlum gel, Fadime Ablana bir mektup yazıver” dedi, Uzuncuk, yanlarına geldi:

“Evden defterimle kalemimi alıp geleyim” dedi. Gitti aldı geldi. Hobu kadın zarfla mektup kâğıdını Uzuncuğa uzattı. Uzuncuk; bir zarfa, bir kâğıda, bir de kalemle defterine baktı. Zarf ve mektup kâğıdını ilk kez görüyordu. Ona göre, yazı deftere yazılırdı.

Bu konuda Hobu Kadın Uzuncuktan daha deneyimliydi.

“Mektubu, mektup kâğıdına yaz” dedi.

Uzuncuk, defterini de bırakamadı, mektup kâğıdını eline aldı, evirdi çevirdi baktı; içinden:

 “Defter yaprağından büyük” dedi. Defterini yan çevirdi, mektup kâğıdını üstüne yatırdı beklemeye başladı.

“Yaz” dedi Hobu Kadın. Uzuncuk kalemi kâğıda dokundurdu, yine bekledi.

“Yaz sana” dedi, Hobu Kadın yine.

“Ne yazayım, sen söyle ben yazayım” dedi, Uzuncuk.

“Ey, sen okumayı öğrendin de mektup yazmayı öğrenmedin mi?” dedi Hobu Kadın.

Uzuncuğun başından kaynar sular döküldü. Nasıl bir şeydi “Mektup yazmak?”

Nenesi torununun zorda kaldığını anladı.

“Git, Gıdık Çavuş’a sor da gel” dedi.

Gıdık çavuş, askerde okuma yazma öğrenmiş, çavuş olmuş, teskereyi alıp geldiğinde, askerde olduğu gibi, çevresinden askere gidenlerin mektubunu yazar, gelenleri okurdu.

Uzuncuk gitti, işliğinde mıh kesen Gıdık Onbaşı’ya mektubun nasıl yazıldığını sordu. Gıdık anlattı:

“Mektup yazdırmaya gelen, zarf kâğıdıyla gelir. Mektup kâğıdını bir kitabın üstüne yatıracaksın. Kalemi eline alıp yazmaya başlayacaksın. Yazmaya başlamadan, mektubu kime yazdırdığını bilmiyorsan soracaksın. Diyelim ki, askerdeki oğluna yazdırıyor:

‘Birücük oğlum; evvela üzerime farz olan Tanrı ve sonsuz selâmlarımı sunar, her iki kara gözlerinden öperim. Oğlum, nasılsın iyi misin inşallah iyisindir. Eğer sen de benden sorup sual edecek olursan hamdolsun şükrolsun iyiyim. Seninde bu minval üzere olmanı Cenabı Allahtan niyaz ederim.

Oğlum oralarda havalar nasıl, hamdolsun şükrolsun buralarda havalar iyidir. İnşallah oralarda da iyidir.

Başka bir diyeceğim yoktur. Senin bir diyeceğin varsa yazarsın’ deyip,  bitirirsin.

Diyelim ki sen askerdesin, babana mektup yazacaksın. O zamanda; ‘Pek muhterem pederim…’ diye başlarsın, gözlerinden değil, ellerinden öperim dersin.

Haa: Mektup kâğıdının arkasına bir kuş resmi çizmeyi unutma. Kuşun ağzına bir zarf çiz, altına da şöyle yaz: ‘Haydi mektubum uğurlar olsun. Seni oğluma vermeyenin iki gözü kör olsun’. Mektubu yazdırana oku, zarfa koy. Askerdeki oğlunun yazıp yolladığı mektubun altında: ‘Adiresem şudur’ yazar. O adresi zarfın üstüne yaz, eline ver. Onlar Apışak’tan şehre yollar, postaneye attırırlar” dedi.

Uzuncuk, koşa-koşa eve geldi. Hobu Kadın, Koca Ayşe ile oturdukları kapının önünde konuşuyor, bu yıl rahmet yağmadığından, bostandaki kabakların büyüyemediğinden, mısırların cılız kaldığından söz ediyor, gözlerini de civcivlerden ayırmıyorlardı. Her an kedi kapabilirdi. Büyüyüp kanatlandığında, kediden korumak istemez, yırtıcı kuşların kapmasına önlem alınamazdı. Kimi zaman da, köpekleri atlatıp, kümese tilki girebilirdi. Sağ kalabilenlerden ferik olanlar, bir yaşına yaklaştıklarında yumurtlamaya başlarlardı.

Uzuncuk Hobu Kadının mektubunu, Gıdıktan öğrendiği gibi yazdı. Yazdığı mektubu Hobu Kadına okudu.

Hobu Kadın, mektup biter bitmez, hıçkıra-hıçkıra ağlamaya başladı.

 

 

                                                                                                                               Ağustos 2008

                                                                                                                             ( 06 Eylül 2008 ) 

 TÜM ÖYKÜLERİ / FİKRİ UZUN
______________________________________________

AĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUN

AHMET-MEHMET / FİKRİ UZUN

ALİŞİM / FİKRİ UZUN

BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN

CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN

GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

HOROZU VURDULAR /FİKRİ UZUN

ILGAZ / FİKRİ UZUN

ILGAZ YELİ / FİKRİ UZUN

İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN

KANARYA SUSMADI / FİKRİ UZUN

KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN

MEKTUP /FİKRİ UZUN

MOR KALEM /FİKRİ UZUN

OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN

ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN

RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN

SUĞLA YAYLASI / FİKRİ UZUN

ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK? / Fikri UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN

YARA / FİKRİ UZUN

YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN  

63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009

31/10/2008 · Kategori: Odul

63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009

Yunus Nadi Armağanı Yarışması, 1946’da kuruldu; hem geçmişe hem geleceğe dönük olan anlamı, gazetemizin kurucusu Yunus Nadi’ye saygı ve sevgiden kaynaklanıyor. Yalnız Cumhuriyet gazetesinin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük emeği bulunan Yunus Nadi’nin anısını her yıl tazelemek bizim için bir görev. Devrimci ve demokrat Cumhuriyet’in Ulusal Bağımsızlık Savaşımızla ve Türkiye Cumhuriyeti’yle zamandaş ve eşanlamlı bir kuruluş tarihçesi var. Yunus Nadi, gazetemizin temel taşlarını bu doğrultuda koydu.

TIKLAYIN

Cumhuriyet

İstanbul- Yunus Nadi’nin ölüm yıldönümünü geçmişe dönük bir acı olarak değil, geleceğe yönelik bir kültür olayına dönüştürmek amacıyla bu yarışma düzenlendi.

Yarışmanın ilk düzenlendiği yıllarda Türkiye’de sanat alanında hiçbir özel ödül yoktu; tek parti dönemiydi ve yalnız CHP’nin koyduğu bir şiir ödülü vardı. Aynı dönemde bütün dünyada sanat, bilim ve edebiyat ödülleri ün yapmışlardı. İsveç’te Nobel, ABD’de Pulitzer, Sovyetler’de Lenin, Fransa’da Goncourt ödüllerinin sonuçları Türkiye’de de izleniyordu; ama ülkemiz bu alanda da geç kalmıştı. Cumhuriyet gazetesi bu öncülüğü üstlendi, altmış yıl önce düzenlenen Yunus Nadi Armağanı’yla sanat ve kültür yaşamımızda bir yarışma coşkusu oluşturdu. Daha sonraki yıllarda Türkiye’de de yarışmaların ve ödüllerin sayısı çoğaldı, yirmiyi aştı. Bugün belki ödül enflasyonundan söz açılabilir; eleştirel bir yaklaşımla sakıncaları gündeme getirilebilir, ama yine de kültür, bilim ve sanat konularında yapılan yatırımların çok yararlı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Zamanla ödüller arasında ayrımlar ortaya çıkar; bir yarışma kurumsallaştıkça, amacı, nitelikleri, karakteri belirginleşir. Bu arada kimi holdinglerin kendi amaçlarına yönelik yarışmalar düzenlemeleri ve ödüller dağıtmaları da bu alanda kaçınılmaz çoğulculuğu yansıtıyor. Kimi bankaların, şirketlerin, ticari tekellerin reklam amacıyla düzenledikleri yarışmaların ödülleri, parasal açıdan ne kadar büyük olursa olsun; özü, maddi çerçevenin dışındaki anlamda odaklaşıyor. Ödüller, Yunus Nadi Armağanı Yarışması adıyla aralıksız olarak kırk yılı aşkın bir sürede düzenli olarak gerçekleştirildi, kültür ve sanat hayatımıza amaçlanan katkıları yaptı ve etkilerini duyurdu. Daha önce bir dalda yapılan ödüllendirmenin kapsamı 1990 yılından itibaren genişletildi ve Yunus Nadi Ödülleri adıyla sürmeye başladı. Ülkemizin kültür ve sanat yaşamı bütün baltalanmalara ve olumsuz yatırımlara karşın sürekli gelişiyor ve yaygınlaşıyor. Fikir ve sanat özgürlükleri Türkiye’de tam değil; siyasal iktidarın baskıları hâlâ sürüyor ve çağdaş demokratik ortamdan henüz yoksun sayılıyoruz. Buna karşın fikir, sanat, bilim, kültürde çabalar sürüyor. Tarihsel gelişim sürecinde elbette ‘aydınlanma’nın önüne hiçbir güç geçemez. Cumhuriyet, çağdaş uygarlığa giden yolun fikir, sanat, kültür, bilim yolu olduğunu kuruluşundan beri savunan bir gazete. Bu yoldaki çabaları desteklemek ve özendirmekte Yunus Nadi Ödülleri’nin işlevi sürecek. 2009 Yunus Nadi Ödülleri Edebiyat Ana Dalı’nda öykü, roman, şiir; Görsel Sanatlar Ana Dalı’nda karikatür; Bilimsel Araştırma Ana Dalı’nda Sosyal Bilimler Araştırması olarak sürüyor.

Adaylara başarılar diliyoruz.

31 Ekim 2008

II.OĞUZ ATAY-ÖYKÜ ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ

15/10/2008 · Kategori: Odul

II.OĞUZ ATAY-ÖYKÜ ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ

Kategori: Haber

 

 

 

 

II.OĞUZ ATAY-ÖYKÜ  ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ

 

Amaç: Kullandığı anlatım teknikleri ve biçimi ile yeni bir tür romanı yaratmış olan Oğuz ATAY’ı anmak, sanatını ve sanat anlayışını genç kuşaklara tanıtmak, ülkemizin kültür-sanat yaşamına katkı sağlamaktır. Çünkü o Tutunamayanlar’ın yayınlanmasının ardından, önemli bir tartışmanın odağında yer almış, TRT 1970 Roman Ödülü’nü kazanan  Tutunamayanlar’ı kısa bir süre sonra, 1973 yılında Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiş, öykülerini Korkuyu Beklerken adı altında toplamıştır. 1911-1967  Yılları arasında yaşamış olan eğitmeni Mustafa İNAN’ın hayatını romanlaştırarak Bir Bilim Adamının Romanı’nı yazmıştır. Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmiş, 13 Aralık 1977’de büyük projesi, “Türkiye’nin Ruhunu” yazamadan hayata gözlerini yummuştur. Bu nedenle bu önemli yazın insanını, onun yaşadığı Kastamonu’da anmak daha anlamlı olacaktır.

          Koşullar:30.06.2007 --30.06.2008 içersinde yayınlanan tüm öykü kitapları seçici kurul tarafından değerlendirilir.

1-     Seçici Kurul sonuçları 05 Aralık 2008 tarihinde toplanır ve açıklar

2-     Ödül Töreni 19 Aralık 2008 tarihinde düzenlenir.

3-     Sonuçlar Düzenleme Kurulu’na e-mail ya da posta yoluyla ulaştırılır.

4-     Ödül töreninin ardından da aynı gün Oğuz ATAY ile ilgili bir panel düzenlenir.

5-     Ödül sadece bir kitaba verilir.

6-     Oğuz Atay öykü ödülü miktarı 2.000.-YTL ve plaketten oluşur.

7-     Düzenleme Kurulu: Ziver Kaplan (İl Kültür ve Turizm Müdürü),  Numan Karanlık (araştırmacı), Yavuz Atay’dan oluşur.

8-     Seçici Kurul  ve panel katılımcıları (5) aşağıda belirtilen yazarlardan seçilecektir.

 

SEÇİCİ KURUL: Nalan Barbarosoğlu, Müge İplikçi, Murat Yalçın, Behçet Çelik,  Sezer Ateş Ayvaz

 

PANEL KATILIMCILARI : Cevat Çapan,Doğan Hızlan, Mahmut Temizyürek,  Nurdan Gürbilek, Semih Gümüş, Cemil Kavukçu, Hasan Ali Toptaş, Hasip Akgül, Dilek Yalçın, Mazlum Dirican,Osman Çakmakçı, Süha Oğuzertem,  Münevver Oğan

 

 

 

ÖDÜL VE PANEL SEKRETERYASI:

 

Numan Karanlık/Araştırmacı

 

Adres: Kastamonu Valiliği

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü

Rıfat ILGAZ Kültür Merkezi/KASTAMONU

 

Telefon : 0366 214 97 95

Faks      : 0366 212 44 05

              E-Posta : numan_3734@hotmail.com

9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı

26/9/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı
 
10-11-12 Ekim 2008
 
BURDUR/Merkez
 
10 Ekim 2008
Cuma
12.00
Basın Açıklaması İçin Toplanma
12.45 (Fakir Baykurt kavşağından Cumhuriyet Meydanına Yürüyüş ve Basın Bildirisinin Okunması)
13.00
Yard. Doç. Dr Nevin Güven Resim Sergisi
Valilik Resim Sergi Salonu
17.30
MAKÜ KONGRE MERKEZİ
Sinevizyon Fakir Baykurt Kimdir?
Açılış Konuşması: A. Nejdet İlgün
Dinleti Elmas Gün, Zeynep Gergin
Konferans: Türkiye Nereye? (Eğitim)
Konuşmacı: Prof. Dr. Mustafa Akaydın
 
 
11 Ekim 2008
Cumartesi
 
11.00
MAKÜ Konferans Salonu
Panel Eğitim ve Kültürde Türkiye Nereden Nereye Savrulmakta
Konuşmacılar: Zafer Gençaydın, Haluk Erdem, Oktay Köse
Oturum Başkanı : Behsat Savaş
 
14.30
Panel
Siyasette Nereden Nereye ?
Sol Ne Yapmalı Nasıl Yapmalı?
Tülay Özüerman
Süleyman Yağız
Ufuk Uras
Zübeyde Kılıç
 
20.30
Tiyatro ( Sivas 93 Dostlar Tiyatrosu)
 
12 Ekim 2008
Pazar
 
11: 00
MAKÜ Konferans Salonu
Alper Akçam, Ahmet Özer ,Metin Turan
Çağdaş Türk Edebiyatının Oluşmasında Halk Kültürü
13.00-19.00 Arası Konuklarla Akçaköy ve Gönen'e Gezi
19:00-20.00 Arası Etkinlikleri Değerlendirme Söyleşisi
 
20.00
KONSER
ARİF SAĞ
Burdur Cumhuriyet Meydanı

Dullar ve Reçeller

8/9/2008 · Kategori: Deneme

Dullar ve Reçeller

Kenan Biberci'nin yeni hikâye kitabı Dullar ve Reçeller (Kanat Kitap, Mayıs 2008), aynı adlı hikâye ile başlıyor. 'Bir kilo çilek, bir kilo şeker, bire bir' diye anlatıyor kadınlar birbirlerine reçel tariflerini. Onların tariflerini dinlerken dünyalarına giriyoruz. Diyaloglara kulak misafiri olmak zorunda kalan delikanlının aracılığıyla kıt kanaat geçinen, bu yoksul kadınların dünyasına...

Metin Celal

Cumhuriyet / Kitap- İkinci hikâye 'Eşya Tabiatı Gereği Eskiyor'da dürüst ve kuralcı işadamı Sadullah Bey'in bir bayram günü yaşadıkları, yetiştirdiği elemanların ziyaretine gelmesi evdeki eskimiş mobilyadan yola çıkılarak anlatılıyor. Sadullah Bey'in günümüz ticari ilişkilerine hiç uymayan dürüstlüğü gibi evdeki mobilyalar da bugünün modasına uymuyor. Üçüncü hikâye 'Kapalı Aralık' haylaz bir öğrencinin bir ders boyu sınıfta yaşadıklarını, gözlemlediklerini aktarıyor. 'Nosyon, Formasyon, Uydurmasyon' ise yeni bir iş arayan fabrika çalışanı ile parktaki heykeline bakan heykeltıraşın söyleşileri ekseninde gelişiyor. Kitabın ana teması olan yoksulluk, yoksulların hayatına içeriden bakış da bu hikâye ile iyice belirginleşiyor. Dullar ve Reçeller, yoksulluk ana temasını taşısa da sadece bu temayı işleyen bir kitap değil. Ana eksenden kopan hikâyeler de var. Sanırım belli bir dönemde yazılan hikâyelerin bir araya getirilmesinden oluşturulmuş kitap. Sadece yoksulluk temasını işleyen hikâyelerden oluşsaymış sanırım etkisi daha güçlü olurmuş. Kenan Biberci, günlük hayatın küçük ayrıntılarını iyi gözlemliyor. Yalın anlatımını bu ayrıntılar renklendiriyor, derinlik kazandırıyor. Büyük şehirlerde tutunmaya çalışan, hayatta kalmaya uğraşan yoksul insanların hayatlarını anlatırken bu ayrıntılar önemli işlevler görüyor. Hikâye kahramanları elle tutulur hale geliyor. 'Pinokyo'lara Çarpmamak Lazım''dan başlayarak kitap yoksulluk temasını iyice kavrıyor. Anlatımdaki çok boyutluluk arayışı, hikâye içinde kahramanların bakış açılarına göre değişen anlatım yapısı son üç hikâyede iyice kuvvetleniyor. Anlatım ve konunun çeşitlenip çok boyutlanması açısından kitabın en etkileyici hikâyeleri bunlar. Son dönem hikâyecilerinde gerçekçilik eğilimi, yoksulların, alt ekonomik sınıfların, kaybedenlerin hayatlarına yoğunlaşma eğilimi Kenan Biberci'de de gözlemleniyor. Bence bu eğilim olumlu, Türk hikâyeciliğine yeni bir ufuk katacak nitelikte. Burada sorulması gereken tek soru, ayna tutarcasına toplumun bu kesimlerinin hayatlarından, günlük yaşamlarından parçalar anlatmak yeterli mi?

Paramparça aşklar, hayatlar

Zeruya Şalev, günümüz İsrail edebiyatının önemli adlarından. Romanları yirmiden fazla dile çevrilmiş, Avrupa'da çok satanlar listelerine girmiş. Çok satanlar listelerinde olması ve Türkçede yayımlanan ilk iki romanının 'Aşk Hayatım' ve 'Kadın ve Kocası' (Doğan Kitapçılık) adlarını taşıması başlangıçta beni biraz kitaplarından uzak tuttuysa da boş bir zamanımda okuduğum Aşk Hayatım, hiç de sıradan bir çoksatar yazarı ile karşı karşıya olmadığımızı kanıtlıyordu. Hemen, Kadın ve Kocası'nı da alıp okudum. Doğan Kitapçılık, beş yıl aradan sonra Şalev'in Paramparça Aşklar, Hayatlar'ını da (Çeviri: Çiğdem Canan Dikmen) dilimize kazandırdı. Böylelikle yazarın modern aşk üçlemesini de tamamlamış oldu. Zeruya Şalev, Paramparça Aşklar, Hayatlar'da biten bir evliliği anlatıyor. Daha doğrusu, kocasıyla bitmek bilmeyen tartışmalardan, kavgalardan bunalmış bir kadının evliliğini bitirme çabalarını. Çocuğuyla yalnız bir hayat kurmayı tasarlarken anne-babasının, arkadaşlarının, çevrenin ona karşı takındığı tavır, ayakta kalma çabaları romanın ana eksenini oluşturuyor. Evlilikten kaçarken yeniden âşık olması, yeni bir aile kurmaya doğru yönelmesi de işin cilvesi. Bu kez birbirlerini tanımayan üç çocuk, ikisi de evliliklerini bitirmek üzere olan bir kadın ve bir erkek aynı evde yaşama mücadelesi veriyorlar. Bu birliktelik belki de bir evliliğe son vermekten daha güç. Ama asıl önemlisi Şalev'in kendine has anlatımı. Şalev, anlatıcısının içinden geçenleri aktarıyor bize. Cümleler bitmiyor, sürekli birbirine bağlanıyor, aynı cümle içinde konudan konuya geçiliyor. İlk bakışta okuması güç görünse de yazarın üslubuna alıştıktan sonra anlatım sizi kendine çekiyor, bağlıyor. Şiirsel, ama akıcı bir dille insan ilişkilerinin ayrıntılarına dalmakla kalmıyor, görünenin ardındaki gerçek ruh hallerini de gözler önüne seriyor. İnsanların dünyanın neresinde olursa olsunlar modern hayatın içinde, ailenin, arkadaşların ve toplumun dayatlamalarına rağmen birey olma, istediği gibi yaşama, geleceğini belirleme çabasını çok ustaca anlatıyor.

Hep genç kalacağım

Sabahattin Ali, eşine yazdığı bir mektupta 'ihtiyarlayacağımı kim söyledi. Hep genç kalacağım' diyor. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak isterken Kırklareli yakınlarında öldürüldüğünde 41 yaşındaymış. Hep genç kalacak kadar kısa olan hayatı oldukça hareketli ve verimli geçmiş. Hayattayken yayımlanmış dokuz kitabı var. Çeviriler yapmış, Aziz Nesin'le birlikte ünlü Markopaşa dergisini çıkarmış. Bir yandan da ailesini geçindirmek için öğretmenlik, memurluk gibi işlerde çalışmış. Kısa süreler cezaevinde yatmış. Memurluktan atılınca yaptığı son iş kamyonculuk. Hep Genç Kalacağım'da, Sabahattin Ali'nin yazdığı ve ona gelen mektuplar derlenmiş (Yapı Kredi Yay. Ağustos 2008). Sevengül Sönmez'in derlediği kitapta 1922 ile 1948 yılları arasında yazılmış mektuplar yer alıyor. 560 sayfalık bu eserden Sabahattin Ali'nin mektup yazmayı da, almayı da sevdiği anlaşılıyor. Hapislik zamanları bir yana işleri gereği sürekli ailesinden ve sevdiklerinden uzak kalan Sabahattin Ali için mektupların öneminin büyük olduğu anlaşılıyor. Eşi Aliye Ali'nin sakladığı bu mektuplarda öncelikle Sabahattin Ali'nin hayat hikâyesinde eksik kalan ya da bilinmeyen yönleri aydınlanıyor. Öğrencilik yıllarında arkadaşlarıyla kurduğu dostluk, gönül ilişkileri' Öğretmenlik yıllarında öğrencilerinin ona duyduğu derin sevgi ve bağlılık' Edebiyat ve siyaset hayatında geçirdiği evreler, kararsızlıkları' Nihal Atsız ve Nâzım Hikmet'le ilişkileri' Cami Baykurt'la ve Aziz Nesin'le birlikte gazete çıkarırken yaşananlar' Tüm bu olaylar mektuplarda anlatılıyor, tartışılıyor ve kafamızda Sabahattin Ali portresinin daha da belirginleşmesini sağlıyor. Diğer yandan da Cumhuriyet'in ilk yıllarından başlayarak 1948'e kadar geçen dönemde yaşananların bir panaroması da ortaya çıkıyor. Türkiye'de bir yazar, bir aydın olarak yaşamanın, düşünmenin, hele eser vermenin ne kadar güç olduğunu, sürekli hapis ya da işsiz kalma tehdidine rağmen Sabahattin Ali gibi insanların nasıl mücadele verdikleri de küçük olaylarda, ayrıntılarda örnekleniyor.

Yitik kent Ankara

Heyamola Yayınları, ilginç bir proje başlatmış. Türkiye'nin kentlerini oralı şairlere, yazarlara yazdırıyor. Dizinin ilk kitaplarından biri de Ankara hakkında. Şair Gültekin Emre'nin Yitik Kent Ankara'sı. Gültekin Emre, Konya doğumlu olmasına rağmen hayatının önemli bir bölümünü Ankara'da geçirmiş. Bu nedenle kendini Ankaralı hissediyor. 1956 - 1980 yılları arasında kendi hayat hikâyesine koşut olarak Ankara'nın bir monografisini oluşturuyor. Önsöz'de belirttiği gibi şairin hayat hikâyesi ile Ankara'nın monografisi iç içe geçiyor. Zaman zaman da biri öne çıkıyor. Gültekin Emre aynı zamanda 50'li yıllardan başlayarak 80'lere dek Türkiye'de yaşanan siyasi ve ekonomik değişimin de hikâyesini anlatıyor.Gültekin Emre, aile albümünden fotoğrafların izini sürüyor. Konya'nın Kongul köyünden kalkıp Ulus Hamamönü Mahallesi'ndeki eve yerleştiklerinde beş yaşında. Kitapta o günden başlayarak gördüğü, tanıdığı Ankara'yı anlatıyor. Ankara'da var olma çabaları, yoksul hayatları, günlük yaşamları ile birlikte Ankara'yı tanıyoruz. Anlatımını Çağdaş Türk şiirinden örneklere destekliyor. Ankara hakkında yazılmış edebiyat eserlerinden yararlanıyor. Gültekin Emre'yle birlikte Ankara'da dolaşırken rastladığımız yapılar, yerler hakkında kısa ve öz, ansiklopedik bilgiler alıyoruz. Semt semt gezdiriyor bizi şair. Ankara hakkında hemen hiçbir bilgiyi kaçırmamaya, yazılmış hiçbir kitabı, yazıyı atlamamaya çalışmış gibi. Biraz fazlası var ama iyi çalışılmış, güzel anlatımlı bir kitap Yitik Kent Ankara.

5 Eylül 2008

Öyküler- Öykücüler Arşivi'nden

22/8/2008 · Kategori: Nostalji

 Arşiv22/8/2008: Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik
Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik
*Gülbiye " / Öykü / Vicdan EFE
KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
ALİŞİM / FİKRİ UZUN
YILIN ÖYKÜ ÖDÜLÜ
HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
Hayatın kamera arkasının yönetmeniDün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.
Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri
NARLI BAHÇE
AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLÜ SONUÇLARI AÇIKLANDI
YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN
DİSK başkanlarından Abdullah Baştürk adına düzenlenen ‘İşçi Öyküleri Ödülleri’ sahiplerini buldu
“İç dünyam çok karmaşık değil”
Kayıp Yazarın İzi, Elıas'ın Gizi
Kamaera Lucida’ya Öykünme / Ezgi Umut
Bu Şiir Senindir Roziçkam / Ezgi Umut
Narsist Manita / Ezgi Umut
Bir Bahar Günü / Ezgi Umut
Elem Çiçekleri / Ezgi Umut

2008
Ağustos 2008
Temmuz 2008
Haziran 2008
Mayıs 2008
Nisan 2008
Mart 2008
Ocak 2008

2007
Aralık 2007
Kasım 2007
Ekim 2007
Eylül 2007
Ağustos 2007
Temmuz 2007
Haziran 2007
Mayıs 2007
Nisan 2007
Mart 2007
Şubat 2007
Ocak 2007

2006
Aralık 2006
Ekim 2006
Eylül 2006
Ağustos 2006
Temmuz 2006
Haziran 2006
Mayıs 2006
Nisan 2006
Mart 2006
Şubat 2006
Ocak 2006

2005
Aralık 2005

Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik

22/8/2008 · Kategori: Soylesi

Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik

Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik

Ayşe Sarısayın

15/08/2008
<_script /><_script />HANDE ÖĞÜT (Arşivi)

Ayşe Sarısayın’ın öyküleri, üzerinden zaman geçmiş travmaları, bir imgeyle temsil etmenin, zamana-mekâna sığdırmanın ve tek bir anlatıcının dilinden aktarmanın olanaksızlığını, geleneksel hikâye anlatıcısının anlatımdaki otoritesini yıkarak usulca gösteriyor

Öyküyü, “İnsanı altüst eden bir duygunun özenle, iyi seçilmiş sözcüklerle aktarımı” olarak tanımlıyor Ayşe Sarısayın. Sözcüklerin, kişilerin, zamanın, mekânın seçimi elbette önemli ancak insan bilincini yitimle, aklı zemin kaymasıyla tehdit eden ‘altüst’ oluşlar, nesnel gözlemi güçleştiren bir duyarlılığa yol açar ki Siegfried Kracauer, bu tür olayların hiçbir tanığı ya da katılımcısının bunlar hakkında güvenilir bilgi veremeyeceğini ileri sürer. Sarısayın’ın Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alan Denizler Dört Duvar  ve Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Yorgun Anılar Zamanı adlı kitaplarının ardından yayımlanan Karakalem Resimler bende bu ‘belirsizlik’ kavramındaki negatif anlamın, kullanım biçimine bağlı olarak nasıl pozitif bir yöne, yeni bir perspektife çekilebileceği düşüncesini uyandırdı. Anlatılanların gerçek mi hayal mi olduğu, eldeki somut bilgilerden yola çıkılarak mı şekillendirildiği yoksa çağrışımlar üzerine varyasyonlar mı yaratıldığı klişesini bir yana bırakırsam; anlatıcının kim, asıl hikâyenin ne olduğuna dair -bağlamını yitirme ve yüzergezerleşme durumuna düşmeden- hissedilen ‘belirsizlik’, egemen anlatının parçalanışı idi tam da.

Aynı hikâyeler, farklı kadınlar
Gören, düşünen, konuşan, anlatan, yazan kişiler ile farklı bilişsel dünyaların iç içeliği, kişilerin yaşadıklarını, arzularını, hayallerini ve parçalanışlarını aktarırken koşul, istek, zorunluluk, ikaz bildiren kiplerin tümünden yararlanıyor oluşları (kadınsı bir kafa karışıklığının işaretçisi), iç monologlar, anlatımlı monologlar ve bütüne ulanan eşik metinlerin örülüşü, somut gerçekliktense hayalleri ve anıları takiben bilinçakışına yakın durmayı tercih eden bir duyumsallık, ve en önemlisi metni tek bir anlatıcıya teslim etmeyerek her şeyi bilen yazar imgesini devreden çıkarışıyla eril duruş ve yazından ayrılıyor Karakalem Resimler. Anlatılanların, yazılabilir (de) olup olmayacağının garantisini vermeyen, ardından bir belirsizlikle birlikte boşluklar, yarıklar da bırakan Sarısayın’ın öyküleri, üzerinden zaman geçmiş travmaları, bir imgeyle temsil etmenin, zamana ve mekâna sığdırmanın ve tek bir anlatıcının dilinden aktarmanın olanaksızlığını, geleneksel hikâye anlatıcısının anlatımdaki otoritesini yıkarak usulca gösteriyor.

Histerik olduğu için evlenemeyen, hasta olduğu için aldatılan, sevdiği adamla birleşemeyen, her gece kocası tarafından tecavüze uğrayan, devrimci örgüte kabul edilmeyen, istediği romanı bir türlü yazamayan kadınların tümü de çocukken, gençken yaşadıkları ya da tanık oldukları hayal kırıklıkları ve altüst oluşların dile getirilemez, çırılçıplak ifade edilemez suskunluğundan mustariptir. Bir anımsama nesnesinin, bir mektubun, bir günlüğün, karakalem çiziktirilmiş resimlerin, bir duygunun ve çağrının izinden imgeleştirilmeye ya da somutlanmaya çalışılan, benlik tarafından hatırlanıp ifade edilse de bir türlü onarılamayan, geri döndürülemeyen zamanın açtığı mesafedir bu suskunun, yazamamanın nedeni. Ruhun, bedenin, eşyanın parçalanışının, çevresel parçalanışla; bireysel suskunluğun, toplumsal susturulmayla eş zamanlı ilerlediği öykülerde, ataerkil sistemce onaylı kadın kimliği sabitliğini korusa da Sarısayın’ın önceki öykülerine oranla dişil bir uyanışı, yeni bir yaşam imkânının arzulanır kılınışını görmemek de imkânsız.

Yazar ve eğitimli kadın, ev kadını, devrimci kadın, Anadolu kadını, dul kadın, terk edilen, evde kalan, yaşlı, hasta kadın, tecavüze uğrayan kadın, kendi ayakları üzerinde durabilen kadın temsiliyetleri; porselen fincanlar, el işlemeleri, kırmızı kurdele, stor perdeler, sutaşı geçirilmiş kumaşlar, çevresi oyalı yemeni, çamaşır sepeti, çay bardakları, Hayat mecmuası, çeyiz, gelin, gelinlik vb. kadına içselleştirilmiş imgeler ve nesneler ile bütünleştirilirken, büyük kentin sokaklarındaki hayata, siyasi örgüte, yazının özgürleştirici dünyasına katılan kadın imgeleri, ‘hanımefendi’, ‘ağırbaşlı ve mazbut kadın’, ‘peri kızı’ stereotiplerine baskın çıkmasa bile yan yana var olabilir; kadınlar negatif ortaklıkları içinde birleşirken biri diğerinin hikâyesine sahip çıkabilir. Evet, yine toplumsal ve ataerkil kodlar içindeki kadınlar, yine ailenin birliği düşüncesi var hikâyelerde ancak, toplumsalın dinamik süreçlerine katılım, terk etme, bırakıp gitme, yollara düşme cesareti, yeniden başlayabilme direngenliği de var. Kocası tarafından terk edildikten sonra hastalanan kadın ile kocasının ölümünün ardından kendinden hayli genç sevgilisiyle, ‘elalem’ ne der demeden yaşayan bir kadının aynı dizgeler içinde buluşabilirliği de var. Yine kadınları, yine ‘aynı şey’i anlatıyor Sarısayın; öte yandan ‘aynı dereceye göre farklı bir şey’ de anlatıyor.

Hayal mi gerçek mi?
‘Kuşlarla Giden’, hiç evlenmemiş bir kadın ile ablasının; Karakalem Resimler, örgütten dışlanan bir genç kızın, devrimci arkadaşına yaptığı yardımın anımsanışının; ‘Kristal Küre’, bir roman yazmaya çabalayan yazarın yeni bir düzen arayışının; ‘Yarım Kalmış Bir MS Öyküsü’, MS hastası bir kadının hastaneye yattığı gün(ün) ve okuduğu öykünün (Arka Bahçe isimli bu öykünün, anlatıcının kendi geçmişi olabileceği konusundaki belirsizlik, hoş bir ironi); dört ayrı bölümden oluşan ‘Hicran, Yine Hicran’ ise 12 Eylül sonrası dağılan hayatların hikâyesi. Her öykünün başında, öyküyü yazana hitap eden, onun geçmişini, şimdisini, devinilerini bir kamera gibi izleyen ve onu yönlendiren bir sesin çağrısı var ki, anlatıcıya bir anının, bir durumun, bir nesnenin hikâyesini yazdırmaya çalışan bu ses, yönlendirici bir kılavuz; gölge yazardan çok yazarın gölgesidir. Hikâye, oluşmak içini gücünü bu sesten aldığı kadar bir anımsama nesnesinden, bir ko(r)kudan, bir kırıklıktan, belki de hiç yaşamamış sadece hayal edilmiş bir karakterden alır: “Hep unutmak istediğin eski bir hikâyeyi anımsa”, “unutmamak için direndiğin silik resimler, belki de hiçbir zaman var olmamış, yalnızca imgeleminde yarattığın görüntüler”, “...mektuplar bambaşka şeyler çağrıştırabilir sana”... Farklı anlatıcılara rağmen hiç değişmeyen bu sesin ördüğü “eşik” metinlerin toplamı kitabın omurgasını oluştururken, hikâyeler farklı mecralardan akarak omurgaya bağlanırlar. Parça bütünü tümler, ancak bağımsız hikâyeler de eşik metinler de kendi başına bir bütündür. Bu parçalanış, anlatıcının da çoğalmasına tekabül eder. Tüm öyküler birinci tekil şahıs ile yazılırken araya giren ve öykü zamanını geçmişe döndüren destekleyici italik metinler ise anlatıcı sesin gizlediklerini, hatta bilmediklerini okurla paylaşır. Ki bu biçem, Sarısayın’ın öykücülüğündeki temellerden biridir tıpkı gerçek ile kurmaca arasındaki bitmek bilmeyen kıyas gibi... The Logic of Literature ’de Kate Hamburger, karakterlerin iç yaşamlarının temsil edilmesinin, kurmacayı aynı anda hem gerçeklikten ayıran hem de başka, gerçek-olmayan bir gerçeklik görünümü kazandıran bir mihenk taşı olduğunu söyler ki, zaten pek çok karakterin iç yaşamını, geçmişini gerek italik metinlerle, gerek günlük ve mektup türünden faydalanarak aynı düzlemde harmanlayan, dolayısıyla neyin ‘gerçek’, neyin ‘gerçek olmayan bir gerçek’ olduğunu sezdiren Sarısayın’ın hayal ile gerçek, hayat ile yazı arasındaki tezatlığa ve/ya benzerliğe dair cümle kurmaktan artık vazgeçmesi gerekiyor kanımca. Aksi takdirde ‘nostaljik‘ bir hüznü barındıran bu yalın ve samimi metinler, popülizme indirgenerek klişeleşme riskiyle sürekli çizilip silinen, silindikçe kâğıdı yıpratan karakalem resimlere evrilecek.

KARAKALEM RESİMLER

Ayşe Sarısayın
Can Yayınları
2008
129 sayfa
9YTL.

*Gülbiye " / Öykü / Vicdan EFE

3/7/2008 · Kategori: oyku

*Gülbiye"

-
-
-

Gülbiye’ nin savrulan saçlarından gelen sabun kokusu yaşama sevincimi artırıyor.
Soğuk rüzgar yakıyor yanaklarını.
Dudaklarında ürkek tebessüm. Desenli divitin elbisesinin üzerine, kendi ördüğü pembe yeleği giymiş. Vücudu küçülüvermiş. Kamburunu çıkartarak duruyor öylece. Yaramazlık yapınca, yazı tahtası önünde bekletilen suçlu çocuklara benziyor.
Geldiğini duyar duymaz elime bir fincan alarak, koşup gittim. Soran olursa, bir pişirimlik kahve isteyeceğim. Annem, Gülbiye ile asla konuşmayacaksın, diye tembihlediydi.
Gecenin karanlığında getirmişler. Böyle diyorlar.  Bütün mahalle biliyor. Bir gören olmamış ama biliyorlar işte. Duvar diplerinde, koltuğunun altına örgüsünü kıstırıp sakız çiğneyen; kaşları bir tel, ayak topukları nasırdan parçalanmış, tırnak uçları kınalı kadınlar söylüyorlar.
“Dün gece uykumun bir yerinde, tor tor bir araba sesi.  Hayırdır inşallah, dedim, bu saatte... İçime de doğdu, Gülbiye gelmiş olmasın? O’ymuş meğer!”
“Bak sen şu orospuya, mahallemizin namusuyla oynadı.”
“Evlerden ırak, daha on beşinde. Elimizde büyüdü. Asıl suç adamda.”
“Kime güvenmeli, ne etmeli bilmem ki? Bizim de kocalarımız var. Allah korusun, tövbe tövbe.”
“Halide de kocasına sahip çıkaydı. Akşama kadar o kapı senin, bu kapı benim. Bir tas sıcak çorba koymadı adamın önüne ne olacak!”
Her öfke dolu sözde, biraz daha hırsla atıyorlar örgülerinin ilmeklerini. Ne kadar evcimen olduklarını gösterecekler. Elleri yara bere içinde çocuklar geliyor arada bir, eteklerinden çekiştiriyorlar annelerini. Kan sızıyor kiminin yarasından. Annelerinin şiddet içeren bakışlarından, korkuyla uzaklaşıyor çocuklar. Gülbiye Ablanın başına gelen anlayamadıkları felaketin, içlerinde yaratığı gizli korku ve tehdidin farkında olmadan oyunlarına dönüyorlar.
Gülbiye’nin annesi çıktı kapıdan. Bir iki kadın usulca evlerine yürüdüler. Kapı komşusu Meryem, “Nasılsın?” dedi, ”Gülbiye gelmiş ha, hadi gözün aydın!”
Demek ki bir tek Meryem dostmuş. Gerçekten dost mu, yoksa ağzından lâf almak için mi soruyor? Kestiremedi Gülbiye’nin annesi.
“Sağol Meryem.  Geldi, Allahıma şükür.”
Ufak tefek çelimsiz birisiydi Gülbiye’nin annesi. Öyle tetikti ki, ayaklarını kaldırmaya bile fırsat vermeden, sürüyerek yürürdü. “R”leri bastırarak, kıvrak kıvrak konuşurdu. Karayağız, zeytin bakışları vardı. Gülümsediğinde yanaklarında ufak çukurlar oluşurdu. Bembeyaz tülbendi çenesinin altından sarar, yanaklarında birleştirir, tuttururdu.
Bütün mahallenin dikişçisi Gülbiye’nin annesi. Yıllardır bir başına büyüttü, kızını.  
Kışın, Balıkçı Rüstem’lere her hafta balık kasalarını kırmaya giderdi Gülbiye. Ertesi gün ellerindeki çatlakları sıcak su içinde tutar, zeytin yağıyla ovardı. Susuz toprak gibi çatlardı elleri.
Bir gün birlikte gitmiştik.
Evdeki keseri bir poşete koyup, sıkıca giyinerek sabah erkenden çıkmıştım evden. Gülbiye çoktan hazırlanmış, elinde tuttuğu keserle  beni bekliyordu. O da kalın giyinmiş, ancak benimkiler kadar eski değildi. Saçını da çok düzgün taramıştı. Bu işi biraz abarttığımı düşünerek utandım. Pek üstünde durmadım yine de.
Çok heyecanlıydım, hemen iki sokak ötedeki Balıkçı Rüstem’in evine doğru koşar adım gittik.
Balıkçı Rüstem, ağzına giren pala bıyıkları, kanlanmış gözleriyle güldü Gülbiye’yi görünce. Sararmış uzun dişlerinin bir kısmı göründü. Arkası açık Anadol’la işe çıkmak üzereydi. Beni Gülbiye’nin yanında görünce, biraz bozuldu. Yine de, Gülbiye’nin yanağından bir makas alarak, “Nasılsın?” dedi. Benim yüzüme bile bakmadı.
Yüzü kızardı Gülbiye’nin. O evde Hayriye ile tüm yaptıklarını anlatırdı da, Rüstem’in yakınlığından hiç bahsetmezdi.
Hayriye, saçı başı dağınık, geceliğinin üzerine geçirdiği, kocasının eski ceketiyle, yalınayak kapıda belirdi az sonra. Kalın sesiyle, her şeye küfredermiş gibi homurdandı. Ne dediğini anlayamadım.
Biz, bir an önce işimize başlamak istedik. Alçak kapı sövesine çarpmamak için başımızı eğip, briketten yapılmış iki merdiveni inerek girdik bahçeye.
Hemen önümüzde, balık kasalarının gelişi güzel atılmış yığınıyla karşılaştık. Duvar dibine yapılmış bir korunağın altındaydı kasalar. Küçük bahçenin tam ortasında duran ceviz ağacı, yapraklarını dökmüş olmasına rağmen, her şeye hükmedercesine duruyordu.
Alçak bir set üzerinde bahçeye açılan iki kapı vardı. Birisinin aralık tahtaları bordo ve maviyle acemice boyanmıştı. Diğerinde, boydan boya eski bir kilim, soğuktan korunmak için asılmış, kapı kolunun olduğu yer, kir ve yağdan parlıyordu.
Balıkçı Rüstem’in kamyonetinin  büyük gürültüyle uzaklaştığını duyunca Gülbiye ile göz göze geldik. Yine al bastı yüzünü. Aceleyle kasaların olduğu yere doğru gitti. Ben de poşetimden çıkardığım keserle, onu takip ettim.
Hayriye, tam kapanmayan bahçe kapısını hızla çarparak girdi içeri. Yine bir şeyler homurdandı, anlaşılmadı.  Yanımızdan geçti. Bizimle hiç ilgilenmeden, kirli kilimi kaldırarak açtığı kapıdan, tozlu ayaklarıyla girdi içeri.
Gülbiye’den hep duyardım. Ona da Hayriye anlatırmış. Her akşam balık yerlermiş. Balık yemekten bıkkınlık gelmiş Hayriye’ye. Gizliden ayırdığı balıklardan verirmiş Gülbiye’ye, Gülbiye de evde pişen yemekten bir kap götürürmüş.
Babama, “Sen de balıkçı olsaydın ya,” demiştim. “Biz de her akşam balık yerdik!” Babam yüzüme ters ters bakmıştı. “İyi, seni balıkçıya veririz, o zaman!”
Hayriye’nin bugünkü tersliğini görünce, Gülbiye’yle konuştukları aklıma geldi. Bu kadınla normal olarak insan nasıl konuşup anlaşabilirdi ki?
Kasaları, yığından  birer birer çekerek, çivilerinden ayırıp,  sobaya girecek büyüklükte parçalıyor; çıkan yamuk çivileri de ufak, tahta bir kutuya koyuyorduk.
Gülbiye’nin eli alışkın olduğundan, aldığı kasayı birkaç darbede çivilerinden ayırıyor, zaten incecik olan tahtalar birer tak-tuk’la bölünüveriyordu. Tahtaları parçalama işini bitirince çivileri düzeltecektik. Çivileri benim doğrultabileceğimi söyledi Gülbiye. Buna aklım yattı. Birkaç çividen  sonra sıkıldım. “Ben de tahta kıracağım,” dedim.
Kasanın yanlarını önce çökertip çivileri keserle kanırtarak çıkarıyor, kutuya atıyordum.
Balık pisliğiydi üstümüz başımız.
Bir de avucuma  kıymık batınca, akşam annemin söylediklerini anımsadım.
“Kızım, hadi Gülbiye’nin babası yok, haftada bir gün yakacaklarını olsun Balıkçı Rüstem’in pis balık kasalarından karşılıyorlar. Bir gün sabahtan akşama kadar pislik içinde çalışmasının karşılığı, bir geceliğine, iliklerine kadar ısınmak. Yanan sobada kaynayan suyla hem kendilerini hem de çamaşırlarını yıkarlar.” 
İşin burasını bilmiyordum. Hiç düşünmemiştim de. Gülbiye, ne karşılığında oraya gidiyor, hiç sormamıştım. O da söylememişti.
Üşümüştüm. Ellerim kasaları zor tutuyordu. Çiviler ise, parmaklarımın süngerleşmiş, hissetmeyen uçlarından kayarak yere düşüyordu. Elimin içindeki kıymık, gittikçe dibe batıyordu. Canım yandıkça pişmanlığım artmıştı.
Gülbiye ha bire çalışıyor, her kasa parçalanışında nefesini,  içindeki hıncı dışarı atıyormuşçasına verip, yeniden derin nefes alıyordu.
“Gülbiye, çok üşüdüm. Şu kıymık da gittikçe acıtıyor. Ne yapsak acaba?” dedim.
“Biraz sabret. Az sonra Hayriye Abla bize birer bardak ıhlamur  getirir. Bir iğne ister, çıkartırız kıymığı. Benim elime de çok batıyordu. Şimdi alıştım artık,”diyerek önündeki işe döndü, “ Ne kadar çabuk bitirirsek bu işi, o kadar iyi.”
Ortada elimi yıkayabileceğim su bile göremiyordum. Geceleri kuru ayaz olduğundan, bahçedeki çeşme donmasın, diye çuval ve eski giysilerle sarılmıştı.
Gülbiye de istemeden yavaşlamaya başlamıştı. Yorulmuştu anlaşılan.
“Sen her hafta bu kadar kasayı tek başına mı parçalıyorsun?” dedim.
Dağılan saçlarını elinin tersiyle toplayarak başını kaldırıp baktı. Şaşırdı ne diyeceğini, “Yok, her hafta böyle değil, bu gün biraz fazla.” Sanırım utandı. Çünkü bu hafta birlikte gelmek için ısrar etmişti. Annemi bile o kandırdı denebilir.
Bana anlatırken, burada yaşadıklarını bir oyun gibi gösteriyordu. Belki de böyle düşünerek rahatlıyordu. Hayriye’yi bile ne kadar sevimli anlatmıştı. Suratsızın tekiymiş işte. Yüzümüze bile bakmadan gitti, vurdu kafayı yattı.
Tam bunları düşünürken, kirli kilimin ardındaki kapı, gıcırtıyla açıldı. Hayriye, elinde çay tepsisiyle göründü. Saçlarını arkaya toplamış, sabahtan vücuduna hantallık veren şişmanlığı, onu sevimli bile yapmıştı. Kalın, siyah bir etek üzerine tiftikten el örgüsü bir kazak giymiş, sabahki halinden eser kalmamıştı.
 Gülbiye, “Hayriye Abla, gelirken biraz da ılık su  getirebilir misin?” diye seslendi.
Uysal bir çocuk gibi sözünü dinledi Gülbiye’nin. Tekrar içeriye girdi. Az sonra naylon bir ibrik içinde ağzından dumanlar çıkan su vardı bir elinde.
Hayriye Abla su döktü, bahçedeki çeşmenin başında duran sabunla yıkadım elimi. Kıymık batan yer morarmıştı. 
Hemen içeriye koştu Hayriye Abla. Temiz bir havluyla kolonya, pamuk, bir de ucunda iplik sallanan dikiş iğnesi getirdi. Elimi ellerine alarak kucağına koydu. Avcumu açtırdı. Feryatlarıma aldırmadan kıymığı çıkardı. Ağrı  kesiliverdi. Kolonyalı pamukla sildi sonra.
“Kızlar, siz ıhlamurlarınızı içe durun da, benim içerde biraz işim var.Şuradan, kırdığınız odunlardan alayım da sobayı tutuşturuvereyim, ısınalım hep birlikte.”
Demek ki içerisi de soğuk. Hayriye sıcacık odasında keyif çatıyor sanıyorum. Bir kasayı alsa, elleriyle bile kırıp, sobaya atıverir. Çok mu zor? Yapmıyor işte. Balıkçı Rüstem’in karısı o. Şu an patron. Sorgulayamam ki!
Kocası ağır işler yapmasına izin vermiyordur, ne bileyim ben. Gülbiye, birkaç yıldan bu yana geliyor kışları. Balıkçı Rüstem’in Hayriye’yle evlendiğinden beri.
İbrikteki artan suyla Gülbiye de yıkadı ellerini. Ihlamurlarımızı içmiştik ki, “Hadi gelin artık, odanın soğuğu kırıldı, dışarıdan iyidir ne de olsa,” diyerek, daha da sevecenleşen sesiyle bizi içeriye davet etti.
Bu kez kirli, kalın kilimden süzülerek biz geçtik, Hayriye Abla da bahçedeki tuvalete...
Radyoda dinleyici istekleriyle çalınan türküler vardı.
Gülbiye alışkanlıkla, karşıdaki sedirin üzerine geçip oturdu. Sobaya da yakındı burası, “Gel,” dedi, bana da, “Otur, bak burası sıcacık.”
Hemen yanına oturdum. Ellerimizi ovuşturarak ısıttık.
Hayriye Abla içeri bir torba tahta kırıntısıyla girdi. Onları da  sobaya atınca yan odadan, bir  tepsi getirdi.
Acıkmış olduğumu hissettim.
Bir tabak dolusu balık, iki kuru soğan ve bir ekmek öyle güzel göründü ki, Hayriye Abla’nın koltuğunun altındaki sofra bezini bir sekişte kalkarak aldığım gibi yere serdim.
Hayriye Abla, gelin geldiği köyün şivesiyle o kadar doğal konuşuyordu ki, ne konuştuğu aklımda pek kalmadı ama çok güldüğümüzü hatırlıyorum.
Karnımızı doyurduktan sonra, Gülbiye, “Hayriye Abla, biz şu tahtaları kırıverelim de işimizi bitirelim,” dedi.
İkimiz dışarı çıktık.
Gülbiye kırıyor, ben çivi düzeltiyordum. Tam son kasaya geldiğimizde, Gülbiye’nin elindeki keser, sapından çıkıp fırladı. Benim elimdekiyle devam etti. O kasanın çivilerini de göstermeden cebine koydu Gülbiye. Fısıltıyla, “Bunları da çöpe atıveririz,” dedi.
Gülbiye’de artan bir telaş gördüm. Eve gitmek için acele ediyordu. Hayriye Abla da birkaç kez  içeriye girdi çıktı, onun da sinirlendiğini fark ettim.
Kapıdan çıkacakken, Balıkçı Rüstem’in arabasının sesini duyduk. Hayriye içeriden çıkmadı. Rüstem, arabadan inmeden gitmiş olacaktık ki kapı da karşılaştık.
“Ne o gidiyor musunuz?” dedi. Gülbiye başını salladı. “Hani odun almadın mı bu gün?”  Yutkunan Gülbiye’nin başını ellerinin arasına alarak alçak kapıdan  içeriye soktu.
 Ben bekledim.
Gülbiye elinde bir torba odunla çıktığında yanakları kıpkırmızıydı. Hızlı adımlarla evlerimize gittik.
Birkaç ay önce Gülbiye benden uzaklaşmaya başladı. Nedenini anlayamadım. Balıkçı Rüstem’le ilgili olduğu hiç aklıma gelmemişti. Geçen yıl kasa kırdığımız günü hep unutmak istemiştim.
Mahalledeki kadınların konuşmaları arasında, Gülbiye’nin bu işte ne gibi bir suçu olduğunu düşündüm. Hayriye kocasına neden öyle ters davranmıştı? Aslında ne kadar iyi, hatırnaz birisiydi. Kocasının Gülbiye’ye karşı olan davranışının farkında mıydı?
Kahve fincanı elimde, çaldığım kapıyı Gülbiye açtı. Fincanı bir tarafa bırakarak sarıldım boynuna. Konuşmadan bakıştık bir süre. Karnını yokladım, elimle. “Üzülme artık,” dedim. Balıkçı Rüstem’in çocuğunu aldırmıştı. Evleri soğuktu. Ortada buz gibi duran demir yığını soba, iyice soğutmuştu odayı.
Annemin kızacağına aldırmadan, “Hadi, bize gidelim,”dedim. Gelmek istemedi. Ellerinden tutup zorla çektim.
Mahalledeki dedikoducu kadınların arasında annem de vardı. O bizi görmedi.
Annem, “Aman komşular, Gülbiye’nin annesi iyi kadındır ama, baksanız ya olanlara, kızına sahip çıkamadı. Bizim de kocalarımız var. Ne kızmış bu böyle. Benim de kızın arkadaşıydı. Allah’tan son zamanda kesilmişti bizim evden ayağı,” dediğini duydum. Gülbiye de duydu mu bilmiyorum.
Kasa kırdığımız günün akşamı Gülbiye, keserini sağlamlaştırmak için babama gelmişti.
Babam, Gülbiye’nin  ardından iç geçirerek bakmıştı.
Babamın bakışlarındaki tuhaflığa anlam verememiştim.
Çamaşır için babamın ceplerini boşaltırken, Gülbiye’ye yazılmış bir not buldum.
Yaktım okur okumaz.
 
*2004 yılı Beşparmak Dergisi, Samim Kocagöz Öykü Yarışmasında ödül.  

                                                                                                            

  
 

Vicdan Efe

http://www.dergi.havuz.de/MAYIS/vicdanefe.html

KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN

2/6/2008 · Kategori: oyku

KOŞA-KOŞA

 

 

            İlkokul öğretmeni Rıfkı Acar, Köy Enstitüsü mezunuydu.

            Metreyi ölçerek, daireyi çizerek öğrendi, doğruyu tartışarak buldular. Coğrafya derslerini karatahtaya asılı haritasız, masalara yayılı atlassız yapmazlardı. Tepelere çıkıp çevreyi gözler, dere-tepe uzak-yakın hakkında bilgi edinirlerdi. Uzaklara gidebilme olanakları yoktu. Türkiye Haritasını, tuyumuna (hiçbir haritaya bakmadan) çizerlerdi.

            Kum masasında; dağ, ova, yayla yapar, vadiler arasından ırmak akıtırlardı.

            Aralarında paylaştıkları bölgelerin haritasını, büyük boy karton kâğıt üzerine yapmış, bölgede yetişen önemli ürünleri ve bölgenin gelir kaynaklarını, şehirlerini, dağlarını, ırmaklarını, yaptıkları harita üzerinde göstermişlerdi.

Haritalar kümeler arasında değişilir eksik olup olmadığı denetlenir, özellikle eksik aranırdı.

            İç Anadolu’nun haritası Ozan ve görevli arkadaşlarıyla yapılmış, yetiştirdiği ürünler mini resimlerle işaretlenmiş, Ankara’daki “Ogüst Mabedi” bile unutulmamıştı. Bir bölge haritasında, bölgenin özelliğini anlatan her hangi bir ürün işaretlenmemişse, “hazine bulmuşçasına” sevinilir, tartışma başlardı.

            Doğu Anadolu’nun haritasını yapan arkadaşları, Yurdumuzun en yüksek dağı olan Ağrı Dağını işaretlememiş, önemli tartışmalara neden olmuştu.

            Aile Bilgisi derslerinde, yırtık sökük ve düğme dikmesini de öğrenmişlerdi.

Lise öğrenimi yıllarında, felsefe öğretmenleri, “Hasanoğlan Köy Enstitüsü“ mezunuydu. O yıllarda, hemen-hemen her orta dereceli okullarda “Türk Halkı’na hizmet etmeğe geldiklerini” söyleyen, hepside “gençlik” çağında olan “Amerikan Barış Gönüllüleri” vardı.

             Öğretmenlerinin çoğu, bu “barış gönüllülerine” karşıydı. Felsefeci:

            “Onurlu ve erdemli öğrencilerim” diye söze başlar, ders konusunu örneklerle anlatır, ya sözlerinin ortasında, ya da dengine getirip, birkaç kez; “Amerikan barış gönüllüleri yerine gidip bu ülkeye sizler hizmet edeceksiniz” der, ülkemizin “uygar ülkelerin üstüne çıkarılmasını” isterdi.

            Ozan, liseyi bitirdi. Yüksek okul sınavlarını birkaç kez denedi. Aç kalmayı göze alamadı, hep dışarıdan okunabilecek yerleri seçti. Tutturdu, tutturamadı.

Arayış içinde olduğu günlerde, vekil öğretmenlik yapan arkadaşlarıyla karşılaştı. Nasıl öğretmen olunduğunu sordu:

“Dilekçe ile” dediler.

            Dilekçesini verir vermez, vekil öğretmen oldu.

Çetin geçen yolculuk sonunda, Cide dağlarının tepesinde bir köyde çalıştığı yıl öğretmenliği sevdi. Liseyi bitiren birisi olarak, birkaç farklı derslerden sınava girip, sınav başarıldığında, (asil) öğretmen olunduğunu öğrendi. Tam felsefe öğretmeni Hacı Küçükkaraca’nın isteğine ve tembihine uygundu. “Ücra köşelerde” ülkeye hizmet edilebilecek bir meslekti.

Kastamonu Kız Öğretmen Okulu Müdürlüğüne, farklı dersleri verip öğretmen olmak istediğini belirten dilekçesini verdi.

            Sınavlar başladı, iyi gidiyordu. Bir gün, sınıfa yel gibi giren gözetmenlerden birisi: “Boşuna uğraşmayın. Gidin başka iş yapın. Altı yılda bitirilecek okulu, size bir ayda bitirtmem.” dedi. Bu söylemler Ozan’ı hiç ilgilendirmedi. Üzerine alınmadı. Belki de çoğu sözleri duymadı. Sınav sorularını yanıtlıyordu.

            Sınavlar iyi gidiyor, bilemediği sorular çok az sayıdaydı.

            Sınavlar bitti, kendi değerlendirmesine göre, esas öğretmen olabiliyordu.

Birkaç gün sonra, sınav sonuçları açıklandı. Gerçekten, gözetmenin dediği gibi öğretmen yapmayacaklardı. Notlar hep, bir ikiydi.

O yıl, Kastamonu Kız Öğretmen Okulu’nda dışarıdan sınava girip öğretmen olmaya hak kazanan kimse yoktu.

            Gölköy Öğretmen Okulu’nda sınava girenlerin tümünün esas öğretmen olmağa hak kazandıklarını öğrendi.

Kastamonu Kız Öğretmen Okulu’nda girenlerin hepsi geri zekâlı olamazdı. Bundan sonraki sınavlara, Gölköy Öğretmen Okulu’nda girmeliydi.

            Müdür Yardımcısı Muhittin Bey, kendilerine en olumlu davranan öğretmenlerdendi. O’nun yanına gitti, sınavların bundan sonrasına, Gölköy Öğretmen Okulunda girmek istediğini, naklinin o okula yapılmasını istedi

            Muhittin Bey, masasında birikmiş kâğıtları karıştırdı bir yaprak kâğıdı eline aldı, bir süre baktı: “Bu gün son gün, postayla yetişmesi olanaksız. Yetiştirebilirsen, naklini elden vereyim.” dedi. Ozan sevindi. Müdür muavini Muhittin Bey, yazı makinesini önüne çekti, nakil yazısını çabucak yazdı, sarı zarfa koydu, Ozan’a verdi.

            Ozan kapıdan uçar gibi çıktı. Şehir içinden hızlıca geçti, çoğu yerlerde koştu.

Tepeye çıkıp, Daday İnebolu yol ayırımına geldiğinde, yoldan ayrıldı. Yolların ikisi de çok dolambaçlıydı. Çalılar arasından süzülüp, kuru dereleri, düzlükleri, kıraç tarlaları geçti, “mesai” saatinden yarım saat sonra Gölköy Öğretmen Okulu “idaresine” ulaştı. Yöneticiler, yönetim odasındaydı.

             Zorluk çıkartmadı, naklini kabul ettiler.

Ozan, sınavın birinci aşamasını kazanmıştı.

Nakil yazısını, gecikmesini göz önüne almadan kabul eden müdür yardımcısının, Foto Zihni’nin oğlu olduğunu daha sonra öğrenecekti. Foto Zihni: Kastamonu’nun usta fotoğrafçısıydı.

            Öğretmen okulunu dışardan bitirme sınavlarına giren başka vekil öğretmenler de vardı. Kısa sürede kaynaştılar. Sınavlar başladığında, kimi zaman yürüyerek Kastamonu’ya gidip geldi, kimi zaman da okul çevresinde, kahvehane de geceledi, sabahladı, kader arkadaşı oldular.

            Okulun yatakhaneleri boş duruyor, engel (bütünleme) sınavlarına giren az sayıdaki öğrencilerinden artan yemekleri çöpe döküyorlardı.

Dışarıdan bitirme sınavlarına giren, çevre illerin değişik ilçe ve köylerinden gelen öğretmen adayları, karınlarını Subaşı Köyündeki bakkaldan aldıkları, zeytin ekmek ve soğanla doyuruyorlardı.

            “Mevzuata aykırılıktan” çöpe döktükleri yemekleri vermedi, boş yatakhanede yatırmadılar

            Okulun öğretmenlerinden Mehmet Sazak’ın girişimleriyle yatakhane açıldı, artan yemekler çöpe dökülmedi.

Yastıksız yorgansız yatakhanede yattı, artan yemeklerden yediler.

            Mehmet Sazak, dışarıdan Gölköy Öğretmen Okulunu bitirmeğe gelen vekil öğretmenlere her konuda arka çıktı. Yatakhaneyi açtırdığı gibi, başarmakta zorlanacaklarını sandığı derslerden ücretsiz kurs verdi.

“Biz; öğrencilerimize öğretmenlik mesleğini benimsetmek için altı yıl uğraşıyoruz. Siz, koşa-koşa kendi ayaklarınızla gelmişsiniz” dedi.

            Dışarıdan bitirme sınavlarına girenlerin iyi birer öğretmen olacakları kanısındaydı.

            Ozan ve arkadaşları; “nasıl bir öğretmen olunacağını” uygulamalı olarak ondan da öğrendiler.

            Gerçekten, o yıllarda ülke insanlarının büyük çoğunluğu, öğretmeni öğrencisi; onurlu, erdemli olmayı arzuluyor, “çağdaş uygarlık yolunu aşmak” için koşuyordu…

 

                                                                                                          MART-2008

                                                                                                          Fikri uzun-Mart 2008

ALİŞİM / FİKRİ UZUN

2/6/2008 · Kategori: oyku

ALİŞİM

              

 

 

                Ali öksüz büyüdü. Babasızlığın acısını hep içine gömdü. Çabucak büyümek, evin erkeği olmak istiyordu.

 Köyde herkes onu sever korurdu.

“Aliş” derlerdi ona, başkalarından başka baktıkları için.

                Bir ana, bir oğul, bir çift öküz, bir de inekleri vardı. Başka kimseleri yoktu.

Ali büyüdü, para kazanmasını anlayacak yaşa geldi.

                Borç dert bir eşek edindi. Odun satıp, evin geçimini sağlayacaktı. İnekleri buzlamış, (Buzağılamış, doğurmuş) nedeni bilinmeyen bir nedenden, buzağı üç günlükken ölmüş, İneğin sütünün tümü, Aliş ve anasına kalmıştı.

                Keşke buzağı yaşasa da sütün hepsi onun olsaydı… 

                O yıl çok kar yağdı. Uzun süre erimedi. Alilerin, eşeğe, mallara verecek otu samanı azaldı, akşam sabah biterdi.

                Satın alacak paraları yoktu.

Aliş, ne yapacağını uzun uzun düşündü. Köyün varlıklılarından Bekir Ağa geldi aklına. İki yıl davarını gütmüş, beş kuruş almamıştı. Ödünç üç beş çit (saman sepeti) saman isteyecek, “hasılda veririm” diyecekti.

Umutla gitti Aliş, Bekir Ağa’ya.

Bekir Ağa, bağdaş kurup evinin “pirelik” odasındaki sedirine oturmuş, yastıktan artan sırtını bucak dolabı kapısına yaslamış, kehribar takımına taktığı sarma sigarasını tüttürüyordu. Tütün tabakası önünde,  kav çakmağı tütün tabakasının yanındaydı. Aliş’in kapıdan girdiğini gören Bekir Ağa sevindi. Ya damın (ahır) .okunu atacak, ya da atını tımar edecek sandı. İçine çektiği, yanan tütünün dumanları, ağzından kaba kaba geri çıkıyordu.

“Gel Aliş, hoş geldin” dedi.

“Hoş bulduk Bekir Ağa”, dedi Aliş. İkisinin de aklındaki başkaydı. Karşılıklı bir iki laf etti, birbirlerinin dediğini anlamadılar. Aliş: “Bekir ağam; samanımız azaldı, yaza çıkacak kadar ödünç saman istemeğe geldim. Hasılda veririm” dedi.

Bekir Ağa’nın neşesi kaçtı.

Aliş’in ineği buzağılamış, bu yıl iki, seneye üç, öteki sene beş olacaktı. “Bizim davarları kim güdecek?” dedi, içinden.

“Besleyebileceğin kadar mal besle Ali” dedi, açıktan Aliş’in yüzüne.

Aliş, Bekir Ağasından, kesinlikle böyle bir yanıt beklemiyordu. Başına kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Hem ağaya, hem feleğe kırgın, evine döndü.

 Başka umduğu kapı yoktu.

 İneği, yaza kadar Kör Bekir’e, “görmeye” verdiler. Kör Bekir’in torunu olmuş, inekleri de kısır çıkmış, sütleri yoktu. Hele bebek olan evde, “ürün” ( süt yoğurt) süz olmazdı. “Bir bakraç yoğurt değil mi?” kendileri ne eder ederdi.

Eşeği de bir başkası aldı.

Aliş, başıboş deli gibi geziyor, anası onu geriden kolluyordu. Yerdeki yetmiyormuş gibi, yeniden lapa lapa kar yağdığı, diz boyunu aştığı  gün; Aliş ocak başına çömelmiş, ocağın külünü karıştırıyordu.

Anası, Aliş’inin derdinden anladı:

“Canını sıkma yavrum. Bu kışın, bir de yazı var. Yaz gelsin hele. Kimseye kulluk yok! Tarla kıyılarındaki ahlatları keser, kasabada satarız. Sen eşeğe sararsın, ben de sırtıma yüklenirim. Bir arka odun bir eşek yükü gelmese de bir eşek yükü odunun yarı parası eder. Paraları biriktirir kış bastırmadan samanımızı, otumuzu alır, ineğimizi de eşeğimizi de kimseye “görmeye” vermeyiz”.

Aliş, ocak başında külü eşelerken kararını vermişti.

“Ana; bana izin ver, İstanbul’a gideyim. İstanbul’a giden köyden kurtuluyor. Köyde kazanç yok. Kime hizmet etsen sonu boş. Seni de alırım yanıma. Köyde, eşek gibi odun mu taşıyacaksın sırtınla? Kiraya bir ev tutarız, sen evde durursun, ben çalışırım. Gül gibi, insan gibi geçinir gideriz.

Şimdi para etmez. Yaza pek bir şey kalmadı. Yazın ikisini de sat. Paralarını bankaya koy. Daralırsan alır harcarsın. İşimi yoluna koyunca, gelir seni de yanıma alır götürürüm” dedi.

Aliş’in anası, “Olur” da demedi, “Olmaz” da demedi. “Olur” dese, bedeninden bir parça, içinden ciğeri kopuyordu. “Olmaz” dese, Aliş’in geleceği ne olacak, köyde ne yapacaktı?

Birkaç gün daha can ciğer, birlikte durdular.  Sayılı günler bitti, gideceği gün geldi çattı.

Ali, anasına tırtıl gibi sarıldı. Komşular, ana oğulu birbirinden zor ayırdılar. Ali, anasının sardığı çıkını çomağa taktı, omzuna attı, ardına bakmadan yürüdü.

Konu komşu, Aliş’in arkasından kovayla su döktü, İstanbul’a uğurladılar. Geleneksel inanışlarına göre, ardından su dökülen, gurbete su gibi akar gider, gurbetten sağ salim dönerdi.

Aliş, İstanbul’a geldiğinde, yakın köylerden tanıdıklarını buldu, Aliş’i konuk etti kısa sürede O’na bir çivi fabrikasında iş buldular.

Aliş, makinenin ağzına demir tutuyor, makine o demirden çivi kesiyordu. İşi ağır değil, yorulmuyor, iş çıkışında Tahta kalede tüccar yükü de taşıyabiliyordu. Yatacak yerleri Tahtakale’ye yakındı.

Eminönü ve çevresindeki yapıları devlet koruma altına almış, eski evleri yıktırıp yenisini yaptırmıyordu.  Evler yıpranmış, kiraya tutan yoktu “Gurbetçiler” ucuz buldukları o evleri kiralamış, her odada birkaç kişi yatıyorlardı.

Aliş daha yatak yorgan alamamış, geceleri yere serili hasır üstünde yatıyordu. Konuk ettikleri gece, gemi onarım yerinde çalışan İnebolulu, geçen yıl ikinci el mal satan Rize’li den aldığı paltoyu Alişin üstüne örttü, bir daha da geri almadı.

Aliş, yattığı yerde düşler kuruyordu: Para kazanıp, köye geri dönüyor, yeniden inek, eşek, kış bastırmadan saman alıyordu.

“Yok yok. En iyisi; Sultan Ahmet Çevrelerinden bir iki odalı bir ev tutup anasını da yanına almaktı. Bir de baş göz olursa, karınlarını nasıl olsa doyururlardı.

Erken yatıp erken kalkıyor, çaylarını odadaki ispirto ocağında kaynatıyor, akşamdan, Eminönü’nde simit satan simitçinin artan simitlerini ucuza alıyor, kaynattıkları çaya banıp yiyorlardı. Çayını içip simidini yiyen, iş yeri uzaklığına göre kalkıp gidiyordu.

Aliş ve İnebolu’lu acele etmezlerdi. İş yerleri yakındı.

Ağır aksak, evden çıktı, Galata Köprüsü’nü geçti, Haliç Kıyısına yukarı yürüdüler. İnebolulu ayrıldı, Aliş bir süre daha yürüdü. İş yerine geldiğinde, daha gelmeyen arkadaşları vardı.

Üç beş kişi olduklarında, kayışı kasnağına taktı, kol demiriyle motoru çalıştırdılar. Motor kasnağı, kasnak kayışı, çeviriyor, kayış ta, çivi yapan makineyi çalıştırıyordu. Aliş, kolu çekti, kasnak dönmeye başladı. Döndükçe hızlandı.

Belirli bir hıza ulaşması gerekiyordu. Kasnak o hıza ulaştı. Aliş tezgâhının başına geçti, çivi yapılacak demiri eline alır almaz yere çarpıldı, kendinden geçti. Arkadaşları yanına geldi, Aliş’in sağ kolu yoktu.

Kayış kasnağından çıkmış, Aliş’in kolunu kapıp kopartmıştı.

Ermeni Hastanesi’ne zor yetiştirdiler. Neredeyse kan kaybından köye cenazesi gidecekti.

Kolu iyileşti, tek koluyla kendisi gitti köyüne.

Hıdır Emmi, Köyün “Hıdır Emmi” siydi. İstanbul’dan yeni gelen Aliş’in,  kolunu ceket koluna takmayışını “İstanbul görmüşlüğe”  bağladı. Hoş beş etti, birbirlerine sarıldılar. Hıdır Emmi iki, Aliş tek koluyla sarılmıştı. Hıdır Emmi’nin koluna, Aliş’in ceketinin boş kolundankol dokunmadığı gibi, yanı böğründen de dokunmadı.

Hıdır Emmi geri çekildi, ceketin boş koluna baktı:

“Kol”? dedi, Aliş’e delirmiş gibi bakarak.

“Kol gitti” dedi Aliş. “Gitti Hıdır Emmi.  Bir daha İstanbul mistanbul yok. Ne iş tutarım bilmem.”

“Ulan oğlum; sen bu tek kolla, ‘iş’ de tutamazsın, daha gençsin.

“Bakarız Hıdır Emmi.”

Diyeti miyeti yok mu bu kolun”?

“Yok, Hıdır Emmi. Benden üç gün önce, yanı başımızdaki gemi yapım yerinde, öğle paydosuna az kala Zilelinin ayaklarına vapur sacı düştü, ayakları koptu. Rapor tutmuşlar, ‘kendi dikkatsizliğinden’ diye. Doktor raporu olunca diyet yok.”

Hıdır Emmi düşüncelere daldı. Belki de hiçbir şey düşünmedi.

“Mevla’m gör diyerek iki göz vermiş. Bilmem ağlasam mı, ağlamasam mı?” dedi içinden. Aliş’e hiçbir şey diyemedi.

Döndü, evine gitti.

Hıdır Emmi,  her olaya birkaç değiş der, deyişlerinden kimileri dilden dile dolaşırdı.

Köylerinin sevilen kızı Nergis gelin olmuş, ata bindirilmiş baba evinden “el evine” giderken: “Tarhanayı etti, bulguru etti, a kızım yemeden gitti” diye uzun hava okur gibi okumuş, anasından başka tüm köy halkını ağlatmıştı.

Aliş’in başına gelenler, başta Hıdır Emmi, çok dokundu herkese. Hıdır Emmi’nin içinden geldi, Aliş için şu deyişleri dedi:

 

“Kasnağından fırlayan kayışa, kaptırdın mı kolunu Aliş’im! / Daha dün öğle paydosundan önce Zilelinin gitti ayakları/ Yazıldı onunda raporu: “İhmalden” / Gidenler gitti Aliş’im, boş kaldı ceketin sağ kolu. /Hadi köyüne döndün diyelim. /Tek elle sabanı kavrasan bile, Sarı öküz güngörmüştür, /Anlar işin içyüzünü. /Üzülme Aliş’im sabana geçmezse hükmün,/ Ağanın davarlarına geçer. /Kim görecek kepenek altında eksiğini. /Kapılanırsın boğazı tokluğuna. / Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman./Beklesin mızrabını. / Sağ yanın yastık ister Aliş’im, sol yanın sevdiğini. / Kızlar da emektar sazın gibi, çifte kol ister saracak (Aliş’im.)”

 

Bu deyiş; o gün bu gün dilden dile dolaştı.

   Fikri Uzun

                                                                                                                                             Mayıs 2008

YILIN ÖYKÜ ÖDÜLÜ

31/5/2008 · Kategori: Odul

Haldun Taner Öykü Ödülü'ne başvuru zamanı

07/03/2006 (1072 kişi okudu)

İSTANBUL - Milliyet gazetesinin düzenlediği 18. Haldun Taner Öykü Ödülü için başvuru zamanı... Ödüle kısa öykülerinden oluşan ve 1 Ocak 2005'ten sonra yayımlanmış bir kitap ya da yayımlanabilecek bütünlükte bir öykü dosyasıyla başvuru yapabiliyor. Aday yapıtların 11 nüsha olarak, özgeçmiş ve bir adet fotoğrafla birlikte 31 Temmuz'a kadar Doğan Medya Center, Milliyet Ödülleri 34204 Bağcılar/İstanbul adresine gönderilmesi gerekiyor. Jüride Füsun Akatlı, Faruk Duman, Ferit Edgü, Tuğrul Eryılmaz, Doğan Hızlan, Selim İleri, Ahmet Oktay, Şara Sayın, Demet Taner ve Tahsin Yücel yer alıyor. Tel: 0212 505 63 49 (Kültür Sanat)

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

11/4/2008 · Kategori: Duyuru

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

 

    İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli yaşamın en önemli gereklerinden olan okumanın, toplumun tüm kesimlerine aşılanarak; üreten, düşünen, paylaşan ve sorgulayan bireylerin yetişmesine, toplumun   topyekûn nitelikli olabilmesine ve kalkınmasına siz de katkı sağlayın.

 

Bunun için lütfen Kitap Toplama Kampanyamıza destek verin.

 

              İLÇE YÜRÜTME KOMİSYONU

 

Kampanya Merkezi     : Hocalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

 

Adres                            : İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

  Hocalar / AFYONKARAHİSAR

Tel                                : 0 272 5512256

                                        0 505 5153232

Faks                              : 0 272 5512256

Hayatın kamera arkasının yönetmeniDün Yılmaz Güney’in 71 .

10/4/2008 · Kategori: Nostalji

Hayatın kamera arkasının yönetmeni
Dün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.

Güney, 1982 Cannes Film Festivali’nde ‘Yol’ filmiyle Altın Palmiye’yi almıştı.
ÇİRKİN KRAL HALA ALGILARI DEĞİŞTİRİYOR

Haber: Seray Şahiner

Sinema formatlanmış bir dönemde büyüdük. Önceki kuşaklara nazaran ‘özgürlükler çağı’ndaydık. Her şeyin ideali belirlenmiş, kana karışmayı bekleyen haplar halinde önümüzde duruyordu. Ve henüz kimse bize, “kırmızı hap mı, mavi hap mı?” diye sormamıştı.

Beyaz yakalıklarımız ortaokul bitene kadar annemizce özenle ütülenmiş, tırnak kontrollerinden alnımızın akıyla geçmiştik. ‘Okul servisi’ literatürümüze gireli çok olmuş, kire çamura bulanmadan geçirdiğimiz yıllarda arkadaşlarımıza, hatıra defterlerimizden ‘kalbimiz kadar temiz’ sayfalar açıyorduk.

ONU ALKIŞLAYANLAR BİR ANLAMDA KENDİLERİNE ALKIŞ TUTUYORDU

“Nihayet gelmiş!” lafını bir film için ilk duyduğumuzda liseye gidiyorduk. Seksenden sonra doğmuştuk. Biz sanatı algılayacak çağa geldiğimizde kitaplardan okuduğumuz kitap toplatmaları, film yasaklamaları ‘tarihte kalmış’, Hollywood filmleri ‘bile’ neredeyse aynı anda ülkemizde vizyona girer olmuştu. Bu dönemde “nihayet gelmiş” derecesinde bekletilmiş bir film dikkatimizi çekmiş, biraz da ergenliğin verdiği, ‘nihayet’liğine tepkiyle Çemberlitaş Şafak Sineması koridoruna dizilmiştik on- onbeş arkadaş.

Sinemanın tanıtım panosunda ‘Yol’ filminin afişini ve yanında Yılmaz Güney’in Cannes’da ödül alırkenki fotoğrafını gördüğümüzde Güney’in başrolde oynayacağı bir film seyredeceğimizi sanıyorduk. ‘Yönetmen sineması’ nedir onu bile bilmiyorduk ki senariste Cannes’da neden ödül verildiğini anlayalım…

O gün, bir çoğumuz, kötü şeyler konuşulurken etkilenmeyelim diye büyüklerimizce yan odaya gönderildiğimiz anlarda hayatın sandığımızdan başka şekillerde aktığını anladık. Bildiğimiz ve içine karışmak üzere hazırlandığımız ‘ideal hayat’ figürünün dışında ve üçüncü sayfa haberlerindeki birkaç cümlenin özetleyemeyeceği kadar derin hazinlikte başka bir hayat vardı.

Yılmaz Güney, sinemaya girdiğinde ‘jön’lerin yanında kendine bir yer bulmuş ve filmlerinin yasaklanmasından, kendisinin hayattan ayrılışından yıllar sonra, biz doğmadan önce çektiği bir filmle gelip algımızı değiştirmişti. “Benim oturduğum mahallenin yolları çamurluydu, boyalı ayakkabı giysem bile, o yollardan geçtikten sonra çamurlanmamaları mümkün değildi. Hayatım da böyle” demişti bir keresinde. Biz o filmden çıktığımızda toz sıçramamış çoraplarımız gözümüze fazla beyaz gelir olmuştu.

Gene de anneannemizle seyrettiğimiz melodramlardan geliyordu film kültürümüz ve o kadar jönün içinde ‘çirkin kral’ namlı Yılmaz Güney’in nasıl sıyrıldığına o zaman da akıl erdirememiştik.

"BEN SOKAKTA YÜRÜSEM KİMSE DÖNÜP BAKMAZDI"

Güney, o dönemin sinema ortamını şöyle özetliyor, “O dönemin jönleri çok yakışıklı adamlardı. Bunlar sokakta yürüse, bir yığın insanın dikkatini çekecek nitelikte unsurlardı. Ben sokakta yürüsem kimse dönüp bakmazdı. Neden bakmazdı? Çünkü bugün Türkiye’de benim gibi o kadar çok insan var ki; burnum, zayıflığım, saçım, tavrım, duruşum, bütün bunların ortak olduğu çok insan var.” Güney, arasında yürüdüğü insanlar içinde parmakla gösterilmeyi, belki de bu benzerlik sayesinde başarmıştı. Onu alkışlayan insanlar bir anlamda kendilerine alkış tutuyordu.

Fatoş Güney’le yaşadığı aşk da ‘çirkin kral’ın ne kadar güzel sevdiğinin altını çiziyor, bu sevgi Fatoş Güney’i, Yılmaz Güney dışındaki hayatını bavullara koyarak, görüş alanını, ‘görüş günlerine’ göre ayarlayacak kadar güçlü kılıyordu.

Bugün bir kuşak öncemize de bize de çirkini sevmeyi öğretip, bize sunulan hayatın kamera arkasını, kamera önüne ve kitaplarına taşıyarak ülke sinemasına ve fikir hayatına damgasını vuran Yılmaz Güney’in doğumunun 71. yıl dönümü. Güney, eserleriyle hala bize hayatın cilalanmamış, formatlanmamış yönlerini, hazırlıksız yakalanmış kamera arkası görüntülerini sunmaya, bize bizi göstermeye devam ediyor…

'Seyyit Han’ (1968), ‘Umut’(1970), ‘Baba’(1973), Arkadaş (1974), ’Duvar’ (1983), ‘Yol’ (1982), çok sayıda Güney filminin ilk akla gelenleri. 1959’da sinemaya giren Güney, oyunculuk senaristlik ve yönetmenlik yaptı.'

Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri

10/4/2008 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri

"Gerçek Türkçe'siyle birlikte, hikâyelerinde anlattığı, bir düş içinde görünen insanları da gerçektir. Düş dünyası Sait'in gerçekçiliğinin üstüne çekilmiş bir cila gibidir..."

Sait Faik'in eserlerinde bir çağın bütün anlamı, kendi kuşağının düşünce ve davranış çıkmazlarının zengin bir tasviri vardır. Bu eserlerde yalnız Sait Faik'in değil, kargaşanın ortasında bırakılmış kuşakların dramı da anlatılmıştır.

Sait Faik, 23 Kasım 1906 Adapazarı doğumludur. Ailesi, kentin tanınmış ve hali vakti yerinde insanlarındandı. Çocukluğunu Adapazarı'nda geçiren Sait Faik'in ailesi, Yunanlıların kenti işgali üzerine Bolu'ya göçmüştür. Daha sonra İstanbul'a taşınmışlardır.

YARIM KALAN EDEBİYAT EĞİTİMİ
İlk eğitimini Adapazarı'nda Rehber Terakki adlı özel okulda, liseyi İstanbul Erkek Lisesi'nde başlayıp, Bursa Erkek Lisesi'nde tamamlamış, iki yıl İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine devam ettikten sonra 1930 yılında Fransa, Grenoble'da yine edebiyat fakültesine yazılmıştı. Üç yıl süren bu öğrencilik döneminde Sait Faik Paris, Strassburg, Lion ve Marsilya arasında yolculuklar yapmış, yaz aylarında da İstanbul'a gelmiştir. Bu avare öğrencilik yıllarında içkiye başlamış, Fransa'da içine girdiği bohem hayatı onun kişiliğinde ve sanatında önemli bir rol oynamıştır.

1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a dönen Sait Faik, Yağ İskelesi'nde babasının bir arkadaşıyla ortak bir ticaret evi açmış, ancak burasının iflası ile ticareti bir daha dönmemek üzere terk etmiştir. Daha sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Lisesi'nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yapmış, kısa süre sonra gazeteciliğe başlamıştır.

KENDİNİ YAZMAYA VE GÖNLÜNCE YAŞAMAYA VERİR
Bir kaç iş denemesinden sonra, asıl başıboş yaşamı, babasının ölümü ile birlikte (1939) başlar, kendini bütünüyle yazmaya ve gönlünce yaşamaya verir. Düşük telif ücretlerinden dolayı eline az bir para geçmesine rağmen, ailesinden kalan miras sayesinde ayakta durabilmiş, ve Burgaz Ada'sındaki eski köşkte annesi ile birlikte yaşamıştır.

Hiç evlenmeyen Sait Faik, 1948 yılında yakalandığı siroz sonucu 1954 yılında ölmüştür. Türk edebiyatının öykü alanındaki en büyük yazarlarındandır.

Sait Faik yazmaya lise yıllarında başladı. Şiirlerinin ve Bursa Lisesi’ndeyken yazdığı “Beyaz Mendil”, “Zemberek” gibi ilk hikayelerinin basımı konusunda acele davranmadı. İlk yazısı “Uçurtmalar” 1929’da Milliyet’te çıktı. 1934’ten itibaren Varlık’ta yayımladığı hikayeleriyle tanındı. İlk dönem ürünlerini Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan (1940) adlı kitaplarında toplamıştır.

“YAZMAZSAM DELİ OLACAKTIM”
Tutkuyla yazan ve “yazmazsam deli olacaktım” diyen Sait Faik kitaplarını 1948’den sonra daha sık aralıklarla yayımladı. Lüzumsuz Adam (1948), Mahalle Kavgası (1950), Havada Bulut (1951), Kumpanya (1951), Havuz Başı (1952), Son Kuşlar (1952), Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954), Az Şekerli (1954), Tüneldeki Çocuk (1955) adlı hikâye kitaplarının yanısıra, ardından iki roman (Medar-ı Maişet Motoru, 1994; Kayıp Aranıyor, 1953), bir şiir kitabı (Şimdi Sevişme Vakti, 1953) ve hikâyelerinin tadında bir röportaj kitabı (Mahkeme Kapısı, 1956) bırakır.

Türkiye'deki demokratikleşme süreci içinde en verimli dönemini yaşayan Sait Faik, eserlerini birbirini ardına sıraladıysa da, siroza yakalandığını öğrendikten sonra bir müddet yazmaya ara vermişti. Hastalığın yarattığı duygusal etkilenmeler, olgunluk dönemi öykülerinde açık bir biçimde kendini gösterir. Belki de onu yaşamla, insanların acıları ile bu kadar yakından ilgilendiren neden de budur.

AMERİKAN "MARK TWAIN" DERNEĞİNE FAHRİ ÜYE
1953 yılında Amerika'daki "Mark Twain" derneğine fahri üye olarak seçilmesi halk arasındaki ününü pekiştirmiş, kitaplarının çoğu daha o yıllarda ikinci, üçüncü baskı sayısına ulaşmıştı. Ölümünden bir yıl sonra annesi Makbule Hanım'ın koyduğu "Sait Faik Hikaye Armağanı", bugün de varlığını sürdürüyor.

Tahir Alangu'nun "Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman" çalışmasında yer alan Sait Faik bölümü, Sait Faik'i anlatan en başarılı tanıtımlardan bir tanesidir:

“Sait Faik'in, aile çevresinden başlayarak yaşadığı öteki çevrelerle tam ve düzenli, doyurucu ve destekleyici bir anlaşma içinde olduğu söylenemez. Onun ilk hikayelerinden başlayıp gerçeklerden düşlere doğru yürüyen anlatışındaki zaman zaman değişen kuruluş denkleminin, ölümüne yakın yıllarda tamamıyla değişeceğini, gerçeğin allegoriler, gerçeküstü unsurlarla kapatılacağını göreceğiz.

Git gide gerçekten; küçük adamlar kalabalığının yaşadığı hayattan koparak, yalnızlığın vahşiliğine, "kavun acısı yalnızlık"ın dehşet verici bunaltılarına, yaklaşan ölümün ezici gölgeleri arasına karışıp yürüyüşünü, yine hikayelerinin aynasından seyredeceğiz. Hayatı ve eserlerinin iç içe oluşu, onun sanat anlayışının olduğu kadar, ancak çok iyi bildiği konuları ve hayatları anlatmak istemesinin de bir sonucuydu.

Düşünce ve sanata karşı alabildiğince kayıtsız, sağır bir çevrede, dış çatışmalarla bezgin, içe dönük ve kavgacı, umutla umutsuzluk arasında, kaybettiklerini kenar mahalleler, köprü altları, balıkçılar ve küçük insanların yaşamlarına katılarak bulmak istedi.”

ESERLERİ

Öykü
Semaver (1936)
Sarnıç (1939)
Şahmerdan (1940)
Lüzumsuz Adam (1948)
Mahalle Kahvesi (1950)
Havada Bulut (1951)
Kumpanya (1951)
Havuz Başı (1952)
Son Kuşlar (1952)
Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954)
Az Şekerli (ölümünden sonra, 1954)
Tüneldeki Çocuk (1955)
Mahkeme Kapısı (Adliye röportajları) (1956)
Balıkçının Ölümü-Yaşasın Edebiyat (1977, derleyen Muzaffer Uyguner)
Açık Hava Oteli (1980, Konuşmalar-mektuplar derleyen Muzaffer Uyguner)
Müthiş Bir Tren (1981, deleyen Muzaffer Uyguner)

Şiir
Şimdi Sevişme Vakti (1953)

Roman
Medar-ı Maişet Motoru (1944, ikinci baskı 1952'de "Birtakım İnsanlar" adıyla)
Kayıp Aranıyor (1953)
Yaşamak Hırsı

Kaynakca: Garanti Bankası Kültür Sanat Dergisi, THY Skylife Dergisi

NARLI BAHÇE

6/4/2008 · Kategori: oyku

NARLI BAHÇE

Ayfer Tunç



Narlı Bahçe'yi arıyordum.

Hangi coğrafyaya ait olduğunu bilebilsem yollara düşmeye hazırdım. Ama bir türlü hatırlayamıyordum: Batıda mıydı Narlı Bahçe, doğuda mı? Uzun yolların ucunda mıydı, burnumun dibinde mi? İçimde miydi, dışımda mı? Var mıydı, yok muydu?

Kuzeye ve güneye giden yolları büyük denizler kesiyor, rüyalarımda sürekli yer değiştiren Narlı Bahçe'nin yolu da bir görünüp bir kayboluyordu. Gözlerimi yumduğumda kendimi bazen Narlı Bahçe'nin önünde buluyordum, ama, tam içeri girip 'bahçede yine mevsim değişmiş' diyecekken uyanıyordum.

Kendimi rüyaların sonsuzluğuna bırakarak Narlı Bahçe'yi bulamayacağımı anlayınca, kütüphanelere dadandım. Soğuk ve loş kütüphanelerde rafları taramaya başladım, kalın bulutların arasından süzülen gün ışığıyla girdiğim kütüphanelerden çıktığımda, karanlık basmış, herkes evine çekilmiş oluyordu. Ümitsizliğe kapılıyordum, vazgeçecek oluyordum bu arayıştan, ama rüyamda karanlıkta uzanan, içinden anlaşılmaz uğultuların yükseldiği, arada bir, bir yıldızın ışığıyla ağaçlarının dalları pırıldayan Narlı Bahçe'yi görünce heyecanla uyanıyor ve aramaya yeni baştan başlamaya karar veriyordum.

Kütüphanelerde birçok dost edindim. Bazılarıyla sabahları karşılaşırdık. Yosun tutmuş eski taşlara basarak, aramanın tadını çıkartmak için acele etmeden yürürken dostlarım sorarlardı: 'Hâlâ bulamadın mı?' Ümitsizce başımı sallardım: 'Yok. Narlı Bahçe yok...' 'Vardır,' derlerdi, 'aramaya devam et.'

Ben sadece Narlı Bahçe'yi arıyordum, onlar her şeyi arıyorlardı. Birini buldukları anda buldukları şey onları başka bir şeye götürüyor, böylece yeni bir şey arar oluyorlar, buldukları dağ gibi birikiyordu. İmreniyordum onlara. Bir gün ben de Narlı Bahçe'yi bulacak, ardından başka bir şey aramaya başlayacak mıyım acaba? diye kendime soruyordum.

Bana yardımcı olmak istiyorlar, hatta benim için Narlı Bahçe'yi arıyorlardı tozlu raflarda. Birçok Narlı Bahçe buldular, ama hiçbiri benim aradığım değildi. 'Bu mu?' diye sorduklarında utanıyordum bu da değil demeye. Onlara zahmet verdiğimi, kendi aradığım şeyle onları da meşgul ettiğimi düşündüğümü yüzümden anlıyorlardı. 'Sakın ha!' diyorlardı, 'sakın aradığın bu olmadığı halde, işte bu, deme.'

Narlı Bahçe'yi aramaktan vazgeçmeyeceğimi anlayınca beni de aralarına aldılar ya da kendiliğimden onlardan biri oldum. Onlardan biri olunca, her kapının ardında gizli veya açık bir kütüphane olması ihtimalini sevmeye başladım. Narlı Bahçe'yi sadece kütüphanelerde değil, sokaklarda, çarşılarda, kitap sergilerinde, ışıklı dükkânlarda, nemli bodrumlarda, sözlerde de aramam gerektiğini öğrendim. Kitaplar, okurlar, yazarlar hakkında dostlarımın anlattıklarını ilgiyle dinlemeye başladım.

Bir gün kütüphaneden çıkmıştık, birlikte çay içiyor, sohbet ediyorduk. Bahar başıydı, günler uzamıştı, gölgeler soğuktu ama güneş bedenimizi ısıtıyordu. Doktor Manuk Türkçe, Fransızca, Latince, Ermenice ve büyük bir bölümü de eski yazı olan, hepsi birbirinden değerli kitaplarını teker teker elden çıkarıyormuş diye duymuştuk. Kaç sahaf kapısına dayanmış, her gün ayrı bir servet teklif ediyorlarmış da, kitaplarını topluca satmaya yanaşmıyormuş deniyordu. Söylentilere göre, her isteyene kitap vermiyor, 'neden bu kitap?' sorusuna iyi bir cevap istiyordu. Bununla yetinmeyip kitaba dokunuştan, sayfaları açıştan, hatta yüz ifadesinden bir anlam çıkardığı, kitapperesti gözü tutarsa değerinden çok düşük, hatta sembolik bir fiyata sattığı, gözü tutmazsa eli boş gönderdiği anlatılıyordu.

Doktor Manuk'u ve efsanevi kütüphanesini ilk kez o gün duydum.

Dostlarımın arasında Doktor Manuk'tan kitap almış ya da yüzünü görmüş olan yoktu. Ama hepsini derin bir heyecan sarmıştı. O efsanevi kütüphaneyi görebilmek, nadir kitaplara el sürebilmek için yanıp tutuşuyorlardı. Gitmeliyiz, görmeliyiz, dokunmalıyız, koklamalıyız, okşamalıyız, göğsümüzde bastırmalıyız, okumalıyız, ezberlemeliyiz, anlamalıyız, cevap bulmalıyız, anlatmalıyız, istemeliyiz, yalvarmalıyız diyorlar, hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Onların konuşmalarından doğan uğultu bana Narlı Bahçe'den yükselen sesleri hatırlatıyordu.

Doktor Manuk'un kütüphanesinde Narlı Bahçe'nin bulunması ihtimalinin heyecanı yüzüme yansımış olmalı ki, dönüp bana baktılar. 'Önce sen git' dediler. 'Hayır, sizler benim büyüklerimsiniz' filan demeye kalkıştımsa da beni susturdular. 'Sonsuza kadar Narlı Bahçe'yi arayacak değilsin, hele bir bul aradığını...' dediler. Sözlerinde, seslerinin tonunda ima etmek istedikleri bir şey var gibi geldi bana, ama üstünde durmadım.

Aylardır kütüphanelerde kitaplara bakıyordum, raflardan indiriyor, yıpranmış sayfalarını saran sevecen ve koruyucu kapaklarını açıyor, uzun uzun karıştırıyor, çoğu zaman okumaya dalıp gidiyordum. Kitabı artık tanıdığımı sanıyordum. İrili ufaklı, ağır hafif, renkli solgun, durgun hareketli oluşlarına; anlattıklarına, gösterdiklerine, hayal ettirdiklerine, düşündürdüklerine alıştığımı sanıyordum. Ama Doktor Manuk'un kütüphanesinin karşısında şaşırmaktan kendimi alamadım. Karmakarışıktılar; raflarda, sehpalarda, pencere içlerinde, duvar diplerinde, iskemle üstlerindeydiler, sanki canlıydılar. Doktor Manuk önce uzun uzun karıştırmama izin verdi. Sonra ne aradığımı sordu.

'Küçükken okuduğum bir masal,' dedim, 'Narlı Bahçe. Uzundu. Çok çekici ve bir o kadar da korkutucuydu. Masalı hatırlayamıyorum, bir grup insanın bir bahçeye sürülmüş olduklarını, orada kendilerine bir dünya kurmaya çalıştıklarını hatırlıyorum sadece. Bir çocuğun avucuna sığacak kadar küçük bir kitaptı, siyah ciltliydi. Hepsi bu.'

Doktor Manuk dikkatle dinledi. 'Narlı Bahçe ha!' dedi yüksek sesle. 'Neden korkuyordun?' 'Hatırlamıyorum ve asıl aradığım şey galiba bu. Neden korktuğumu arıyorum, neden korktuğum halde çok çekici bulduğumu.' 'Hayat!' dedi Doktor Manuk bu defa, oturduğu gıcırdayan koltuktan kalktı, bir grup kitabı kaldırdı, başka bir yere koydu, bir başka grubu başka bir yere üst üste dizdi, bir rafı boşalttı. Arıyor değildi, aradığının yerini biliyor, ona ulaşmaya çalışıyordu.

Bunca kitabın arasında küçülmüştüm, ufacık kalmıştım. Doktor Manuk'u mu izlemeliyim, kitapları mı karıştırmalıyım, karar veremiyordum bir türlü.

Doktor Manuk bana döndü, avucumda kaybolacak kadar küçük bir kitap uzattı. 'Aradığın kitap bu,' dedi. 'Almak istediğinden emin misin?'

Elimi uzatmışken durdum.

'Hayır,' dedim. 'Narlı Bahçe okuyacağım son kitap olmalı.'

Bulduğum iğneyi tekrar samanlığa attım böylece.

AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

1/4/2008 · Kategori: oyku

 

                                   AHMET-MEHMET

 

 

“Meşakkatli bir yolculuktan sonra, ilçe merkezine indi, lokanta karışımı kahvehaneye girdi, bolca çay içti, yemek yediler. Yorgunlardı. Yatıp uyumalı, dinlenmeliydiler. “Hangi odaya?” dedi adam kahveciye. Kahveci de:

“Hepsi de müsait. İstediğiniz odaya” dedi. Üçü birlikte, bir kat yukarı çıkıp dıştan görünüşü, kapı ve duvarları Birbirinin tıpkısı olan odalardan birisine girdiler. Kahveci, “çatılı” olan sobayı yaktı gitti. Adam yanan soba odayı ısıtmadan soyunmaya başladı. “Dur” dedi, Ozan. “Ben bu yatakta yatamam. Köyümüze kadar gidelim.”

Adam yanıt vermeden, soru sormadan Ozana baktı. Ozan yatağı inceliyordu. Nevşehir Muhtelif Gayeli Orta Okuluna başlarken babasının aldığı yeşil boyalı boru karyolanın benzeri, yatacakları odadaki karyolanın boyaları yer-yer dökülmüş, borusu küflenmiş, yayları gevşemiş, yatak çökmüş, yorgan ve çarşaf kirliydi.

Adam; yarı anlatımdan, yarı bakışlarından ne demek istediğini anladı.

“Kalk seni bir yere götürüyüm” dedi. Alt kata inip, yola çıktı, Pınarbaşı’ndan ayrıldılar.

Karlar donmuş, cılka yol yok olmuş, ayakları karların içine batmıyor, kar üstünde yürüdükçe gıcırdıyordu.

Gökyüzü bulutsuz, ay ışıklı, karla kaplı yeryüzü dümdüz, pırıltılı, ışıltılı gece sessizdi.

Gıcırdayan kar üstünde; yürüyerek, dere tepe aşıp bir köye geldiler. Her yer karla kaplı, köy, masal kenti gibiydi.

Adam elindeki sopayla, önüne geldikleri evin dış kapısı üstündeki pervaza birkaç kez eşit aralıklarla vurdu.

Çevre evlerin önlerinden bir iki köpek sesi duyuldu, yanlarına gelmediler.

Her köpek, kendi evini koruyor olmalıydı.

Evde ışık yoktu. Sopa vuruşlarından sonra pencere açıldı. “Kim o?” dedi gecenin o soğuğunda pencereyi açıp kapı önüne bakan adam. Sivri Mehmet; kendisini ve yanındaki öğretmeni tanıttı. Evde loş bir ışık belirdi. Ev sahibi, o ışıkla (fener)  dış kapıya kadar gelip, kendisine sığınan konuklarını üst kata, konuk odasına çıkarttı.

Onlar daha içeriye girmeden, adamın eşi olduğu sanılan kadın omzunda dürülü yatakla içeri girdi, boş olan tahta sedire attı serdi, çıktı gitti.

Yatağı sedire attığında, bir toz bulutu kalktı, evin içini dolaştı, koktu, kayboldu.

“Buyurun oturun” dedi adam, sedire serilen yatağı göstererek. Oturdular. Hemen sobayı yaktı;  “açlık tokluk?” dedi, ardından.

“Pazarda yedik” dedi, adam.

“O zamandan bu zamana tokluk mu kalır?” dedi ev sahibi. Ekmek ve mısır çorbası getirdi, sobanın üstünde ısıttı, önlerine kürsü getirdi, üstüne koydu, yedirdi, içirdi. Bu arada evin hanımı yatacakları yatakları serdi, yorganları örttü, yeniden yarım açtı. “Geceniz iyi olsun” deyip, ikisi de gittiler.

Sivri Mehmet, fenerin kapağını açıp, içindeki idareyi üfürdü, söndürdü. Evin içini sadece soba deliğinden çıkan ışık ışıtıyordu. Sivri Mehmet, idareyi üfler üflemez yattı. Ozan bir süre kala kaldı.

Sobanın ışığından başka, ay ışığının da odanın içini aydınlattığını sezdi. Camdan gökyüzüne baktı. Ay, “dolunay” konumundaydı. Yeryüzündeki ağaçlar, beyaz karların içinden, kirlenmiş olarak çıkmış gibiydi. Serili yatağına baktı, yatak ta görünüyordu. Yattı, yarı açık yorganı üstüne örttü.

Yatak soğuk ve sertti.  Ne yanına dönse, yatak o yanına batıyordu.

 

Sabah kalktığında, taş taşımış gibiydi Ozan. “deliksiz” uyuyamamış, dinlenememişti. Kahvaltılarını yapıp bir an evvel ulaşmak istedikleri, görev yaptığı köylerine ulaşmak istiyordu.

İstese de vakti gelmeyince yola çıkamadılar.

Akşam aceleye gelmiş, evin kadını konuklarına bakamamıştı. Pişmiş iki yufkayı ince-ince doğradı, pişmemiş iki yufka arasına koydu, toprak tavada börek yaptı.  Böreğin pişmesini beklediler bir süre. Kadın, tavanın ağzını sacla kapattı, üstünde odun yaktı, yanan odunların közünü tavanın iki yanına aldı.

Deneyimlerinden yararlanarak böreğin piştiğine karar verdiğinde; sacı kurutulmuş tavşan bacağıyla süpürdü, ucundan tutacak la tutup, kaldırdı baktı. Börek pişmiş, az daha durup, kızarmak istiyordu. Evin sahibi adam, kendi oturduğu oda ile konukları oturttuğu oda arasında gelip gitti. Bir ara: “Sizi çok beklettim amma, börek pişti” dedi.

Çaydanlık sobanın üstünde kaynıyordu. O zamanlar, çaydanlığın içine çay atılır, kaynatılırdı. Suyu bittikçe, “boyası” çıkmaz oluncaya kadar su eklenirdi.

Börek, toprak tavadan bakır tepsiye geçirildi, bakır tepsiden de büyük olan “sini”ye konup, konukların önüne kondu. Sobanın üstünde kaynayan çay bardaklara döküldü, börek çayla yendi.

Gecikmişte olsalar, yola çıktılar. Sivri Mehmet’in anlatımına göre köy yakındı. Canları nereyi isterse oraya basıp yürüdü, kısa süre sonra köylerine geldiler.

İki çakıl arasını geçtikten sonra Sivri Mehmet, okulu gösterdi.

Esas okulun uzak oluşu, öğretmeninin “hayırsız” çıkması nedeniyle, köy odasından çevirdikleri okulun, okula benzer bir yanı yoktu. Küçük camını büyütmüş, dört tabaklı yapmışlardı.

Kararmış ağaçların kesilen uçlarından belliydi. Kapısının önü bataklık, merdiveni dar, küçük ve dikti.

Okula çevirseler de öğle namazını kılmış, tüm köylü “köy odası” n da oturuyordu.

Adam, öğretmenden iki adım ileri geçip odanın kapısını açtı: “Dikkat!” dedi. Odadakilerin tümü ayağa kalktı. İçlerinde yaşlılar da vardı.

Ozan’ı, köyün gönüllü imamının yanına oturttular.

Hoş-beş ten ve bir süre güncel olaylardan konuşup tanıştıktan sonra, yaşlılardan biri: “Hocam; burası hem köy odamız hem camimizdi. Okula çevirdik. Ne camimiz, ne odamız var. Gündüz senin, akşam bizim. Biz sıraları toplar yerleştiririz” dedi.

Ozan: “Olmaz” demedi.

Aradan üç beş dakika geçti, geçmedi. Yan yana oturttukları köyün gönüllü fahrî imamı, Ozanın kulağına uzanıp, başkasının duyamayacağı ses tonuyla:

İki adam yolda gidiyorlarmış. Birisi ötekine:

“Adın ne?”demiş:

“Ahmet, Senin ki?

 “Mehmet”

“Öyleyse vermeyelim birbirimize zahmet, demiş” dedi.

Ozan anladı.

Öğretmenliğini yaptı.

 

Diğer Öyküleri:

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
ALİŞİM / FİKRİ UZUN

SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

1/4/2008 · Kategori: oyku

SUĞLA YAYLASI

 

 

         Yaylalar içinde Erzurum Yayla” gibi olmasa da, Kastamonu Yaylaları içinde hatırı sayılır bir yayla Suğla Yaylası.

            Hani, Ilgarini Mağarası, Düden Şelalesi olan; Pınarbaşı ile Azdavay arasındaki her yıl adına şenlikler düzenlenen yayla.

Dört tarafı ormanlık, geniş düzlük, çimenli-çiçekli ve ağaçsızdı.

Yayla, bahar ve yaz aylarında gelinlik kız, kış aylarında “Eli kanlı katil” gibiydi.

Ozan, o yaylayı, çimenli çiçekli günlerinde değil, karlı fırtınalı bir kış gününde geçti.

            Bir yarıyıl Tatilinde yakalandı yine “Karakışa”, Azdavay da.

            Kar; geçit vermeyen kalınlığına daha da katkı yapmak istercesine gece gündüz yağdıkça yağıyordu.

            Ne Azdavay Kaymakamı, ne de Azdavay ilköğretim Müdürü, lokantadan yiyip, otelde yatan öğretmenlere “görev yerinize gidin” diyemiyorlardı.

Günler geçti, öğretmenlerin okullarına gidecekleri yollar açılmadı. Kimi zaman güneş yüzünü gösteriyor, çok zaman geçmeden toz dumana karışıyor göz gözü görmüyor, dondurucu soğuk, donduracak adam arıyor, yerler mermer gibi, çatılardan buzlar sarkıyordu.

Yeryüzü ak ta olsa, “karakış” dedikleri buydu demek.

 

Kar yağışı dinecek, yollar açılacak gibi oluyor, bir gecede yeniden kar yağıp üstüne ekliyor, köylere ulaşılamıyordu.

Bir süre sonra yağışlar dindi, güneş açtı. Güneş ışınları altında parlayan karla kaplı yeryüzü her zamankinden daha uysal pürüzsüz, pırıltılı ve dümdüzdü.

Sivri Mehmet çıkageldi bir gün Azdavay’a. Ayağında yün çorap kara lastik, bacakları dolak dolalı, uzun ince boylu, sırtında abası, elinde sopası, başı başlıklıydı. “Hocam seni almağa geldim” dedi.

Yalnız olsa gidemez, yolu da bilemez, bulamazdı.

Karınlarını doyurdu, ellerine hiçbir yük almadan yola çıktılar.

 Cide yolundan ayrılıp, bir süre, tarlaların kıyısındaki kıyılar arasından yürüdüler. Daha sonra, uğuldayan çamların arasından bata çıka, dallarından köklerinden tuta-tuta, bir yokuşu tırmandılar. Yokuş bittiğinde; çamlık alan da bitti.

Uğultu kesildi, esintili düzlük başladı. İşte o düzlük Suğla Yaylasıydı. Adam cebinden çıkartıp, hapaz-hapaz kuru üzüm yiyor, öğretmene de veriyordu. Öğretmen, yemek istemiyor, adam: “Ye hocam ye” deyip, elini geri çekmiyor, kendi yediğinin yarısı kadar da olsa, öğretmene yediriyordu.

Çam uğultusunun yerini, rüzgârın, fırtınanın çıkarttığı ıslık sesler almış,  fırtına, yağan kara, yerden kaldırdığı kar tanelerini de ekleyip yüzlerine acımasızca çarpıyordu. Kimi zaman önlerini göremiyor, kimi zamanda, iki yanlarına baktıklarında, o toz duman içinde suğla Yaylası, sonsuzmuş gibi görünüyordu.

Fırtınanın o yana bu yana savurduğu karlar, pürüzsüz dümdüz Suğla Yaylasında değişik görünümlü şekiller, tümsekler oluşturuyor, fırtınalı kar yağışı, yaylaya sis altındaymış görünümü veriyordu.

Uzaklarda, bir sürü köpek, o sis içinde, karlar üstünde birbirleriyle oynaşıyor, o yana bu yana koşuşuyorlardı. Ozan, yazının yüzündeki bu oynaşan köpek sürüsüne bakakaldı.

“Yürü hocam yürü” dedi adam, öğretmenin kolundan asılarak. “Düzlüğü geçtik mi, Pınarbaşı’na vardık say. Ötesi iniş, sallanır gideriz ” dedi.

Bitmeyecekmiş gibi görünen Suğla Yaylasında, fırtınanın yüzlerine çarptığı kar tozlarına engel olamadan bir süre yürüdüler.

Ozan; Pınar başına yaklaştıklarını, inişe geçtiklerinden anladı.

Sivri Mehmet’in daha önceden anlattıklarına bakılırsa, bir iki köyden sonrası Pınar başıydı.

“İleride tanıdık bir köy var. Uğrar, çay içer dinleniriz” dedi, Sivri Mehmet.

Bir süre daha yürüdüler.

 Yeşilçamların arasından gökyüzüne süzüle-süzüle çıkan mavi dumanlar göründü önce. Sonra evlerin bacaları fark edildi. Bacalardan çıkan dumanlar, gökyüzüne uzanıp, yeryüzüne direk olmak istiyor, bir süre sonra da, kaybolup gidiyordu.

Yeşilçamlar arasından; evlerin “kiremit rengi” kiremitleri de göründü. Bu görüntüler bir köye geldiklerinin belirtisiydi.

Köyün kıyısından geçen cılka yoldan ayrılıp, İspanyol penceresi perdesiz, çerçevesi yeşil boyalı, bir eve yöneldiler.

Kiremitler değil, evlerin camları, kapıları duvarları kapı önlerinde yığılı odunlar, sokakta gezinen tavuklar, salıverilmiş arabalar görünüyorlardı.

Yaklaştıkları evin önünde yatan koyun köpeği, çokmuş olmak için, yattığı yerden başını kaldırdı: “Hav-hav” dedi, isteksizce. Yerinden de kalkmadı.

Belli ki yıllara yenik düşmüş, yorgundu.

“Ooşt” dedi, ev sahibi. Ne olur, ne olmaz? Sivri Mehmet sopasının ucunu köpeğe doğrultmuştu. Köpek başını yere koydu bir daha havlamadı.

Ev sahibi önde, yolcular arkada sobası yanan sıcak odaya çıktılar.

Çay demlendi, yumurtalar pişti, sofra kuruldu. Sofraya, tas içinde yoğurt, tereyağı ekmek kondu. Teklifsiz doyasıya yedi, kanasıya çaylarını içti, izin istedi yeniden yola çıktılar.

Ozan’ın ayaklarında çizme vardı. Pantolon paçalarını da çizmenin koncundan içeri sokmuştu. Hava yumuşamış, kar cıvımıştı. Cıvıyan karlar, Ozan’ın çizmelerinden girdi, ayakuçlarına kadar gitti.

Sivri Mehmet’in ayaklarında lastik, bacakları dolak dolalıydı.

Kar üstünde bata çıka yürüyüp, bir iki köyü ve bir dereyi geçtiler. Akşam oldu, ayaz çıktı, hava dayanılamayacak kadar soğudu. Epeyce yürüdüler.

Ozan yürüyemeyecek gibi oluyor, zaman-zaman ayakları birbirine dolaşıyor, yatıp uyumak istiyordu.

Sanki ayakları ayağında yoktu.

Anlamışçasına: “Sık dişini öğretmen bey, Pınarbaşı’na yaklaştık” dedi adam. Ozan’ın koluna girdi. Ozan, adımlarını sağlam atmağa yere sağlam basmaya çalıştı.

Pınarbaşı’nın ışıkları, yapıların gece karanlığındaki dış hatları göründü. Kasabanın (Pazar) tamamı beş altı evden oluşuyordu.

Bir evin altındaki kapıdan loş ışıklı odaya girdiler. Söndürülmüş sigara kokusuna bakılırsa kahvehaneydi.

“Sobanı yak, misafirine bak” dedi, Sivri Mehmet. Bir kaygısı olduğu da her davranışından belliydi. “Sobanı yak” dese de sobaya uzak oturttu Ozanı. Ayaklarına bastı, Ozan duymadı. Kahveciden bir kap su istedi. Deneyimli olan kahveci anladı, yarım gaz tenekesi soğuk su getirdi, Ozan’ın önüne koydu. Ozan bir şey anlamadı. Üşüyen ellerini ve ayaklarını bir an önce yanan sobanın yanına oturup ısıtmak istiyordu.

Sivri Mehmet:“Sok ellerini, ayaklarını” dedi, içi su dolu gaz tenekesini göstererek. Ozan, adamın sözünü tuttu.

Bir süre suyun içinde tuttuğu, varlığı ile yokluğu belli olmayan el ve ayaklarında önce acı veren, sonra rahatlayan bir karıncalanma oldu. Çizmeleri ayağından çekip çıkarttılar. El ve ayaklarını bir süre daha soğuk su dolu gaz tenekesinin içinde durdurttular. Karıncalanmanın geçtiğini anlayınca, ellerini, ayaklarını sudan çıkartıp, sildi kuruladı ayaklarına terlik eline çay verip bir süre soba yakınında oturttular.

Ozan çıplak ayaklarına baktı.

Ayak parmakları buruşmuş, kanı çekilmişti.

Buruşuklar yazılmaya başladı, sobanın yanına aldılar.

“İyi kurtardık” dedi adam kahveciye. Ya sen olmasaydın. Ya Pınarbaşı daha uzakta olsaydı?”

Ozan pek bir şey anlamadı.

 

Diğer Öyküleri:

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

1/4/2008 · Kategori: oyku

 

 

                                                KANARYA SUSMADI

                                                                                      FİKRİ UZUN

 

Nevşehir Lisesi ikinci sınıfında, derse ilk girdiği gün hoca, kucağında ki kitapları masasına döktü, kara tahtanın önünde dikildi. Kollarını arkadan kenetledi, kaşlarını çattı sınıfı süzdü.

 Elbisesi bol, kravatı yan duruyordu. Orta yaş üstü, yumuşak etli bedenli, uzun boyluydu.

Kendisini tanıttı. Adının Ahmet, Soyadının Yiğit (üstüne basa-basa) olduğunu, coğrafya derslerine gireceğini, çalışmayanı sınıfta bırakacağını, sert ve net biçimde anlattı.

Yılışıklardan hiç hoşlanmam. Kopya çektirtmem, sınıfta konuşturtmam, gürültü istemem” dedi.

Sınıfa epeyce gözdağı verdi.

Hiçte öyle birisi olmadığı kısa sürede anlaşıldı.

Sınıfa bir kucak kitapla girer, kucağındaki kitapları masasının üstüne döker, kara tahtanın önüne dikilir ya bir öğrenciye çatar, ya hiçbir şey yapmamış olana yapmış gibi bakar, affetmiş gibi davranır, sınıfı güldürür, bir iki coğrafya ile ilgili tümcelerinden sonra, başka konulara geçerdi.

Rusya’nın Sibirya iklimini değiştirmeği, Azak Denizi kıyılarına set çekmeyi düşündüğünü anlatır, Filistin Topraklarına yerleşen İsrail’in elindeki kıt toprakları değerlendirmek, kısıtlı toprağından daha fazla ürün almak amacıyla yeraltına patates ektiğini, üstüne domates aşıladığını söylerdi.

Çok kitap okurdu. Her kütüphaneye gidişimizde onu kütüphanede bir tomar kitabı incelerken görürdük.

Sınıfta, olağan olmayan davranışları vardı. Dışarıdan gelen bir ses duysa hemen irkilir, elini kulağına koyar o sesin nereden geldiğini ne sesi olduğunu anlamaya çalışırdı.

Sınıfta değişik sesler çıkaranlar vardı. Arada bir ses duyurulur, o sese tepki gösteren Ahmet Yiğit’in davranışlarına gülerlerdi. Gülünce kızar, gülmeyince: “ebeniz mi öldü? Ne bu sessizlik derdi.

Yoksulları tutardı. “Köy çocuğu aç, şehir çocuğu took. Onlar akşamdan kalan pilavı sabah çorba yapar, siz ananızın yaptığı böreği beğenmezsiniz. Onlara borcunuzu ödeyemezsiniz eşşoğlu eşekler” derdi. Kızan da, sevinen de olmazdı. Valinin oğlu Ozan’ın sınıfındaydı. Hiç yoktan ara sıra ona bakar-bakar, “Kodaman sıpası, ülkenin kaymağını siz yiyorsunuz” derdi.

O yıllarda her okulda “Amerikan Barış Gönüllüleri” vardı. Kimi İngilizce derslerine girer, kimi de öğretmenler odasında otururdu. Ahmet Yiğit onlara çok kızar, hemen her derste onlardan söz eder: “casus bunlar casus” derdi. Buralarda Türkçeyi öğrenecek, Türkiye’yi tanıyacak, ‘Türkiye uzmanı’ olacak gelip casusluk yapacaklar” derdi.

Bir gün boş dersinde, öğretmen odasına girdiğinde öğretmen odasında oturan bir Amerikan Barış Gönüllüsü”ne ters-ters bakmış. O, ne olduğunu, ne olacağını anlayamamış. Ahmet Yiğit üzerine bir iki hamle yapmış, dudaklarını ısırmış: “Siktirolun gidin lan memleketinize. İşiniz ne buralarda?” demiş, Amerikan Barış Gönüllüsü camdan atlayıp kaçmış, günlerce okula gelememişti.(Öğretmen Odasının camı yere yakındı)

Bir gün sınıfa kedi getirdiler. Öğrencilerin haberi vardı. Dersin ortası geldi, kediden ses seda yok. En sonunda, miyavlamaya başladı. Ahmet Yiğit öğrencilerden birisi yapıyor sandı. Sert-sert sınıfa baktı. Kedi, kaçmak için kapıya koştu, çıkamadı, tahtanın önünden, Ahmet Yiğit’in bacakları arasından sıraların arasına kaçtı.

Kedi yanından geçerken hopladı da, sıraların altına kaçtıktan sonra, hoplaması zıplaması elleriyle kovalaması Yiğit Ahmet’e özgüydü. Sınıf gülmekten kırıldı.

Kedi, sınıfın içinde bir iki tur attıktan sonra, kapıyı açtılar kaçıp gitti. Ceketinin iki yakasından yapıştı, aşağı doğru asıldı, kedinin ardından birkaç adım attı, bakışı “tutmayın beni” der gibiydi.

 Yazılılarda, öğretmen masasına oturur, gazeteyi deler, o deliklerden sınıfı gözlediğini belli eder, ara sıra da yüzüne kapattığı gazeteyi gözlerinin doğrusuna kadar indirir, yine sınıfa bakar, “hadi kopya çekebilin bakalım?” derdi.

Kimse kopya çekmeye uğraşmaz çekmez, kâğıdı doldurmak için bir şeyler yazarlardı. En az notu, on üzerinden beşti. İftihara geçeceklere, teklifsiz on, boş kâğıt verenlere sıfır verirdi.

Bir gün de sınıfa kuş getirdiler.

O devrin komedyeni Suphi Kaner’e benzeyen Ali Kulpsuz, her hayvanın sesini başkalarından daha iyi taklit eder kanarya gibi öterdi. Bir ara kanarya gibi öttü.

Hoca duymazdan geldi. Hep birlikte sınıfta bir sessizlik oldu. Bu arada kuşu sınıfa bıraktılar. Kuş, camı boşluk sanıp, çıkmak isterken kendisini cama vurdu, uçuştu kapıya yöneldi, duvarlara çarptı. Kuş, şaşkın, hoca kuştan daha telaşlıydı. olduğu yerde tepiniyor, kış-kış deyip elinin tersini sallıyordu.

Kuş sınıfta birkaç tur attı, cama yakın olanlar camı, kapıya yakın olanlar kapıyı açtı. Cama vurup canı yanan kuş camdan çıkmayı denemedi, kapıdan çıkıp gitti.

Ahmet Yiğit’in büyük bir “badire” den kurtulduğu her davranışından belliydi. Tahtanın önüne dikildi, derin bir nefes aldı

“Nasıl oldu da sınıfa girdi hayvancık. Kapıyı bulamadan ölecekti. Kendisini çarpmadığı yer kalmadı” dedi. Başını o yana bu yana büktü.

Ders kuş üzerine konuşmayla bitti.

Her ders aynı şeyler olmazdı elbette. Ya sınıfa gözdağı verdiğinde, ya da ders dışına çıktığında, ya kedi gibi miyavlar, ya kuş gibi öter, göl bez (köpek yavrusu) gibi çokallardı.

Kedi gibi miyavladıklarında “pist-pist!”der, elleriyle kovalar, sıraların altına bakar, göremeyince yanlış ses duyup duymadığından kuşkulanırdı. O arada kuşkulandığını haklı çıkartmak için yeniden miyavlar, hoca da sıra altlarından kedi aramağa başlardı.

                Bulamayınca dakikalarca sınıfa ters-ters bakardı. Bu arada gülen olmazdı.

                Canlı kuş getirilemediğinde, Suphi kanarya gibi öter, Ahmet Yiğit konuşmasını keser, sınıfın köşelerine bakar, bir şey göremeyince başka bir konu da konuşmaya başlardı.

Hocanın esip savurduğu gün, Ali kanarya gibi öttü. Hoca, o yana bu yana baktı, kuşu göremedi. Uzun süre, Kara tahtanın önünde dikildi, başını çevirmeden çevreyi kolaçan etti. Sınıfta kuş yoktu.

Ali, etkilice bir kez daha öttü. Bütün sınıfı süzdü, elindeki tebeşiri hınçla yere attı, tebeşir fırladı gitti. Sanki yükselip ayağının önüne düşmüş gibi, tebeşiri ayakaltına aldı, üstünde dönerek iyice ezdi. Durdu, sınıfı süzdü. Bakmadık yer bırakmadı.

Sıralar arasında birkaç kez gezindi, Ozanın sırasından yana yöneldi, Ozan’a gözlerini dikti, kötü-kötü bakmaya başladı. Ürkütmek istemezmiş gibi, ayakuçlarına basa-basa Ozan’ın yanına kadar geldi.

Ozan kural dışı işlere karışmaz, bozgunculuk ta yapmazdı. Kendisinden kuşkulandığından kuşkulanmadı. Bütün sınıf kimin kanarya gibi öttüğünü biliyordu. En azından sesin geldiği yön belliydi. Büyük olasılıkla Ahmet Yiğit’te kimin öttüğünü, ya da sesin ne yandan geldiğini biliyordu.

Ahmet Yiğit; Ozanın yanına geldi, kollarını önden kilitledi, Ozan’a bakmaya başladı. Ne kadar kötü baksa, bakışları inandırıcı değildi.

Ellerini bıraktı, dudaklarını gevdi, bir iki kez ileri geri itindi, üçe kadar saymış gibi birden Ozan’ın üstüne atladı.

“Hocam o değil!” deseler de dinlemedi.

Bilerek, Ozanın üstünden sıyrılıp masanın üstüne düştü. Ozan, “refleks” denen elinde olmayan bir davranışla geri çekildi. Yiğit Ahmet masada yüz üstü yalnız kaldı. Durmadı; yüzermiş gibi kollarıyla o yana bu yana birkaç kez kulaç attı.

Attığı kulaçlar Ozan’a hiç dokunmadı.

Hoca, Ozan’ı dövmekten bıkınca kalktı, dikildi, üstünü başını sildi, kravatını düzeltti: “Ben adamı böyle ederim işte. Hadi bir daha öt bakalım?” dedi.

O ana kadar gülemeyen sınıf; o anda güldü.

Kanarya hiç susmadı.

 

Diğer Öyküleri:

YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

« Önceki ::

http://alsahblog.blogcu.com