Alsah Blokları - Öyküler/Öykücüler
• 11/4/2008 - HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli yaşamın en önemli gereklerinden olan okumanın, toplumun tüm kesimlerine aşılanarak; üreten, düşünen, paylaşan ve sorgulayan bireylerin yetişmesine, toplumun topyekûn nitelikli olabilmesine ve kalkınmasına siz de katkı sağlayın.
Bunun için lütfen Kitap Toplama Kampanyamıza destek verin.
İLÇE YÜRÜTME KOMİSYONU
Kampanya Merkezi : Hocalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü
Adres : İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü
Hocalar / AFYONKARAHİSAR
Tel : 0 272 5512256
0 505 5153232
Faks : 0 272 5512256 |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 10/4/2008 - Hayatın kamera arkasının yönetmeniDün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.
Hayatın kamera arkasının yönetmeni
Dün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.
Güney, 1982 Cannes Film Festivali’nde ‘Yol’ filmiyle Altın Palmiye’yi almıştı.
ÇİRKİN KRAL HALA ALGILARI DEĞİŞTİRİYOR
Haber: Seray Şahiner
Sinema formatlanmış bir dönemde büyüdük. Önceki kuşaklara nazaran ‘özgürlükler çağı’ndaydık. Her şeyin ideali belirlenmiş, kana karışmayı bekleyen haplar halinde önümüzde duruyordu. Ve henüz kimse bize, “kırmızı hap mı, mavi hap mı?” diye sormamıştı.
Beyaz yakalıklarımız ortaokul bitene kadar annemizce özenle ütülenmiş, tırnak kontrollerinden alnımızın akıyla geçmiştik. ‘Okul servisi’ literatürümüze gireli çok olmuş, kire çamura bulanmadan geçirdiğimiz yıllarda arkadaşlarımıza, hatıra defterlerimizden ‘kalbimiz kadar temiz’ sayfalar açıyorduk.
ONU ALKIŞLAYANLAR BİR ANLAMDA KENDİLERİNE ALKIŞ TUTUYORDU
“Nihayet gelmiş!” lafını bir film için ilk duyduğumuzda liseye gidiyorduk. Seksenden sonra doğmuştuk. Biz sanatı algılayacak çağa geldiğimizde kitaplardan okuduğumuz kitap toplatmaları, film yasaklamaları ‘tarihte kalmış’, Hollywood filmleri ‘bile’ neredeyse aynı anda ülkemizde vizyona girer olmuştu. Bu dönemde “nihayet gelmiş” derecesinde bekletilmiş bir film dikkatimizi çekmiş, biraz da ergenliğin verdiği, ‘nihayet’liğine tepkiyle Çemberlitaş Şafak Sineması koridoruna dizilmiştik on- onbeş arkadaş.
Sinemanın tanıtım panosunda ‘Yol’ filminin afişini ve yanında Yılmaz Güney’in Cannes’da ödül alırkenki fotoğrafını gördüğümüzde Güney’in başrolde oynayacağı bir film seyredeceğimizi sanıyorduk. ‘Yönetmen sineması’ nedir onu bile bilmiyorduk ki senariste Cannes’da neden ödül verildiğini anlayalım…
O gün, bir çoğumuz, kötü şeyler konuşulurken etkilenmeyelim diye büyüklerimizce yan odaya gönderildiğimiz anlarda hayatın sandığımızdan başka şekillerde aktığını anladık. Bildiğimiz ve içine karışmak üzere hazırlandığımız ‘ideal hayat’ figürünün dışında ve üçüncü sayfa haberlerindeki birkaç cümlenin özetleyemeyeceği kadar derin hazinlikte başka bir hayat vardı.
Yılmaz Güney, sinemaya girdiğinde ‘jön’lerin yanında kendine bir yer bulmuş ve filmlerinin yasaklanmasından, kendisinin hayattan ayrılışından yıllar sonra, biz doğmadan önce çektiği bir filmle gelip algımızı değiştirmişti. “Benim oturduğum mahallenin yolları çamurluydu, boyalı ayakkabı giysem bile, o yollardan geçtikten sonra çamurlanmamaları mümkün değildi. Hayatım da böyle” demişti bir keresinde. Biz o filmden çıktığımızda toz sıçramamış çoraplarımız gözümüze fazla beyaz gelir olmuştu.
Gene de anneannemizle seyrettiğimiz melodramlardan geliyordu film kültürümüz ve o kadar jönün içinde ‘çirkin kral’ namlı Yılmaz Güney’in nasıl sıyrıldığına o zaman da akıl erdirememiştik.
"BEN SOKAKTA YÜRÜSEM KİMSE DÖNÜP BAKMAZDI"
Güney, o dönemin sinema ortamını şöyle özetliyor, “O dönemin jönleri çok yakışıklı adamlardı. Bunlar sokakta yürüse, bir yığın insanın dikkatini çekecek nitelikte unsurlardı. Ben sokakta yürüsem kimse dönüp bakmazdı. Neden bakmazdı? Çünkü bugün Türkiye’de benim gibi o kadar çok insan var ki; burnum, zayıflığım, saçım, tavrım, duruşum, bütün bunların ortak olduğu çok insan var.” Güney, arasında yürüdüğü insanlar içinde parmakla gösterilmeyi, belki de bu benzerlik sayesinde başarmıştı. Onu alkışlayan insanlar bir anlamda kendilerine alkış tutuyordu.
Fatoş Güney’le yaşadığı aşk da ‘çirkin kral’ın ne kadar güzel sevdiğinin altını çiziyor, bu sevgi Fatoş Güney’i, Yılmaz Güney dışındaki hayatını bavullara koyarak, görüş alanını, ‘görüş günlerine’ göre ayarlayacak kadar güçlü kılıyordu.
Bugün bir kuşak öncemize de bize de çirkini sevmeyi öğretip, bize sunulan hayatın kamera arkasını, kamera önüne ve kitaplarına taşıyarak ülke sinemasına ve fikir hayatına damgasını vuran Yılmaz Güney’in doğumunun 71. yıl dönümü. Güney, eserleriyle hala bize hayatın cilalanmamış, formatlanmamış yönlerini, hazırlıksız yakalanmış kamera arkası görüntülerini sunmaya, bize bizi göstermeye devam ediyor…
'Seyyit Han’ (1968), ‘Umut’(1970), ‘Baba’(1973), Arkadaş (1974), ’Duvar’ (1983), ‘Yol’ (1982), çok sayıda Güney filminin ilk akla gelenleri. 1959’da sinemaya giren Güney, oyunculuk senaristlik ve yönetmenlik yaptı.' |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 10/4/2008 - Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri
Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri
"Gerçek Türkçe'siyle birlikte, hikâyelerinde anlattığı, bir düş içinde görünen insanları da gerçektir. Düş dünyası Sait'in gerçekçiliğinin üstüne çekilmiş bir cila gibidir..."
Sait Faik'in eserlerinde bir çağın bütün anlamı, kendi kuşağının düşünce ve davranış çıkmazlarının zengin bir tasviri vardır. Bu eserlerde yalnız Sait Faik'in değil, kargaşanın ortasında bırakılmış kuşakların dramı da anlatılmıştır.
Sait Faik, 23 Kasım 1906 Adapazarı doğumludur. Ailesi, kentin tanınmış ve hali vakti yerinde insanlarındandı. Çocukluğunu Adapazarı'nda geçiren Sait Faik'in ailesi, Yunanlıların kenti işgali üzerine Bolu'ya göçmüştür. Daha sonra İstanbul'a taşınmışlardır.
YARIM KALAN EDEBİYAT EĞİTİMİ İlk eğitimini Adapazarı'nda Rehber Terakki adlı özel okulda, liseyi İstanbul Erkek Lisesi'nde başlayıp, Bursa Erkek Lisesi'nde tamamlamış, iki yıl İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine devam ettikten sonra 1930 yılında Fransa, Grenoble'da yine edebiyat fakültesine yazılmıştı. Üç yıl süren bu öğrencilik döneminde Sait Faik Paris, Strassburg, Lion ve Marsilya arasında yolculuklar yapmış, yaz aylarında da İstanbul'a gelmiştir. Bu avare öğrencilik yıllarında içkiye başlamış, Fransa'da içine girdiği bohem hayatı onun kişiliğinde ve sanatında önemli bir rol oynamıştır.
1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a dönen Sait Faik, Yağ İskelesi'nde babasının bir arkadaşıyla ortak bir ticaret evi açmış, ancak burasının iflası ile ticareti bir daha dönmemek üzere terk etmiştir. Daha sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Lisesi'nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yapmış, kısa süre sonra gazeteciliğe başlamıştır.
KENDİNİ YAZMAYA VE GÖNLÜNCE YAŞAMAYA VERİR Bir kaç iş denemesinden sonra, asıl başıboş yaşamı, babasının ölümü ile birlikte (1939) başlar, kendini bütünüyle yazmaya ve gönlünce yaşamaya verir. Düşük telif ücretlerinden dolayı eline az bir para geçmesine rağmen, ailesinden kalan miras sayesinde ayakta durabilmiş, ve Burgaz Ada'sındaki eski köşkte annesi ile birlikte yaşamıştır.
Hiç evlenmeyen Sait Faik, 1948 yılında yakalandığı siroz sonucu 1954 yılında ölmüştür. Türk edebiyatının öykü alanındaki en büyük yazarlarındandır.
Sait Faik yazmaya lise yıllarında başladı. Şiirlerinin ve Bursa Lisesi’ndeyken yazdığı “Beyaz Mendil”, “Zemberek” gibi ilk hikayelerinin basımı konusunda acele davranmadı. İlk yazısı “Uçurtmalar” 1929’da Milliyet’te çıktı. 1934’ten itibaren Varlık’ta yayımladığı hikayeleriyle tanındı. İlk dönem ürünlerini Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan (1940) adlı kitaplarında toplamıştır.
“YAZMAZSAM DELİ OLACAKTIM” Tutkuyla yazan ve “yazmazsam deli olacaktım” diyen Sait Faik kitaplarını 1948’den sonra daha sık aralıklarla yayımladı. Lüzumsuz Adam (1948), Mahalle Kavgası (1950), Havada Bulut (1951), Kumpanya (1951), Havuz Başı (1952), Son Kuşlar (1952), Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954), Az Şekerli (1954), Tüneldeki Çocuk (1955) adlı hikâye kitaplarının yanısıra, ardından iki roman (Medar-ı Maişet Motoru, 1994; Kayıp Aranıyor, 1953), bir şiir kitabı (Şimdi Sevişme Vakti, 1953) ve hikâyelerinin tadında bir röportaj kitabı (Mahkeme Kapısı, 1956) bırakır.
Türkiye'deki demokratikleşme süreci içinde en verimli dönemini yaşayan Sait Faik, eserlerini birbirini ardına sıraladıysa da, siroza yakalandığını öğrendikten sonra bir müddet yazmaya ara vermişti. Hastalığın yarattığı duygusal etkilenmeler, olgunluk dönemi öykülerinde açık bir biçimde kendini gösterir. Belki de onu yaşamla, insanların acıları ile bu kadar yakından ilgilendiren neden de budur.
AMERİKAN "MARK TWAIN" DERNEĞİNE FAHRİ ÜYE 1953 yılında Amerika'daki "Mark Twain" derneğine fahri üye olarak seçilmesi halk arasındaki ününü pekiştirmiş, kitaplarının çoğu daha o yıllarda ikinci, üçüncü baskı sayısına ulaşmıştı. Ölümünden bir yıl sonra annesi Makbule Hanım'ın koyduğu "Sait Faik Hikaye Armağanı", bugün de varlığını sürdürüyor.
Tahir Alangu'nun "Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman" çalışmasında yer alan Sait Faik bölümü, Sait Faik'i anlatan en başarılı tanıtımlardan bir tanesidir:
“Sait Faik'in, aile çevresinden başlayarak yaşadığı öteki çevrelerle tam ve düzenli, doyurucu ve destekleyici bir anlaşma içinde olduğu söylenemez. Onun ilk hikayelerinden başlayıp gerçeklerden düşlere doğru yürüyen anlatışındaki zaman zaman değişen kuruluş denkleminin, ölümüne yakın yıllarda tamamıyla değişeceğini, gerçeğin allegoriler, gerçeküstü unsurlarla kapatılacağını göreceğiz.
Git gide gerçekten; küçük adamlar kalabalığının yaşadığı hayattan koparak, yalnızlığın vahşiliğine, "kavun acısı yalnızlık"ın dehşet verici bunaltılarına, yaklaşan ölümün ezici gölgeleri arasına karışıp yürüyüşünü, yine hikayelerinin aynasından seyredeceğiz. Hayatı ve eserlerinin iç içe oluşu, onun sanat anlayışının olduğu kadar, ancak çok iyi bildiği konuları ve hayatları anlatmak istemesinin de bir sonucuydu.
Düşünce ve sanata karşı alabildiğince kayıtsız, sağır bir çevrede, dış çatışmalarla bezgin, içe dönük ve kavgacı, umutla umutsuzluk arasında, kaybettiklerini kenar mahalleler, köprü altları, balıkçılar ve küçük insanların yaşamlarına katılarak bulmak istedi.”
ESERLERİ
Öykü Semaver (1936) Sarnıç (1939) Şahmerdan (1940) Lüzumsuz Adam (1948) Mahalle Kahvesi (1950) Havada Bulut (1951) Kumpanya (1951) Havuz Başı (1952) Son Kuşlar (1952) Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954) Az Şekerli (ölümünden sonra, 1954) Tüneldeki Çocuk (1955) Mahkeme Kapısı (Adliye röportajları) (1956) Balıkçının Ölümü-Yaşasın Edebiyat (1977, derleyen Muzaffer Uyguner) Açık Hava Oteli (1980, Konuşmalar-mektuplar derleyen Muzaffer Uyguner) Müthiş Bir Tren (1981, deleyen Muzaffer Uyguner)
Şiir Şimdi Sevişme Vakti (1953)
Roman Medar-ı Maişet Motoru (1944, ikinci baskı 1952'de "Birtakım İnsanlar" adıyla) Kayıp Aranıyor (1953) Yaşamak Hırsı
Kaynakca: Garanti Bankası Kültür Sanat Dergisi, THY Skylife Dergisi
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|