AlsahBlog
• 5/4/2009 - PARASIZ YATILI'DAN SEVDA DOLU BİR YAZ'IN SAYFALARINA / Hülya SOYŞEKERCİ
Parasız Yatılı'yı ilk kez 1974'te okuduğumu anımsıyorum. Lisedeki edebiyat derslerinin sıkıcılığından uzaklaşmak için, kendime düşsel bir ada yaratmıştım; "gerçek edebiyat adası". Varlığıyla beni kalıpların, birörnekliğin dışına çıkaran, edebiyat derslerindeki alıştığımız ezberi bozan, içimdeki başkaldırı duygusunu, insan sevgisi ve sanatın evrensel güzellikleriyle dengeleyen bir adaydı bu. Füruzan'ın Parasız Yatılı'sı o adada ilk kez yerini aldığında gözlerimin, aklımın ve yüreğimin başka bir öyküleme ve yazın anlayışıyla buluştuğunu fark etmiştim. İlk cümle, daha önce okumuş olduğum öykülerin cümlelerine benzemiyordu: "Sabah eskimişliğin buzulları burnuma dek geliyor." (Sabah Eskimişliğin, Çok çarpıcıydı. "İşte" diyordu sanki bir ses; "İşte farklı, ayrıksı, sıra dışı öykü metinleri; daha öncekilere hiç benzemeyen. Anla ve hisset bu öykülerin evrenini." Daha o zamanlar, anlayıp çözümlemeye çalışarak okumuştum Füruza'ı: "Çocuğun kirpikli çocuk gözleri vardı. Yemek yediği iskemlenin üzerinden inip kediye gitti. Kedi sobanın yanında kedileşip duruyordu." "Bana, gençliğinizde sizin de yaşadığınızı söylediler. Sonradan edindiğiniz ölü kabuklarınız yokmuş. Güzelim bir kadınmışsınız üstelik. Sizi de kırdılar mı?" "Gidiyor musunuz? Güle güle. Kapıyı iyice kapayın. Sizden üşüdüm..."(Özgürlük Atları) İçine doğdukları dilin olanaklarını genişletenler, dünyaya dilin içinden bakarken sözcüklere ve ifadelere yeni ufuklar ve yaratıcı açılımlar kazandıranlar kuşkusuz, şair ve yazarlardır. Füruzan, dile verdiği önemle, ona kazandırdığı yaratıcı ve özgün açılımlarla da önemli bir konumda yer alıyor. Gerçekten, edebiyat ders ezberinin dışındaki kitaplardandı Parasız Yatılı. Zamansal atlamalarıyla, alışılmış düz- kronolojik zaman akışlı öykülerden çok farklıydı. İnsanın ruhsal derinliği; satırların oylumuna, incecik, yalın bir şiirsellikle sığdırılmıştı. İç konuşmalar, anımsama cümleleriyle geçmişe dönüyordu öykü kişileri. Dümdüz akan bir olay yoktu; öykü anından geriye dönüşlerle, geçmiş ve şimdiki zaman birlikteliğiyle aktarılan insani durumlar vardı bu öykülerde. Sonsuz zaman içinde, kendi kişisel zamanını oluşturan yaşamlardan bir kesit yer alıyordu öykülerin orta noktasında. Parasız Yatılı'daki İskele Parklarında öyküsünde, iş kazasında ölen babanın ardından yoksulluğa düşen ana- kızın dramına çevriliyor dikkatimiz. Bu öykünün sonunda ne olduğunu bilemiyoruz; anne iş bulacak mıdır, kız okula gidebilecek midir? Öykü, sürüp gidiyor, yıllardır zihnimde devam ediyor. Yaşam da böyle bir şey aslında; sürüp giden bir gerçeklik... Bu noktada, öykü kurgusundan yaşama yeniden dokunmak, yaşama yeniden açılmak mümkün oluyor. Aynı kitaptaki Sabah Eskimişliğin 'de bilinç yarılmalarıyla çocukluktaki anı, çağrışım ve imgelere açılan öykü kişisinin iç evrenini, okurun dikkatli bir bakışla çözümlemesi gerekiyor. Yazar, kronolojik algılamanın insan zihninin ürünü olduğunu, yaşamın aslında yapaylığa, hiçbir düzen ve intizama boyun eğmediğini, onun kurallar ve kalıpların dışına taşan olgusallığını vurgulamak istiyor gibi. Bu öyküler, şiire de yakın duruyorlar; imgelerle, çağrışımlarla, yepyeni düş ve anlamlara bürünmüş sözcüklerle yazılmışlar. Az sözcüğün, az sesin oluşturduğu çok anlamlılık önem taşıyor. Bu öyküler, gürültüsüz, slogansız biçimde yoksulluğun hüzünlü çocuk yüzünü ince bir duyarlılıkla gösteriyor. Ayrıca, günümüze uzanan modern öykü tarzının belirleyici örnekleri arasında yer alıyorlar. Füruzan'ın öyküleri, her an kendini yenileyen, her okumada yepyeni anlamlara doğru evrilen, farklı duygu, düşünce, düş zenginliklerine açılan yapısıyla, 197'li yıllardan beri varlığını ve değerini kabul ettirmiştir. Sanki bir yüreği vardır Füruzan öykülerinin; zaman aktıkça canlılığını sürdüren, her okumada dirimsellik kazanan öyküler... Öykülerinde ben- öyküsel anlatımı ve 3. tekil anlatımı dengeli biçimde kullanan yazar, bazen aynı öykü içinde her ikisine de yer verebiliyor. İç konuşmalar, dış sesler, yazarın sıkça kullandığı anlatı teknikleri arasında. İlk öykülerinden itibaren, kurgu sağlamlığı, öykülerinin asıl çatısını oluşturmakta. Sevda Dolu Bir Yaz'daki öykülerde, öykü zamanı içindeki geriye dönüşlerle, öykü kahramanı kendi çocukluğuna açılır ve farklı bir zaman boyutuna geçer. Bu zaman diliminde de öykü kahramanının annesi, teyzesi, anneannesi gibi kadın karakterler, konuşmalar yoluyla anılarını anlatarak başka bir geçmiş zaman boyutuna açarlar öyküyü. Böylece, zamansal olarak üç ayrı zaman ve üç ayrı anlatı katmanı söz konusu olur. Parasız Yatılı'daki ilk kısa öyküler, Füruzan öykücülüğünde ana damarı oluşturacaktır. Sonra, daha oylumlu öykülere ve romana da açılacaktır Füruzan. Bireyin yalnızlığı ve anlaşılamaması, annesiyle bir başına kalan kız çocukları, her kuşaktan kadınlar, İstanbul'un arka ve yoksul yüzü, kağşamış ahşap evlerdeki eğri sofalar, bahçelerdeki ağaçlardan, yeşilliklerden, çiçek ve otlardan yansılanan canlı renkler ve kokular... Bu evlerde yaşayan yaşlı insanların eski günleri yâd ederek geçmişe duydukları özlemi dile getirmeleri... Ve kış... Kış mevsimi, Füruzan'ın öykülerinde, çatılardan sarkan buzlarla, odada bir yanı kızararak yanan taşkömürü sobasından dalga dalga yayılan sıcaklıkla, bahçelerde ağaç dallarını, toprağı örten sessizlikle, serçelerin kar üstündeki güçsüz adımlarıyla, içe işleyen bir çocuk üşümesiyle, başlı başına bir hüzün kaynağı gibidir. Bu üşümeler, yalnızlıktan süzülüp gelir. Göçmenlik, ötekileşme ve gurbet, yazarın ele aldığı sosyal konularından birkaçıdır. Rumeli'den gelenlerin anlatıldığı Edirne'nin Köprüleri (Parasız Yatılı) dramatik yapısıyla, etkileyici bir öyküdür. Göçmenlik nedeniyle toplum dışında kalan insanların, birbirine tutunarak ayakta kalma mücadeleleri, ince bir hüzün duygusuyla aktarılır. Yazarın son öykü kitabı Sevda Dolu Bir Yaz'daki Birinci Yaz Şarkıları, İkinci Yaz Şarkıları öykülerinde farklı kültürlerden insanların uyumlu yaşantıları, mahalledeki dayanışmaları bir Rum ailesi ile bir Türk ailesi arasındaki sıcak dostluk bağlamında dile getirilir. İstanbul'un başat özelliği, toplumsal dokudaki bu uyumdur; ama giderek bu uyum ve denge yitirilmiştir. 6-7 Eylül Olayları meydana gelmiş; Rum aile, Atina'ya göç etmek zorunda kalmıştır. Fakat aileler arasındaki bağ hiç kopmaz. Türk aileye bir başka destek, Rum terzi kızından gelir. Füruzan'ın öykülerindeki yüce gönüllü insanlar, ince bir İstanbul edasıyla konuşurlar. Sanki seslerini duyarız: "Haydi çocuklar! Madem yolumuz buraya geldi Hacı Bekir'e girelim. Küçük talebemize şekerler alalım. Hem de Şahende, kızım, sen bir demirhindi iç iyi gelir. Bir nefes duralım. Bayram kalabalığı ziyade yordu bizi. "(İkinci Yaz Şarkıları )Şekercide kasada oturan bey şöyle konuşur: "Yok efendim, rica ederim efendim, ufak bir borcunuz kalsın ki yolunuzun buraya düşmesi mümkün olsun değil mi? Edirne'nin Köprüleri, Temizlik Kolu, Yaz Şarkıları gibi öykülerinde kişiler, kendi özelliklerine uygun olarak, Balkan-Rumeli ya da İstanbul Rum şivesinden ses ve sözcüklerle dile gelirler. Füruzan öykülerine damgasını vuran asli özellik, ayrıntılardaki titizliktir. Yazar, her duygunun, eşyanın, mekânın, varlığın, kişinin ruhuna girerek anlatır onları. Eşya ve mekânların bütün renkleri, ince noktalarıyla anlatıldığına, insanların yüz ifadeleri, bakışları, tavır ve davranışlarındaki ayrıntıların dile getirildiğine tanık olur; varlıkların, insani durumların üzerinden incecik bir bakışın süzülüp geçtiğini duyumsarız. Füruzan'ın öyküleri doluluk ve yoğunluyla dikkati çekiyor. Her satırın hakkının verilmiş olduğu, ufacık bir gereksiz sözcüğü kaldırmayan, hassas dengelerdeki bir doluluktur bu. Yazar, bu incecik dengeyi bütün öykülerinde korumayı başarmıştır. Füruzan öykülerini okurken öncelikle bu doluluğu duyumsuyorum. Ayrıntılar yalnızca bir arka plan ya da fon değildir; tümü, öykünün can damarını oluşturan bir atmosfer yaratır ki öykü, bu atmosferde soluk alır. Tomris Uyar'ca söylersek, uçsuz bucaksız yaşam gerçekliğinin herhangi bir noktasına tutulan bir ışık demetidir öykü. O ışık altında neler görünüyorsa onların tümünü öyküye taşır yazarlar. Öyküyü gerçek bir sanat kılan, bu yoğunluktur. Füruzan, yoğunluğu ve doluluğu korumayı her zaman gözetmiştir. Uzun öykülerinde de yeğnilik, gereksiz uzatmalar ve söz kalabalığı yoktur. Her sözcüğün ve ayrıntının değeri verilir. Bu yoğunluk, dilsel, betimsel, kurgusal boyutun yanı sıra, karakter yoğunluğunu da içerir. Kadın karakterlerin, kız çocukların geçididir Füruzan öyküleri. Karakterlerinin canlandırılmasında da yoğunluğu önemser. Eşya üzerinde ayrıntılarda gezinen dili, insan psikolojisini de ayrıntılar yoluyla aktarır. Canlı bir atmosferde soluk alan canlı karakterler, yaşamdan beslenen öykülerin içsel diriminde yaşarlar. Örselenseler, kırılsalar, yaralanmış olsalar da içlerinin kanayan yanlarıyla var olurlar. Yaz Şarkılarıı'nda müzik, görselliğe dokunarak ilerler. Sevda Dolu Bir Yaz'ın asıl adı "Şarkılar Kitabı"'dır. Bu öykülerdeki karakterler müziğin ezgilerine eşlik ederler. Seslerin ve ezgilerin yüreğinde Miltiyadi Aile Gazinosu yer alır. Evde sürekli eski şarkılar söylenir, radyo bir büyülü varlık gibi tanık olur her şeye. Bir gün o radyodan öykü kişisi Küçük Teyze'nin de şarkı söyleyen sesi duyulur. O yıllarda evlerin oda içlerindeki en önemli eşyalardan olan bir radyonun betimlenmesi dikkati çekiyor: "Radyonun karanlıkta öne geçip beliren göz kesimli yeşil ışığına bakıyorum. Bu yeşil ışığı çok seviyorum; o ta uzaklardan gelen seslerin dalgakıranı deniz feneri gibi. O yanarsa sesler ancak yolunu buluyor." Burada, bir çocuğun yaşama açılan dolayımsız ve naif duyarlıklı bakışı söz konusudur. Füruzan'da kendi çocukluklarına açılan anlatıcılar, birçok varlığı, nesne, durum ve olguyu bu bakışla anlatırlar. Füruzan'ı özgün kılan yönlerden biri de bu bakıştır. Sinemanın insan üzerindeki büyülü etkisini sık sık dile getirmiştir Füruzan. Yaz Şarkıları'nda siyahi bir Amerikalı'ya âşık olup evlenen, Amerika'ya giden genç kız, filmlerdeki Amerikan rüyasının boşluğuyla karşılaşarak düş kırıklığına uğrar. Gemici baba, Gemici Sinbad filminden o denli etkilenir ki, kızına Şehrazat adını verir. Şehrazat, adından hoşnut değildir; küçük bir kızın taşıyamayacağı kadar ağır gelir bu ad ona; çünkü okulda arkadaşları onun adıyla (aslında yoksulluğuyla) eğlenmektedirler. Öykülerinde merak unsurunu derece derece artırarak kullanan Füruzan, olay, durum ya da olguyu doğrudan, düz bir aktarımla sunmaz. Okurun da öykü metnine dahil olmasını, yaratıcı biçimde ipuçlarını takip etmesini bekler. Yaz Şarkıları'nda birtakım sözlerden, konuşmalardaki sezdirimlerden, Kerim Ali dayının başına gelenleri, akıbetini adım adım izleriz. Onun Bakırköy'de klinik tedavi gören bir ruh hastası olduğunu; gençliğinde karasevdaya tutulduğunu, sevdiği kızın intihar ettiğini, kendisine uygulanan şok tedavilerini ve en sonunda dünyadan göçüp gidişini... ayrıntılara tutunarak çözümleriz. Füruza'ın çocuk karakterlerinin okulla ve eğitimle ilgili çelişkileri, bence önemlidir. O yıllarda daha fazla göze batan seçkincilik, yaşamın her alanındaki ayrımcılık, eğitim kurumlarına da yansımaktadır. Parasız Yatılı'daki Sabah Eskimişliğin, Özgürlük Atları gibi öykülerindeki yoksul çocuklar, sınıfta hak ettikleri ilgi ve kabulü göremezler, ne öğretmen ne de yöneticiler değer verir onlara. Kızılay mutfağından yemek yerler. Başarıları görmezden gelinir. Öğretmenler katı, sevgisiz ve aşırı kuralcı davranırlar. Eski önlükleri nedeniyle bazı çocukların yoksullukları hatırlatılır:"Öğretmen tırnaklara bakacak, oysa kemirilmiş sıskacık ellerimi saklayacak yer de yok, okul önlüğüm gittikçe soluyor, soluyor; öğretmen, sevgisiz, soğuk, yorgun." Eğri büğrü ayakkabıları nedeniyle çocuklar alay ederler öyküdeki kızla. (Sabah Eskimişliğin) Sevda Dolu Bir Yaz'daki Yaz Şarkıları'nda da okulun rengi gridir; eğitimin rengi gridir, kurşun rengi bir ağırlıkla ezer yoksul çocukları. Eskimiş önlükler de griye döner; kurşun rengiyle ağırlaşır yoksul kızın bedeninde. Okula gitmeden alfabeyi söken, çabuk kavrayan, belleği güçlü olan Şehrazat, erken yaşta, kendisine bol gelen okul önlüğü giydirilerek okula gönderilir. Birkaç gün öncesinde tesadüfen babası ve annesini sevişirken gördüğü için ruh durumu sarsılan, sık sık ağlayan küçük kızın sorunlarının başka bir boyutu, okul korkusudur. İncinmiş ruhsal durumu, korku nedeniyle daha zorlu bir hal alır. "Bu kurşun rengi girişte sıralanan odaların ortasındaki yüksek kapılı odanın iki yanındaki büyük saksılarda devetabanları vardı. Onlar da koyu kurşun rengine dönmüşlerdi. " diye anlatır küçük kızın bakışıyla. (İkinci Yaz Şarkıları ) Daha ilk günde, katı ve ruhsuz bir eğitim anlayışı kuşatır kızın çevresini. Sesler buyurgandır; okul kuralları dikte edilmektedir. Düzen, intizam, çocuğu hizaya getirme esastır bu eğitimde. Aynı öyküde, "Öğretmen ve yöneticiler birbirine benzer ses tonlarıyla aynı vurgularla konuşarak, benzer devinimlerle davranırlar. Bakışlarından, bulundukları ortama uzaklaştırıcı bir şeyler geçer." İlk günde, çevresine duyduğu çocukça ilgi ve merakla pencere içine girip oturan ve dışarıdaki çam ağacını seyreden küçük kız, öğretmenin kendisine bağıran sesiyle bir anda ürker. Azarlanır yaramazlığından dolayı. O da yoklamada adını (Şehrazat) söylememeyi ısrarla sürdürür. Aşağılayıcı, buyurgan, yargılayıcı, soğuk bir davranış sergiler öğretmen. Çocuk ruhunu ve eğitim psikolojisini hiç bilmiyormuşçasına davranmaktadır. O gün öğleden sonra onu ikinci sıradan alır ve en arkadaki beşinci sıraya oturtur. Küçük kız sevinir; çünkü çam ağacına daha yakındır. İğne şeklindeki çam püsküllerinin pencereye dokunurken çıkardığı tıs tıs seslerini daha yakından duyacaktır. "O ilk büyük azarlanmadan sonra öğretmenin anlattıklarına duyduğum ilgi yitmişti." diye anlatır küçük kız. Ders dışındaki her şeyle ilgilidir artık; çünkü o bir çocuktur ve bu durum göz ardı edilmiştir: "Dışarıda yankılanan bir kapının çarpışı, merdivenlerden hızla inen topuk seslerinin arasına karışan buyurucu ünlemlerin kesilivermesiyle beliriveren dış sessizlik, okulun koyu kurşun rengiyle örtüşüp beni sarıyor, yerimden uzaklaştırıyordu. Öğretmenin tekdüze anlatışını bölen bir vapur sesini peş peşe gelen tren düdükleri silip yok ediyordu." Bu olaylardan sonra hastalanıp yatağa düşen küçük kız, uzun süre okula gidemez. Hastalığın ne olduğu da pek belli değildir; kaynağında ruhsal bir sorun; okul korkusu olduğu sezdirilir. Küçük kız, zeki bir öğrenci olmasına rağmen yıl sonunda ancak "iyi" derece ile geçer. Öykü boyunca bu kurşun rengi ağır eğitim sistemi içinde uğraş veren kız, yavaş yavaş ilerler; onca yoksulluğa ve acıya rağmen lise ve üniversite öğrenimini tamamlayarak avukat olur. Artık, yoksulluktan ve onun getirdiği her türlü olumsuz yaşantılardan nefret eder durumdadır. Eğitimdeki olumsuz koşullanmaların çocuklardaki kötü etkileri Birinci ve İkinci Yaz Şarkıları'nda, Füruza'ın derinlikli bakışıyla gösterilir böylelikle. Bir ailenin yoksulluk, ölüm, borç ve hastalık batağındaki savrulmalarını etkilenerek okuruz. Yoksul aile çocuklarının hor görüldüğü eğitim ortamları çocukta ve giderek yetişkinlikte onulmaz izler bırakacaktır. Benim Sinemalarım'daki Temizlik Kolu öyküsünde benzer bir durum sergilenir. Öyküde Rumeli göçmeni yoksul bir ailede Nine, anne-babası olmayan torunu Hediye'yi ezdirmemek ve onu yoksullukları nedeniyle okuldakilerin aşağılamalarından korumak ister. Sınıfta yoksul oldukları için temizlik koluna sürekli Hediye ile Şahver seçilmektedir. Nine durumu dinledikçe, çekindiği için babasının üç ay önce öldüğünü öğretmene söyleyemeyen torununun sınıftaki ezilmiş durumunu sezer. Üstelik kurşun rengi solmuş ve kısalmış önlükleriyle en arkada kaybolan ve öğretmenin mutlaka siyah saten önlük almaları buyurmasıyla şaşırıp kalan kız için her şey karanlık satene kesilmiştir. Nine, "herkes sırayla temizlik kolunda görev almalı" diye öğretmene söylemezse torununa önlük almayacaktır. Küçük kız zorda kalır; yengesinden yardım ister ve güç bela Nine'yi razı ederler. Burada eğitim ortamının acımasız katılığına ve sınıfta ailelerin toplumsal durumuna bağlı rol dağılımına bir gönderme yapılmaktadır. Parasız yatılılık, eğitim sistemi içinde yoksul çocuklar için tek kurtuluştur. Bu durum, büyük kentlerde taşralı olma durumunu da temsil eder. Zekâ ve başarısıyla bu zorlu sınavı aşınca yükselme olanağı verilir yoksul ve yetim çocuklara. "Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler." (Parasız Yatılı) cümlesi çok manidar bir biçimde durumu özetler. Şiir, resim, müzik, sinema ve öteki güzel sanatlara açılan koridorlar gibidir Füruzan'ın öyküleri. Bunların odağındaki asıl unsurun "sanat" olduğu söylenebilir. Yazar, öykülerde varlığını duyumsatan yaşamın sonsuz sarmalıyla evreni kucaklar; yıldızlara 'merhaba' der, saman yolunda yürür. Çocuk düşlerinin en masalsı serüveni ondadır. Karasevda yüzünden içine kapanıp hiç konuşmayan Kerim Ali dayısı, küçük kızın rüyalarında konuşur, şarkı söyler. Bir gece de gökyüzünde uçar küçük kız: "Göğün sonsuz boşluğunda istediğim yöne kolayca kayabiliyorum. Dedemin sokağındaki gösterişli evin Selahattin Beylerin konağı denen o yerin damında çocuklar kara önlükleriyle, ellerindeki okul çantalarıyla sıralanmış, kıpırtısız duruyorlar. Bir okul görmemiş olduğum için onların orda okuduğuna karar veriyorum. Hiç mutlu görünmüyorlar. Küme halinde duran çok parlak bir yıldız adacığına dalıyorum, daha da yukarda olanlara bakarken, iki yıldız peş peşe boşluğa kayıp siliniveriyorlar. Burnuma gelen kesilmiş, serin taze çimen kokusunun yıldızların kokusu olduğunu öğreniyorum." ( Birinci Yaz Şarkıları) Ferit Edgü, "Benim yazarlarım, kendilerine baktıklarında başkalarını gören, başkalarına baktıklarında kendilerini kucaklayan ve düşlerinde yaşama, yaşamlarında düşlere yer verenlerdir. Düş yoksa yazınsal yaratıcılık da yoktur." der.(Öykü Teknesi Dergisi, sayı:1; Ocak-Şubat 2008, s:2) Bence Füruza'ın yaratıcı evrenini de kapsamaktadır bu sözler; bütün gerçek sanatçıların evrenini kapsadığı gibi.
Hülya SOYŞEKERCİ hulyasoysekerci@yahoo.com
VİRGÜL Dergisi, Mart 2008
Dumansızlar |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 25/2/2009 - Muhalif Kültür Kitaplığı
• 25/2/2009 - "Yağmurdan Kaçırılan Kuş Kafesi" | Jale Sancak
"Yağmurdan Kaçırılan Kuş Kafesi" | Jale Sancak"SULUKULE ISSIZLIĞIN KUCAĞINDA BUGÜN..."Ben Sulukule'de doğdum Babam Sulukule'de doğdu Dedem Sulukule'de doğdu Çocuklarım Sulukule'de doğdu Burada benim tarihim var Sizin için ara olan yerde İstanbul var. Hepimiz Sulukuleliyiz, Sulukule İstanbul'dur. (Sulukule'deki bir duvar afişinden) Yuh olsun be! Ruhum hâlâ acı çekiyor be! Nasıl bir ruh bu anlamadım yahu! Terk-i dünya ettim güya, hâlâ Sulukule'de Roman inadıyla dolaşmakta ruhum! Ah be mezarda da başıma bela be! Gırnatacı Sami'nin ruhu bir vakitler yaşadığı evin önüne dek geldi. Bahçede yalnız bir incir ağacı, incirin dibinde Sami'nin oğluna miras bıraktığı, kırk yıllık yayları pırtlamış koltuk, ayağı kırık ceviz sehpa, sehpanın üstünde üç şarap şişesi, yeşermemiş, kalık toprağın üstüne bırakılmış birkaç bira kutusu, kediler hafiften kafayı bulmuş olmalı, şişelerle sevişmekte… Yani her şey Sami'nin bıraktığı gibi. Ah bu tuhaf, sancılı ruh, ah! Sokaklarda iplere asılmış çamaşır manzarası, ahşap ve kâgirlerin, yani numaralanmış evlerin üzgün hafızası ve çocukları bekleyen asırlık çınar ağacı, hani bir dokunsan bin ah işiteceksin, az ötede terk edilmiş bir at arabası, kapı önlerinde sigara tüttüren, vaktinden önce kocamış, saçları oksijen sarısı gacılar, küfür kıyamet çocuklarına bağıranlar, öte yanda çocukların yaygarasını umursamayan gamsız analar, dövülüp de cami duvarına serilmiş yıprak halılar, salına salına dolanan badem gözlü, taş gibi kızlar, odalardan sokaklara taşan arabesk şarkılar, arada bir uyuntu bir tef sesi, hevesi kaçmış bir zil, ağlamaklı bir pandele,(1) bakma bu dokuz sekizlik gezintiye, o eski cümbüşler şimdi hayal, neşe-i muhabbet desen aynen öyle, yağmur hafiften, pabuçlara sarı bir çamur sırnaşmakta, Romanlar aslında yıkıma mıkıma pabuç bırakmamaktan yana. Belediyeye de, başkabakana da ateş püskürmeler gırla. Seçim yakın, baksınlar bakalım onlardan oy alabilecekler mi bu defa? Yok öyle köfte abicim, hem bizi Sulukule'den et, hem de oy iste, o ne âlâ! Nurgül Pembegül, kimseye çaktırmadan gözyaşlarıyla çıktı evden. Bugün günlerden ne? Mayısın ikinci pazarı, yani anneler günü! Şıpıdık terliklerini sürüye sürüye yürüdü, gelip geçen kimseye bakmadı, yüz vermedi birine bile, omuzlarını çökertmiş yüküyle birlikte bitişik evin bahçe duvarına çöktü. Anam öleli üç yıl oldu mu? Oldu. Ona Topraktepe'de bir mezar yaptırdı mı? Yaptırdık. Adasını paftasını parselini aldık mı? Aldık. Tapusunu? Onu da. Sonra mezarı başkasına sattılar mı? Sattılar. Anamın üstüne başkası gömüldü mü? Gömüldü. Anamın mezarı kayıp mı? Kayıp. Kıytırık bir yağmurun altında Sulukule vallahi ve billahi de hüzün deryası. Tırnak Memet, "ekmek yok, para yok, iş yok, sokakta kalıyorum" diyerek yoldan geçen yabancılara sarkmakta, hüznü yırtsa yırtsa plastik bidonda ritm tutan küçük kız yırtar, amma velakin o da ritmin içinde kaybolup kaybolmamakta henüz kararsız. Saksılardaki sardunyalar, begonyalar, camgüzelleri kararsız. Şarapcı meyhanesinin sarmaşığı… belkisi yok o da öyle. Bu yıl ilkyaz enikonu hayırsız. Kemancı Ali, yedi göbek Sulukuleli ve gözleri dumanlı gri, aynı zamanda şimdiki dernek başkanının babası, çok uğraştı kurtarsın diye mahallesini, hani nerdeyse çalmadık kapı bırakmadı, dil dökmedik muhterem zat, lâkin nafile. Sulukule yıkılacak ya da kaldırılacak, ikisi de aynı kapıya çıkıyor zaten, eski Sulukule yok olacak, Romanlar Taşoluk denilen cehennemin bir bucağına alenen sürülecek. Sulukule yağmurun altında bir kuş kafesi. Kemancı Ali havayı koklayarak derneğin bahçesine girdi. Tuhaf ruh Sami, hayattayken olduğu gibi aksayan sol bacağını sürüye sürüye üst sokağa doğru seğirtti. 3645… 3643… 3562… Pandeleci kıllı Sami'nin evi değil mi bu? 3557… 3558… Bu da tepsi kıçlı Zarife'ninki. Yuh ulan, hepsini numaralamışlar evlerin. Yollayacaklar bizimkileri buradan. Ne yapar be bu çileli millet oralarda? Zati dokuzyüz doksaniki'de teşkilat bastı buraları, kırdılar evlerin kapılarını, sazları kırdılar, eğlenceyi engellediler, ekmek parasını. Güya fuhuş yaparmışız evlerde be. Ne fuhuşu be! Amirim, biz müzisyeniz be, canavar değiliz. Hem de yedi sülaleden be. Dedem ud çalardı, halam cümbüş, amcam namlı klarnetçi, babam has darbukacı… Ben amcama benzemişim, na şunacık çocuğum, klarnete yazıldım. İstanbul bizi bilir be. Bizden sorulurdu gazinolar. Adnan Pekak'a, Adnan Şenses'e çok çaldık be, çok! Sonracığıma Sibel Can da buralardan çıkmıştır. Karagümrük iki adım, Karagümrük dedin mi Türkan Şoray bir, Sibel Can iki. Fuhuş bunun neresinde? Kuruçınar, Çalı Çıkmazı, Neslişah, Zuhuri, surdipleri… Yıkılmaya hazır tapulu tapusuz evler, kirli sokaklar, kapkaç, tokar, diğer adıyla esrar, yoksunluğun katlanılmaz kokusu, parya muamelesi görmekten yorgun Sulukule ahalisi, usanık, ezgin ve olup bitenlerin sonucunda kindar. Aralarında yıkım olacak diye ruh halleri bozulup hastaneye düşenler, mal paylaşımı yüzünden birbirine girenler, cinayet işlemeye yeltenenler var. Anlayacağınız bizi birbirimize kırdıracaklar. Hüzün birdenbire dağılıveriyor. Beyaz gelinliğiyle incecik, esmer güzeli bir kız evinden çıkıyor. Damat alesta, kapıda süslü mü süslü fiyakalı bir araba; gelinin anası, kardeşleri camda, çocuklar bahçeye üşüşmüş, akrabalar sokağa dizilmiş; zurna yaman mı yaman, oynak, kıvrak bir hava serpiliyor üstlerine; kız babası biraz alarga, belki yüzünü saklıyor, kaygılarını belki… Büyüdü de kızanı gelin oluverdi ne çabuk! Ne çabuk karışıverdi ele! Vay başıma! Gelin arabasının kornası sabırsız, şoför abi, yani damadın kardeşi mutluluktan esri, sıkıyor havaya üç eli, şakası yok tabanca sahici, para zarfları atılıyor çocuklara, bir sevinç bir neşe; pembe ibikli horozun teki böbürlenerek dolaşıyor; biri çift kâğıtlı sarıyor, küçük bir kız çalmadan oynuyor; sen dur da namın yürüsün be Sultan mahallesi, ayrı gayrı yok herkes düğüne davetli. Bir kadın eli uzanıyor usulca… Sulukule yağmurdan kaçırılan bir kuş kafesi. Kemancı Ali dumanlı gözleriyle kahveyi şöyle bir taradı. Allah vere de bir gazeteci ya da bir televizyoncu düşmüş olsun… Yok, yabancı yok aralarında, oğlan bizim kız bizim, hem dernek hem kahve burası, pişpirikciler, tavlacılar azınlıkta, okeye sardırmış delikanlılar, çayların biri geliyor biri gidiyor, iki orta kahve, köpüklü olsun, bir de sade, Kemancı Ali gibi çoğu işsiz artık, çaresizlikten bir rivayete kanıp define bile aradılar su kuyularında, ne ki bir şey çıkmadı. Şimdi umut derme çatma evleri satıp buradan bir an önce fıymakta. Elli metra kare yeri iki yüz bin liraya satıyorlar, tapuların nereye, kime gittiği belirsiz. Ola ki yakında milyarlık apartmanları dikecekler buralara. Bıçkın bir kadın dalıyor içeriye, dernek başkanına hesap sormaya gelmiş. Kahvenin bitişiğindeki top sahası kıraç, sol bekler, forvetler, kaleciler keşfedilme derdinde. Ali çok istemişti oraya okul yapılsın, çocuklar okusun, okusun da Sulukule'nin yazgısı değişsin, yoksulluk, cehalet bitsin. Kemancı Ali'yle gırnatacı Sami'nin ağzı neredeyse bir: Tamam bilinçli değiliz, ama kabadayı da değiliz be cancağazım, müzisyeniz biz, müzisyen! Bir gazeteci gelmiş olsaydı, Ali ilkin bir türlü kapanmayan yarasını gösterecekti elbette. Nurgül Pembegül bir sigara yakıp kahırla soluklandı. Annem Neziha Erdem'in mezar yeri Tokmaktepe / 4907. Cilt 33, sayfa 3. Sıra no'su 264 olarak kayıt düşüldü. Mezarın eni 1.20, boyu 2 metre. İsmail Bey, yani mezarlıklar müdürü, onu her defasında kapısından çevirdi. Ah keltroş İsmail Bey, Romanım diye, di mi? Romanım, on çocukluyum, okuma yazmam yok, mangırım yok, kocamdan dayak yerim diye, di mi? İyi de ben de senin gibi insan değil miyim? Ha? Anamın başında dua edip içimi dökemez miyim? Dalgın bakışları köşede çalmadan oynayan kız çocuklarına takıldı, efelenmeye hazır civanım delikanlılar, işsizlikten sararıp solmuş herifler… Yarın diye bir şey var mı bizim için? Yeşile boyanmış tarihi çeşmenin tatlı mı tatlı suyunu da kestiler. Kahrol emi mezarlıklar müdürü! Bak sur duvarları da ağıt dokumakta be ablam, binlerce yıldır neler gördüler, kimler geldi kimler geçti, kimler kovuldu bu şehirden, kimler hırstan, hınçtan delirdi, kimler ayaklar altında ezildi kim bilir? Biz ne ilkiz ne de sonuncuyuz be ablacım. Yaz bak, sen bunu aynen böyle yaz. Ah bir gazeteci düşecekti ki bu gün, Ali iyice bir döktürsün. Sulukule ıssızlığın kucağında bugün. Zuhuri sokak, Kuru Çınar, Çalı Çıkmazı, Neslişah… Ne arayan ne soran. İnsan hayatı pilaçka,(2) üstüne üstlük sipali nakka.(3) Mahalleli topyekûn düğüne hazırlanmaktaydı ki, Sami'nin ruhu incir ağacının dibine, yayları pırtlamış koltuğa bir güzel kuruldu, 3558… 3681… 3713… on üç uğursuzdur malum… 3721, 3722… bir süre evlerin, sofaların, kırık camların çığlıklarını dinledi, şişenin dibinde birkaç damla şarap kalmıştı, şişeyi başına dikti, anılar ayaklandığında ruhların içip ağlayacağına kimse inanmazdı, sonra masada uyuklayan klarneti dudaklarına dayadı, şu bahçede ne cümbüşler, ne muhabbetler yaşanmış, yürekler nasıl da yıkanmıştı nağmelerle. Kediler kuyruklarını havaya dikip dikkat kesildi, çınar ağacı ürperdi, güvercinler takla üstüne takla, si bemoller uzayıp sokaklara dağıldı, Nurgül Pembegül bir an duraksadı, kemancı Ali yerinden sıçradı… Bu ses, bu klarnet, bu hovarda üfleyiş Sami ağabeyin üfleyişi değil mi? Bu coşturan ve yürek yakan hava! Ali besmele çekti, oynatıyor muyum ne? Evvel zamanda Sulukule sokaklarında, annem Neziha Erdem'in bu üfleyişe âşık olduğu rivayeti dolaşırdı. Klarnet turlamaya çıktığında babam öfkeden kudururdu da, imansız klarnet gene de bizim kapının önünde nöbete dururdu. Aşk mıydı? Rivayete göre aşktı. Aşk, ayrılıktı. Öyle de olsa annem Neziha Erdem hiçbir vakit sevdaya kıydı mı? Kıymadı? Kocam beni alsın diye kapılarda yattığında, ona acımadı mı? Acıdı. "Ben mesut olamadım, bari kızım olsun" diye güçbela razı etmedi mi babamı? Etti. Eee annem Neziha Erdem'e nasıl kıydılar peki? Taşlar silkindi, yıkıldı yıkılacak ahşaplar gidip geldi, rakamlar ayaklandı, 3721 güney batıya kanat açtı, 3722 kuzey doğuya, 3546 kıbleye indi, 3548 avazı çıktığı kadar bağırdı, ardına dek açık kapılar, pencereler çarpıp çarpıp kapandı, saksılar devrildi, sakız çamaşırlar iplere dolandı… yalnızca sokak soluğunu tutup dinledi. Nurgül Pembegül apacı inledi, "Sami amca hortladı mı ne?" Düğüne gidiyoruz, düğüne! Kimi evlerde bir telaş, kravat bağlamayı beceremeyenler, dudağına ruj beğenmeyenler, gözlerine sürme çekenler, yeşil, mavi, mor, allı güllü giysiler, erkenden kafayı tütsüleyenler… Umurunda mı? Oturamaz, yerinde duramaz oldu kemancı Ali. Baktı, kahvede kimsede tık yok. Her şey olağan, yani her zamanki höpürtüler, pul şakırtıları, acaba bizim iki göz haneyi kaça okuturuz hülyaları... Öyleyse bu sesi ondan başka duyan da yok. Öyleyse keçileri kaçırıyor usuldan usuldan. Bir ölü klarnet çalsın… Yok, daha neler! Ondan başka biri çıkıp da klarneti böyle çalsın… onun da mümkünü yok. Ne ki aldanması da imkânsız, kulağının pası ilk bu sesle silindiydi çünkü. Esmer güzeli gelinle, mahcup damat salona girdiler, düğün Trakya karşılaması ile açıldı. Sami, kıvırta kıvırta, göbeceğini ata ata yürüyen Nurgül Pembegül'ün ardından hüzünle baktı. Ahh ah, anasının tıpkısının aynısı! Nurgül ayırdına varmadan adımlarını ve bedeninin her yanını Sulukule göğünü tutan ezgiye uydurmuştu, öylece de yürüyüp ağlaya oynaya kahveye yollandı. Onun bu halini gören kemancı Ali, şaşkınlıkla uzun bir destur çekti, bu da mı oynattı ne? "Kız dur!" dedi, "sıyırdın mı balataları?" Anlamadan baktı ona Nurgül Pembegül, "Şey… şu şey var ya Ali abi, şu…" Gözyaşı sağanağı, durmak bilmeyen, durmadan kıvrılan kalçalar, üzüntüsünü öfkeye dönüştürdü, sigarasını hırsla atıp Ali, pabucunun ucuyla ezdi, "Bak mezar lafı falan etme, çekemem bu gün, zırnık çekemem! Zaten kafayı yiyecem be bacım! Soluğu alan burada!" "Yok be" dedi Nurgül, "onun için gelmedim. Sesi duyuyor musun, sesi?” Gırnatacı Sami üflemenin en hasında almış başını gidiyordu. |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 18/2/2009 - SAVUR SAÇLARINI EGE
• Anasayfa • Rıfat Ilgaz Arşivi • Taşköprü'den Bakış • Kastamonu Net (Blogcu) • Şiir Sayfası • Öykü • Sinema • Atatürk • Edebiyat • Roman Yazıları Politika • A.Alsah Blogları • AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07 • AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07 • EdebiyatGündemi / Kasım '05 • EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05 • GünDem / Haziran '07 • Günden Güne / Haziran '06 • GüneşeKarşıYürümek • İşte Öyle Bir Şey • Günlerin Getirdiği / Mayıs '06 • KastamonuNet / Aralık '05 • Okudukça • ÖykülerÖykücüler / Aralık '05 • RomanYazıları / Aralık '05 • RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06 • ŞiirlerŞairler / Aralık '05 • Taşköprü'denBakış / Kasım '05 • UmudaYolculuk / Mayıs '06 • YedinciSanat / Aralık '05 • YenidenDergi / Haziran '07 • YeniDergi / Ocak '07 • YeniGüneTürkü / Ocak '07 • ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..." • ALİ ŞAHİN (a.alsah) / TÜM YAZILARI
Öykü Günlerinde Egeli Kadın Yazarlar Platformu üyeleri ağırlıklı olarak yer almıştı doğal olarak... Bu vesile ile arada verilen çay molasında Hüseyin Altınpulluk ile kitap sergilerini gezerken Zübeyde Seven Turan'la tanıştık. Zübeyde Hanım benim Çorum Öğretmen Okulunda arkadaşım olan Ayhan Altay'la Kargı'da tanışmış ve birlikte çalışmışlar: Biri Mal Müdürü, Biri ise Töb- Der Kargı Şube Başkanı. İlginç anıları vardı Zübeyde Hanımın. Özellikle sürgün edilen 9 öğretmenin atamasına karşı "Bu masa 9 can etmez" diyerek direnişi, çok onurlu bir karşı koyuştu.78'lerde MC döneminde Ülkücülerin yoğun olduğu yörelere atanan devrimci öğretmenlerin can kaygısını içinde duyması, sanırım analık güdüsünün bir bağışıydı diye düşünürken daha o günlerde evli bile olmadığını vurguladı... Bunları yazıyor musunuz dedim.. Evet yanıtını aldım. mutlaka paylaşılması gereken anılardı çünkü.
SAVUR SAÇLARINI EGE Savur Saçlarım Ege – Öyküler, Egeli Kadın Yazarlar Platformu, İzmir, Nisan 2008, 196 Sayfa, Afrodisyos- Sanat Yayınları: 6 / Kitap; Egeli Kadın Yazarlar Platformu (EKYAZ) üyesi 27 Egeli kadın yazarın "Ege ve Kadın" üzerine yazdığı 27 öyküden oluşuyor. “Savur Saçlarını Ege”de “ Egeli Kadın Yazarları Platformu” üyelerinden; Ayşe Aysel Güntürkün, Belma Özgün, Buket Akaya, Emel Denizaslanı, Emel Kayın, Esra Omdan, Gönül Çatalcalı, Gülseren Engin, Güzin Oralkan, Handan Gökçek, Hülya Soyşekerci, Hüsnan Şeker, İnci Gürbüzatik, İncila Çalışkan, Nesrin Özyaycı, Nevzat Süer Sezgin, Oya Uslu, Raşel Rakella Asal, Saime Bircan, Sevim Korkmaz Dinç, Seviye Merih, Sultan Su Esen, Tülin Çetin Bektaş, Vicdan Efe, Zehra Ünüvar, Zeliha Akçagüner, Zübeyde Seven Turan’ın birer öyküsü yer alıyor. İçindekiler: ACIYI PAYLAŞMAK / Zeliha AKÇAGÜNER 11 HASRET / Buket AKKAYA 17 TELEFON / Raşel Rakella ASAL 25 DENİZ / Tülin Çetin BEKTAŞ 29 ACI ŞEKER / Saime BİRCAN 37 PAMUK ÇAPASI / İncila ÇALIŞKAN 43 DAĞ Esintisi / Gönül ÇATALCALI 49 ANNEANNEM / Emel DENİZASLANI 65 A.LDIM BAŞIMI / Sevim KORKMAZ DİNÇ 71 AKASYA / Vicdan EFE 75 KARANLIKTA KÜÇÜK KIRMIZI BİR IŞIK / Gülseren ENGİN 85 EGE’NİN DOLUNAYI / Sultan Su ESEN 91 BÜYÜKANNEM / Handan GÖKÇEK 101 KEZBAN KADIN / Ayşe Aysel GÜNTÜRKÜN 105 SABIRLIK / İnci GÜRBÜZATİK 111 MAVİ, IŞIKLI, HUZURLU VE YORGUN / Emel KAYIN 121 ÖZLENEN / Seviye MERİH 123 GÖRÜNDÜGÜ Gibi DEĞİL/ Esra ODMAN 127 TÜLSÜ / Güzin ORALKAN 137 MAVİ O'NU ÇAGIRIYORDU / Belma ÖZGÜN 139 MARTI / Nesrin ÖZYAYCI 143 ALEV ALEV / Nevzat Süer SEZGİN 153 EGE TESELLİSİ / Hülya SOYŞEKERCİ 159 DAVULUN SESİ UZAKTAN HOŞ GELİR / Hüsnan ŞEKER. 163 PAYENDE HALA / Zübeyde Seven TURAN 168 BİR İNSANLIK ÖYKÜSÜ / Oya USLU 179 TÜTÜNCÜ KADINLAR / Zehra ÜNÜVAR 187
*** En iyisi sözü onlara bırakalım, onlar anlatsın bize kendi kalemlerinden...
"Sevgili okurlar, Egeli Kadın Yazarlar Platformu (EKYAZ), İzmir 'de kurulmuş, Ege'nin çeşitli kentlerinden üyeleri olan, proje kapsamlı çalışan, çeşitli kültürel, sanatsal etkinliklere imza atan bir oluşumdur. Amacımız "Egeli Kadın Yazarlar" olarak kadın dayanışması ile daha geniş çevrelere ulaşarak bilgi, birikim ve deneyimlerimizi paylaşmak, bu anlamda güçlenerek çoğalmaktır. Yazının insan yaşamında en etkili iletişim araçlarından biri olduğu gerçekliğinden yola çıkıp "Egeli Kadın Yazarlar Platformu" üyeleri olarak okurlarla farklı bir projede buluşmak istedik. Eğitimci ve öykücü yazar Gönül Çatalcalı arkadaşımızın "öykü kitabı" projesine bizler de yüreğimizi koyduk. Gerçekleştirdiğimiz etkinliklerle ulaşamadığımız kişilere bir kitapla, kurguladığımız yaşamlarla dokunmayı amaçladık. Öykülerimizin izleği kendiliğinden doğdu: Ege ve Kadın . İki derya deniz . Masmavi kıyıları, dağları, efsaneleri, efeleri, mutfağı, sıcakkanlı insanıyla Ege... Sorunları, acıları, hayata katılımı, duruşu, güzelliği, dişiliği, anaçlığıyla Kadın... Egeli Kadın Yazarlar olarak, "Ege ve Kadın "ı yazdık. Kimimiz öykü alanında adı duyulmuş, bu alanda ürünleri olan kişilerdik; kimimiz başka dallarda kalem oynatan, zaman zaman öyküler yazan ama "öykücü" olarak anılmayı beklemeyen, bu sıfatla tanınmayı "henüz" düşünemeyen kişiler... Ama hepimiz bu projeyi içselleştirip katılımcı olmak istedik ve kitaptaki yirmi altı öykü böylesine içten bir istekle dünyaya geldi. Zor doğumlardı elbette. Belirli bir izleği olan öyküler yazmak, düşüncemize bir çerçeve çizmek... Kadına ilişkin söyleyecek çok sözümüz vardı dağarcığımızda ama Egeli Kadın 'ı söylemeliydik. Öykülerimiz Ege kokmalı, Ege esintileri yaratmalıydı yüreklerde. Bunu başarmak istedik. "Egeli Kadın Yazarlar" olarak Ege semalarında oluşan bir gökkuşağının altından geçmeliydik. İster dağ eteklerinden, körfezinden, ister kent/erinden, kasabalarından, isterse köylerinden, tarlalarından... O renklere bürünmeli, sınırsız çeşitliliği vermeliydi öykülerimiz... Herkesin kaleminden, kalemince, kalemi kadar... Editörlük çalışmalarım, biçimsel düzeltmeleri Gönül Çatalcalı ve Hülya Soyşekerci arkadaşlarımız yaptı ama ondan sonrasında her yazar kendi öyküsünden sorumluydu. Böylesi bir kararın amacı hem sınırlı hem de özgürce bir alan yaratmaktı kendimize. "SAVUR SAÇLARINI EGE" yola çıktı artık. Uzun, coşkulu ama bir o kadar da çetin bir yola. Yolcusunu bekleyen duraklar gibi o da okurunu bekleyecek. ''Yazın dünyasında yolu açık olsun" demekten başka bir şey gelmez elimizden. Egeli Kadın Yazarlar Platformu " agk, s.7-8
Savur Saçlarım Ege – Öyküler, Egeli Kadın Yazarlar Platformu, İzmir, Nisan 2008, 196 Sayfa, Afrodisyos- Sanat Yayınları: 6 |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 15/2/2009 - Arşiv: AlsahBlog/Öyküler-Öykücüler
|